ÇIĞIR kitap kapağı

13. bölüm / 14

ÇIĞIR

12.BÖLÜM: "BİR KİBRİT"

Vaveyla Yazarı: Seda Özkan

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 14Şu an: 12.BÖLÜM: "BİR KİBRİT"

12.BÖLÜM: ‘BİR KİBRİT’
Seksendört - Yorma
Merve Deniz – Nilüfer
Duman – Yanıbaşımdan

☽

En uzun gecenin karanlığını düşünün, o gece bile güneş doğmadı mı? Karanlıktan aydınlığa çıkmak için güneşin doğmasının anlamsız olduğunu anlamak için yeterli olmadı mı?

Sabahın ışıklarıyla gözlerimi açtığımda aradan çok da bir vakit geçmediğini biliyordum. Uzun bir geceydi, sabaha karşı uyumuş sayılırdım. Yağmur uzun bir süre yağmaya devam ettikten sonra kesilmişti, o sırada uyuyabildiğimi biliyordum. Şimdi ise yine yağıyordu. En son ne zaman böyle hiç kesilmeden uzun süre yağmıştı hatırlamıyordum. Gökyüzünün ait olduğu kasvet evin soğuk duvarlarının arasında da dolaşıyordu.
Ayağa kalkıp aralık kapıdan çıktım. Üzerimde Algın’ın tişörtü vardı ve neredeyse dizlerime geldiği için rahat hissediyordum. Salona girdiğimde Algın’ı koltukta uyurken buldum. Gerçekten ürperdiğimi bildiği için sabaha kadar odasına gitmemişti.
Açık bıraktığı camı kapatıp üzerini örttüm.
Mutfağa bir şeyler hazırlamak için gidecektim ama onun yüzündeki gözlerimi alıp gidemedim. Beyaz teni, uykusuz kaldığında özellikle sabahları beliren kızıl gözaltlarına rağmen kusursuz duruyordu. Sakallarını her zaman kestiği için teni pürüzsüzdü. Kısa kirpiklerinin gölgesi tenine düşüyordu. O kadar güzel bir yüzü vardı ki bunu yüzündeki kusurlar bile gizleyemiyordu. Sargıdaki koluna bakmak içimde bir şeylerin devrilmesine sebep oluyordu. Benim önüme geçmişti, geçmeseydi şu an burada olmayabilirdim ama o kurşun Algın’ın kolunu sıyırmamış da olabilirdi.
Neden olması gereken yerde değildi? Kurşunun hedefinde ben varken o neden bir adım sağımda durmak yerine önüme atlıyordu? Bu yükün ağırlığını neden omuzlarıma yüklüyordu?
Masanın üzerinde dün gece okuduğunu tahmin ettiğim kitap duruyordu. Gitarının penası hemen kenarındaydı. Annesi gibi edebiyat öğretmeni olmak olduğunu söylemişti çocukluk hayalinin, sonrasında hiç büyük hayal kurmadığını söylemişti. Neden kurmamıştı?
Penanın yanında duran küllüğün içinde sadece iki tane izmarit vardı. En azından tüm gece oturup burada sigara içmemişti.
Dün gece beni korumak için vurulmuştu. Kafamın içinde dönüp duran, her dönüşünde acıyı harlayan bu düşünceyi susturmak mümkün değildi. İnsan hep en korktuğuyla mı sınanırdı?
Burada oturup onu sonsuza dek izleyebilirdim ama gözlerimi çehresinden çekip banyoya geçtim. Dolapların içinden hep yedek tuttuğu diş fırçalarında birisini açıp dişlerimi fırçaladım ve elimi yüzümü yıkayıp saçlarımı topladım. Tokam yine bileğimde değildi. Burnumdan sert bir nefes vererek saçlarımı bıraktım.
Vestiyerden deri ceketimi aldım, postallarımı giydim ve aşağı indim. Dün ki korumanın burada olduğunu biliyordum. Dışarı çıktığımda onu gördüm, sadece o değil etrafta gizli olduğundan emin olduğum korumaların olduğundan da emindim.
“Asil’e gideceğim,” dedim.
“Ama Deren Hanım, kimsenin haberi yokken bu tehlikeli,” diyerek peşimden gelen adamı umursamadan arabaya doğru yürümeye devam ettim.
“Kimsenin bilmesi gerekmiyor,” dedim arabanın yanına geldiğimde. Ne yapacağını bilemeyen gözlerle bana bakıyordu. “Asil’in korumasısın ve ben de Asil’e gittiğimi söylüyorum zaten,” dedim üzerine bastıra bastıra.
“Arayıp haber vermem gerekiyor, kusura bakmayın,” dediğinde kafamı gökyüzüne kaldırıp sırtımı kapıya yasladım.
İlk araması sonuç vermezken tekrar ona döndüm. “En azından şu kapıyı aç, sırılsıklam olacağız,” dedim. Başını arkamda bir yere çevirip göz hareketleriyle birisini çağırdı. Telefonu tekrar kulağına götürdü.
“Arabayı alıp gidecek olsam sana görünmeden binadan çıkardım zaten,” dedim. “Tehlikenin ben de farkındayım, canımı sokakta bulmadım.” Bir adam şemsiyeyle yanıma geldi ve şemsiyeyi benim üzerime tuttu. Bunu yaparken kendi ıslanıyordu.
“Abi,” dedi sonunda telefonuna yanıt alabildiğinde. “Deren Hanım yanına gelmek istiyor, ne yapalım?”
“Tamam abi, geliyoruz.”
Arabanın kilidini açtığında yolcu koltuğuna oturdum. Küçük bir el hareketiyle iki araba yanımıza yaklaştı. Sinirle gülüp arkama yaslandım. Ben nasıl olayın merkezine düşmüştüm? Tetikte ben dururken namlunun ucunda olan nasıl ben olmuştum?
Kontağı çalıştırıp yola çıktığımızda telefonu çalmaya başladı. Arayanın Algın olduğunu gördüğümde telefonumu yanıma almadığımı fark ettim. Uykusu ağır değildi, yorgunken evdeki hareketlerime uyanmamış olabilirdi ama evden çıktığımı elbette hissetmişti.
“Efendim abi,” diyerek açtı telefonu. “Yanımda abi,” dedi ardından. “Haber veririm abi,” dedikten sonra kapattı.
“Herkese abi mi diyorsun sen, hadi patronunu anladık da diğerleri ne alaka?” Yüzü yola dönük bir şekilde sorumu cevapladı. “Algın abinin yaşı benden büyük Deren Hanım, saygısızlık yapamam.”
“Kaç yaşındasın sen?”
“Yirmi iki,” dedi. Aynı yaştaydık.
“İyi, bana da hanım deme o zaman.”
“Size abla diyemem,” dediğinde keyiften uzak bir ifadeyle güldüm.
“Bir adım var, adımla seslenebilirsin.”
“Uygun olmaz, Deren Hanım,” dediğinde gözlerimi devirerek yola baktım. “Taş devrinde yaşıyoruz sanki,” diye homurdandım.
“Adın ne?” diye sordum.
Asil’in korumalarını tanımaya çalışacağım aklımın ucundan dahi geçmezdi ama bir süre böyle dip dibe gezeceğimiz kesinleşmişti. En azından dün kimin ateş ettiğini ve sebebini bulana kadar.
“Barış, Deren Hanım.”
“Hay Deren Hanım’ına,” derken yeniden telefonu çaldı.
“Açabilir miyim?” Gözlerimi yoldan çekip ona baktım, bana mı soruyordu? “Bana mı soruyorsun?” dedim şaşkınlıkla.
“Kız arkadaşım,” dedi. O bir korumaydı, şu an beni korumak ve Asil’in yanına götürmek göreviydi. Bu görevi yaparken sevgilisinin telefonunu açmakta mı uygun olmuyordu? Çatışmanın ortasında olmadığımız sürece bir sorun yoktu. Telefonla konuşurken de gözleri her yerde olabilirdi.
Elimle aç, der gibi bir hareket yaptım.
“Güzelim?” dedi açar açmaz. “Günaydın.”
Bir süre karşı tarafı dinledikten sonra başını salladı. “Tamam. Ben seni uygun olduğumda arayayım mı?”
“Görüşürüz.”
“Sevgilin varken bu işi yapmak seni korkutmuyor mu?” diye sordum.
“Her işte risk vardır, Deren Hanım,” dedi ışıklarda durduğunda. Cadde boştu, yağmurun sesi arabanın içine dağılıyordu. “Ben yapmayı istediğim işi yapıyorum. Ben neye inanırım biliyor musunuz?” dedi, bir an bana dönüp tekrar yola döndü. “Olacak hiçbir şeyin önüne geçemeyiz. Geçmeye çalışmak sadece bizi yıpratır. Bu işe girerken çok düşündüm, ya bir şey olursa bana; aileme, sevdiğime ne olur diye. Sonra inandığım şeyden vazgeçmedim, ben bir kasiyer olarak da çalışsam bir koruma olarak da çalışsam kaderde ölüm yazıldıysa iki ihtimalde de ölürüm.”
Konuya hızlı bir giriş yapmıştı ama bu işte tek korkulacak şey ölüm değildi. Başımı iki yana sallayarak sessiz ama derin bir nefes aldım.
“Kaderi değiştirebilirsin. Bir kurşunun önüne atlamak yerine, biraz gerisinde durabileceğin bir ihtimal varsa eğer bu ihtimali seçersin. Yangına körükle gitmek seni kahraman yapmaz.”
“Bu söylediğinizi denerim,” dedi bakışlarını yoldan çekmeden hafif bir tebessümle. “Kurşunun biraz gerisinde duracağım bir ihtimali yani.”
Araba orman yoluna girdiğinde son söylediği bu olmuştu. Yağmur kesilmemişti, orman böylece daha kasvet dolu ve daha güzel görünüyordu. Böyle bir yere yakın yaşasaydım eğer her sabah kalkıp burada koşardım. Doğanın sesini dinlerdim, güneşin doğuşunu bile romantikleştirebilirdim, ki ben güneşin doğuşundan nefret ederdim.
Dört katlı evin önünde durduğumuzda bir koruma koşar adımlarla gelip kapımı açtı. Saat sabahın körüydü, üzerimde Algın’ın tişörtü ve deri ceketim vardı, saçlarım yağmurdan ıslanmıştı. Berbat bir haldeydim ve her şey bu kadar garipken sanki bir davete gelmişim gibi muameleyle karşılaşınca her şey daha da garip olmuştu.
Asil’in evinde çalışan yardımcı kadın kapıyı açtığında, “Hoş geldin, kızım,” dedi gülümseyerek. Turuncu saçlarının dipleri beyazlamıştı, yeşil gözleri ışıltıyla doluydu. Onu burada ilk kez görüyordum, Asil yurt dışına gittiği için onun da tatil yaptığını biliyordum ve şimdi gelmiş olmalıydı.
“Hoş buldum,” dedim tamamen lafın gelişi.
“Asil oğlum verandada seni bekliyor,” dedi. Başımı sallayıp içeri girdiğimde mutfağa doğru ilerledi.
Aşağı kata inip verandaya çıktım. Verandanın camları kapalıydı ve Asil camın önünde takım elbisesiyle durmuş denizi izliyordu.
“Takım elbise biraz abartı olmuş,” dedim düz bir sesle.
Sesimle bana döndüğünde üzerimdeki tişörte baktı. “Gece güzel geçmiş gibi ama sabahı neden benim evimde bitti anlayamadım,” dedi gülerek.
“Evet çok güzel bir geceydi sorma, Öykü ve Algın vuruldu. Üstelik vurulması gereken benmişim biliyor musun, ıskalamışlar. Pardon ıskalamamışlar, Algın kurşunun önüme atlamış.”
Gülümsemesi yüzünden yavaşça silindi. “Nereden biliyorsun sen bunu?”
“Önemli olan bu değil, kimdi beni hedef alanlar?”
Bir şey söyleyeceği anda onu durdurdum. “Asil, yalan söylemeye kalkma lütfen. Çocuk değilim, bilmiyor olmam sadece aleyhimize olur.”
“Bu kez gerçekten bilmiyorum. O gece arkadaşınla seni Yaka’da takip eden adamla aynı kişi, bundan eminim.” Yaka’da beni takip eden adamı sorgulamamıştım bile, sahiden ne düşünüyordum ki bunu yaşanmamış gibi saymıştım?
İstanbul’da takip edilmemizin dedemle ilgili olduğuna kendimi inandırmıştım ama yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Her şeyin bu kadar üst üste gelmesi normal de olağan da değildi.
“Dedem olabilir mi?”
“Deden sana zarar vermez, Deren. Ben buna kefilim.”
“Ne kadar tanıyorsun adamı sanki?” diye sordum büyük bir sitemle. “Yalan söylüyor o adam, yok annemi korumak istemiş de bana da asla zarar vermezmiş de. Geçmişte beni gerçekten kurtarmak bile istemedi o adam, kendi paçasını kurtarmaya çalışıyordu.”
Feda ve dedem gibi adamlar için maneviyat önemli olurdu, sevdiklerine zarar gelsin istemezlerdi ama bunun sınırı yoktu. En sevdiklerinin ölümünü de genelde kendileri sebep olurdu. Onların hayatı buydu.
“Başka bir ihtimal geliyor mu aklına?” dedi söylediğim hiçbir şeyi dikkate almadan. Başımı iki yana salladım.
“Feda,” dedi buz gibi bir ifadeyle.
“Öğrenmiş olabilir mi? Ailemi, beni?”
“Kahretsin ki olabilir.”
Bunun olmaması için her şeyi yapmıştık ama Feda’ydı bahsettiğimiz kişi. Üzerime binen ağırlıkla koltuğa oturup ellerime bacaklarımın altına koydum. Bunun bir gün olacağını herkes biliyordu ama bu kadar erken olamazdı. Başka bir ihtimal olmalıydı.
“Araştıracağım bunu, korkmana gerek yok. Sana zarar veremez.”
“Sana kimse bir şey yapamaz,” diyen kişi Noyan’dı. Buraya gelmişlerdi, yanında Algın duruyordu.
“Sizce ben bana bir şey yapmasından mı korkuyorum?” dedim durgun bir sesle. Gözlerim verandanın camına çarparak aşağı doğru kayan yağmur damlalarındaydı. Biraz uzağındaki manzarada denizin üzerine yağan yağmura baktım. Yine hızlanmıştı. Bu noktada olmamamız gerekiyordu. Her şey tamamen tersine dönmüştü, tehlike yönünü değiştirmişti.
“Koruma zincirini artıracağım,” dedi Noyan. Asil’in korumasını sağlayanda oydu. “Hepimiz için. Kimseye zarar gelmeyecek.”
“Beni öğrendiyse şayet, seni de biliyordur,” dedim Noyan’a bakarak. Yaka’dan beri beni takip ettiren Feda’ysa Noyan’la defalarca bir arada oluşumuzu, ekipteki diğer herkesi biliyor olurdu.
“Ya çok iyi rol yapıyor ya da peşinde olan kişi Feda değil,” dedi. “Dün gece onunla konuştum, her şey normaldi ama Feda bu.”
Arkadaşını öldürüp onun cenazesine giden adamdı. Dokuz yaşında annesi öldürülmüş, o yaşından beri kendi babasına kin beslemiş hatta ona da suikast planları kurabilecek adamdı. Üstelik Asil’i de öldürmeye çalışacaktı. Yıllardır aradığı kadının; Yaren’in haberini almış olmalıydı, Yaren ona dört bir yandan saldırıyordu. Şimdi etrafındaki her şeye bin kat daha dikkatli, bin kat daha kinli olmalıydı. Dün gece ölebilirdim ama ölmemiştim.
Algın karanlık bakışlarıyla manzaraya bakıyordu. Onu duymuş olduğum için belki de kendini suçluyordu ama bu gizlenecek bir şey değildi. Özellikle kafasına estiği her şeyi yapan benden gizlenecek bir şey hiç değildi.
“Koluma geldiği için sadece şükredebilirim,” demişti dün gece. Ne demek istediğini şimdi anlamıştım. Fakat bir şey vardı; Algın o kurşunun önüne atlayıp ölse de benim ölmediğime şükrederdi. Etmemeliydi.
“Evime gitmek istiyorum,” dedim. Algın beni duyduğunda hareketlense de, “Yalnız,” dedim.
Dışarı çıktığımda Barış oradaydı. Benim çıktığımı görünce arabanın kapısını açtı. Sessizce yolcu koltuğuna bindiğimde kafamda bir yangının temelleri atılıyordu. Bir kibrit yanıp sönüyor, bir orman sanki yanmak için sırasını bekliyordu. Düşünceler ağırdı, düşünceler her zaman ağır olurdu. Düşüncelerden ağır olan şey ise o düşüncelerde yer edinmiş korkuların gerçekleşme ihtimaliydi.
Aklıma düşen her ihtimal bir fırtına misali ruhumdan esip geçerken yolu izliyordum. Arabanın cam silecekleri durmadan çalışıyordu fakat neye yarıyordu? Bir damlasını azaltıp yok ediyordu da yağmurun, yerine yenisi gelmiyor muydu? Durmadan çalışıp durmasıyla yolumuzu bize gösterdiği bir saniye sahiden işe yarıyor muydu? Bunu sadece durduğunda anlayabilirdik, tıpkı bir yangının yok ettiği her şeyi küle döndüğünde anlayabileceğimiz gibi.
“Yağmur duracak gibi görünmüyor,” dedi Barış. Büyük su birikintileri her yerdeydi, bu şehre ne zaman yağmur yağsa her yer su altında kalırdı.
“Öyle görünüyor,” dedim sessizce.
Sessizliğin içinde, derinlerdeki o sesi yine hissettim. Bir canavarın ruhu benim ruhumla birleşiyordu, en büyük sessizlikten sonra ne gelirdi?
☽
Hava kararmıştı. Asil’in evine gittiğim günün üzerinden iki gün geçmişti, Algın’ı vuran adam ve etrafındakiler yakalanmıştı. Asil ve Algın bir olduğunda elinden kaçabilen birisi yoktu. Adamı konuşturmuşlardı ama konuştuklarının her bir cümlesinin yalan olduğundan adımın Deren olduğu kadar emindim. Tüm gün o kasanın içinden çıkan mektupları okumuştum, geçmişi düşünüp durmuş, adamın söylediklerini o geçmişe oturtmaya çalışmış fakat hiçbir şekilde bir yol bulamamıştım.
Eski evimin önüne geldiğimizde Barış’a döndüm. “Eve yalnız girmek istiyorum,” dedim. İtiraz edeceği sırada, “Korumalar her yerde zaten,” dedim.
“Kapıya kadar size eşlik etmek, hatta içeriyi de kontrol etmek zorundayım. Ardından yalnız kalabilirsiniz. Aldığım emir bu yönde.”
Ekipten kimse burada değildi, görevdelerdi.
Küçük bir hareketle söylediğini onaylayıp arabadan indim. Barış önüme geçip eve yönelirken bir başka koruma arkamızdan yürümeye başladı.
Eve geldiğimizde anahtarla kapıyı açıp geri çekildim. Barış eve girdiğinde peşinden girdim. Teker teker bütün odalara bakıp tehlike olmadığına emin olduktan sonra dışarı çıktı.
Burada aramadığım hiçbir yer yoktu ama buna rağmen her yeri bir kez daha aradım. Feda ailemi dedem yüzünden öldürmüştü, dedem o gece annemin kendisini bitirmek istediğini söylemişti. Bitirmek istediği sadece o da değildi üstelik, böyle söylemişti.
Annem bir savcıydı, o adaletin yolundan hiçbir zaman şaşmazdı. Televizyonun altındaki çekmeceyi açtığımda gördüğüm albüme dolu gözlerle baktım. Binlerce ihtimalin arasında bu yoktu, bu ihtimali kabul edemezdim.
Albümün yanındaki belleği alıp bilgisayarıma taktım. On yedi tane videodan tarihi en önce olanı açtım. Bunu yapmak canımı acıtacaktı, ben bunları ailemin ölümünden önce bile bir kere açıp izlememiştim.
Video hastane koridorunda açılıyordu. “Minik bir bebek az önce bizim evrenimize doğdu,” dedi heyecanlı bir kadın sesi. Hastane koridorunu sonuna kadar yürüdü ve bir odanın kapısını açtı. Annemin kucağında bir bebek vardı, başında babam ve hemşire duruyordu. Herkesin yüzü gülüyorken hemşire odadan ayrıldı. “Bu minik bebeğin adını Deren koydular,” dedi kadın annemle babamın yanına yaklaşarak. Kameranın kadrajını bana yaklaştırdığında annemin sevinçten ağlayışını kulaklarıma doğdu. Yirmi iki yıl önce bir minik bebek doğmuştu, adı Deren’di.
Video burada biterken videoyu çeken kadını ve yanından gelen bir başkasının adım seslerini duyduğum kişiyi görememiştim. Bundan sonraki videoların hepsinde yine bebektim ve her biri kısa videolardı.
Adamın söylediklerine inanmak için delirmiş olmam gerekiyordu. Belleği aldığım yere tekrar koyup dağıttıklarımı topladım ve evden çıktım.
Arabaya doğru hızlı adımlarla giderken bir anda sinirle durdum, benim adımlarımı takip eden onlarca adımda benim durmamla birlikte durdu.
Cebimden telefonumu çıkarıp Feris’i aradım. “Bir gelişme var mı?” diye sordum.
“Araştırmaya devam ediyorum,” dedi sakin bir sesle.
Duvarlar bir insanın evi olabilirdi, yine aynı duvarlar insanın üzerine yıkılabilirdi. İnsan evinin içindeki odasında huzurla uyuyabileceği gibi evinin enkazında ciğerinde emanet bir nefes öylece kalabilirdi.
Evime ilk kez anahtarla girmiyordum ama ilk kez içeride hiçbir yaşamın olmadığı bilerek bu anahtarı ellerimde tutuyordum. Tırnaklarımın kanattığı avuç içimle anahtarı sıktım. Gözlerimin gerisinde kuruduğunu sandığım ırmaktan bir damla yaş akıp avuçlarıma döküldü.
“Girme buraya,” dedi. Cenazede hep yanımdaydı, toprağa korkusuzca yaklaşmıştı. Başımı sağa çevirip toprak gözlerine baktım. Ateşi andıran gözlerim bu gece durgundu, bu kadar yağmura hangi ateş dayanırdı?
Ben bu gece kendi evimin enkazında kalmıştım, buradan sonra nasıl nefes alınır bilmiyordum.
Sıcak avuç içi omzuma dokundu. “Kalmak mı istiyorsun?” diye sorduğunda gözlerimi yumdum. Gözyaşlarımı gizlemek içindi sanki ama hiçbir şey ifade etmedi, kanamak isteyen yarayı diksen bile seni öldürene dek kanardı. Ben hiçbir sargı bezinin, hiçbir dikiş izinin acıyı dindirdiğine şahit olmamıştım.
“Yalnız kalmak istemiyorum,” dediğimde konuşan küçük Deren’di. O böyle gecelerde yalnız kalmaktan korkardı. Omzumdaki eliyle beni kendine çevirip başımı göğsüne yasladı. Kalbinin atışları şimdi daha yakındı, belki biraz odaklanırsam nefesimde düğüm çözülürdü.
Evimin enkazındaydım, ciğerlerimde kalan son nefesim boğazıma düğümlenmişti. Bir çocuğa doğduğunda nasıl nefes alınacağı öğretilmezdi, şimdi ben ölümün beşiğindeyken o bana nasıl nefes alınacağını öğretemez miydi?
“Gidelim buradan,” dedi çenesini başıma yaslayarak. Başımı usulca iki yana salladığımda gözyaşlarım kıyafetini ıslatıyordu. “Gidelim buradan, Deren,” dedi tekrar. “Bunun bir sonu yok, başı da olmasın.”
Acının bir sonu olmadığını canı yanan herkes bilirdi. Acının geçeceğine inanmak aptalların işiydi, kimse yarasının yerini, o yaranın nasıl acıdığını unutmazdı. Lakin acı çoktan başlamıştı. Sonu yoktu ve içimde acı bir yangın başlamak için bu geceyi beklememişti.
“Başlangıç burası değil,” diye fısıldadım. “Hem öyle olsa bile başlamalı, acıdan kaçılmaz.”
“Acıya koşulmaz,” dedi kısık sesle. Başım hâlâ göğsündeydi, anahtarın avuç içime uyguladığı baskıdan avuç içimin tekrar kanamaya başladığını hissettim.
Başımı göğsünden çekip kanlı anahtarla kapıya yaklaştım, sadece bir kez çevirdiğimde açılan kapıyla dudaklarımın arasından kopan hıçkırık aynı anda duyuldu. Saat gece yarısıydı, herkes evdeyken, gece olduğunda bu kapı üç kez kilitlenirdi. Annem her zaman bunu yapardı.
Kapıyı ittirip içeri girdim. İçeride son kalan kokuları da açılan kapıdan uçup gitti böylece. Onları bir daha göremeyecek olmanın acısı bir bıçak gibi karnıma saplandı. Tüm her şey gözümün önünden bir şerit gibi geçiyordu, okuldan kaçıp eve gelmelerim, annemin yaralarımı sarması, hep birlikte yediğimiz yemekler, yağmurlu gecelerde annemin bazı geceler tutamadığı hıçkırıkları, babamın okuma koltuğuna oturup günlüğüne yazılar yazması. İyi ve kötü olan her şey anı olmuştu. Babamın masal okuyan sesi kulaklarımdan silinmek üzereyken okuma koltuğuna oturdum.
Küçük masasının üzerinde yarım kalmış kitabı duruyordu. Son on sekiz sayfayı bitirmeden uyumuştu.
Bacaklarımı kendime çekip koltuğa bir cenin gibi kıvrıldım. Algın yemek masasındaki sandalyelerden birisini çekip yanıma oturmuştu. Elinden bir şey gelsin istiyordu, orada olduğunu bilmek bile yetiyordu. Bir gün onunla da yollarımızın ayrılacağını biliyordum. Bir insan bir kez yalnız bırakıldığında ikincisini hep tetikte bekliyordu.
Barış’ın arabasından indikten sonra adımlarım Ayaz’ın stüdyosunun önünde durdu. Kapıyı ittirerek içeri girdiğimde Sarı bana koşarak bacaklarıma dolandı. Eğilip başını öptüm, “N’aber ufaklık?”
“Hoş geldin, ben de ne zaman geleceksin diyordum,” dedi Ayaz başını kaldırarak. Bir adamın koluna dövme yapıyordu. Bir şeylerin bilmeyen birisinin yanında kalmaya ihtiyacım vardı. Arka planda herkes adamın söylediklerini araştırıyordu. Bu saate kadar onların arasındaydım, sonra evime gitmiştim. Hiçbir şey yoktu, bu adamın yalan söylediğine inanabilmem için bir fırsattı ve ben ilk kez bir aptal gibi buna inanmak istiyordum.
“Uzun mu sürer işin,” diye sordum.
“On beş dakikalık bir işim kaldı, sen içeride bir şeyler çizebilirsin istersen,” dediğinde başımı sallayarak içeri yürüdüm.
“Sarı,” dedim ellerimi birbirine vurarak. “Gel oğlum.”
Bilgisayarın başına geçtiğimde Sarı ayaklarımın dibine kıvrıldı. Omzumdaki dövmeye ufacık bir şey ekletmek istiyordum. Dalgalı birkaç çizgi, bir duman gibi omzumdaki minik yıldızların arasından geçecekti. Bunun için bir tasarıma gerek olmadığından programı açıp başka bir şeyler çizmeye başladım. Su dalgaları kendi etrafında dönerek aya benzeyen bir sembole benzedi, sırtını aya yaslamış elinde kılıç tutan bir kadını karalar gibi yanına çizdim.
“Güzel çizim,” dedi Ayaz, rahat bir ifadeyle.
“Bunu istemiyorum,” dedim.
“Nasıl bir şey istiyorsun?” diye sordu yanımdaki sandalyeye oturarak.
Ona istediğim şekli anlatırken ufak bir çizim yaptı. Çizgiler bir duman gibi değil de dalga gibi özgür gözüküyordu, bunu sevmiştim.
Bir süre sessiz kalarak dövmenin çıktısını almasını ve malzemeleri hazırlamasını bekledim. Ardından koltuğa geçip uzandım. Elbisemin askını omzumdan koluma doğru indirdim. Dövmenin yerini ayarladıktan sonra dövmeyi yapmaya başladı.
“Nasıl gidiyor?” diye sordum.
“Yeni bir iş aldım, bir ortaklık,” diye cevap verdi bana bakmadan. Bu durumda canını sıkan bir şeyler olduğu ortadaydı.
“Buna tamamen odaklanmak için dövme işine ara vermem gerekebilir. Bir sürü proje, bir sürü toplantı, yeni insanlar, farklı şehirler hatta ülkeler,” dedi sıkıntıyla.
“İstiyor gibi görünmüyorsun,” dedim.
“İstiyorum, istiyorum da,” dedikten sonra devamını getiremedi. Bir şey söyleyecekti fakat onu tutan neydi? “Gerçekten bunu istediğim için mi yoksa başından beri hedefim bu olduğu için mi istiyorum işte onu bilmiyorum.”
“Gerçekten istiyor olsan bunlar aklına gelir miydi?” diye sordum. Sadece onu anlamaya çalışıyordum.
“İşimi seviyorum, çizim yapmayı, projelerle vakit geçirmeyi ama belli bir temponun üzerinde bu tamamen tek başına hayatım olunca işler istediğim gibi ilerlemeyebilir,” elini omzumdan çekip biraz doğrularak bana baktı. “Burası benim için boş zamanlarımda bir terapi gibi, bazen işin yoğunluğundan kaçıp buraya geliyorum. Burası olmazsa ne olacağını kestirmek biraz zor.”
“Mimarlığı meslek olarak görmüyorsun aslında,” diye bir tespit yapmaya çalıştım. “Yani seviyorsun evet ama tüm hayatın bu olursa bundan nefret de edebilirsin. Bu durumda seni hayata bağlayan nokta bu stüdyo. Başka bir ihtimal de seni hayata bağlayan rastgele bir şeyler çizmek. Stüdyoyu kapatsan bile dövme yapmaya devam edebilirsin.”
İnsan kendisinin içinde kalmadığı her şey nasıl da tavsiyeler verebiliyordu. Öyle kolay, öyle sıradan.
“Öyle değil işte, burası için çok emek harcadım. Ara vermek diye basitleştiriyorum ama bir son olabilir bu, işi kabul edersem hiç vaktim kalmayacak ve resmen bir iş adamı olacağım.”
“İşten arta kalan zamanlarda burada bir serseri gibi takılan biri için zor bu söylediğin,” dedim.
“Biliyorum,” dedi dövmeyi yapmaya devam ettiğinde.
Bitmek üzere olan dövmeme baktım.
“Sen nasıl karar verdin, Deren,” diye sordu. Dövmeden çektiğim gözlerimle ona baktım. “Olimpiyatlar yerine eğitmen olmaya diyorum yani.”
Dudaklarımı birbirine bastırarak yutkundum. Bir yalanın içinde olmak bazen sadece çok zordu. İşin sonunda bir dönem gerçekten eğitmenlik yapmış olsam da şu an yine bazen ders veriyor olsam da işim bu değildi, en nihayetinde bu insanlara söylenmiş bir yalandı.
“Olimpiyatlar benim çocukluk hayalimdi,” dedim. Çok uzak bir geçmiş değildi fakat çocukluk hayallerinin gerçekleşmesi de uzak bir ihtimaldi. Konuşmayı böylece bitirmek çocukluk hayalimin hiçbir anlamı olmadığını söylemekle eş değerdi.
Dövmenin üzerine köpük sıkıp peçeteyle temizledi. Çok güzel görünüyordu. Üzerine şeffaf dövme bandı yapıştırdıktan sonra elbisemi düzelttim.
“Leyis’e gidelim mi?” diye sordu.
“Gidelim,” dedim o malzemeleri toparlamaya başlamadan önce. Ayağa kalkıp boy aynasının karşısına geçtim. Dövmem artık daha çok geceyi andırıyordu. Yapılırken topladığım saçlarımı açtım. Siyah saçlarım belime döküldüğünde aynadaki yorgun halimle göz göze geldim. Liseye başladığım ilk haftada saçlarımı kısa kestirmeyi çok istemiştim. Daha sert bir görüntü için kısa saçın daha güzel olacağını düşündüğüm bir dönemdi. Annem buna asla izin vermemişti. Saçlarım onun için hep çok değerliydi. Acaba anne olmak nasıl bir histi? Kendinden feragat ederek bir çocuğu büyütmek, onu sonsuz sevgiyle sevmek. Bunu hiçbir zaman bilemeyecektim.
“Hadi, ufaklık. Çıkalım.”
Yansımamdan gözlerimi ayırıp koltuktaki ceketimi aldım. Sarı ayaklarımın dibine oturduğu yerde çoktan uyumuştu. Stüdyonun ışıklarını kapatıp karanlık caddeye çıktığımızda etraf bomboştu. Gece yarısı olmak üzereydi.
Yolun karşısına geçtiğimizde Ayaz’ın arabasına bindik. Leyis buraya biraz uzaktı. Korumalar uzaktan takip edecekti, bu duruma o kadar da alışkın değildim.
Yolda olmayı sevmediğim zamanlar oluyordu ama çoğunlukta seviyordum. Yolu izlemeyi, ışıkların kırmızıdan yeşile dönmesini, hayatın hiç durmadan akışını izlemeyi seviyordum. Kafam dağılıyordu.
“Sessizlik bazen huzurlu hissettiriyor,” dedi gözlerini yoldan çekmeden. Etraf gecenin sessizliğindeydi ve arabanın içi de sessizdi. “Bazense çok sancılı olabiliyor,” diye devam etti.
“Sessizlik bir gürültüden her zaman iyidir, kafanda susuyorsa eğer.”
“Çok mu gürültülü?” dedi. “Kafanın içi çok mu gürültülü?”
“Bazı geceler evet,” dedim dürüstçe.
“Bu gece o gecelerden biri değil mi? Sessizlik şu an en büyük silahın ve içmek istiyorsun.”
“Tam şu an bir şarkı dinlemek istiyorum.” Merak ettiği cevap buydu. Sessizlik bu gece en büyük silahım olabilirdi ama bir şarkı o tetiği çekedebilirdi. Bu yüzden bu gecede bile sessizlik yine en güvenli ihtimaldi. Yüzünde bulutlu bir ifade oluştu. Bana bir şeylerden kaçtığımı söyleyecek ve bununla ilgili tavsiyeler verecek son kişiydi, bu yüzden onunla sohbet etmeyi hep sevmiştim.
“Sessizlik derin bir acıdan iyidir,” dedi gülümseyerek. Konuyu dağıtmak istiyordu. Dudaklarımı birbirine bastırarak gülümsedim.
Leyis’i önüne gelmiştik. Arabadan inip içeri geçtik. Can’la göz göze geldik, zaten kısık seste çalan gitar melodisi birazcık daha kıstı. “Selamlar efendim,” dedi sırıtarak. Şarap bardaklarını kuruluyordu. “Ne bu, siz böyle bütün tayfa ayrı ayrı geldiniz bugün buraya?” dedi. Elindeki şarap bardağını yerine koyup bana hep hazırladığı kokteylden hazırlamaya başladı.
“Sen ne içersin Ayaz?” diye sordu bu sırada.
“Viski,” dedi Ayaz kibar bir ifadeyle.
“Kim geldi bizden?” diye sordum.
“Akşam Yalçın geldi yanında sarı bir hatunla,” dedi. Gökçe ve Yalçın? Ayaz’a viski bardağını uzattı. “Onlar kalktıktan yarım saat sonra da Elis’le bir eleman geldi.
“Nasıl bir eleman?” diye sordum kaşlarımı çatarak.
“Taha’ymış lavuğun adı,” dediğinde başka bir şaşkınlık yüz ifademi sardı. Elis o adamla buraya gelip, bir şeyler içip, bir de sohbet mi etmişti?
“Ne konuştular, ne yaptılar?”
Çenesiyle bir masayı işaret ederek, “Uzağa oturdular, emin değilim ama iyilerdi. Yani sohbet ettiler devamlı.”
Kokteylimi hazırladıktan sonra bana uzattı. “Afiyet olsun,” dedi. Diğer müşterilerle ilgilenmek için barın karşısına geçtiğinde kalkıp cama yakın bir masaya oturduk.
“Hiç sürekli birileri tarafından izleniyormuşsun hissine kapıldığın oldu mu?” diye sordu birden. Gözlerim kokteyl bardağımda asılı kaldı. Tepkimi gizleyerek gözlerine baktım. “Nasıl yani?” diye sordum.
“Gerçek anlamda bir izlenmek gibi değil de böyle bir film sahnesindeymişsin gibi.” Derin ve rahat bir nefes aldım. “Yaptığın yemekleri biri görecekmiş gibi özenle hazırlayıp, o gün biri seni görecekmiş gibi daha özenli hazırlanıp dışarı çıkmak gibi. Bilmiyorum belki de birisinin sana gelişini hissetmek gibi. Hayatını o görüyormuşçasına yaşamak gibi.”
“Birini bekliyor gibi, söylemek istediğin şey bu mu?”
“Hayır,” dedi hemen ama öyleydi.
“Nasıl o zaman?”
Sessiz kaldı. “Birisi seni arayacak diye numaranı değiştirememekten bahsediyorsun. Birisi sana dönecek diye aynı evde yaşamaktan, belki akşam yemeğine o gelir diye güzel yemek yapmaktan, belki yolda onu görürüm diye güzel giyinmekten.”
“Cümleye başlarken bundan bahsetmiyordum biliyor musun?” dedi buruk bir alayla. “Garip bir paradoksun içinde gibiyim aylardır ve anlamaya çalışıyordum ne olduğunu, neden böyle hissettiğimi. Kimseyle konuşmamıştım. Cümleler dökülmeye başladığı an konunun nereye gideceği kafamda oturdu.”
“Nilay’ı özledin,” dedim bir tespitte bulunur gibi.
“Unuttum onu, gerçekten bir noktadan sonra beklemeyi de bıraktım. Başkaları da oldu, bu bana iyi de hissettirdi. Unutmasam hissettirmezdi ama birden bu his vurdu.”
“Bir karar vermek üzeresin, belki de onun fikrine muhtaçsın. Bu da sana onu hatırlattı.”
“Geçmişi fazla düşünür oldum bu sıralar, pek benlik değil,” dedi. Viskisinden bir yudum aldı.
“Belki de özlediğin Nilay değil, Nilay’a aşık olan eski halindir,” dedim düşünceli bir sesle. “O olsa hangi tarafı seçerdi bunu düşündün mü?”
“O olsa dövme stüdyosunu kapatmak zorunda kalacağı bir işi kabul etmeyi aklından bir saniye bile geçirmezdi,” dedi.
“O zaman sen neden geçiriyorsun?”
“Artık çocukken olduğu kadar, lisede olduğu kadar kolay değil birçok şey. Hayatımın bir düzene oturması gerekiyor.”
“İstemediğin bir işle mi hayatını düzene sokacaksın? Üstelik geçim sıkıntın bile yokken mi bunu yapacaksın?”
“İstemediğim değil,” dedi. Devamında hiçbir şey söylemiyordu, aslında tamamen kendisiyle çelişiyordu.
“Asker ve doktor bir ailenin çocuğu sıfatıyla büyüdüm hep. Annem mimar olmama bile karşıydı, babam da karşıydı biliyorum ama yine de annem kadar hayatıma karışmıyordu. Stüdyo işini de açana kadar onlardan sakladım, biliyorsun.” Aras’ın annesi hep kendi istediğinin olmasını isteyen bir kadındı. Babası ise Ayaz’ın stüdyoyu açtığını öğrenemeden vefat etmişti. “Aramız da bu konuda hâlâ açık, bir de böyle bir teklifi reddetmek daha da kötüleştirecek her şeyi.”
“Bu senin hayatın,” dedim. “Annen de bunu illaki anlayacak. İstemediğin bir işle kurduğun düzen seni mahvetmeyecek mi Ayaz?”
Viskisini bitirdikten sonra bir tane daha istedi.
“Etmeyeceğimi içten içe bildiğim için kötü hissediyorum sanırım. Babamın haberi bile olmadan öldüğü yerde çalışıyorum, bunu hiçbir zaman da öğrenemeyecek olması bana yük oluyor.”
“Emin ol bundan mutlu olurdu,” dedim. “Yıllarca kabul etmese bile senin sevdiğin işi yaptığını bir noktada kabullenip mutlu olurdu.”
“Teşekkür ederim,” dediğinde, “Etme,” dedim. “Teselli vermiyorum, gerçekleri söylüyorum.”
Kokteylim bittikten sonra bira içmeye başladım. Bira içmeyi diğer içkilere nazaran daha çok seviyordum. Boğaz yakan o iğrenç ağırlık da koku da yoktu.
Telefonuma bildirim geldiğinde gruba gelen mesajları kontrol ettim. Asil ile Noyan bu gece yarısı kumarhaneye gideceklerdi. Bunun için plan yapıyorlardı.
Biramı içmeye devam ettim. Ellerim üşümüştü bardağın soğukluğundan.
“Bir şeylere geç kalmaktan korktuğun oldu mu hiç?” diye sordum onun bana sorduğu gibi.
“Oldu tabii,” dedi düz bir ifadeyle. Uyuşmaya başlamış bakışlarımı ondan ayırmadım. “Lisedeyken gitar çaldığım bir grup vardı.” Şaşkınlığımın emareleri gözlerime ulaşmış olmalıydı, bunu ilk kez duyuyordum. “İlk geç kalma korkusunu hissettiğim an grubun solistiyle tanıştığım andı, çocukluğumdan beri gitar çalıyordum ama onun kadar iyi değildim. O ise lisenin başındayken ailesini kara zorla ikna edip birkaç yılda bu kadar iyi çalmayı öğrenmişti. Benim gibi onun da ailesi bunu yapmasını istemiyordu ama insan bir şeyi isterse onu kimsenin durduramayacağını ona baktığımda anlamıştım. Sonra birçok şeye geç kalmaktan korktum. Çizim yapmayı da annem istemiyor diye bırakmıştım, dövme yapma fikri o zamanlar kafamda bu kadar çok yoktu. Sonra o çocuk çizimlerimi gördü, bana nasıl baktığını hatırlıyorum. ‘Gerçekten mi,’ diye öyle bir soruşu vardı ki. ‘Gerçekten bu yeteneği birkaç yetişkinin kuralları içinde yitirecek misin?’ Yitirmek üzereydim, Deren. Hatta belki yitirmiştim bile. Sonra bir şeyler uyandı içimde. Geç kalma korkusu. O ana kadar neyi gerçekten istediğimi hiç düşünmemiştim, sadece doktor olmak istemediğimden emindim, o kadar. Düşünmeye başladığımda mimar olmanın beni mutlu edeceğini düşündüm. Etti de ama yeterli değildi. İkinci korku da bunu fark ettiğim geceydi. Üstelik bu kez tamamen geç kalmış olma korkusu daha baskındı.”
İkinci birama geçerken başımın döndüğünü hissetmeye başladım. “Gitar çaldığını bilmiyordum, ne zaman bıraktın?”
“Lise bitince grupta dağıldı, solist başka bir grup buldu, baterist olan çocuk sanırım çalmayı bıraktı. Gitaristi de geçen senelerde bir yerde gördüm, solisti olmuş bir grubun.”
“Nerede?” diye sordum.
“Girdap,” dedi.
“Oğuzhan?” diye sordum.
“Evet, adı Oğuzhan’dı. Sen de görmüş olmalısın,” dedi.
“Şerefsiz,” dedim kendimi tutamayarak.
“Şerefsiz mi? Oğuzhan mı?”
“Şerefsizlerin babası,” dedim abartılı bir ifadeyle.
“Bir şey mi oldu onunla alakalı, neden böyle söylüyorsun?”
“Nehir’in hayatını mahvetti. Olan bu.”
“Şu Oğuzhan,” dedi aydınlanmış bir ifadeyle. Nehir’in hikayesindeki Oğuzhan’ı biliyordu ama ikisinin aynı kişi olduğunu ikimizde şimdi anlamıştık. “Hikâyeyi bir de ondan dinlemeden yargılama derim.”
“Her neyse, inan konuşmak istediğim konu bu değil şu an,” dedim.
Aklım bir yandan ekipte, bir yandan geçmişteydi. Bu gece görev yoktu ancak kumarhanede oynanacak büyük bir oyun vardı, bunun yanı sıra adamın ailem hakkında söylediklerini doğruluğu var mı yok mu kafamın içinde bu dönüp duruyordu.
Üçüncü biramı açtığımda başım artık tamamen dönüyordu ve ben yatağıma gidip uyumaktan başka hiçbir şey istemiyordum.
Elimi yüzümü yıkamak için lavaboya geçtim. Saçlarımı sıkıca at kuyruğu yaptıktan sonra elimi yüzümü yıkayıp kendime gelmeye çalıştım. Arkamdan bir kadın bana çarparak geçtiğinde öne doğru dengemi kaybedecek gibi oldum. Yere bir zarf düştü. “Pardon,” dedim yere eğilerek, “bu sizden düştü.” Kadın beni hiç umursamadan kapıdan hızla çıktığında gözlerim zarfın ön yüzündeki Biricik kelimesini gördü. Bana bu şekilde sadece annem hitap ederdi. Aceleyle kapıdan çıktığımda kadının çoktan yok olduğunu gördüm. Zarfın içini açtım, bir adres vardı. Altında ise bir yazı yazılıydı.
“Annen boğuluyor, Deren. Onu kurtaracak mısın?”
İlk aklıma gelen Algın’ı aramaktı, telefonumu açmadı. İkinci de ise Yalçın’ı aradım, sonuç yine aynısıydı. Onları neden aradığımı bile bilmiyordum. Sanki bir çeşit refleksti.
“Gelmeyince merak ettim,” dedi Ayaz’ın sesi. Zarfı sakin kalmaya çalışarak cebime attım ve gülümsedim. “İyiyim.”
“Gidelim artık, geç oldu,” dedi.
“Bizimkilerle konuştum, beni almaya gelecekler şimdi. Sen git.”
“Kalayım onlar gelene kadar,” dedi.
“Gerek yok, biliyorsun Can burada.”
“Deren içim rahat etmez bu şekilde, hadi,” dedi itiraz istemeyen bir sesle. O an çalan telefonu kurtarıcım oldu, çünkü Nilay arıyordu.
“Hadi, Ayaz. Bekletme onu, ben burada güvende olacağım. Hem gelmek üzerelerdir.”
Çalan telefonuna bakıp sıkıntılı bir nefes aldı. Sonunda kabullendiğinde, “Bir şey olursa, bir şey seni tedirgin ederse hemen arıyorsun. Hemen.”
“Tamam,” dediğimde Can’ın yanına ilerlerdi ve ona bir şeyler söyledi. An itibarıyla Can şu kapıdan bizimkilerden birinin içeri gelip beni aldığını görmeden dışarı çıkmama izin vermeyecekti. Hoş çıksam da dışarıda korumalar vardı, zaman kaybetmek istemiyordum. Başka çarem kalmamıştı, tekrar lavaboya girip camdan atlayarak mekândan çıktım.
Çevirdiğim taksiye binerken aklımdan geçenlerin hepsi bir yerdeydi, kendime herhangi geçerli bir neden bulamıyordum. Zarfı bana kim göndermişti, o adreste ne vardı gibi soruların cevabını bulmaktan ziyade gerçeğimle yüzleşmeye gidiyordum oraya.
Görevlerin kurallarından birisi kesinlikle fevri hareket etmemekti ve ben bunu şu an çiğniyordum. Telefonum çaldığında arayan Algın’dı. Can’da bir kez aradıktan sonra mesaj atmaya başlamıştı.
Taksi patikadan ilerleyip dağ evinin önünde durduğunda ücreti ödeyip aşağı indim. Botlarım toprak yolu ezmeye başladığında adımlarım birbirini takip ederek beni kapıya ulaştırdı. Etraf da evin içi de karanlıktı ve kapı aralıktı. Kapıyı ittirerek içeri girdim. Telefonumun fenerini önümü görmek için açtım.
“İşte buradasın Savcı’nın biricik kızı, yalnız gelecek kadar yüreklisinde üstelik,” dedi karanlığın içinden bir ses. Tanıdığım hiçbir sese benzemiyordu.
“Bir tür oyun mu bu?” diye sordum buz gibi bir ifadeyle, geri adım atmadan.
“Ölümü küçükken oyundan sayıyormuşsun, annen ve babanın ölümüyle anlamadın mı oyun olmadığını?”
“Beni öldürmekten mi bahsediyorsun?” dedim alayla.
Bıçağın bir deri kumaşa dokunma sesi kulaklarıma doldu.
“Kaçmak için dört buçuk dakikan var,” dedi.
“Bir amacın olmalı, buraya kaçmak için gelmedim,” dedim.
“Tik tak, tik tak.”
“Bir motivasyonun olmalı beni tehdit etmen için, buraya beni öldürmek için çağırmadın.”
“Annen kardeşimi öldürdü,” bedenim buz keserken devam etti, “yeterli mi?”
“Annem adaleti sağlamak için son nefesine kadar çalıştı,” dedim her şeye rağmen rahat bir ifadeyle. Sabahtan beri içimi yakan yangına rağmen.
“Annenin adaleti kardeşimin canını aldı. Senin annen katili tutuklatmadığı için benim kardeşim bugün burada yok.”
Buna inanmıyordum. Buna asla inanmazdım. Adam bir yalanın içindeydi. Bu yalan ona yeterince doğru geliyor olmalı ki beni gerçekten öldürmek istediği için buraya çekmişti. Çoktan iki dakikam geride kalmıştı, kapıdan çıkıp patika yolda koşmaya başladım. Kısa bir an sonra adamın da peşimden geldiğini hissettim ve kesinlikle dakikanın bitmesini beklememişti.
Patikanın aşağısından gelen bir motor sesi duyduğumda duraksadım. Motor sesi gittikçe yaklaşıp beni gördüğünde durdu. Gelen Algın’dı.
“Gidelim,” dese de üzerime baktıktan sonra, “O elbiseyle seni arkama bindirmeyeceğim,” dedi.
Çizmelerimin yankısı motosikletin dibinde durduğunda arkamdaki bakışlarımı karanlıktan çekip dehşet içinde Algın’a baktım.
“Şaka mı yapıyorsun?”
Üzerimdeki kıyafete bakıp dudaklarının arasından bir küfür savurdu. “Algın geliyor adam, vakit kaybediyoruz!”
“Sikeyim!” diye bağırdı. Üzerindeki gömleği çıkarıp bana verirken ona ciddi bir şok içinde baktım. Kıskançlık yaptığı için o gömleği bana verip kendisi çıplak mı kalacaktı. Gerçekten mi?
“Hadi! Acele et!”
Bunu yapmazsam buradan asla gitmeyeceğini bildiğim için gömleği aceleyle üzerine giydim. Başından çıkardığı kaskı bana taktı.
Motosiklet toprak yolun içinde tozu dumana katarak ilerlerken tüm toz üzerimize geliyordu. Taşlardan birisinin koluma çarpıp kestiğini hissettim. Ellerimin üzerine dokunarak zaten sıkı olan ellerimi daha sıkılaştırdı. Motorun hızını artırdığında kimse peşimizden gelmiyordu, taşlı ve topraklı yoldan çıkmıştık. İleride Asil’in korumalarının arabalarını gördüğümüz an yavaşladık. Motordan panikle inip vücuduna baktım. Algın kıskançlık yapmamıştı. Toprağın bana zarar vermesini engellemek istemişti.
Göğsündeki ince kesiklere bakarak, “Cidden aptalsın sen,” dedim.
“İyisin,” diye fısıldadı beni kendine çekerek.
Üzerimdeki gömleği çıkarıp kanayan koluna sardım. “Kolun kesilmiş,” dedi kendi kolunu hiç umursamadan. “Yok bir şey, Algın. Sen kendini görmüyorsun sanırım.”
“İyiyim ben,” dedi.
“Kahramanlık mı yapıyorsun sen?” diye bağırdım gömleği bir kenara fırlatıp göğsüne vururken. “Ne bu Algın? Bir çeşit senin için ölürüm demek falan mı? Ne yapıyorsun sen?”
Herkes buradaydı. Bomboş bir caddenin ortasında dört araba durmuştu, tüm herkes buradaydı.
“Senin yaptığın ne?” diye sordu sakince. “Herkes toplanmış göreve giderken bir haber alıyoruz ki Deren yine kendi kafasına göre herkesten habersiz bir şeylere kalkışmış.”
“Seni aradım haber vermek için."
“Açamadığım için üzgünüm ama tam dört dakika sonra seni aradığımda çok mu geç kalmıştım. O dağ başındaki eve dört dakika da gitmiştin de yetişememiş miydim, Deren. Ha eğer diyorsan ki öyle affet o zaman tüm hata benim.”
“Bana karşı sakın bir daha kahramancılık oynama,” dedim sinirle. “Ben senin arkandan yasını tutacağın annen değilim, Algın. Ölürsem ölecekmişsin gibi davranmayı kes rahatsız ediyorsun.”
Rüzgâr sertçe eserek saçlarımı savurduğu anda, “Azat et beni artık,” diye fısıldadım. “Nefes alamıyorum.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

13okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18