8. bölüm · ÇIĞIR

7.BÖLÜM: "KANA BOYANMIŞ"

Seda Özkan

7.BÖLÜM: 'KANA BOYANMIŞ'
Redd - Kozmos

Saat gece yarısını biraz geçiyor, hislerinden bir zelzele geçiyor. Ellerindeki kanı yıkıyor, ölüm teninden zihnine, oradan en derine yani çocukluğuna akıyor. O, ölümün ne demek olduğunu biliyor. Çünkü yıllardır aynada ölümün gözlerine bakıyor.
Ellerindeki kanı yıkarken hissettiği buydu. Acımasızlığın bedenine işleyip hiçbir hüznü beraberinde getiremediği gecelerden birinde ellerindeki kanı bu berraklığın ardına bile güvenemeyeceği suyla yıkıyordu. O berraklığın içine ellerinden bulaşan ölümün kanıydı sadece. O ölüm; nefesiyle, sesiyle, görüntüsüyle zihninde bir yerde kalacaktı. Vicdanı sızlamayacaktı, midesi bulanmayacaktı. Hissizlik duvarları arasında bir cesedi daha unutmaya yüz tutacak ve her şeye kaldığı yerden devam edecekti.
Yüzüne sıçrayan kanları temizledi, aynadaki suretine bakan çocukluğundan kalan birkaç duyguyu da içine gömerek kulağındaki kulaklığı çevrim içi hâle getirdi. "Parla, adamı temizlesinler. Binadan çıkıyorum, mobeseler sende." Cevabını beklemeden kulaklığı kapattı. Bu gece kimsenin sesini duymaya tahammülü yoktu.
Evden çıkarken yerde kanlar içinde yatan adama son kez baktı. Pişmanlıkta, korkuda, üzüntü de ona çok uzak duygulardı. O ilk cinayetinde bile korkusuzdu. Hak eden ölmeliydi. Ölüm ceza mıydı, ödül müydü bilinmez; sadece bu adam yaşarsa yarın birileri evinde ölü bulunacaktı, birileri şantaj altında yaşamaktan çok yorulup intihar edecekti.
O yaşadığı içinde birileri ölecekti belki. İyi ya da kötü fark etmez bir insan ölecekti ve o vicdanını o adam kötü diyerek susturmuyordu. Vicdanı onun da onlardan biri olduğunu, günün birinde onun da onlar gibi öleceğini bildiği hiç sızlamıyordu. O kötüleri öldürdüğü için elbette iyi sayılmazdı. Lakin bu dünya da öyle kalıplarda pek olmazdı. Kötüler olurdu, kötülerin kötüleştirdiği iyiler olurdu. Bazıları aynaya baktığında kendini kandıran korkaklardan olurken bazıları zihnine ekilen kötülük tohumlarını yeşertecek kadar cesaretli olurdu.
Dışarı adımını attığı ilk anda sigarasına sarıldı. Siyah filtreyle sarılmış sigarasını dişleriyle sıkıştırdığında ceketinin iç cebinden çakmağını çıkardı. Ağzından soluduğu her nefes soğuk havanın etkisiyle duman olarak dudaklarından dökülürken sigarasını yakıp art arda içine çekti zehri.
Soğuk suyla yıkadığı ellerine değen soğuk hava kemiklerinin daha belirgin ve elinin üzerinin daha kızıl görünmesini sağlamıştı. O elleriyle tuttuğu sigarasını parmaklarının arasına alıp ileride, bir aşağı sokağa park ettiği arabasına bindi. Kafasını koltuğa yasladığında biraz olsun durmaya, nefeslenmeye ihtiyacı olduğunu hissetti. Fiziksel yorgunluktan değil, ruhuna ağır gelen gerçeklerden değil, az önce öldürmüş olduğu adamdan da değildi bu yorgunluğu. Çakmağını iç cebinden çıkardığı sırada hiç aklından çıkmayan o kolyenin varlığı parmaklarına değmiş yine kendini hatırlatmıştı adama. Başını koltuğa sakince bir hareketle vururken artık bir bilgiye ulaşmaktı isteği. "Kimsin sen," dedi ıslıklı bir sesle.
İç cebine uzanıp kolyeyi avuçlarının içine aldı. Gümüş bir zincirin üzerine italik harflerle ismi yazılmış bir kadın kolyesi. "Yaren Vera," ismi döküldü dudaklarından. "Kimsin sen?"
Sigarasından aldığı son nefeste ciğerleri yanarken açtığı camdan hâlâ yanan izmariti sokağın bir köşesine fırlattı. Dumanı birkaç saniye üzerinde durduktan sonra sönen izmarite benzetti onu. O da mı böyle kaybolmuştu o gece. Kolyesi boynundan ayaklarının dibine düştükten sonra o da mı böyle saniyeler içinde kaybolmuştu?
Telefonundan gelen ışıkla gelen mesaja tıkladı. Gelen mesaj Noyan'dandı.
Gülüyor olsa da çok soğuk ve mutluluktan uzak bir gülümsemeydi bu.

Bardan çıkmadan önce Nehir'e bir telefon gelmişti ve aceleyle yanımızdan ayrılmıştı. Giderken sarhoş değildi ama yine de çok içtiği için endişelenmeden edememiştim. O gittiktan yarım saat sonra da biz kalkmıştık ve spor salonuna giden caddeden yürüyorduk. Etraf karanlık ve huzur verici biçimde serindi. Yalçın'ın üzerinde bu havada dahi kısa kollu tişörtü vardı, elleri siyah kotunun cebinde yürüyordu. Elis onun bir adım gerisinde yürürken önümüzden esen rüzgarla dişlerinin arasından nefes alıp omuzlarını yüzüne siper ederek Yalçın'ın koluna girdi.
"Üşüdüm," diye sızlanırken Yalçın'a daha çok sokuldu. Bu görüntüye neredeyse kahkaha atacaktım. Yalçın elinden gelse tişörtü bile giymeyip sporcu atletiyle falan gezecekti, Elis'in üzerinden hem kapüşonlu hem de motorcu ceketi vardı.
Yalçın gülerek Elis'i kolunun altına çektiğinde bedenini tamamen kendine yasladı.
Algın ve ben ikisinin hemen arkasında yürüyorduk ve birbirimize pek yakın değildik. Algın sigara içiyordu. Bakışlarım yolun karşısında kalan parka döndüğünde kimsenin olmaması ilgimi çekmişti. Gece vaktinde sessiz ve karanlık olan yerler her zaman beni kendine çekiyordu.
"Parka gidelim mi?"
Sorumla Yalçın ve Elis'in küçük bir kahkahası sokağa yayıldı, adımları yavaşlayarak bize döndü. Algın'ın dudağının kenarı kıvrılmıştı, sigarasından bir nefes çekip bana baktı.
"Gidelim," diyen Yalçın olurken arabaların geçmediği yola adım attı, peşinden Elis'te yürümeye başladı. Algın sigarasını çöpün kenarında söndürüp çöpe attıktan sonra onları takip eden benim peşimden yürümeye başladı. Böylece annesini takip eden ördek yavruları gibi karşıdan karşıya geçip parka ulaştık.
Ben iki tane olan salıncakların birine koşarken Yalçın'da diğerine koşmaya başladı. Aynı anda salıncaklara bindiğimizde onun benden daha istekli olduğunu görmek beni güldürdü ama bunu benim için yaptığını anlamak zor değildi.
Algın benim olduğum salıncağı geriye çekerek ileri ittirdiğinde Elis'te aynısını Yalçın'a yapmıştı. Birkaç saniye sonra kendimiz hızlanırken arkamızdan çekilip salıncakların asılı olduğu demirin kenarına yaslanmışlardı.
Bu kez sigara yakan Elis olurken Biz Yalçın'la el ele tutuşmuş aynı anda sallanmaya çalışıyorduk. Kahkaham tüm parka yayılırken o da gülüyordu. Rüzgâr yüzüme vururken ve onlarlayken çok mutluydum.
Salıncak durmadan atlayarak indiğimde Yalçın da aynısını yapmış ve düşmekten son anda kurtulmuştu. Bu kez tahterevalliye ilerleyip oturdum. Elbiseden dolayı hareketlerim o kadar da rahat değildi. Elis sigarasını bitirmişti ve ona bakıyordum. Algın'ın binmeyeceğinden emindim. Yalçın'ın ağırlığını kaldıramayacağımdan emindim ve sürekli havada durmak istemiyordum. Elis yüzünü buruşturarak bana bakarken lütfen, der gibi gülümseyip ona bakmaya devam ettim.
Buna dayanamayıp omuzlarını düşürerek kabullendiğinde karşıma geçti. Ayaklarımı yerde tutmayı bıraktığımda artık yukarıdaydım. İnadıma yapar gibi ayaklarını yere sabitlediğinde ne kadar çabalasam da oturağı aşağı indirememiştim.
"Kızım bıraksana, zemine yapışmak derdinde misin?"
Omuzları silkip öylece durmaya devam ettiğinde artık kesinlikle aşağı inmek istiyordum. Algın yanıma gelip oturduğum yere elleriyle kuvvet uyguladı ve artık ben aşağıda Elis yukarıdaydı. Gülümsediğim anda bırakması ve Elis'in tekrar yere yapışması bir olurken herkes gülüyordu.
"Tekrar yap," diyerek Algın'a tahterevallinin tepesinden bakmaya başladığımda Elis hala gülüyordu. Algın sayesinde benim olduğum taraf tekrar aşağı inerken Elis yukarı çıkmıştı. Yere değeceğim anda yerden destek alarak tekrar yukarı çıkmak çok eğlenceliydi ve tahterevalliyi hep diğer oyuncaklardan daha çok sevdiğimi tekrar hatırlamıştım.
Küçükken annemle binerdik ve Algın'ın yerinde her daim babam olurdu. Onun ağırlığıyla annemi yukarı kaldırabilirdim sadece.
Algın beni kucağına alıp aşağı indirdiğinde bir çocuk gibi kollarımı birbirine bağlayıp küsme isteğiyle dolmuştum ama bunu yapmadım. Resmen benimle inatlaştığı için Algın olmadan ağırlığını indirmeye gücüm yetmemişti. Elis bana dalga geçer gibi bakıyordu ve hayır onun saçlarını yolmak istemiyordum.
Algın'ın kokusu ve kolları benden uzaklaştığında boşluğa düşüyormuş gibi hissettim. Derin bir uykudan bir anda uyanmıştım sanki. Elis'in gözlerinin hâlâ ben de olduğunu fark ettiğimde ona baktım. Artık gülmüyordu, amacını anlamıştım.
Kendime gelip olduğum yerden birkaç adım geriye gittim.
"Eve gideceğim," diyerek önden yürümeye başladım.
"O tarafta değil," dedi Algın.
Adımlarım duraksadı.
"Evin diyorum, o tarafta değil."
Yanımdan geçtikten sonra düz devam etmek yerine sola dönüp parktan çıktı. Liber'a giden yoldu orası.
"Önce Liber'a geçelim, oradan da seni evine bırakalım, demek istedi diye yorumladım," dedi Yalçın. Kolunu omzuma atıp beni sol tarafa doğru yürütmeye başladı.
"Saat geç oldu, taksiyle gitme, demek istedi diye yorumladım ben de," dedi Elis'te önümüze geçerek.
"Yersen," diye fısıldadı Yalçın, gülerek.
Telefonumun zil sesi boş caddede yankılanmaya başladı. Nehir arıyordu.
"Kül Perisi," dedi.
"Nehir?"
Sessiz kaldı. Nefes seslerini duyuyordum sadece. Adımlarım duraksadığında ekiptekilerde benimle birlikte durdu.
"Nehir, iyi misin? Neler oluyor?"
"Bu gece sanki on sekiz yaşındayım," dedi.
"On sekiz!"
"Arkadaşlığımızın on birinci yılı. Resmen artık reşitsin. Yine de senden hâlâ büyüğüm."
"Nehir," dedim tekrar. "Girdap'ta mısın sen?"
"Bu şehrin her yeri Girdap zaten, Deren. Yanından ayrıldığımdan beri bir yerlere gitmeye çalışıyorum ama hâlâ bir yere varabilmiş değilim."
Yürümeye başladım ve Algın'ın yanından geçerken elimle göğsüne dokundum. Benimle gelmesini istediğim içindi.
"Girdap'ta değilim."
Liber'ın önüne gelmiştik. Yalçın ve Elis dikkatli olmamızı tembihleyerek içeri girerlerken Algın saniyeler içinde arabayla yanıma gelmişti.
Yolcu koltuğuna bindiğimde, "Nerede olduğunu söyle bana, hadi," dedim.
Algın boş yolda arabayı sürmeye başladı ve yola değil bana bakıyordu.
"Sahildeyim," dedi.
Söylememe gerek kalmadı, Algın zaten duymuştu.
Nehir'in sesi kötü gelmiyordu. Onu yeterince tanıyıp tanımadığımı düşündüm. Liseyi beraber okumuştuk, onca insanın içinden benim hobilerimi anlayıp saçma bulmayan tek kişiydi. Ön yargılı birisi hiç değildi. O kadar zamana rağmen onu tanıyıp tanımadığımdan emin değildim ki, üzerinden de epey zaman geçmişti. Kayıplar vermiştik, kayıplar vermiştim.
Girdap Oğuzhan'ın eskiden sahne aldığı mekandı. Orada tanışmışlardı. Oğuzhan, o adamdı. Oğuzhan, gitmelerin adamıydı.
Sahile geldiğimizde arabadan inip etrafıma baktım. Nerede oturduğunu tahmin edebiliyordum. Lisedeyken bu sahilde oturduğumuuz tek bir bank vardı.
Yürüyerek oraya geldim ve Nehir'i gördüm. Hava soğuktu ve o, titriyordu.
Yanına geldiğimizde Algın benden hızlı davranıp deri ceketini Nehir'in omuzlarına örterken yanına oturdum.
"Onu gördüm."
"İlk gün gibi ama değil. Onu sevmediğimi biliyorum, aslında belki de başından beri tüm yanlış hisleri sevgi sandım ben."
Dalga sesleri hafif hafif yükselirken yutkundu.
"On yedime gittim sanki. Onu ilk gördüğüm geceye. Sesi, gitarı, elleri, saçları. Her şeyi değişmiş ama ben o kadar on yediyimki hâlâ, o geceyi yaşayıp duruyorum sanki. Ona baktıkça onu sevmediğimi gördüm, Deren. Sonra on sekizdim, bana durmadan bakarken sürekli on sekizdim. Beni o kadar sevmiyordu ki geçmişte, şimdi bir anlamı bile kalmadı. Ben ondan nefret bile edemiyorum."
"O zaman neden ağlıyorsun?" diye sordum sakince.
"Onun için değil. Beni neden sevmedi bilmiyorum, onun sevgisine muhtaç olacak bir kadın da değilim ama her şey farklı olabilirdi, diye düşündükçe kafayı yedim. Nefes alamadım, onu görmem gerekiyordu, her şeyin farklı olamayacağını kendime ispat etmem gerekiyordu."
"Başarabildin mi?"
"Beni sevdiğini söyledi."
Akşam arayanın Oğuzhan olduğunu biliyordum. Gece de arayanın o olduğunu tahmin etmek zor değildi.
"Bunca zaman sonra, şimdi."
"Seni o zaman da sevdiğini söylüyordu," dedim.
"O zaman her şeyin gerçeğini biliyordum. Hissetmeden söylediğini, rol yaptığını biliyordum. Benim sevgimi kaybetmek istemiyordu, o kadını severken bile benim sevgimi kaybetmekten korkacak kadar şerefsizdi. Ama şimdi... Deren, görseydin onu..."
"Seni ağlatan ne şu an, bilmek istiyorum."
Saçlarını sözlerinin önünden çekip kızarmış gözlerine baktım. Mavi gözlerinin içi de gözaltları da kıpkırmızıydı. Artık ağlamıyordu ama bu saatlerce ağlamış olmasının önüne geçemiyordu.
"Her şey farklı olabilirdi, beni sevseydi," dedi.
Uzansam sesindeki kırıklara dokunurdum, sesi öyle acıyordu. "Şimdi seviyor olması hiçbir şeyi değiştirmiyor işte. Ona bakarken bin kez düşündüm, aynı şeyleri hissetmeye çalıştım. Eski Nehir şu iki kelimeyi duysa delirirdi sevinçten. Ama bitmiş, Deren.
Sessiz kaldım.
"Teşekkür ederim," diye fısıldadı Nehir.
"Gidelim," dedim.
Burada oturmak ona da bana da iyi gelmeyecekti. Hem zaten üşüyordu.
Burada oturmak ona da bana da iyi gelmeyecekti. Hem zaten ağlamıştı.
"Gidelim," dedi. O da biliyordu. Bu bank bize ne zaman iyi gelmişti ki?
Ayağa kalktığında ayaklarına baktım. Topuklu ayakkabıları bankın kenarında duruyordu, ayakları çıplaktı. Onları tekrar giymesini isteyemezdim, çünkü ayakları kanamıştı.
Algın'a baktım. O da benden onay ister gibi bana bakıyordu. Nehir'i kucağında taşımak için benden değil ondan onay istemesi gerekiyordu.
"Yürüyemezsin böyle," dedi, Nehir'e bakarak. Ardından onun rahatsız olmayacağından emin olduktan sonra onu kucağına aldı. Ben de ayakkabılarını elime alıp peşlerinden yürümeye başladım. Ayakkabılarının içi de kan içindeydi.
Arabaya geldiklerinde arka kapıyı açtım. Nehir içeri girince yanına geçtim. Algın öne geçip arabayı çalıştırdı.
Girdap bu yolun üzerindeydi ve araba birkaç dakika sonra oranın önünden geçecekti.
"Anılar orada," diye konuştu Nehir. "Düşünsene, Deren. Hepsini biz yaşadık, o bankta oturduk durmadan, Girdap'ta şarkılar dinledik, bir sürü insan tanıdık, geçmeyecek sandığımız dertlerimizi saatlerce konuştuk."
Yola bakmaya başladı. "Bu yollarda yürüdük durduk. Yaşadık işte." Yutkundu. "Neden hiçbiri yaşanmamış gibi?"
"Kimse şehirde bile değil, tanıdığım kimseyi bulamadım."
"Anılarımız," dedim dikiz aynasında bana bakan bakışlara dönerek. "Zihinlerde yaşanmaya devam edecek. Bu şehirden gitmelerini bırak, ölmüş bile olsa o anının içindeki insanlar, o anılar son kişi ölene kadar yaşanacak."
Nehir başını koltuğa yaslayıp gözlerini yumduktan birkaç saniye sonra Girdap'ın önünden geçtik.
Tabelasına bakarken anılar zihnimin bir köşesinde canlanmaya başlamıştı bile. Burası Nehir'e bir zamanlar evinde hissettiren o yerdi. Kimse yıllar sonra evi bildiği yerin önünden, böyle kaçar gibi, böyle acıyla, böyle gecenin içinde geçmemeliydi.
Sıkıntıyla nefes verip yolu izlemeye başladım. Zamanı ne kadar hafife aldığımızla yüzleşmiştim. Hiç geçmeyecek, hiç bitmeyecekmiş gibi yaşıyorduk her anı. Oysa şu an arabanın içindeki melankolik hava bile ne kadar önemliydi. Birilerini kaybetmiş olsak bile birileriyle bu arabanın içindeydik. Bunun değerini ne kadar anlayabiliyorduk ki?
Araba evimin önünde durduğunda yavaş hareket etmeye çalışıyordum. Nehir uyumuştu.
Algın onun tarafındaki kapıyı açıp sessizce Nehir'i kucağına aldı. Eve girdiğimizde misafir odasına yatırdı. Salona geçip koltuğa oturdum.
"Ben çıkıyorum," dedi Algın. Salon kapısının eşiğindeydi.
Dudaklarımı araladığımda söylemek istediğim şeyden son anda vazgeçtim. Ona saatin geç olduğunu ve burada kalmasını söyleyecektim, konuşabilseydim.
Başımı salladım. Ardından sessizce evden çıkıp gitti.
Her şey yaşanmıştı, yaşanmaya devam ediyordu. Bir şeyler bitmişti ve bir şeyler durmadan bitmeye devam edecekti.
O, bu kapıdan hep böyle sessizce çıkıp gidecek miydi?

Gökyüzünden intihar edercesine arabanın üzerine yağan yağmurun sesine gök gürültüsünün güçlü sesi karıştı. Üzerimdekini sakinliğin sebebi etrafa yayılan kokuydu, şehrin kasveti yağmura karışıp ciğerlerime doluyordu. Her soluduğum nefeste biraz daha kasvete batıyordum, bu soğukluğu seviyordum. Toprak kokusunu solurken, Yağmur sonrası toprak kokusunu bilirsin, diye geçirdim içimden. Yalnızlık hissini hep yanında getirir. Loş bir huzurla sızar göğsünden içeri ve bilirsin böyle huzurlar bir felaketin iki adım öncesinde gelir.
Yolcu koltuğunda oturan Yalçın başını koltuğa yaslamış etrafı izliyordu. Görmeye çalıştığı bir şeyler varmış gibi, duymayı beklediği bir ses varmış dalıyordu gözleri ama dikkatini hiç kaybetmediğini biliyordum.
Ahu'yu uzaktan takip etmeye devam ediyorduk. Benim olduğu gibi tüm ekibinde onun Yaren olduğu konusunda şüpheleri vardı. Evet belki gözlerindeki hırsı görmüştüm, onun katil olduğuna da inanmıştım ama hayır onda başka bir şey vardı. Görmeyi beklemediğim bir korku da vardı onun harelerinde ve bunun en büyük kanıtıydı. Bir katilin gözlerinde görmeyi beklediğim saf bir korku. Hâlâ kaybetmekten delicesine korktuğu bir şeyler vardı, hatta belki de kaybetmekten korktuğu kendisiydi.
Uygar Özay'a yaklaşabilmiş bir kadının şimdi böyle bir planla Feda'ya yaklaşması kabul edilebilir bir plan değil gözümüzde.
Yalçın'la ben saatlerdir onun peşindeydik. Şimdiye kadar elindeki dosya çantasıyla bir kafeye oturmuş ardından bir butiğe girmişti.
Butikten elinde bir karton poşetle çıktı. Etrafına üstünkörü bakarak bir taksi çevirdi.
"Planları umarım tahmin ettiğim şey değildir," dedi Noyan. Yaren Vera'nın kendini açığa çıkaracağını ve Feda'ya meydan okuyacağını düşündüğünü söylemişti sabah. Feda, Yaren Vera'yı bulduğunda afallayacaktı ve bu sırada Adal ve Doruk devreye girip Feda'nın boşluğunu fırsata çevireceklerdi. Ahu her ne kadar Adal'ın bu işte olmadığını söylese de bu olabilirdi. Eğer planları bu ise bu kadar kolay olmayacağını biliyor olmaları gerekirdi.
Tabii daha birçok ihtimal vardı. Hâlâ Doruk'un yalan söylüyor olabilme ihtimali de vardı mesela. İnsanlar o kadar çok maske takıyordu ki; biri düştüğünde şaşırıyorduk ama düşen maskenin ardında yine kendi yüzü değil bir başka maske peyda oluyordu bu kez. Bir türlü en derine inip kimin kime tuzak kurduğunu bulamıyorduk.
Taksi durduğunda arabayı kaldırımın kenarına park ettim. Bir apartmanın önüydü indiği yer, içeri girdiğinde beklemeye başladık.
Yalçın etrafa kısaca göz attıktan sonra bakışlarını bilgisayara çevirdi. Önünde, o gün Doruk'un arabasında fotoğraflarını çektiği kağıtların dosyası açıktı.
"Baksana," diyerek çevirdiği ekrandaki fotoğrafı işaret etti. Ahu'nun eski bir fotoğrafını gösteriyordu, tahminen on sekizlerinde gibi duruyordu. Ardından ileri tuşuna basarak fotoğrafı değiştirdi. Bu sefer de Yaren Vera'nın fotoğrafını açmıştı. "Yaklaşık olarak aynı günlerde çekilmiş ama fiziksel özellikleri hiç benzemiyor."
Saç rengi değişebilirdi, giyim tarzı değişebilirdi ama neredeyse aynı günlerde çekilen fotoğrafta fiziğinin farklı görünmesi olası değildi.
"Apartmanın kapısına bakın, isim falan yazıyor mu?" dedi Feris.
Yalçın arabadan indi ve maskesini kapatarak apartmana ilerledi. Kapının önüne geldiğinde otomatın üzerindeki isimlere baktı. "Kanay tabii ki."
"Tamam beklemeye devam edin."
Yaklaşık yarım saat beklememizin ardından Ahu apartmandan çıktı. Elinde az önce yanında olmayan bir çanta duruyordu. Caddeye çıktı ve ilk gelen taksiye bindi.
Bu sefer de bir gecekondunun önünde indi. Bahçenin gıcırdayan kapısının ittirerek içeri girdi. Kapının önüne çantasından çıkardığı siyah kutuyu bırakarak zile bastı ve beklemeye gerek duymadan az önce indiği taksiye binerek hızla uzaklaştı.
"Gecekondunun önüne bir kutu bıraktı ama kapıya çıkan hâlâ yok, ne yapalım?"
"Biriniz takibe devam edin, diğeriniz dikkatlice kutuya bakın."
Ben direksiyonda olduğum için vakit kaybetmemek adına yer değiştirmedik ve Yalçın arabadan indi. Taksiyi takip etmeye devam ederken Yalçın evde birinin olmadığına tamamen emin olmak için ağaçların kenarına geçti. Bir süre sonra ilerleyen arabanın aynasının açısından çıktı.
Kısa bir süre sonra Yalçın kutuya ulaşmış olacak ki konuştu. "Yaren Vera isimli bir kolye ve not var kutunun içinde. Fotoğrafını atıyorum."
"Bu kolye Feda'nın elinde olan kolyenin aynısı. Ama gerçeği değil," dedi Feris. "Notta ne yazıyor okur musun?"
"Yaren Vera hep bir adım dibinde ama görmüyorsun."
Anlaşılan Ahu yakalanmak istiyordu, başka bir amacı olamazdı. Her gittiği yere iz bırakan bir düşmanı Feda'nın bulması an meselesiydi.
Taksinin durmak bilmediği saniyelerde bir arabayı daha gördüm. "Birisi Ahu'yu takip ediyor," dedim.
Feris, "Plakası?" diye sorduğunda plakayı söyledim.
"Feda'nın adamı," dedi Noyan. Korumaların araba plakalarını mı ezberlemişti bu adam.
"Seni fark etmesin, dikkat et."
"Feda öğrenmiş olabilir mi?" diye sordum meraktan uzak ifademle. "Yoksa bir şüphe mi?"
"Şüphe olduğunu düşünüyorum, öğrense takip ettirme gereği duymazdı."
Bu cümlenin bir devamı vardı. Zihnimde bile tamamlamak istemediğim o cümleyi kimsesiz bıraktım.

Noyan getirdiği dosyalardan bir kâğıt çıkardı, bize uzattı. Uzattığı kâğıda uzanacakken Algın'ın da uzanmasıyla ellerimiz birbirine değdi. Benden önce davranıp kâğıttan elini çekti ve almam için müsaade etti. Ahu'nun bir fotoğrafıydı bu. "Uygar'ın öldürüldüğü gece Ahu bir davetteymiş. Adal ne planlıyor, Ahu ve Doruk bu planın tam olarak neresinde anlamalıyız. Ahu'yu riske atarak Yaren gibi gösteriyorlar ama Feda bunu anladı. Adal bu kadar basit bir plan yapacak biri değil. Arkasında bir şeyler olmalı."
"Planın ne?" diye sordu Yalçın.
"Adal'ın herkesten gizlediği evini araştırmak ilk adım, illaki bir ipucu buluruz."
Adal'ın evi küçük bir mahalledeydi. Kapıya yaklaşsak bile insanlar tanımadığı için şüphe etmeleri büyük ihtimaldi. Mobese kameralarını halletmek kolaydı ama insanların dikkatini çekmek tehlikeliydi.
Akşam olduğunda yola çıkmıştık. Adal bu gece evde olmayacaktı. Kapının önünde arabayı park etmiştik. Sokaktaki evlerin çoğunun ışığı sönüktü. Fark edilirsek polise haber verebilirlerdi, bu yüzden özellikle eve girerken sessiz olmamız gerekiyordu. Birkaç dakika bekledikten sonra arabadan indik. Binanın dış kapısı açıktı. Birisi çıktıktan sonra tutmuş ve arasına kapının alt kısmındaki dönen demiri koymuştuk. Aksi taktirde içeri girmek oldukça gürültülü olurdu.
Algın önümden merdivenleri çıkarken ben de onun adımlarını takip ediyordum. Üçüncü katta bulunan eve geldiğimizde omzundan çantasını alıp bir dizini yere koyarak kilidin önüne oturdu. Ben ise o sırada etrafa bakıyordum. Karşı kapının gözetleme deliğine baktım. Binalarda bir ses olduğunda hemen oraya koşardı insanlar. Kimse yoktu.
Kapının açılma sesini duyunca Algın'a baktım. Çilingir ustalığıyla kapıyı açmış çantasını yerden alıyordu. Kapının kilidi zarar görmemişti, en önemli olanı buydu.
Kısaca bana baktıktan sonra içeri girdi. Peşinden ben de girdim ve kapıyı kapattım. Çantamdan el fenerini çıkarıp en düşük parlaklığa aldım. Karanlıktayken el feneri camdan belli olabilirdi. "Ben bu tarafa bakıyorum," dedikten sonra koridorun sol tarafına yöneldim.
Mutfak benim gittiğim taraftaydı ama orayla vakit kaybetmek yerine önce odaları kontrol edip mutfağa en son bakacaktım. En dipteki odanın kapısını açtım ve içeri girdim. Karşımda bir kitaplık vardı, kenarında küçük bir sehpa ile tekli koltuk duruyordu. Adal'ın bu kitaplığa sahip olacağı aklımın ucundan bile geçmezdi. En alt rafa eğilerek tüm kitapları kontrol etmeye başladım. Kitabın içini, rafın arka kısmını kontrol ediyordum. Üçüncü kata geldiğimde arka tarafta küçük siyah bir kutu gördüm. Uzanacağım sırada kulaklığımdan duyulan ses Algın'a aitti. "Bir mektup var burada, Lila diye bir isimden gelmiş. Feris fotoğrafını atıyorum."
Kutuyu elime alıp açtım. İçinde bir sürü bellek vardı, bir de yüzük. "Feris yedi tane bellek var."
"Telefonuna bağlar mısın, bekliyorum." Dediğini yapıp ara kablosuyla telefonuma bağladım. İlk belleği hallettiği sırada diğer rafları aramaya koyuldum. Diğer bellekleri hallederken de odanın her yerini aramıştım ama burada başka bir şey yoktu.
Her şeyi yerine koyduktan sonra odadan çıkıp yandaki odaya girdim. Odanın içi tablolarla ve tuvallerle doluydu. Bir tane tuval dikkatimi çekti. Su dalgasına karışmış kan lekelerini andırıyordu ve arka kısmı tamamen karanlığa aitti. Sol altta ise Kanay yazıyordu. Adal'ın soyadıydı bu. Yani bu çizimlerin hepsi ona mı aitti? Kimdi bu adam sahiden? Kitaplar okuyan, resimler çizen bu eve sahip olan kişiyle; Feda'yı tuzağa çekip insanları öldüren kişi aynı kişi miydi? Biz buna alışkındık aslında. İyi görünümün ardında dönen korkunç oyunlara. Fazla üzerinde durmayıp odayı aradım. Bir kalem dikkatimi çekti. Ses kaydedici olabileceğinden şüphelenmiştim. Tepesine bastırınca odaya bir ses yayıldı.
"Abime zarar veren kişiyle göz göze gelip yarattığı harabeyi görmesini isterdim Feda."
Yade'nin sesiydi bu.
"Sevgilim yalvarırım böyle söyleme. Onu seninle göz göze getirdiğimde bir harabeye bakan sen olacaksın, o değil. Onun sonunu kendi ellerimle getireceğim."
"Feda, abim belki kötü biriydi ama bunu hak etmedi değil mi? Kimse ölümü hak etmez ki."
Şaka mı yapıyordu bu kadın? Sevgilisinin bir katil olduğunu bilmiyor muydu? Siz de katilsiniz, diye fısıldadı beş yaşımda dedemin gözlerine bakan hırçın çocukluğum. Ellerine kan değmedi diye sen, katil olmadığını mı sanıyordun?
"Abin hak etmiyordu."
Güldüm. Abin diye üzerine bastırarak belirtmişti. Çünkü ona göre, ona ihanet eden kişiler ölümü hak ediyordu. Aynı evde yaşadığı insandan katil olduğunu nasıl gizlediğine şaşırmıştım açıkçası. Üstelik Yade ve Feda uzun yıllardır sevgiliydi.
Ses kaydı durduğunda geri aldığım yere bıraktım. Ardından bu odadan da çıktım. Algın'la kapıda karşılaştık.
"Çıkıyoruz her yere baktım," dediğinde başımla onaylayıp kapıya yöneldim. Etrafın tamamen geldiğimiz hâli gibi olduğuna emin olduktan sonra dışarı çıktık. Arabaya bindiğimizde nihayet eldivenlerimi çıkarabilmiştim. El izimizi gizlemek için takmamız şarttı ama beni bunaltıyor olması da bir gerçekti.
Kulaklığını kapatıp cebine attığında ben de çıkarıp çantama attıktan sonra çantamı arka koltuğa attım.
Benim evime geldiğimizde koltuğa uzanıp gözlerimi kapatmıştım. Ne kadar uyudum bilmiyordum ama birkaç dakika önce uyanmış ve karanlıkta tavanı izliyordum. Pencereden içeri sokak lambalarının ışığı oldukça az geliyordu. Algın karşı koltukta uyumuş olmalıydı. O tarafa bakmamıştım ama oldukça az gelen nefes sesini bu sessizlik gizleyememişti. O koltukta uyumayı pek sevmezdi aslında.
"Neden uyumuyorsun?"
Sessizliğin içine karışan uykulu sesi heyecanlanmama yetmişti. Lakin sorunun cevabını ben de bilmiyordum. Uykumdan nasıl ve neden uyandığımı bilmediğim gibi. Tekrar gözlerimi kapatıp kendimi uykuya teslim edememiştim.
Göremeyeceğini bilsem de omzumu silktim. "Bilmem, zihnimde bir ağırlık var gibi hissediyorum. Hatta içimde kötü bir his var gibi."
Sesim çok kısık ve yorgundu.
"Sen de mi uyumuyordun?" diye sordum. Fark etmemiştim.
"Mektupta yazanları düşünüyordum," dedi. Lila adında kişiden gelen mektuptan bahsediyordu. Ne yazdığını sormak aklıma bile gelmemişti.
"Bir intihar mektubunu andırıyordu adeta. Bir adres vardı. 'Burası bizim mabedimizken şimdi ben burada ölümü bekliyorum,' yazıyordu son satırda. Feris'e bu yüzden attım. Orada Adal'la ilgili bir şey olabileceğini düşünerek."
Bir sevginin uğrunda ölmek. Bu sevmek miydi yoksa biraz hastalıklı bir ruha ait olmak mıydı emin olamamıştım. Kimseyi yargılayacak bir kişi değildim, hislerini anlayamazdım ama içimde buruk bir his oluşturmuştu. Adal gibi bir adamı seviyor olması bile yeterliydi bu hissin oluşması için. Onun gibi biri, birini sevebilir miydi sahiden?
"Ne düşündün peki?" diye sordum. "Ne hissettin okuduğunda?"
"Kadının çaresizliğini ellerimde tutuyordum sanki. Adal onu okumadı bile muhtemelen. Kadın sanki bir ölümle konuşuyormuş gibi hissettim. Neler düşünerek yazdı ama öylece eskiyip gidecek bir sayfada."
Algın böyle görevdeyken böyle şeyleri önemseyip duygusallaşan birisi hiç olmamıştı. Senin yüzünden, diye fısıldadı iç sesim.
"Onun çaresizliği bana annemi hatırlattı."
Hâlâ tavanda asılı duran bakışlarımı omzumun üzerinden Algın'ın yattığı koltuğa çevirdim.
Yanmaya başlayan gözlerimle öylece bakakaldım. Sessizliğim yaralarını sarsaydı, duyar mıydı? İçindeki çocuğun elinden sessizce tutsam, iyileşir miydi?
"Algın," diye fısıldadım. 'Tüm kırıklarından öpsem şimdi, gözlerin kasvetinden arınır mı?' demek istedim. Sustum.
"Anneni tanımayı çok isterdim," dedim.
"Babamı tanımayı çok isterdim," dedi.
İmkânsız cümlelerden sonra susmalar gelirdi, dilin lâl olurdu.
Daha fazla şey bilmek istiyordum onun hakkında. Ama bunu soru sorarak yapmak değildi isteğim. Tamamen her şeyini sırasız, sonsuz bir şekilde bana anlatmasıydı. Ben susayım, o istediği tüm her şeyi anlatsın. Sonra ben her şeyimi anlatayım. Ama içimizden geldiği gibi. Sorusuz, cevapsız. Ne kadar anlatmak istiyorsak o kadar.
"Seni severdi," dedi sonra, sesi sessizliğin içinde kaybolmak üzereyken bana tutundu. Fakat hayır, annesi beni sevmezdi.
"Bir kız çocuğu istediğini hep belli ederdi ve eğer seni tanısaydı kızı gibi severdi."
Söyledikleri zihnimde kısacık bir an canlanırken kendimi sadece bir fotoğrafını gördüğüm annesinin o fotoğraf karesinde hayal ettim. Doksanlı yıllarda çekilmiş siyah beyaza yakın renklerdeki eskimiş fotoğrafı büyük bir kitaplığın önündeydi. Kollarını ince belini saran eteğine yakın bir yerde birbirine bağlamışken kadraja bakmazken çekilen bir fotoğraftı. Bir an için onunla sarılırken hayal ettim. Fakat oraya ait değildim zihnimde canlanan bir fotoğraf karesinde bile.
Beni sevmezdi, demek istedim. Oğlunun kalbini kıran kadını bir anne nasıl severdi?
Bir dağın yamacından fırtınayla sürüklenen taşlar paramparça olup bir toz bulutunu oluşturdu. Sesimin üzerine örtüldü, kelimelerimi benden alıp götürdü. Ben de istiyordum konuşulanlar karşısında gülümseyerek cevaplar vermeyi. Ben de istiyordum birine hayallerimi anlatıp umutla gökyüzünü izlemeyi. Ben de istiyordum her nefesimde ölüme ihanet ediyormuş gibi hissetmeden gülebilmeyi. Olmuyordu. İçimde bu çaresizlikle bir sevgiye karşılık veremiyordum. Ben bir annenin bile sevgisini tüketmekten korkuyordum. Bir hayalim yoktu, gökyüzü bana içimdeki uçurumu hatırlatıyordu. Nereye baksam içimi görüyordum, nereye baksam kanlı bir suret gözlerimin önünde bir canavarın nefeslerine dönüşüyordu. Bu yüzden kaçıyordum. Ben bir annenin beni sevme ihtimalinden değil, kendimi sevme ihtimalimden kaçıyordum.
"Sever miydi, yoksa bu senin olmasını dilediğin bir ihtimal mi?"
Cümlem biter bitmez bana dönen gözleri bu cümleyi duymayı bekliyor ama duymaktan korkuyor gibiydi. Kabullenmesi gerekiyordu, sevilecek pek bir yanım yoktu. O gece yalnızlığına eşlik etmeseydim o da sevmezdi.
Yüzümdeki ifadeye baktı baktı baktı. Bir şiir satırlarca sustu gözlerimde. Sonra o da sustu çünkü sorunun cevabını buldu. Bulmayı istemediği bir yerde, bir kenti sel basmış da evi geçmişte boğulmuş gibi bir çaresizliğin dibinde buldu. Bir şarkı tekrara alınmış da sözlerindeki yaradan ritmini duymaya gücüm kalmamış gibi hissettim. Hiç ağlamayan çocukluğumun hıçkırıklarıydı ritmi susturan. Çünkü öyle gürültülüydü ki ölüm melodisini andıran bir zayıflıkta çalan ritim bu gürültüye yenilmişti.
Güneş doğmaya başlamıştı. Perdeler her ne kadar içeriyi karanlığa bürüyüp güneşi sızdırmıyor olsa da gecenin söndüğünü içten içe hissediyordum. Sahte bir karanlıktı bu; gecenin aksine, güneşi gizleyen güçsüz bir karanlık.
Sessizce koltuktan kalktım. Üzerimdeki örtüyü omuzlarıma aldığımda ayaklarıma kadar uzanıp yerlere değmeye başlamıştı. Birkaç adımda Algın'ın uzandığı koltuğun yanına gittim. Yanına uzanmak istesem de bu kez bu fikirden beni bir şeyler geri itti. Önceden olsa hiç düşünmezdim ama şimdi bu hisler bana arkadaşlığımıza ihanet gibi geliyordu ve eğer uzanacak olursam arkadaşı gibi hissederek uzanmayacağımı biliyordum. Kafasını hafifçe kaldırdığında koltuğa oturdum, başını bacaklarıma koyduğunda bana doğru döndü. Dizlerini biraz kendine çekerek gözlerini yumdu. Saçlarına dokundum, usul usul ellerimi saçlarında gezdirirken tek istediğim uyumasıydı. Günlerdir doğru düzgün uyuduğunu görmemiştim.
Kapkaranlık bir sokaktaydım. Yollar ıslaktı, etrafa yağmurun bıraktığı koku hâkimdi. Nefes nefese kalmış bir şekilde yolun en ortasında, dizlerimin üzerinde oturuyordum. Islak saçlarım omuzlarımın biraz altındaydı. Hayır, ben saçlarımı hiç bu kadar kısa görmemiştim. İlerideki su birikintisinin koyuluğu dikkatimi çekti. Elimle suya dokundum.
Kan! Su değil, kan birikintisiydi bu. Telaşla üzerime baktım. Siyah kapüşonlum katrana bulanmış gibiydi. Soluk tenim de kanlar içindeydi.
Sıçrayarak uyandığımda ellerim hâlâ Algın'ın saçlarındaydı. Odanın içi buz gibiydi. Göğüs kafesim kalbimi ağrıtacak kadar hızlı inip kalkıyordu. Nasıl bir kabustu bu böyle?
Sıçramam kucağımdaki Algın'ı uyandırmamıştı. Buna sevinsem de uyanmayacak kadar yorgun olması buruk hissettirmişti.
Kâbusun etkisinden çıkamıyordum. Ellerim kanlar içinde, hiçliğin içinde. Kafamı iki yana sallayarak derin bir nefes aldım. Algın'ın başını usulca yastığa yaslamanı sağladığım sırada koltuktan kalktım. Banyoya geçtim. Elimi, yüzümü buz gibi suyla yıkadım. Buz gibi bir su içtim. Pencereyi açıp soğuk havayla iyi hissetmeye çalıştım. Kendime bir kahve yaptım. Biraz balkona çıktım. Dışarıyı izledim. Rüzgârı izledim.
Rüzgârın sızısını içime çektim, belki de acısına eşlik ettim. Sesi güçlüydü, uğultusu derindi. İçime çektiğimdeyse artık acısı benimleydi. Çiselemeye başlayan yağmurun sesi gecenin içine karıştı. İkiside artık yalnız değildi.
Gözlerimi yumdum, kahvemden bir yudum içtim. Kahvenin kokusu beni hep rahatlatırdı. Yine geçmeyen bir sızı vardı. Hava almak geçirir sandım, geçmedi.
Onun kolları belime dolandı. Başını omzuma yasladı. Kokusu burnuma doldu. Geçti. Yemin ederim ki geçti.
Gözlerimin önünde bir çiftin silüeti canlandı. Yağmurlu bir sokak vardı, bir adam bir kadının elinden tutuyordu. Kadın gökyüzüne baktı. Kader sahiden var mıydı?
Silüet yavaş yavaş yok oldu, bense onu bir anı gibi kalbimin derinliklerime hapsettim.
Algın'ın elinden tuttum, balkondaki koltuğa oturduk ve başını dizime yasladı.
Seni dizlerimde uyuttum ve ben bir ölüme uyandım. Düşündüm. Tanrım, yoksa ölüm ben miyim?
Telefonumun zil sesi kulaklarımı tırmalamaya başladığında gözlerimi araladım.
"Deren yanımda."
Algın'ın konuşmasından birkaç saniye sonra telefonum çalmayı bıraktı. Bir şey olmuştu ve Feris, Algın'ı ararken Noyan'da beni arıyordu, anlamıştım.
Sabah yanıma geldikten sonra balkonda, koltukta uyuyakalmıştık. Bunun arkadaşça olduğuna kendimi inandırmak isteyen tarafımın sonuna kadar yanındaydım ama hislerim hiç de bu yönde değildi.
"Tan ekibi görevde tuzağa düşmüşler," dediğinde dehşete düşmüş bir ifadeyle gözlerine bakakaldım. Bizim üst ekibimiz nasıl olur da bir tuzağı fark etmezdi? Bir dakika! Birkan'ın tuzağı anlamak için tuzağa düşme taktiği miydi bu yoksa?
Devam etmesi için başımı salladım. "Şu anda tahminlerine göre, yani kısacık bir an aldıkları sinyale göre götürüldükleri yer şehirden oldukça uzakta. Tabii sinyali şaşırtma ihtimalleri de var biliyorsun. Başlarına ne geldiğini bilmiyorlar ama hiçbirinden haber yokmuş."
Telefonlarımıza aynı anda mesaj geldi. Feris, sinyal aldıkları yerin konumunu atmıştı. Üzerime buraya bıraktığım kıyafetlerimden siyah bir kazak giydim, üzerime kapüşonlum ve altıma siyah pantolonumu giyip çantamı alarak kapıya geldiğimde Algın çoktan hazırlanmış beni bekliyordu. Çantamdan çıkardığım kulaklığı takarken merdivenlerden inmeye başladık.
"Gökçe'ler şehir dışında, o sinyale gitmeleri çok uzun sürer."
"Deren, Algın," dedi kulaklığımızı açtığımızı fark ettiğinde. "Yalçın ve Elis çoktan yola çıktılar. Ne olduğunu bilmiyoruz, önce kendinize sonra birbirinize dikkat edeceksiniz."
Otoparktan Algın'ın arabasıyla yola çıktığımızda konumun olduğu noktayı bir saat uzaklıkta gösteriyordu.
"Sizden önce gelmiş olursak etrafı sessizce kontrol ederiz, yaklaşınca haber verin."
Yalçın'ın konuşmasından sonra Algın gaz pedalına yüklendi. Bu demek oluyordu ki: 'Sizin oraya yalnız girmenize müsaade etmeyeceğim.'
"Söylemeyecektin onu," diye söylendi Elis.
"Algın, kaza yapmadan gel kardeşim."
Koskoca endişenin içine yürürken, sesleri kulaklığın arkasındayken bile yan yanaydık sanki. Bir bağ vardı aramızda ve görünmeyeni bile görünür kılıyordu.
Arabanın tekerlerinin altında kayan yolu izlemeye başladım. İçimde korkuya dair bir iz aradım. Belimde silah, gideceğimiz yer neresi bilmeden, arkadaşlarımıza ne oldu emin değilken bu arabanın beni götüreceği yer ölüm olsa bile korkunun izlerine rastlamadım.
"Yaklaştık," dedi Yalçın.
"Gelmek üzereyiz biz gelmeden girmeyin," diye tembihledi Algın.
Etrafı ağaçlarla dolu, taşlı bir yoldan ilerliyorduk.
"Olduğumuz yerden bir ev görünüyor, eğer sinyal şaşırtmadılarsa orada olma ihtimalleri yüksek. Bizim arabayı görünce durun, buradan sonra yürüyeceğiz."
Birkaç dakika sonra Yalçın'ın arabasını gördük. Algın arabayı park ettiğinde ileride görünen eve baktım. Buraya biraz uzakta kalıyordu ama fark edilmemek için arabaları uzakta bırakmak en iyisiydi.
Belimdeki silaha dokundum. Önümüzdeki taşlı yola baktım. Yürümeye başladık. Her göreve giderken olduğu gibi ölüm düşüncesi zihnimin bir köşesindeydi yine. Onların da öyleydi, biliyordum. Postallarımın altında ezilen taşlı yolun sonuna geldiğimizde ormanlığa doğru girip ağaçların arasından yürümeye devam ettik. Eve yeterince uzaklığa geldiğimizde görünürdeki korumaların sayısı ikiydi. Çoğunun içeride olduğunu tahmin etmek elbette zor değildi.
İçeriden kopan yüksek gürültüyle Birkan'ın konuşması bir oldu. "Neydi o ses?"
"Silah sesiydi," dedi Algın. "Birkan sakin ol, içeri girip onları kurtaracağız."
"Dikkatli olun, bir sorun olursa silahı kullanmaktan çekinmeyin," dedi Noyan. "Deren," diye devam edecekti susturdum. "Kimseyi öldürmeyeceğim, Noyan. Vazgeç artık şunu yapmaktan."
Silah sesiyle yerlerinden bile kıpırdamayan iki korumayı atlatmamız lazımdı önce içeri girebilmek için. Bu kadar büyük bir evin mutlaka başka bir girişi olmalıydı. Algın yürümeye başladığında oldukça sessiz adımlarla onu takip etmeye başladık.
Arka tarafta bir cam kapı vardı. Kırarsak sesi kesinlikle duyulurdu ve kapı kilitliydi. "Açabilirsin değil mi?" diye sordum Algın'a. Başını sallayarak kilide doğru eğildi. Geldiğimiz taraftaki korumaları kontrol etmek için duvarın kenarından başımı uzattım. Oldukları yerde duruyorlardı hâlâ. Aralarında bir şey konuştuklarını fark ettim ama bu mesafeden duymak mümkün değildi.
Korumalardan birisi telefonunu diğerine uzattığı sırada, "Giriyoruz," dedi Yalçın.
Bir koridordan eve girdik. Evin ön tarafına giden yer sağ taraftı ve karanlığa aitti. Sol tarafta bir yerin ışığı yanıyordu. "Konuşmazsan biraz önceki gibi ıskalamam evlat."
Ses, ışığın yandığı yerden gelmişti. Az önceki kurşun onları konuşturmak için bir tehdit miydi? Tabii ki öyleydi. Yalçın duvara yaslanarak ilerlemeye başladığında temkinli adımlarla bizde yürümeye başladık. Yağmur'la göz göze geldim. Kahretsin! Bedeni bir sandalyeye bağlı, yüzü ise kanlar içindeydi. Bakışlarıyla elini işaret etti.
"Üç kişiler," dedim fısıldayarak.
"Son kez soruyorum!"
Bağırarak Yağmur'un çenesini tuttuğunda bakışlarımı adama çevirdim. Çekilmedim, öylece durdum. Beni görebileceğini bilerek öylece durdum. Bana dönsün ve gözlerini tamamen göreyim istedim. Gözlerindeki öldürme hırsını göreyim ki ortadan tüm korkuları kaldırayım istedim. Kolumdan tutulup diğer duvarın önüne çekildiğimde adam bakış açımdan çıkmıştı.
"Deren, sakın. Her şeyi bitirirsin."
İki el ateş sesi. Her şey bitmedi ama bir şeyler bitti.
"Kahretsin!" diye bağıran Birkan için her şey belki de bitmişti.
Sonra her şey bir anda oldu. Algın'ın attığı sis bombası, ardından içeri girişimiz. İki adamın bacağından vurulması. Dağılan sisin arasından gördüğüm kanlı beden. Gediz. Vurulmuş. Yerde, kanlar içinde. Elleri kolları bağlı, sislerin içinde. Onu vuran adamı kolundan tuttum, dirseğini büktüm, arkasına geçtim. Sırtı bana temas ettiğinde bir uçuruma yaslandığını bilmiyordu. Silahımı şakaklarına dayadım.
"Korumalarını ara."
Hareket etmeden öylece durduğunda bağırdım.
"Korumaları ara yoksa beynini dağıtacağım!"
Yutkunarak sakince telefonuna uzandı. Numarayı buldu ve aradı. "Ambulans çağırmalarını söyle ve buradan çıkmamızı sağla."
Silahı tamamen bastırdım şakaklarına. "Ben ıskalamam. Dediğimi yap."
"Deren, ambulans olmaz." diyen Birkan'dı ama sesi sanki diyordu ki: 'Ambulansı çağır, ne olacaksa olsun ama Gediz kurtulsun.'
Adam kafasını sol omzundan hafifçe bana döndürdü. "Gelmeleri bir saatten fazla sürer."
Yağmur'a baktım. O tıp öğrencisiydi. Her ne kadar okulu dondurmuş olsa da o Gediz'e yardım edebilirdi. Bana dehşet içinde baktı. Öyle korku içinde baktı ki; yemin ederim bir an "Yapamam," diye çığlıklar içinde ağlayacak sandım.
Gediz'in karnına baktı. Ardından hızlıca sırtına baktı. "Çıkış yarası yok," dedi panikle. "Gerekli malzemeleri bulabilirsek kurşunu çıkarıp dikebilirim."
Herkes etrafında bir şeyler aramaya başlarken. Silahla adamın kafasına bastırdım. "Burada illaki dikiş için malzeme vardır. Hadi söyle bakalım, nerede?"
"Alt katta ihtiyacınız olabilecek bütün malzemeler var."
Algın koşarak malzemeleri getirdiğinde, Yağmur Gediz'in içinden o lanet kurşunu çıkardığında, Gediz'in acı dolu inlemelerini dinlerken ve ardından yarası dikilirken silahım hâlâ adamın kafasındaydı. Ellerine ölüm sinmiş bu adam ölmekten deliler gibi korkuyordu. Bu silahın başında ben yoktum onun için. Onun Azrail'i vardı. Çünkü bana bir baksa görürdü aslında onu öldürmeyeceğimi. Düşüncem beni bile ikilemde bıraktığında düşündüm. Sahiden görür müydü?
Adamı bizimkileri bağladığı halatlardan biriyle bağladım. "Onu gerçekten sağ mı bırakacaksın?" dedi arkamdan bir ses. Adım sesleri bana yaklaştığında dibimde durdu. Sırtım ona dönüktü. Adamın halatlarını bırakıp yüzümü döndüm. Yüzündeki maske gözlerine kadar kapalıydı ve başında siyah bir şapka vardı tıpkı benim gibi. "Sizi gördü," dedi gözlerimi esir alan gözleriyle.
"Taha mı lan o?" diyen kişi Birkan'dı ve bu soruyu bana sormadığından adım kadar emindim. Taha kimdi?
Elinde olan silahın namlusunu arkamdaki adama doğrulttu.
"Sakın ateş etmesin!"
Birkan'ın cümlesini duyduğum saniye Taha'nın elindeki silaha koştum.
"Deren!"
Silahı sertçe elinden alırken silah patladı. Bir salise geç hareket etmiş olsaydım adamı öldürecekti.
Ellerimin arasındaki silah hızla elimden çekildi. "Kafayı mı yedin sen?" diye sinirle soran Algın'dı.
"Duymadın mı?" dedim. Emre karşı mı gelmemi istiyordu?
"Duydum ama eli tetikte lan adamın. Neden yarının yokmuş gibi koşuyorsun?"
"İstihbarat gelecek," dedim. Ateş etmemesi için Birkan'ın emir vermesi bu yüzdendi, bunu anlamıştım. "Müetbet mi yemek istiyorsun?"
Yalçın Gediz'i kol altından tutup bütün yükünü üzerine alarak onu dışarı çıkarmıştı çoktan.
"Kusura bakmayın," dedi Taha. Sahi kimdi bu adam? "Bir aile meselesi yaratmak istemezdim." Genişçe gülümsedi. "Sevgilin güvende kardeşim, refleksleri sahiden iyiymiş."
O da yanımızdan ayrıldığında istihbaratın ajanları depoya giriş yaptı.
"İyi misiniz?"
Gözlerim İlyas'ın çekik gözlerini buldu. Başımı salladım. Ardından peşlerinden bende çıkarken kapıdaki korumaların yerde cansız yatan bedenlerine baktım. Ekip bizi bekliyordu ve Taha'yı benden önce görmüş olmalılardı.
İçerideki adamlar ve kapıda ki korumalar istihbarat ajanları tarafından toplanırken artık hastaneye gidebileceğimizi biliyordum. Bu plandan istihbaratın haberi olmadığını biliyordum. Bu yüzden hastaneye gitmek tehlikeliydi ama istihbaratın haberi olmuştu. Asıl soru şuydu; istihbaratın nasıl haberi olmuştu?
Gediz'i hastaneye götürürlerken biz Tan ekibinin yerine geldik. Noyan da buradaydı. Onun gözlerine baktım. Hayır hayır sanki onun zihnine bakmıştım. Şu anda aynı anıda olduğumuza yemin edebilirdim.
O günden sonra arkamı dönüp çekip gittiğimde hissettiğim boşluğu bir uçurumu tarif ederek bile açıklayamazdım. Noyan beni tekrar gelmem için ikna ettiğinde o yanımı törpülemeyeceğimi biliyordu. O günden sonra biz yine görevlere gidemedik evet ama ben onun istediği Deren olursam ve göreve gidersem zaten bir anlamı kalmazdı. İşte şimdi buradaydım.
Noyan karşımdaydı ve beni görüyordu. Ben onun eğittiği Deren'dim.
Yanından saçım başım dağınık, yüzümde kan lekeleri olduğunun bilinciyle geçerken çok güçlü hissettim. "Ben buyum Noyan. Seni yendim say."
Gülümsedi, yanından geçtiğim küçücük anda yüzündeki gülümsemeyi gördüm. O gülümseme de yatan tüm anlamlar benim çocukluğumdu. Benim hiç abim olmadı ama o bir abi gibi güldü.

"Gediz'in durumu iyi, kurşun organlarına gelmemiş. Biraz dinlensin, görevlere bu hâlde gitmek isteyecek ama gidemez, Birkan," dedi Yağmur. Birkan başını salladı. "Değil göreve, bu hâlde onu tek başına evine bile göndermem."
Hastaneye gelmiştik. Yağmur'un hocası Gediz'in yarasına bakmıştı.
Birkan merhametli bir adamdı, görünüşünün aksine. Ona baksanız umursamaz olduğunu düşünürdünüz. Ama endişesi gözlerinden de sesinden de anlaşılıyordu işte. Anlamıştım ki ekibinden birinin başına bir şey gelirse Birkan çok derinden sarsılırdı. Burada olan herkesin üzerini örtmeye çalıştığı, lekelerini çıkarmaya ve prangalarından kurtulmaya çalıştığı bir geçmişi vardı. Bu endişeler, ölüm korkuları, kaybetme korkuları önceden çok kaybettikleri içindi.
Gökçe, Kıvanç ve Erlen de sonunda dönmüşlerdi. Ekiplerinde olup da burada olmayan kişiler vardı onlarda da tıpkı Aras gibi. Hepsi o kadar korkmuştu ki. Onların yeri ve görevleri ne kadar ayrı olsa da eğitimlerini birlikte almışlardı. Aralarında çok geçmişten, çocukluktan tanışanlarda vardı. Bağları çok kuvvetliydi ve Gediz'e bir şey olsaydı buradan sanki dokuz cenaze kalkacakmış gibi hissetmiştim.
Şimdi ise Gediz'in uyanmasını beklerken hastanenin terasına çıkmıştık Kıvanç ile birlikte. Diğerleri odanın önünde bekliyorlardı. Ben buraya kaçtığım için gelmiştim belki de ama Kıvanç neden gelmişti bilmiyordum.
Bizler karanlıkta parçalanmış, yana yana kül olmuş ve küllerinden doğamayacak kadar etrafa savrulmuş çocuklardık. Hepimizin kaybı ruhumuzdan büyüktü. Yenemiyorduk ama yenilmiyorduk da. Küllerimiz savaşıyordu ve bazen küllerinden doğman gerekmezdi.
"Nasıl yapabildiniz? Bu hisle nasıl yaşayabildiniz?" Hıçkırıklar içinde geçmişten gelen bu ses bana aitti. "Canım acıyor ölmüş olamazlar," demiştim çaresizlik içinde, bir çocuk gibi. Halbuki zaten çocuktum da.
"Bak," demiştim, elimle masanın üzerini işaret ederken. "Annemin dosyaları, babamın gözlüğü, kalemleri... Hepsi burada duruyor."
Algın başımı göğsüne yasladığında gözlerindeki yaşlar durmak bilmiyordu. "Her şeyi geri dönecek gibi bırakmışlar." İnanmak her şeyden zordu. "Her şey bu kadar onlara aitken, nasıl geri dönmezler?"
Bu nasıl bir boşluktu? Bu nasıl çaresiz bir duyguydu? Bu nasıl bir acıydı?
Ölüler, ölünce nereye gidiyor diye düşünmüştüm bir an.
Böyle büyük acılara, kaybedişlere nasıl alışırdı insan? Bir ruh, bir acı azabının altından nasıl darbe almadan kalkardı?
Kalkamadım. O yangında yana yana kül oldum. En sonunda yok oldum desem de öyle değildi. O gece ben ne kadar güçlü olduğumla da yüzleşmiştim ve ben o gece her şeyden çok buna ağladım.
Kıvanç'a baktım. Kahverengi hareleri bazen kızıla yakın bir renkte parlıyordu. Aydan çatıya vuran ışık altında oturuyorduk.
"Anlamını mı merak ediyorsun?" Bakışlarımı dövmesinden çekip ona baktım, elbette o kadar dikkatli incelersem fark ederdi. "Dövmenin anlamını mı yoksa tarihin anlamını mı?" diye sordu. Dövmesi bir dikendi, dikenin etrafına gökyüzü saçılmış gibi ufak ufakyıldızlar ve ay vardı. Etrafında ise uçuştuğunu hayal ettiğim üç kelebek.Birinin kanadı kırıktı ve o kırıklığın sonradan yapılmış olduğu belliydi.Dikenli tele sarılmış bir sarmaşığın bir ucu nabzında, diğer ucu kalbindebiterken dikenli telin ucu tarihin altını çizmek ister gibi orada başlayıpnabzına ve kalbine değmeden o gökyüzünün etrafında dolanıyordu.
"Sanırım her ikisi de," dedim kısık sesimle. Başını sallayıp sandalyeye yaslandı. "Tarih, sevdiğim kadının hayatıma girdiği gün."
Şaşırdım, onun birini sevdiğini hiç bilmiyordum. Hayatında birisi mi vardı yoksa o tarihin üzerinden çok mu sular akmıştı? Sözünü soracağım sorularla kesmeden konuşmasını devam ettirmesini bekledim.
"Sarmaşık o, gökyüzü o, kelebekte o" dedi. "Dikenli tel de benim." Bu cümleden sonra bir şey açıklamasına gerek yoktu. Sarmaşık kalbini ve nabzını yeşertirken dikenli teli oraya yaklaştırmak istememişti. Gökyüzü ve hatta kanadı kırılmış kelebekte oraya dokunuyordu ama kendisi olduğunu söylediği tel yaşam noktalarına hiç yakın değildi. Gözlerinden okunan ise bu tarihin üzerinde çok zaman geçtiği, çok mevsim geçtiğiydi. O mevsimde çok bahar gelmiş ağaçlar yeşermişti, çok kış gelmiş yapraklar dökülmüştü. Tıpkı bir yaprağın ağaçtan düşmesi gibi sarmaşıkta onu ayakta tutmaya çalışan o dikenli telden kopmuştu.
"Nerede şimdi?" diyerek merakımı önüne sundum.
"Gitti," dedi. Sesi rüzgârın uğultusuna karışırken "Neden?" diye sordum.
"Olduğum insana katlamadı çünkü. Bir adam, silahla geziyor her dakika, üstelik o silahı kullanmışta, bir kişi de değil, üç kişinin nefesini almış. Kalamazdı ama kalsın istedim. Gerçekten istedim, çünkü zaten bunu bilerek girdi hayatıma. Sonra ağır geldi biliyorum, kim sevdiği adamın elinden cinayetin izlerini temizlemek ister ki?"
Kısa bir an bakışları kollarımdaki ellerime kayınca üşüdüğümü düşünüp üzerindeki kapüşonlu hırkasını çıkardı. Omuzlarıma örttüğünde teşekkür edercesine gülümsedim. Alışık olmadığım bir soğuk değildi ama geri çevirerek kabalık yapmakta istememiştim.
"Hakkım varmış gibi de kırıldım ona. Çünkü bir insanın hayatını cennete çevirmeye çalıştıktan sonra gidemezdi, kabul edememiştim. O gidince cehennem kaldığı yerden yanmaya devam edecekti ve bu gözümde bencillikti. Üstelik bana bir söz hakkı bile bırakmadı. Gidiyorum dedi, benden uzakta neresi varsa oraya."
Gözlerini gölgeleyen kirpiklerinin arasından bakıyordu bana. O da terk edilmişti, anlardım o bakışı. Fakat bir miydi emin değildim. Beni terk eden arkadaşımken onu terk eden sevgilisiydi. İyileştiren sevgi kanatıyordu bir süre sonra. Dikenli telin kim olduğunu oturup sabaha kadar tartışabilirdim. O kadar masumsa, o kadar naifse girmeseydi bir katilin hayatına.
"Onu suçlamıyorum, böyle bir hayatın içinde yaşayabileceğini düşünüp mağlup oldu ama bende bir mezarı var işte. Sevgiyi onunla birlikte gömdüm. O çıkıp gelse bile mezarını sular sadece."
"Ona karşı hislerin bitti öyle mi?" Birini unutmak zor bir eylemdi. Bazı insanlar ihaneti bile affederdi onun nasıl düşündüğünü bilmiyordum ama mesela ben ihaneti affedecek biri değildim.
"Ölen birini özlersin, terk eden birininse sadece sana bıraktığı anıları özlersin. Hislerim bitti mi bilmiyorum, sadece buz gibi artık onun olduğu yer. Onun bendeki yerini, eski yerini hâlâ seviyorum. Çünkü geçmişine ihanet edecek bir adam değilim. Fakat şimdi karşıma çıkarsa çarpmaz kalbim bir daha, ne zaman baksam gidişi canlanır gözümde. Sanırım bu da bittiği anlamına geliyor, belki gurur dersin sen buna ama üzerine o kadar düşünmedim."
İnsanları bazı anlarda kendime benzetirdim ve bu onlardan biriydi. Çoğu kişiye göre giden gittikten sonra kalanın canı çok yanardı. Gidene gitmek kolaydı fakat kalana hiç Kolay değildi, bu doğruydu fakat giden gidebiliyorsa kalan da unutabilirdi. Giden birisi özlenmezdi, bu gidiş ölüm değilse özlenmezdi. Bazı şeyler aslında çok basitti işin içine duyguları karıştırmadığın sürece. Bir şehirden gidiyorsan onu bir daha görmemeyi göze alarak giderdin. Döneceğin düşüncesiyle terk etmezdin bir yeri. Şehir bunun farkındaysa seni özlemezdi, çünkü şehirlerin canı yanmazdı.
"Gurur değil," dedim net sesimle. "Gurur demek çok sığ olur. Birileri giderek bazı hisleri bitirir sadece. Gelirse ve dönersen de gurursuz olmazsın böyle. Hisler yanıltır, eğer onları yeterince dinlersen."
Bakışları kısa bir an bana döndü, ardından tekrar başını çevirdi. "Dinlemiyor musun hislerini?" diye sordu.
"Dinliyorum elbette ama bir noktada hislere baskın gelen şeyler oluyor," dedim omzumu silkerek. "Bir şeyin yanlış olduğunun bilincindesin diyelim ki ve o yanlış senin hoşuna gidiyor. Hislerini haddinden fazla dinlersen seni o yanlışa sürükler ama bir noktada aklını devreye sokarsan durdurabilirsin bunu."
"O nokta çok ince bir yer değil mi?" diye sordu bu kez daha düşünceli çıkan sesiyle. Başımı salladım. "Kaçırılmaya çok müsait," dedim kısık sesimle. "Ve sen kaçırmış gibi konuşuyorsun."
Yorgun bir gülüş dudaklarından dökülürken içim sızladı. "Eskiden kaçırdım," dedi. Ardından gülüşü tamamen soldu. "Şimdiyse tüm duygularla vedalaştım. Bahsettiğin noktanın varlığına da pek gerek kalmadı." Sigarasına uzanıp bir dal yaktı. "Ve ben o noktayı bilerek kaçırdım Deren." İfadesi suç işlemiş bir çocuk kadar üzgündü fakat sesi oldukça durgundu.
Terasın girişinde Noyan'ı gördüm. Yavaş adımlarla gelip yanımıza oturdu.
"İstihbaratı kolay kolay inandıramayacağız," dedi. "İhbar almışlar, söyledikleri doğruysa haberi birisi uçurmadı ama değilse..."
Köstebek vardı. Değilse içimizde hain vardı.
"Hepinizi tek tek sorguya çekecekler," dedi sıkıntıyla.
"Şimdi beni şuradan ters kelepçe götürme ihtimalleri olsa bile onlara geldikleri için ancak teşekkür ederim," dedi Kıvanç.
"Feda'nın sevkiyat tarihleri var bu bilgilerin içinde," dedi Birkan Noyan'a dönerek. "Ama ne bir yer belirtilmiş ne de bir isim."
Sinirle gözlerimi devirdim. Gediz bunun için mi ölümden dönmüştü? "Sessizce yapacaklar, saat bile belli değil," dedi sıkıntıyla. "Hoş olsa bile sevkiyatı durduramayız, gölge gibi çalışıyorlar."
"Uyuşturucu sevkiyatı olma ihtimali de var," dedi. Benim gözümde bunun pek de ayrıcalığı yoktu ama buna ekstra özenle davranmalarına bir anlam veremiyordum. Silah sevkiyatı olsa da birilerine zarar gelecekti mesela, uyuşturucuyla belki yavaş yavaş öldürecekti ama ikisi de aynı yola çıkıyorsa hangisinin sevkiyatını yaptığı pek de önemli değildi. Bugün uyuşturucu sevkiyatı yapardı, yarın silah.
Yanımızdan ayrılmadan önce bana baktı. Saat gece yarısına yaklaşırken ediz hâlâ uyuyordu. Birkaç saati daha Kıvanç'la oturarak geçirirken neredeyse herkes evine dağılmıştı. Birileri gelip kapıdan bize veda etmişti, bir ara Gökçe gelip yanımızda oturmuştu.
Kapıda bizimkileri gördüm. Biz neyi bekliyorduk bilmiyordum ama herkesin içten içe Noyan'ı beklediğini düşünüyordum. Gediz'i öyle görmüş olmak her şey de daha fazla çaba gösterip birbirimize sımsıkı bağlanmamız gerektiğinin bir kez daha altını can yakıcı bir kalemle belki de kan lekesiyle çizmişti.
Elis yanıma balkonun bir ucuna geçerek kendine bir sigara yaktı, arkası bize dönüktü. Yalçın ve Algın'da benim yanıma geldi.
"Üşüyor musun?" diye sordu Algın. Üzerimdeki kapüşonlunun bana ait olmadığı belliydi.
Başımı iki yana salladım. "İyiyim, üşümüyorum."
"Siz daha burada mısınız?" diyerek kapıdan kafasını uzatan Noyan'a baktım. Güzel adam, demek istedim bir gün canın sakın yanmasın olur mu?
Belli belirsiz başımızla cevap verdiğimizde yürümeye başladı. Biz de çocukları gibi peşine takıldık. Kardeşleri gibi adım izlerini izledik. Noyan ve Algın yan yana geldi bir süre sonra. Noyan yokken de onun adımları değil miydi yolumuzu belirleyen. İçim sımsıcak olmuştu yürürken. Kanlı, taşlı yollardan geçen bu ayakkabılar şimdi güvenli bir rotanın emaresini izliyordu sanki huzur dolmamak içten bile değildi.
Sigarasını bitirmiş yanımda sessizce yürüyen Elis'e baktım. Saçlarına, kırıklarına dokunmak istedim öylesine. Saçlarını kendi elleriyle kesmişti ve kırıkları hâlâ ruhuna batıyordu. Lakin bu gece ben de iyi sayılmazdım. İlk kez tükenmiş, enerjim kalmamış gibi hissediyordum. Duygusal yönümüzde ortaya çıkarıyordu bu durum. Görevdeki hâlim birini çekip vuracak kadar asiyken, duygusal yanım bir taşa bile anlamlar yükleyecek kadar melankolikti. Bunu pek de sevdiğim söylenemezdi.
O sırada tişörtündeki kan lekesini gördüm, kolu kanıyordu.
"Elis, kolun?" Sesim herkesi durdururken üzerindekini kolunu sıyırdım. Beyaz sargı bezi kana bulanmıştı. "Nasıl oldu bu?" diye sordum endişeli çıkan sesimle. "Neden söylemedin Elis?"
"Küçük bir kesik," dedi.
"Küçük bir kesik bu kadar kanar mı?" diye sordu Noyan sertçe. "Dikiş atılması gerektiğine eminim."
Başını hızlıca iki yana salladığında gözlerindeki dehşeti görebilmiştim. Dikiş atılmasından korktuğu için değildi bu. O gece yine kolunda bir bıçak yarası vardı, onu hatırlıyor olmalıydı. Çünkü küçük bir kesik onu böyle korkutamazdı.
Yağmur burada değildi. Hastaneye gitmeyi reddedeceğinden de adım kadar emindim. Yarasını o gün olduğu gibi Feris dikmek zorundaydı.
Noyan Feris'in diğer koluna girip önden yürümeye başladı.
Arabanın kilit sesini işittim. Farlardan yansıyan ışıklar kısacık bir an dikkatimi çekmişti. Karanlığa bir gölge gibi düşen ışıklar toz bulutu gibi görünüyordu. Arabanın kapısını açtım, Elis'in ve Yalçın'ın binmesini bekleyip ben de yanına bindim. Algın yolcu koltuğuna, Noyan da sürücü koltuğuna oturmuştu. Araba çalıştığında sessizliğin yerini arabanın motorundan gelen ses aldı.
"Elis." Başımı hafifçe soluma çevirdim. "İyisin değil mi?" Başıyla onayladı beni. Ardından başını eğdi.
"Hak etmiyorsun, Elis." Algın'ın duyduğum sesiyle sürücü koltuğuna baktım. Gözleri dikiz aynasından Elis'in gözlerine sabitlenmişti. Neyi hak etmiyordu?
Elis'in gözlerinden geçen şaşkınlık duygusunu gördüğüme yemin edebilirdim. Sadece saniyeler sürmüştü ama bu.
"Ne demek istedin?" diye sordum.
"Bir şey değil, biliyorsun." Bakışlarını sonunda Elis'ten çekerek yola çevirdi. "Acı çekerken söylemiyor. Bu acıyı hak etmiyor."
"Ha," dedim aydınlanmış gibi. "Doğru söylüyorsun."
"Acı çekerken söylemiyor değilim," diye araya girdi Elis. "Bu fiziksel bir acı, küçük bir kesik. Abartıyorsunuz."
Gözlerimi devirdim. "Biraz da sen abartsan keşke, küçümsenecek kadar küçük bir kesik değil Elis. Dikiş atılacak kadar derin ki bu kadar kanıyor."
Yükselmemi hiç umursamamış olacak ki yüzüme bile bakmadı.
Araba salonun önünde durunca inip içeri geçtik.
Feris'e gelmeden önce haber vermiştik. Elinde bir pamukla Elis'in önüne gelerek sandalyeye oturdu. Pamuktaki kahverengi, adını bilmediğim malzemeyi kesiğe ve etrafına yuvarlak hareketlerle sürdü. Ardından yeşil bezin üzerinden bulunan şırıngayı aldı. İçindeki şeffaf sıvıyı kesiğe enjekte etti. Ağrı kesici olmalıydı. Şırıngayı bıraktıktan sonra yeşil bir örtüyle kesik yer açık kalacak şekilde kolunu örttü.
Makası ve iğneyi eline aldığında dikiş atmaya başlayacağını bildiğimden Elis'e döndürdüm gözlerimi. Yüzünde en ufak bir mimik oynamadan dikiş atılmıştı bile.
"Yara bölgesine ilk dört gün boyunca antiseptik solüsyon süreceksin," dedi. Sonra sargı bezine uzanıp "Gerçi biliyorsun zaten," dedi. Sargı bezini sarıp bantladıktan sonra eldivenlerini çıkarıp masanın üzerini topladı.
Yanımızdan uzaklaştığında Elis'in omuzlarına Kıvanç'ın bende kalan kapüşonlusunu örttüm. Noyan onu iyi olduğuna emin olduktan sonra dışarı çıkarken Yalçın, Elis'i izliyor, Algın yine sigara içiyordu.
"Kötü bir gündü," dedim.
"Daha kötüleri de olacak," dedi Elis.
"Onlarda da mı böyle yapacaksın?" Gözlerine baktım. "Böyle yara alıp bizden gizleyecek misin onlarda da?"
"Küçük bir kesik için ortalığı endişeye mi verseydim?"
"Verseydin. Küçük bir kesik için ortalığı ateşe atsaydın."
"Sen sanki yapıyorsun gibi benimle böyle konuşma, Deren. Sen söyleyecek miydin aynı şey başına gelse?" tepkime baktıktan sonra devam etti, "hayır, kendin halletmeye çalışacaktın. O yüzden kapatalım bu konuyu."
Sıkıntıyla arkama yaslanıp gözlerimi yumdum. Tüm gün olanları düşünmeye başladım. Olan tek bir şey vardı ama ekipten birisi ölümden dönmüştü. Böyle bir habere uyanmak tam anlamıyla ilk değildi ama bir yandan da ilk sayılırdı.
İstihbarat gelmemiş olsaydı belki de Gediz'in ruhu çoktan bu evreni terk etmiş olacaktı. Birkan'ın nasıl endişelendiğini sesinden bile anlamıştım. Yanında olsam yeşil harelerinin kızıla döndüğünü göreceğime emindim. Ekibini bir kez daha göz göre göre tuzağa düşüreceğini artık sanmıyordum. Biz bugün bir ölümle karşı karşıyayken o hem ölümle hem de vicdanıyla yüzleşmişti. Eğer Gediz bugün ölmüş olsaydı Birkan'ın geceleri hiç susmayan bir vicdanı ve zihni olacaktı. Birkan'ı kaybetmemiş olsak bile kaybetmiş olacaktık.
İstihbaratın nasıl haber aldığını hâlâ bilmiyorduk.
Yürüdüğümüzün yolun hangi noktasında olduğumuzu artık bilmiyordum. Başlangıç değildi, henüz kayıp vermemiş olsak bile başlangıç olmak için çok geçti. Sona yaklaşmamıza çok vardı, bunu biliyordum.
Zihnimdeki karanlıktan kurtulmak için gözlerimi aralayıp doğruldum.
"Seni evine bırakayım," dedim Elis'e dönerek. Başını sallayarak oturduğu yerden kalktı. Yorgundu, bunu sadece omuzlarına bakarak bile anlardım.
Algın'da yerinden kalkarken Yalçın'a baktım.
"Ben burada gayet rahatım," dedi koltuğa uzanarak.
Biz gitmiyor olsak Algın'ın da burada kalacağını biliyordum ama Elis'in dinlenmesi gerekiyordu. Buranın duvarları bu gece onun üzerine üzerine geliyordu.
"Gelmene gerek yok, ben hallederim."
Algın beni yok sayarak kapıya yürüdü. Elis ceketini giymiş bizi bekliyordu. Birlikte otoparka geçtik ve arabaya bindik. Sessizdik.
Yol boyunca bu sessizlik devam etti. Elis'in evine geldiğimizde Algın arabanın kapılarını kilitleyip Elis'i dairesine kadar bırakıp geri geldiğinde de sessizdik.
Sessizliği çalan telefonu bozduğunda aramayı direkt meşgule attığı için arayanın adını görememiştim. Sonra da telefonunu sessize alıp yola odaklandı.
Evimin önüne geldiğinde arabayı sağa çekti.
"Kendim çıkabilirim," desem de beni dinlemeden arabadan indi.
"Hadi," dedi benim inmediğimi görünce.
Kapıyı açıp arabadan indim. Benim bir adım önümden yürüyordu, postallarının sesini postallarımın sesi takip ediyordu. Dışarıdan belki de çok uyumlu bir çift gibi görünüyorduk. Tarzımız o kadar benziyordu ve o kadar siyahlara aitti ki.
Arabayı sitenin içine sokmadığı için biraz daha yürümemiz gerekecekti. Güvenliğin önünden geçerken kısa bir an adamla göz göze geldik. Acaba benim hakkımda ne düşünüyordu? Eve geç saatte gelmelerim, evden geç saatte ansızın aceleyle çıkmalarım. Dışarıdan oldukça garip görünen arkadaşlarım, insanlara nazaran oldukça sert olan mizacım ve daha fazlası. Eminim iyi şeyler düşünmüyordu.
Apartmanın önüne gelince başımı kaldırıp misafir odasının ışığına baktım. Gece lambası yanıyordu. Saat gecenin bir yarısıydı, gece lambası yanıyordu. Nehir ışıkta uyuyamazdı.
Koşarak binanın içine girdim, asansöre koşarken Algın'da peşimden koşmaya başladı.
"Deren, ne oluyor?"
"Nehir'in odasının ışığı yanıyor," dedim panik hâlinde.
Bileğimden tutarak beni durdurdu. "Gece lambası yanıyor, normal değil mi sence de?"
Başımı iki yana sallayarak asansöre bindim. Yedinci kata ulaşana kadar anahtarımı çıkarmıştım. Kapıya geldiğim anda Algın beni tekrar durdurdu. Anahtarı elimden alıp beni arkasına çekti.
"Burada bekliyorsun," dedi, ardından kapıyı açıp içeri girdi.
Bekleyemezdim. Peşinden bende içeri girdim.
"Şşhh," dedi beni sessizce kendine çekerek. "Uyuyor."
Kapının eşiğinden yatağına baktım. Gece lambası yanıyordu, Nehir gerçekten uyuyordu.
Salona girip nefesimi kontrol altına almaya çalıştım.
"Kötü bir gündü, farkındayım. Bu yüzden endişelendin ama iyi işte. Açık unutmuştur, insanlık hâli."
Başımı iki yana salladım. "Korkuyor. Karanlıkta uyur o, hep. Hep."
İnsan kendini rahatsız eden bir şeyi unutmazdı. Unutamazdı. Karanlıkta uyumayı seven biri aydınlıkta uyuyamazdı. Korktuğu bir şey vardı.
"Neden korkuyor? Deren, bir şey mi oldu yoksa?"
"Bilmiyorum, ona ne oldu bilmiyorum."
"İnsan bazı dönemlerinde karanlıktan kaçmaz ister," dedi gözlerime bakarak. O istiyor muydu? "Belki de bu yüzden yakmıştır ışıkları."
"Deren," dedi tekrar.
"Burada," dedi bastırarak, "içeride uyuyor. Korktuğunu sandığın şey her neyse zihninin içinde. Ona kimse bir şey yapamaz."
Korktuğu şey her neyse zihninin içindeydi. Bu cümlenin ağırlığı altında nefes alamadım. Bu normal şartlarda kötü sayılabilirdi. İnsanın sürekli kâbuslar görmesi, düşüncelerinden korkması, zihninin gürültüsü. Ama ona zarar veremezdi. Kendi zarar vermediği sürece zihninin içindeki hiçbir şey onu öldüremezdi. Demek istediği buydu. Ölmediği sürece sorun yoktu. Korkuları kafasının içindeydi, gece lambası yanıyordu ve Nehir odasında uyuyordu.