12. bölüm · ÇIĞIR
11.BÖLÜM: "İZLER VE KESİKLER"
11.BÖLÜM: ‘İZLER VE KESİKLER’
Şebnem Ferah - Bu Aşk Fazla Sana
Retrobüs – Ankara Rüzgarı
☽
Tüm yaralar iyileşmek, acılar dinmek ister. Yangının kaderidir yanmak, su atsan da yanmak ister.
“Sevgiden kaçılmaz, Biriciğim,” dedi annemin sesi. O sevgiye saygı duyan bir kadındı, benim aksime.
Onun baktığı manzara karşımdaydı. Bir zamanlar burada oturmuş, bu manzaraya bakmış, bu oda da uyuyup uyanmıştı. Bir zamanlar var olan anılar zamanla hiç yaşanmamış gibi yok oluyordu. Burada oturuyordum, yirmi yıldan uzun süredir kimsenin girmediği bu odanın balkonunda yalnız başıma oturuyordum.
Zaman anıları etraftan siliyordu.
Burada oturuyordum. Kimler kimler burada oturmuş, sohbet etmiş, sevgiyle öpüşmüş, yalnız başına ağlamıştı.
Yağmurun yağmaya başladığı an beni tanıdık bir ana götürdü.
“Yağmur, altında dans edelim diye yağıyor.”
Başımı kaldırıp gökyüzüne baktığımı hatırlıyorum. Yağmurun şehri ıslattığını, toprak kokusunun etrafa yayıldığını, boş Bostanlı Sahili’ni ve kollarını açmış deliler gibi dönerek yağmurun altında ıslanan Haziran’ı.
Aylardan hazirandı ve bu bir yaz yağmuruydu. Ferah değil, bunaltıcıydı.
“Hadi sen de.”
Beni kendine çektiğinde tutamadığım kahkaham o anının içine dağıldı. Zaten o kadar içten gelerek güldüğüm son andı.
Beni kendi etrafımda bir tur çevirdikten sonra ellerimi tutarak parmak uçlarında bir adım geriye gitti. Belime gelen saçlarım da tişörtüm de ıpıslaktı. Gülümseyip ona eşlik ettim. Yağmurun altında dans ettiğimiz saatlerce hissettiğim yalnızca huzurdu.
Zaman insanları siliyordu.
Islak zemine uzandığımızda gökyüzüne yerden bakıyordum. Başını bana çevirip gülümsedi. O an on yedi ve on dokuz yaşında olan iki arkadaş değil. Dokuz ve on bir yaşında iki çocuktuk. Sonsuza dek öyle kalırız sanmıştık.
“Feris?”
Gecenin ortasındaydık fakat bu kulaklığın ardında Feris hep olurdu. “Efendim?”
“Çocukken de böyle miydi her şey?” diye sordum düz bir sesle. “Bu kadar çok muydu ihtimaller? Bu kadar uzun muydu geceler?” Nefes sesim yağmurun sesine karışıp kayboldu. “Gerçekler, yine böyle can mı yakardı?”
“Yaşıyorsun, Deren,” dedi. “Sen hayatında ilk kez yaşıyorsun.”
Sessiz kaldığımda kahvesini ellerinin arasına aldığını hissettim. Onu tanıdığım ilk günde kahvesini içiyordu. Noyan’la üniversite kampüsünde tanışmışlardı. Noyan’ın beni okuldan aldığı bir sonbahar gününde tanışmıştık onunla. Noyan’ın arabasına yaslanmış bizi bekliyordu. Sonrasında hep bir aradaydık. Ödevlerimi yapmama hep yardım ederdi, bazı günler Noyan Liber’da değilken beni görmek için gelirdi. Haziran’la benim yanıma gelir, elinde kahvesiyle bir köşede bizi izler, bazen koreografiye eşlik etmeye çalışırdı. Onu her zaman bir kuğuya benzetmiştim. Bir kuğu kadar nahif, olabildiğine zarif bir kadındı.
“Büyümek böyle bir şey mi?”
“Yaşamak böyle bir şey. Acıyı hissetmek, düşünmek, korkmak. İnsan olmak.”
Gözlerim gökyüzüne kaydığında konuşulacak çok şeyin olduğunu biliyordum ama hiçbir konuşmanın muhatabı olmak istemiyordum.
“Hiç âşık oldun mu, Feris?” diye sordum sessizce.
“Bu da nereden çıktı şimdi?”
Omzumu silktim. “Yalnızca bir soru.” Öyle olmadığı kesindi.
“Bir aşk romanını on altı yaşında okursan eğer karakterler acıdan ölecek olsa bile finalde birlikte olmalarını istersin,” dedi sorumu es geçerek. “Yirmi beşinden önce tekrar okursan onların acılarını anlıyor olursun. Bu kez iki ihtimal vardır. Yine içten içe birlikte olmalarını istersin ama kitap mutsuz bitse ve karakterlerin yolları ayrılsa da çok sarsmaz bu durum seni, çünkü bazı şeylerin ne kadar çabalasanda olmayacağı aslında başından bellidir. Ama o kitabı otuzlarına yakınken okursan olmayacağını adın gibi biliyor olursun. Zaten o ikisi olmamalıdır da. Gerçek hayatta işler böyle yürümüyor çünkü.”
Ne demek istediğini anlıyordum. Olmaması gerekenleri oldurmaya çalıştığında işler hep bir noktada yoldan çıkardı.
“Senin içinde bu böyle mi? Yoksa yalnızca olması gerekeni mi söylüyorsun?” Feris’i anlamak bazen zordu. Söyledikleri bazen yalnızca yapmak isteyip yapamadıkları olurdu.
Uzun bir sessizlik aramızda büyümeye başladığında sorumun cevabını almıştım.
“Bu gece sanki on altı yaşındayım,” dedim ifadesiz bir gülüşle. Nehir’de böyle söylemişti.
“Senin on altınla yirmi ikin aynı, hep otuzuna yakınsın,” dedi. Bahsettiği hiçbir zaman yaş olmamıştı. Tepki vermedim, sessizce kulaklığı çıkarıp oturduğum yerde biraz aşağı kaydım.
Burnumdan sızan kanı hissettiğimde refleksle başımı yukarı kaldırdım. Koltuğun kenarında duran peçeteden birkaç tane alıp burnuma bastırarak öne eğildim. Peçetenin bir kısmı kana bulanıncaya kadar kanamaya devam etti. Son zamanlarda bu durum çok sık tekrarlamaya başlamıştı.
Kanlı peçeteyi alıp banyodaki çöpe attım, ardından elimi yüzümü yıkadım ve başım dönerken yatağa girdim. Bomboş gözlerle tavana bakmaya başladım. Beyaz boş bir tavan, beyaz boş bir kâğıt gibiydi. Boş bir kâğıda her şeyi yazabilirdin. Günlük tutabilir, şarkı yazabilir, kitap yazabilir, mektup yazabilirdin. Annem günlük tutardı ama bu bana göre korkunç bir şeydi. Her şeyi günü gününe yazmak acıyı pekiştirirdi. Mutlu anlarını yazsan ileride bir gün açıp onları okumak yalnızca acı verirdi. Mektuplar daha da ötesiydi, yıllar önce yazılmış ama okuması gereken kişiler tarafında hiç okunmamış o mektupların çaresizliğini hissetmek kalbe saplanan bir ok gibiydi. Bir yerde durup öylece yok olmaya mahkumdu. Tavana bakmakta öyleydi, çoğu zaman büyük bir boşlukla hislerime düşerdi.
Hislerim yok değildi, yalnızca kendimden bile gizlediğim duygularım ve içimde gün yüzüne çıkmayı bekleyen korkunç bir acı vardı.
Telefonumun titreşimiyle gözlerimi araladım. Kimin aradığına bakmadan aramayı yanıtladım.
“Efendim?”
“Aşağı gel,” dedi Elis’in sesi.
Üzerimde siyah şort ile kısa kollu gömlekten oluşan pijama takımım vardı. Değiştirip siyah kot ve gri örgü kazağımı giydim. Aşağı inip lobide beni bekleyen bizimkilerin yanına oturdum. “Her şey yolunda mı?”
“Deden gidecek. Gitmeden önce seninle konuşmak istiyor, sen istemediğin için ona olumlu ya da olumsuz bir cevap vermedi Noyan ama,” diyerek birkaç saniye duraksadığı anda, “Konuşacağım,” dedim.
“Restoranın yanındaki kafede seni bekliyor,” dedi.
Başımı salladığımda kimseye bakmadan asansöre ilerleyecekken Yalçın beni durdurup üzerindeki deri ceketi omuzlarıma bıraktı. Tepkisizce yoluma devam edip asansöre bindim. Hayal kırıklığıyla yansımama baktım. Katlar bir bir ilerledi ve asansör kafenin olduğu katta durdu. Kapılar iki yana açıldığında indim.
Adımlarım dedem ile Noyan’ın oturduğu masada durduğunda Noyan ayağa kalktı. “Ben sizi yalnız bırakayım.”
Noyan’ın kalktığı yere oturdum ve gözlerimi kaldırıp onun yeşil gözlerine baktım. Anneminkilerle tıpatıp aynı olan gözlerine baktım.
“Saygılı bir adam,” dedi. “Yakışıyorsunuz.”
Belli belirsiz bir alayla güldüm. “Sevgilim değil.”
Kaşları hafifçe çatıldı ama bir şey söylemedi. Gözlerim omuzlarındaki kaşe paltosundan yukarı tırmanıp gözlerinde durdu. Yeşil gözlerinin içine baktım. “Bunları söylemek için mi benimle konuşmak istedin?” diye sordum.
Masanın üzerindeki ellerime baktı. Yaralarım hâlâ biraz belliydi. Zaten ne zaman geçecek gibi olsa yenileri eklenirdi, her şey gibi kendime verdiğim zarar da büyük bir döngü içindeydi.
“Dur,” dedi buz gibi bir sesle. Nefesi bile beni uyarmak için buradaydı. “İçinde olduğun şey her neyse, ilerlediğin yolun sonu nereye çıkıyorsa buna bir son ver.” Altını çizmek ister gibi bastırdığı hiçbir kelimenin bende bir karşılığı yoktu.
“Neden?” dedim ifadesiz bir sesle.
“Ölmek mi istiyorsun?” diye sordu. Beni mi önemsiyordu?
“Deren,” dedi beni uyarır gibi. Yüzümdeki ifadeden hoşlanmadığı ortadaydı ancak bunca yıl sonra, büyürken görmediği torununun yüz ifadesindeki boş vermişlik onu ne ilgilendirirdi?
“Senin yüzünden değil mi?” diye sordum. Sesimde aşamadığı bir duvar vardı, bundan hoşlanmadığını biliyordum. “O adam annem ve babamı senin işlerin yüzünden öldürdü?”
Gözlerimin en içine baktı. Yeşillerinden bir zehir sızıyordu. “Hatalar yaptım,” dedi. Pişman mıydı? Bunca şeyden sonra, kaybettiklerinin bir gece yarısı onun da canını yaktığı olmuş muydu?
“Beni bir gün karşında bulacaksın,” dedim. “Bu yol bittiğinde. O zaman gözlerine bu gözlerle bakıyor olmayacağım.”
Bana hiçbir gerçeği söylemeyeceğini biliyordum. Ben kendim öğrendiğimde ise o karşısında torunu olarak beni göremeyecekti.
“Benim yüzümdendi. Senin kaçırılman, ailenin ölümü…” Duraksadım. Yutkunmak yine zordu. Bunu belli etmeden ona bakmayı başarabildim. Gördüğü tek şey soğuk bir kalbe ev sahipliği yapan bedenin sureti olmalıydı.
“Sen kaçırıldığında anneni ilk kez bana karşı bu kadar baş kaldıran bir hâlde gördüm. Teyzen benim olduğum dünyayı pek bilmez, hatta hiç bilmez ama annen öğrendi. Bu yüzden hukuk okumak istedi,” dedi tükürür gibi. “Senin annen beni bitirmek istedi. Avukatlık stajı bitmek üzereyken senin doğumuna yakın bir zamandı. Ona da durmasını söyledim. Tek bitirmek istediği ben değildim çünkü. Sen doğduktan bir süre sonra sınavı kazandı, savcı oldu. Asla durmadı. Senin doğumun bile onu durdurmadı. Taa ki kaçırıldığın ana kadar.” Güldü. Acı çeker gibi gülüyordu.
“İşte o zaman bana geldi. Seni kurtarırsam duracağını söyledi ama seni o adamın elinden kurtarmam o kadar kolay değildi. Koz istedi tabii ki. Seni kurtarmak için verebileceğim her şeyi verdim. Sonra bir kez gördüm anneni.”
“Ne söyledi sana o gün?” dedim sağ eline nefretle bakarak. Anneme o eliyle vurmuştu.
“Sana zarar vermeyeceğimden emindi ama yine de bunun sözünü istedi benden. Bunu karşına çıkmadan yapmamı istedi ama bir şeyleri bilmen gerektiğini düşündüm.”
“Bana zarar vermeyeceğini biliyordu?” dedim gülerek.
“Senin iyiliğini istiyorum, Deren.” Büyük bir kahkaha atmaya gücüm olsaydı bunu yapardım. İçimde kopan fırtınaya rağmen gülerdim.
“Annemin de mi iyiliğini istemiştin?”
“Kızım o benim,” dedi. “Elbette iyiliğini istiyordum.”
“Başka anlatacak bir şeyin yoksa gidiyorum,” dedim. Eline bıçağı geçirme isteğimi durduramıyordum.
“Bilmen gereken her şeyi söyledim.”
Başımı sallayarak yerimden kalktım. “Sözünü tut,” dedim masanın üzerinden ona çok az eğilerek. Ardından hiç geri dönmeden oradan çıktım.
Tekrar lobiye indiğimde Yalçın ayaktaydı. Yanlarına gittim. “Gidiyoruz,” dedi Yalçın büyük bir enerjiyle omuzlarıma dokunarak.
Nereye gideceğimizi bile soramadan beni kolunun altına çekip yürütmeye başladı. “Her şeyden uzak bir İstanbul turu,” dedi arkasına dönerek.
Otelden çıktığımızda Pars’ı gördüm. Yalçın’a elindeki anahtarı fırlatarak hepimize iyi eğlenceler diledi. Arabaya bindiğimizde Elis’le arkadaydık.
“Geldin mi daha önce İstanbul’a?” diye sordu. Başımı iki yana salladım. “Sen,” dedim.
“Motor yarışı için gelmiştim,” dedi gülümseyerek.
“Hangi yıl?” dediğinde Algın, dikiz aynasından ona baktım. O ise Elis’e bakıyordu.
“2018.”
“Hadi canım,” dedi Algın. “27 Haziran 2018. Ben de oradaydım.”
“Orada tanışmalıydık,” dedi Elis şaşırmak yerine.
“Neden?” dedi Algın.
Elis omzunu silkti. “Tanıştığımız geceyi sevmiyorum.”
Araba durduğunda, “Neredeyiz?” diye sordum.
“Çiçek Pasajı,” dedi Yalçın arabayı park ederken. Kapıyı açıp dışarı çıktım. “Rehberiniz benim,” dedi kendini bilmiş bir tavırla. “Neyi merak ederseniz bana sorun.”
“Sen nasıl biliyorsun İstanbul’u,” diye sordu Elis. Otelden buraya kadar olan yolu harita kullanmadan gelmişti. “Burada doğdum ben,” dedi. “Yirmi birime kadar burada yaşadım. Yerlisiyim anlayacağın.”
Ona bakarken gözüm arkasındaki bir antikacıya çarptı. “O zaman bugün çocuk gibi istediğim her yere saldırmam serbest mi?” diye konuşurken antikacıya koşmaya başlamıştım.
Antikacının kapısından girdiğimde hepsi de peşimden gelmişti gülerek. O geceden sonra Algın’ı bile gülerken görebilmiştim.
“Hoş geldiniz gençler,” dedi dükkânın sahibi yüksek bir enerjiyle. “Ne güzel geldiniz öyle, mutluluğunuz daim olsun.”
Hepimiz aynı şekilde karşılık verirken dikkatimi çeken bir saate yaklaştım. Camın içindeydi diğer tüm saatler gibi ama kendi başına parlıyordu. Kenarından küçük bir ay sembolü sarkıyordu, gümüş rengindeydi ve kordonu o kadar zarif görünüyordu ki gözümde bu saatin kullanıldığı dönemi canlandırabiliyordum.
“İyi bir gözün var,” dedi adam baktığım saati vitrinden çıkarırken. “Güzel tercih.”
“Hayır hayır,” dedim saati çıkarmaması için başımı iki yana sallayarak. “Sadece dikkatimi çekti.”
“Dene evlat,” dedi tepkime gülerek.
Sol bileğimi uzattığımda saati taktı. “Çok yakıştı,” dedi Algın. Başımı kaldırıp ona baktığımda bana bakıyordu.
“Benlik değil aslında,” dedim.
“Tam senlik aslında,” dedi.
Tekrar saate baktığımda onun gözünden mi görmek istiyordum yoksa gerçekten hoşuma mı gitmişti emin olamadım. Saati çıkarmak içimden de gelmedi.
“1992 yılında bir kadın bıraktı bu saati buraya. Çok fazla eşya var,” dedi etrafına bakarak, “her eşya, sahibinin özelidir, her eşyasını bırakan mutlaka bir şeyler söyler. Güçlü bir hafızam yok, yaşlandıkça tabii her şeyi hatırlamakta kolay değil artık ama o kadının söyledikleri çok dikkatimi çekmişti, şaşırmıştım da. ‘Geceye ait bir kadın girerse bu dükkândan içeri, bu saati ona ver,’ dedi. Otuz yıl geçti, gelen giden baktı durdu şu saatlerin tezgahına ama birkaç kişi dışında kimsenin ilk baktığı o olmamıştı,” dedi.
“O birkaç kişi peki, onlar neden almadı?” diye sordum.
“Nasıl bileceğim, diye sormuştum saatin sahibine. Hissedersin, demiş gitmişti. Babam bu dükkânın sahibi, o böyle şeyleri sever. Bir insanın enerjisinden hissedersin derdi hep geceye mi ait yoksa aydınlığa mı diye. Bir insana bakınca anlarsın hikayesini gözlerinden derdi. Ama ben bilmem öyle şeyleri pek. Yine ilk gelen iki müşterimde hissetmedim bunu. Satmak gelmedi içimden bilemiyorum kızım. Bir tanesine aynı böyle hikayesini anlatmış bulundum. Yok o zaman, dedi o da. Ay’ı görünce saatin kenarındaki, onun aydınlığı yansıttığımı düşündüğüm için alacaktım dedi. Kimsenin gecesini emanet almak istemiyordu. Ama bu saat o kadar senin ki.”
Kimse kimsenin karanlığını almak istemezdi. Saatin hikayesini sevmiştim, işte saat şimdi bana çok yakışmıştı.
Antikacıdan çıktıktan sonra Çiçek pasajında bir yere oturup bir şeyler yedik. Sonra tekrar arabaya bindik ve kısa bir yoldan sonra Yerebatan Sarnıcının önündeydik.
İçerideki sütunların arasında gezerken birlikte bir fotoğraf çekinmiştik, fikir Elis’ten çıkmıştı.
Medusa Başlı Sütunların olduğu yere geldiğimizde ise herkesin yaptığı gibi suya para atıp dilek dileyecektik. Hiçbirimizde bozuk para olmadığından emin bir şekilde suya bakarken Yalçın cüzdanından çıkardığı bozuk paraları hepimize teker teker verdi.
“Yok artık,” dedi Algın. “Sen yanında nakit bile taşımayan adamsın lan.”
“Bir şeyleri planladık herhalde kardeşim,” dedi Yalçın gözlerini devirerek. “Hadi hadi şaşırmayı bırakında dilek dileyin.”
Suyun önüne geçerek gözlerini kapattı ve dileğini dileyip gözlerini açmadan parayı suya attı. Aynısını Algın ve Elis’te yaparken Algın’ın ne dilediğini merak ediyordum. O böyle şeyleri anlamsız bulurdu. Aslında ben de anlamsız bulurdum ama annemden kalan bir alışkanlıktı. Annem yıldız kaydığında, mum üflerken dilek dileyen bir kadındı.
Gözlerimi kapattığımda gözlerimin önüne gelen anda yedi kişiydik. Hiçbirimiz ölmemeliydik. Sonsuza kadar tek dileğim buydu ve bunun için suya yalvarabilirdim. Parayı attıktan sonra gözlerimi açıp onlara baktım. Yalçın Elis’le uğraşıyordu, Algın’da Yalçın’ı geri çekmeye çalışıyordu.
Telefonum titrediğinde sohbet grubuna gelen bildirime tıkladım. Aras, Elis’in attığı fotoğrafa cevap vermişti.
Aras: Seviyorum lan sizi.
“Son istikamet Galata Kulesi,” dedi Yalçın.
“Bir kişi bile Galata Kulesinin efsanesini biliyor musunuz derse bayılırım şuraya,” dedi Elis. “Sabahtan beri hurafelerden de efsanelerden de sıkıldım.”
Galata Kulesi’ne kiminle çıkarsan onunla evlenirdin.
Merdivenleri çıkarak en üste geldiğimizde tüm şehir gözümüzün önündeydi. İstanbul yüksekten bakıldığında, içindeki kalabalıktan uzak olduğunda çok güzel şehirdi ama trafiğini ve kalabalığını hiç sevmemiştim.
Aşağı katta bir kafeden kahvemizi almış manzarayı izliyorduk.
“İşte şimdi şehrin kalbindeyiz,” dedi Yalçın.
Galata köprüsüne çıktığın kişi kaderinde yoksa onunla ne olursa olsun yolların ayrılırdı.
“Doğduğum evi görmek ister misiniz?” diye sordu Yalçın. Sesindeki sarsılmaz ifade bakışlarında yoktu.
Bir düş zihnimde parça parça canlanmaya başladı. Ailelerimiz yaşadığı bir düştü bu. Algın’la bir spor etkinliğinde tanışıyorduk. Elis ve Yalçın geçmişten arkadaşımdı, bir akşamüzeri toplanıp ailesiyle tanışmaya gidiyorduk. Gözlerim odağını kaybettiğinde bu anı parça parça oldu, dağıldı.
“Gidelim,” dedim.
Galata Köprüsü’nden inip arabaya bindiğimizde hava kararmıştı. Bu sefer öne Elis geçmişti, Algın ise yanımda oturuyordu.
“Film bulalım mı, gittiğimizde izleriz,” dedi Yalçın.
“Bana Adını Sor,” dedi Elis.
“Kızım dram havamda değilim hiç. Korku ya da aksiyon fikri olan var mı gençler?” dedi dikiz aynasından bize bakarak.
“Leon?” dedim.
“Algın?” dedi Yalçın beni tamamen duymazdan gelerek.
“Zamana Karşı?”
“Ben bulurum arkadaşlar,” dedi en sonunda pes etmiş bir ifadeyle.
“Film beğendiremiyoruz sana da,” diye söylendiğimde kaşları çatıldı. “Müthiş fikirler sundunuz da ben beğendiğim sanki.”
“Leon müthiş bir film,” dedim.
“Gecenin sonunda Mathilda’nın hissettiği aşk mıydı sorusunu çekemeyecek kadar dram istemiyorum şu an,” dedi.
“Peki aşk mıydı?” diye sordum gülerek.
“Değildi,” dedi net bir ifadeyle. Elis’e baktığımda, “Yani bilemiyorum. Aşk elbette değil ama belki sevgi, büyük bir yalnızlıktan sonra gelen sevgi insanı afallatır. O aşk sandı belki ya da tamamen yanılsama.”
Algın’a baktım. “Değildi,” dedi Yalçın gibi. “İnsan merak ettiği duygunun esiridir.”
Sessizce yola döndüğümde, “Sen söylemeyecek misin?” diye sordu.
“Bence de değildi,” dedim.
Uzun bir yol gelmiştik, gideceğimiz yolda biraz uzundu. Sabahtan beri arabayla bir yerlere gitmek bunaltıcı olmaya başladığı için nefes alma ihtiyacı hissettim. “Bir yerde dursak, su falan alsak,” dedim. Yalçın onaylar bir şekilde başını sallayıp biraz ilerideki pastanenin önünde durdu. Arabadan inip arabanın önüne yaslandım, içeri girmektense burada biraz temiz hava almak istiyordum.
Algın bir elindeki suyu bana diğerini Elis’e uzattı. Ardından paketinden bir sigara çıkarıp yaktı.
Suyumu içtiğim sırada bir araba dikkatimi çekti.
Sakinliğimi koruyarak, “Algın,” dedim.
“Şhh,” dedi sigarasının külünü yere silkerken. “Farkındayım.”
“Ne zamandan beri peşimizde?”
“Galata Kulesi’nden beri,” diyen Yalçın’dı.
Algım tamamen açıktı, onların gördüğünü ben nasıl görememiştim?
“Gerilme, ilk değil,” dedi gözlerime bakarak. Korku beni hâlâ ele geçirebiliyordu. Algın bunu nasıl yapabiliyordu. Bu kadar kendinden emin, bu kadar her şeyin farkında nasıl olabiliyordu?
“Hadi geçin arabaya,” dedi sigarasını söndürdüğünde.
Algın sürücü koltuğuna geçerken ben yanına geçtim. Elis ve Yalçın arkaya geçtiğinde Yalçın torpidoya uzanıp eline silah aldı.
“Buna gerek kalmayacak,” dedi benim onun hareketlerini izlediğimi fark ettiğinde. “Bunu sen de biliyorsun.”
Başımı salladığımda Algın motoru çalıştırdı. “Kemerlerinizi bağlayın.”
Biz marketin park yerinden çıktıktan biraz sonra o arabada peşimize takıldı. Algın rehberinden bir numarayı arama tuşuna basarak arabanın hızını artırdı.
“Okan, attığım konuma ne kadar uzaklıktasın?”
Okan kimdi bilmiyordum, karşı tarafın ne söylediğini de duymuyorduk.
“Takip ediliyorum. Önemli bir şey değil ama yol çok ıssız, izimi kaybettiremem.”
Karşı tarafı dinledikten sonra, “Tamam,” dedi.
“Caddenin çıkışına kadar gideceğim, araba değiştireceğiz,” dedi bize bakarak. “Çok hızlı,” diye ekledi kelimelerin üzerine bastırarak.
Altımızdaki araba hız sınırlarını çoktan aşmıştı. Daha da hızlandığımızda arkamızdaki araba görüş açımızdan çıkmaya başladı ama izimizi kaybettirecek kadar uzakta değildi.
Virajlı bir yola girdiğimizde arabanın bir süre bizi göremeyeceği noktadaydık. Yolun sonuna yaklaşırken sağdaki siyah arabayı fark ettim. Önünde bekleyen adamı karanlıkta seçmek epey zordu.
Algın arabayı durduğunda diğer arabaya geçtik. Adam bizim indiğimiz arabayı alarak sol tarafta ilerlemeye başladı. İçinde olduğumuz arabanın camları filmliydi ve dörtlüleri yanıyordu. Bizi takip eden araba önünden giden arabayı son hızla yakalamaya çalışırken yolun sağındaki bizi fark etmeden yanımızdan uzaklaştı.
Algın’ın yüzünde karanlık bir ifade vardı, çenesi kasılmıştı.
“Kansız itler,” dedi Yalçın sinirle.
“Artık gidebilir miyiz?” diye sordu Elis. “Hiçliğin ortası biraz gerici olmaya başladı.”
“Alışveriş yapalım ev için,” dedi Yalçın. Rahatlığından asla ödün vermiyordu, olması gerekenin bu olduğunu biliyordum.
Doğduğu eve gidiyorduk fakat evde kimse yoktu. Her şey yaşanmış, bitmiş, evin içindeki herkes evden uzak yerlere dağılmıştı. Yalçın da hayata böyle tutunmuştu.
Araba büyük marketin önünde durduğunda inip markete ilerledim. Kapıdan geçerken zihnimin içindeki kahkahaları duydum. Alışveriş arabasının altındaki demire basarak yüksekte duran çocukluğum karşımdaydı. Arkamda annemle babam vardı. Üçü de mutluydu.
“Binmek ister misin?”
Alışveriş arabasında gözlerimi çekip Algın’a baktım, istekli bir ifadeyle başımı salladığımda güldü ve arabayı önüme getirdi.
İçine binmek istemiyordum. Yine çocukluğumda olduğu gibi o basamağa çıktım. Algın arkama geçip belimin iki yanından arabayı tuttu. Bunu yaparken bana dokunmamaya özen gösteriyordu. Arabayı koşarak sürmeye başladığında gözlerimi yumdum, dudaklarımı birbirine bastırarak gülümsedim.
“Anne,” diye bağırdı zihnimin içindeki Deren. “Bu çok eğlenceli.”
“Biliyorum, Biriciğim.”
Gözlerimi açtığımda çikolata raflarının arasındaydık. Omuzumun üzerinden Algın’a döndüm. Hâlâ aynı boyda değildik.
“Sana çikolata sevdiğimi hiç söylemedim,” dedim.
“Sen bana hiçbir şeyini söylemiyorsun,” dedi umursamaz bir tavırla, ardından raftan en sevdiğim çikolatadan birkaç tane alıp arabaya attı. Elis ve Yalçın temizlik reyonlarının olduğu tarafa gitmişti. Yalçın evde kaç gün kalmak istiyordu bilmiyordum ama belki de bu ona iyi gelirdi.
“Ne yemek istersin akşam yemeğinde,” diye sordu çikolataların olduğu reyondan çıktığımızda. Algın çok güzel yemek yapıyordu ama uzun zamandır mutfağa girdiğini görmemiştim. Annemden öğrendiği birkaç tarif bile vardı.
“Pesto soslu makarna?”
“Güzel fikir,” diyerek arabayı makarnaların olduğu reyona sürdü. Birkaç paket makarna aldıktan sonra kasap reyonundan tavuk göğsü alıp sosların olduğu kısma geldik. Ben pesto sosuna uzanmaya çalışırken Algın’da uzandığı için göğsü sırtıma çarptı, onunla arabanın arasında kaldığımda elimi geri çektim, zaten yetişememiştim bile. Sosu alıp geri çekilirken, “Bu nasıl bir boy anlamıyorum ki,” diye söyleniyordum. Söylendiğimi duyduğu için burnundan nefes vererek güldü.
“Normal aslında,” dedi. “Sen fazla kısasın.”
Şaşkın bir ifadeyle ona döndüm. “Şaka yapıyorsun değil mi? 1.70 benim boyum.”
Gülmeye devam etti. “Aslında 1.68.”
“Karıştırma orasını, sen fazla uzunsun,” dedim önüme dönerken.
Sosların olduğu yerden de çıktığımızda kahvaltılık bir şeyler alıp Elis ve Yalçın’ın bulduk. Ardından kasaya geçip ödemeyi yaptıktan sonra aldıklarımı arabaya taşıdık. Doğrusu, Algın bir şey taşımama izin vermiş sayılmazdı.
Algın arabayı çalıştırdığında Yalçın’a baktı.
“Sağdan düz git sen, tarif edeceğim.”
Sağa dönüp uzunca bir süre sağdan ilerledik. Şehirden az da olsa uzaklaştığımız için yolumuz uzun olmalıydı.
Karanlık yollar yerini yer yer binalara bırakmaya başladığında yollardan artık ışıklar çoğalmaya başlamıştı.
“Soldan.”
Sola dönerken ellerine baktım. Yaraları iyileşmişti.
“Burası,” dedi Yalçın solumuzdaki siteyi göstererek. Sitenin bahçesine girip arabayı park ettik. Algın ve Yalçın bagajdaki poşetleri alırlarken, “Eve dönmek,” diye fısıldadım kendi kendime. Tüm yola ve tüm acıya rağmen insan bir gün hep evine mi dönerdi?
Sekizinci kata çıktığımızda Yalçın cebinden anahtarını çıkardı. Yıllardır o anahtarı kullanmıyor olsa bile hep yanında mı taşımış olmalıydı, benim gibi. İnsan evinin anahtarını hep yanında taşırdı.
Kapı açıldığında beklediğim gibi bir rutubet kokusuyla karşılaşmadık.
Yalçın kapının eşiğinde duraksadı. Eve dönmenin ne kadar zor olduğunu biliyordum. Kendini hemen toparlayıp elindekileri kenara bırakıp kapıyı kapattı.
“Hoş geldiniz,” dedi gülümseyerek.
“Yalçın,” dedi Algın ona bakarak. “Bizim yanımızda rol yapmak zorunda değilsin.”
“Rol değil. Kardeşim saydığım insanlar evime geldi, daha mutlu olamazdım sanırım.”
“Biz Elis’le temizliğe başlayalım,” dedi. “Siz de yemek işini halledin, sonra film izleyelim.”
Başımı salladığımda mutfağın yerini gösterdi.
Sular ya da elektrikler kesik değildi, evin faturalarını yıllardır düzenli ödüyor olmalıydı.
Mutfaktaki balkonun camını içeri biraz temiz hava girmesi için açtığımda Algın tencereye arıtmadan su koyup ocağa koymuştu.
Mutfak masasının üzerindeki ters dönük kitap dikkatimi çekti. Elime alıp açık duran sayfaya baktım.
Annem babamdan korkuyor mu
Yoksa onu seviyor mu
Bilemiyorum
Görünüşte ikisi de aynı
Kitabın adı Süt ve Bal’dı
Babasının asker olduğunu yeni öğrenmiştim. Annesinin ise sadece İzmir’de yaşadığını biliyordum, onu hiç görmemiştim.
Nasıl bir çocukluk geçirmişti, babasıyla arası nasıldı hiç bahsetmemişti.
Kitabı gördüğüm gibi yerine bıraktım. Algın balkonun kapısında sigara içiyordu. Sigarası bittikten sonra içeri girip makarnayı kaynayan suya döktü. Salata için aldığımız malzemeleri yıkarken omzunun üzerinden bana döndü.
“Orada beni izlemek yerine bir kesme tahtası bulabilirsin.”
Annesinden komut almış çocuk gibi hızla yerimden kalkıp dolapları aramaya başladım. İkinci dolapta bulduğumda tezgâha bıraktım.
İşe başlamadan önce tezgâhı köpükleyip durulamıştı, yani temizdi. İlk önce tavuk göğsünü küçük parçalara keserek bir tavaya aldı. Onları pişmeye bırakırken salatanın malzemelerini doğramaya başladı. Tezgâha yaslanmış onu izliyordum.
“Arabayı ne zaman fark ettin?” diye sordum.
Güldü. “Başından beri sormak istediğin şey buydu değil mi? O arabayı ben fark ettim, sen nasıl edemedin. Kafanda bunu döndürüp duruyorsun.”
“Dikkatim senden daha az değil, fark etmem gerekiyordu.”
“Düşünüyordun, Deren. Yalçın’ın hayatı hakkında yeni öğrendiklerini, kolundaki saatin hikayesini, doğduğu eve gelmenin Yalçın’ı kötü etkileyebileceğini. Binlerce düşünce vardı kafanda, fark etmemiş olman doğal.”
Varlığını unuttuğum saatin kolumdaki ağırlığını hissettim.
“Aynı günü yaşadık, sen fark ettin sonuçta.”
“Duygularımı hiçbir zaman hayatımızın önünde tutmadım. Senin eksiğin bu işte,” dedi gözlerime bakarak. “Duygularını bir kenara bırakamadığın için bazen etraftaki tehlikeleri göremiyorsun ve böylece duygularını yok etmeye çalışıyorsun. Yani kaçıyorsun ama bilmediğin bir şey var ki kaçtığın şey seni hep kovalar. Yönetmeyi öğrenmen gerek.”
Nasıl bu kadar iyi olabiliyordu? Her şeyin altından nasıl böyle kalkabiliyordu?
“Nerede hata yapıyorum?” diye sordum.
“Hata yapmaktan korkma, hata yapmaktan kaçma, Deren. Duvar örme etrafına. İnsanız, hata yaparız ama hataların sonucunda yine duvar örerek etrafına kaçamazsın hiçbir şeyden.”
Duygularım işime ve hedefime engel olmasın diye sevmekten de sevilmekten de kaçıyordum. Yine de düşünmeden edemediğim için kendimi her şeyden nefret ederken buluyor, kendimi suçluyordum.
Pişen makarnayı hazırladığı pesto kremalı, tavuklu sosun içine döküp karıştırdı. Salata için hazırladığı sosu da salataya döktükten sonra masaya tabları yerleştirmeye başladı.
“Duvar örmüyorum,” dedim.
“Emin ol örüyorsun,” dedi. “Seni hissedebildiğim tek yer gözlerin, ki o duvarlar bazen buna bile izin vermiyor. Konuşmuyorsun, düşüncelerini söylemiyorsun, korkularını anlatmıyorsun ve ben bile seni bir yere kadar anlayabiliyorum. Ben bile.”
Makarnayı tabaklara servis ettiğinde acıktığımı ancak hissedebilmiştim. Çok lezzetli görünüyordu. Elis ve Yalçın toz almış, film seçmiş ardından yemeğe gelmişlerdi.
Yemeği yedikten sonra salona geçip film izlemeye başladık. Yalçın’ın ne hissettiğini merak ediyordum. Üçlü koltuğa oturmuş, ayaklarını sehpaya uzatmış mısır yiyordu. Korku filmlerini gerçekten seviyordu. Bana gereksiz kasıntı geliyordu böyle filmler, nerede ne olacağı her zaman belliydi. Sonunun mutluymuş ve tüm kötülüklerden kurtulmuş gibi hissettirip aslında hiçbir şeyin bitmeyeceği belliydi. Yine de hep beraber izlerken vakit geçiyordu, bu yüzden ne izlediğimizin benim için hiçbir önemi yoktu.
Film bittiğinde Yalçın kendi odasına geçmişti, Elis ve benim için misafir odasını hazırlamıştı. Diğer misafir odasını da Algın için hazırlamıştı ama benim gibi Algın’ın da kalkıp odaya gitmek istemediği ortadaydı.
“Bazen seni anlayamıyorum,” diye fısıldadım, sesim gecenin karanlığında dağılıp yok oldu.
“Gölgene bak, beni anlamak istiyorsan; o kadar yakın, ama sana asla dokunamayan.”
Tüm şiirler onun dudaklarından dökülüyor diye mi bu kadar güzeldi?
Orta sehpada duran sigara paketine baktım.
“Neden içmek istiyorsun bu kadar?” diye sordu.
“Merak ediyorum sadece.”
“Zehrin tadını mı?” diye sordu sert sesiyle. O zehri kendi de içiyordu. “Sen de içiyorsun?”
“Sen içmiyorsun ama,” dedi kaşlarını kaldırarak. Elindeki sigaranın dumanı havaya dağılıyordu, bitmek üzereydi.
Sıkıntıyla sessiz bir nefes verdim. “Sadece bir duman.”
Başını iki yana salladığında, “Hoşuma gitmesinden korkuyorsun değil mi?” diye sordum.
“Bir şeyi de zorlama, Deren.”
Tepkisiz kaldım. Onunla sohbet etmeyi özlemiştim. Algın’la sohbet etmek bambaşkaydı, hep farklı bir bakış açısı olurdu. Bir şey söylüyorsan ya da soruyorsan onun hakkında hep bir fikri olurdu. Bazen bilmediği hiçbir şey olmadığını düşünüyordum. Kesin düşüncelerimin olduğu konularda bile bakış açımı değiştirdiği olmuştu. Ben bunu daha önce nasıl bu açıdan düşünemedim dediğim çok fazla an vardı. Söylediğim her şeyi dinleyip bana katılan, beni destekleyen insanlarla sohbet etmek sıkıcıydı.
“Balkona çıkalım mı?” diye sordum. Başını sallayarak ayağa kalktı. “Dikkat et,” dedi etraf karanlık olduğu için.
Sessiz adımlarla mutfağa geldiğimizde, “Türk kahvesi yapacağım,” diye fısıldadım. “İçersin değil mi?” Normal kahveyi sevmese de Türk kahvesini seviyordu. “İçerim,” dedi.
“Çık sen balkona, geliyorum beş dakikaya.”
Hızlıca kahveleri yaptıktan sonra balkona çıkıp yanına oturdum. Üzerimi battaniyeyle örttü.
“Hiç fotoğrafımız yok seninle,” dedi birden. Ayaklarımı uzatıp sessizce derin bir nefes aldım. Yıllar geçmişti, o kadar şey yaşamıştık ve bir fotoğrafımız yoktu onunla. Aslında vardı, sadece yalnız olduğumuz fotoğrafımız yoktu.
“En yakın arkadaşların çok az fotoğrafı olur, derler ya doğruymuş.” Ona küfretmişim gibi baktı. “Ekipteki kimseyle yalnız fotoğrafım yok.”
Türk kahvesinden bir yudum içti. “Noyan’la nasıl tanıştınız?” diye sordu boğuk bir sesle. Rüzgâr sesi sakin sakin gecenin içinde gezinirken saçlarım hafifçe dalgalanıyordu. Hikayem Liber’da başlıyordu. Annemle babamın ellerinden tutarak girdiğim o kapının önünde.
“Liber,” dedim direkt lafa girerek. “On altı yıl önce oraya gittiğimde tanıştık.” Bugünlerde birbirimizi ne kadar tanımadığımızla yüzleştiğim zamanlar oluyordu. Ve bu bana tanışmanın geçmişini bilmeden de olabildiğini gösteriyordu. Yıllardır dinlemediğim birkaç şarkı sözü zihnime doluyordu. Tanımak, bilmek değil en sevdiği rengi ya da filmi tam şu an ne hissettiğini bilmiyorsan.
En sevdiği rengi hiç sormamıştım, en sevdiği kitabı, filmi, şehri. En sevdiği mevsimi onun yanında kalarak öğrenmiştim. Enleri var mı onu da bilmiyordum. Benim enlerim yoktu. Sadece hayatımın bazı dönemlerimde bir kitabı, bir filmi çok severdim. Bir başka kitabı ya da filmi de ondan sonra çok sevebilirdim, eşit sevebilirdim ve bu en kavramını ortadan kaldırırdı.
Algın’ı anlayamasam da ne hissettiğini çoğu zaman bilirdim. Ve bu onun enlerini biliyor olmaktan daha çok tanımak sayılırdı gözümde.
“O da orada eğitim alıyordu o sıralar, yani salonun sahibi o değildi. Bir çocuktu, kimsenin daha canını yakmamış olduğu bir çocuk.” Algın bir sigara yakarken benden çok az uzaklaştı. “İlk zamanlarımızı çok hatırlamıyorum ama çok fazla fotoğrafımız var ilk tanıştığımız yıldan. Noyan anlatırdı bazen o fotoğrafları bana göstererek.”
“O zamanda böyle hırçın mıydın merak ediyorum,” dediğinde kendimi tutamayıp güldüm. “Öyleydim. Daha bile kötüydüm söylediklerine göre. Bence abartıyorlar ama eğitmenler benden bıktıklarını dile getirirlermiş çoğu zaman.” Kısık bir gülüş dudaklarından döküldükten hemen sonra bir dumanı içine çekti sigarasından. “Tam da tahmin ettiğim gibi kız çocuğu.”
Yüzüm buruşurken “Bana böyle seslenmenden hoşlanmıyorum,” dedim. Nadir kullandığı bir hitaptı ve bu hitap bana nefrete hiç bulaşmamış, masallarla büyütülmüş birine edilen hitap gibi geliyordu.
“Değil misin?” diye sorarken kaşları alayla havalandı. “Değilim.” İnatlaşmak değilse bile niyetim dışarıdan tam olarak böyle görünüyordu. Dudağının kenarı kıvrılırken gözlerim dudaklarına düştü ama bu uzun sürmedi ve anlatmaya devam ettim.
“Dersim biter bitmez onun yanına gidiyordum hep,” dediğimde şaşırdığını görebilmiştim. “Çocukken de öyle çok cana yakın bir çocuk değildim ama Noyan’dan sürekli bir şeyler öğreniyor olmak onunla vakit geçirmek istememe sebep oluyordu, bir de sanırım onu babama benzetiyordum.” Yutkunma ihtiyacıyla duraksadım. “İleride bunu daha iyi anladım ki o gerçekten babama benziyordu, sanki babamın gençliği karşımda duruyor gibiydi.”
“Bazı anlarda babanı sevmiyor gibi konuşuyorsun,” dediğinde bahsettiği şimdi değildi. Başımı sallayarak sessiz kaldım.
“Noyan’dan nefret etmiyorsun,” dedi. Bir yere ulaşmaya çalışıyordu, ben de bunu bekliyordum. “Ama Haziran’dan nefret etmek istiyorsun.” Nefret ediyorsun dememişti, istemek berbat bir şeydi. “Noyan’ın yalanını affedebilmişsin ama Haziran’ı affetmeyeceksin.”
“Noyan bana yalan söyledi ve özür diledi. Çok zordu bunu da sindirmek ama öğrendiğim gün gerçekten gözüm önünü görmüyordu ve Noyan’dan nefret etmek fikri korkunçtu. Dürüstlüğü affetmek erdemdir. Haziran beni terk etti. Şimdi isterse ölmüş olsun onu affetmem. Çünkü o kaçak savaştı.” Algın’ın dudakları aralandığında izin vermeden konuştum. “Her ne yaşamış olursa olsun. Geri dönse bir gün bıraktığı ben olmayacağım, bunu değiştirebilir mi?” Bir cevap beklemiyor olsam da gözlerine baktım. “Değiştiremez. Çok haklı bir sebepten gitmiş olsun. Döndüğünde benim kayıplarımla yüzleşecek, o yokken kaybettiğim her şeyle. Geri döndürebilir mi geçmişi?”
Sessiz kaldığında bu istediğim cevaptı. Döndüremezdi. O gitmişti, ben kaybetmiştim. Herkesi, kendimi, ailemi, çocukluğumu. Birileri giderdi, birileri yas tutardı. Ben o yas tutanlardan olmamıştım. Birileri giderse, kalbimde bıraktığı boşluğu da onun gidişiyle yakardım. Benden giden bana geri dönemezdi. Gömüldüğünüz mezarın başında sadece ağlardınız.
“O da kaybetmiştir belki,” diyerek sessizliğini bozmasını beklemiyordum.
“İllaki kaybetmiştir,” dedim açık sözlülükle. “İllaki yanmıştır canı. Fakat kaybettiklerini görmeme müsaade etmeyen o işte günün sonunda. Yani ben istesem bile o benim kayıplarımı göremezdi çünkü gitmişti. Fakat o kalmış olsaydı onun kayıplarını görmüş olurdum ve yanında da olurdum. Tercihler ya da mecburiyetler her ne demek istersen söyle. Ben değiştirebilir miyim onun yanında olamayışlarımı? Kayıpları kim geri getirebilir? Kimse. Buna kim sebep oldu? Benim olmadığım kesin.”
“Mecburiyetlerle ilgilenmiyorsun,” diye bir gerçeği dile getirdi. “Mecbur kalabilir insan bazı şeylere fakat bunun yollarından birisi bile kaçmak olmamalı. Noyan mecbur hissettiği için gerçekleri sakladı, affettim. O mecburiyetin içinde bana bağırabilirdi, bana ulaşıp anlatabilirdi. Elinden tutardım. Bunun gerçeği bile beni uyutmazken bir gidişi kabullenmem.”
Toprak gözlerini bana çevirdi. “Noyan sana bir yalanı yaşattı.”
“Onu hiçbir zaman haklı bulmadım. Düşündüğün zaman onunki bir mecburiyet değil mahcubiyet.”
Bir süre öylece durdu. Kahvesi bitmişti.
“Algın neden Haziran’ı affettirecek nedenler bulmaya çalışıyorsun?”
“Öyle bir amacım yok.”
“Kapatalım o zaman konuyu,” dedim sakin bir tavırla.
“Kapatalım,” dedi beni onaylayarak.
Onunla konuşurken aklımda çok fazla düşünce dolanıyordu. Onu daha fazla tanımak isterken buluyordum kendimi.
“Birbirimizi o kadar çok tanımıyoruz aslında fark ettin mi?” diye sordum alçak sesle.
“Tanımıyor muyuz?” dedi itiraz eder gibi.
“Yani her şey çok eksik. Nerede okudun, hangi dersleri severdin, hayalin neydi mesela ya da sigaraya nasıl ve ne zaman başladın gibi klasik soruların cevaplarını bilmiyorum hiç.”
“Sormadın hiç çünkü.”
“Soruyorum işte şimdi,” dedim.
“Liseyi Bal’da okudum,” dediğinde büyük bir ifadeyle gülümsedim. “Sen de Bal’da okudun,” dedi gülerek başını sallarken.
“Edebiyat okudum üniversitede.”
Ufak bir şaşkınlıkla dudaklarım aralandığında daha büyük bir ifadeyle güldü.
“Anlamalıydım,” dedim sesim biraz yüksek çıkarken. “O kadar büyük kitaplık, o kadar fazla roman.”
“Okumuyor olsam da okurdum o kitapların hepsini, Gece Yarısı,” dedi dudaklarıma bakarak.
“Hayalim neydi unuttum aslında,” dedi bir sonraki soruma geçtiğinde. İnsan hayalini kurduğu şeyi unutur muydu?
“Çocukken annem gibi edebiyat öğretmeni olmak istiyordum, bunu hatırlıyorum ama sonrasında gerçekten büyük bir hayal kurdum mu,” dedi biraz düşünmek için duraksamadan önce. Annesi öğretmendi, bu da bilmediğim diğer bilgiydi. “Sanırım hayır,” dedi.
“Sigaraya on yedi yaşımda başladım, bir nedeni yoktu.” On yıldır sigara içiyordu. Bakışlarımı ondan uzaklaştırdım ve on yedi yaşında bir Algın düşündüm. Yine böyle anlaşılması zor mu bakıyordu, son çare olarak sessizliğe bir sigara mı yakıyordu?
Aynı soruları ben de cevaplamak istiyordum ama ona söylememiş olmama rağmen her şeyi bildiğini hissediyordum. Bal’da okuduğumu mezuniyetimden biliyordu ama o gün bana söylemek yerine susmuştu. Hayalimi biliyordu, artık o hayale ulaşmak istemediğimi de öyle. Matematikten nefret ettiğimi bilmeyen yoktu, sadece matematik değil ben direkt okuldan nefret ediyordum.
“Tanımak; geçmişi bilmek, sevdiğin rengi bilmek, sevdiğin mevsimi bilmek değil, Deren,” dedi. “Ne hissettiğimi biliyorsan beni zaten yıllardır tanıyorsun demektir.”
Aynı şarkının dizesindeydik, orada kalmıştık.
“Uyuyalım mı?” diye sordum.
“Uyuyalım,” dedi. Duymadığımı düşünerek "Senin olmadığın bir yerde uyuyabiliyormuşum gibi," diye mırıldandı.
Sonra balkondan kalkıp odalarımıza geçtik. Elis uyuduğu için sessizce yatağa geçtim.
Tavana bakarak ellerimi karnımın üzerine koydum. “Onu sevmem bize zarar vermesin,” diye geçirdim içimden. Uyuyana kadar defalarca tekrar ettiğim tek cümle bu oldu.
Uyandığımda Elis odada değildi, içeriden ara ara sesler geliyordu ama hiçbiri net değildi. İstediğim biraz daha uyumaktı. Bu yüzden gözlerimi yumdum, üzerimdeki yorgunluk ne kadar uyusam da geçmeyecek gibiydi. Zihnim ağrıyordu, zihnim ağır geliyordu.
İçeriden Algın’ın kahkahasını duyduğum an uykunun kollarına çekildiğim andı.
Tekrar uyandığımda duvardaki saate baktım. Akşam olmak üzereydi ama ben hâlâ uyumak istiyordum.
Uyumayı seviyor muydum yoksa bu benim sığınağım mıydı emin olamıyordum. İkisi aynı anda da olabilirdi. Çünkü uyumayı gerçekten seviyordum. İstediğim her saat uyuyabiliyor olmaksa bana verilmiş bir lütuftu kesinlikle. Ailemin ölümünden sonra günlerce uyanıp uyuyarak hayatta kalmıştım. Sadece yemek yemek için uyanmaktı bir nokta da bu. Yemek yiyor bile sayılmazdım. Sekiz kilo vermiştim, o sürecin içinden çıkmaya çabalayana kadar kendimi o evin içinde yok etmeye çok yaklaşmıştım.
"Başka bir hayat yaşıyor olmanı çok isterdim," dedi Elis. Yatağımın üzerinde oturmuş beni izliyordu. Ne zamandır buradaydı?
"O ne demek şimdi?"
"Bana o gün yolunu kaybetmiş gibi bakıyorsun demiştin ya." Kısa bir an sustu. "Ben kimseye karşı koruyucu hisler ya da endişe hissetmem bilirsin. Ama sen öyle değildin. Seni ailenin yanında gördüğüm ilk an bir korku pelesenk oldu zihnime. Feris'in yanındaydın ve güvende değildin. Feris'in içinde olduğu işlerden bir haber onun yanındaydın. Belki ne yaptığını biliyordun, yaptığın işe aşıktın ama küçüktün. O kadar korktum ki bir gün aileni, her şeyini kaybetme ihtimalinden. Bazen diyorum ki keşke daha önce tanısaydık birbirimizi, keşke bambaşka hayatlarımız olsaydı. Aynada kendine bakarken kıyafetinin nasıl durduğunu değil ruhunun yaralarını görüyorsun. Yaptığın spor artık huzur vermiyor ve liste böyle uzayıp gidiyor."
Kabul, Elis'ten duymayı beklemediğim cümlelerdi. Her açıdan. O hislerini söylemeyi seven bir insan değildi, gözlerine bakardın ve anlamaya çabalardın.
"Yaşandı ve bitti," dedim. Düşünürsem, duygularımın beni ele geçirmesine izin verirsem bunu kaldıramazdım. Canımı acıtan bir cümleydi. Yaşandı ama bitmedi, canımı acıtmaya devam edecek. Bir gece ansızın uyandığımda bile kendini belli edecek, hatta uyanma sebebim olacak. Ama şimdi olmazdı. Düşüncelerimin zihnimi ele geçirmesine izin veremezdim. Elis omuzlarını düşürerek gözlerime baktı. Konuşmak istemediğimi anladığında sessiz kaldı.
“Nefes alıp almadığını kontrol etmeye gelmiştim yarım saat önce,” dedi gülmeye çalışarak.
“Uyabiliyorken uyumalıyım,” dedim gülerek.
Yataktan kalkıp yanıma geldi, biraz geri çekilip ona yer açtığımda yanıma uzandı.
Canını yakan hisler dayanılamayacak noktaya geldiğinde iki yol ayrımı belirirdi karşında. Vazgeçmek ve ayaklarına batan tüm taşlara rağmen yürümeye devam etmek. Vazgeçtiğin yolun sonu pişmanlık olurdu, geri dönüş yolunu kapatırdı kelimeler. Ayaklarını paramparça etmesine rağmen yürüdüğün yol şanslıysan ölüme gitmezdi; belki de seve seve ölürdün, bilinmez. Ben hangi yolu seçtiğimi henüz bilmiyordum. Sanki iki yolun ortasından, tam ayrıldığı noktadan yarılıp yerin dibine inmeye başlayan kırıkların üzerinden yürüyordum. Bir yanım pişmanlık hissiyle her gece kendini suçlayıp, her şeyi mahvettiğini fısıldıyordu kendine içten içe. O fısıltının gürültüsü nabzımdan kalbime kadar bir depremle ulaşıyordu, enkazı ise zihnime bırakıyordu. Bir yanım ise tüm bunlara rağmen hâlâ her şeye dayanabiliyordu. Kalbim göğüs kafesimden çıkmak istercesine göğsüme çarpıyor, acılar içinde çığlıklarını bana duyurmaya çalışıyordu. Ben ne zihnimin içindeki enkazı kaldırabiliyordum ne de göğüs kafesimi özgürlüğüne kavuşturabiliyordum. Arafta kalmış bedenimin çaresizliğini tüm bedenimi sırılsıklam eden bir yağmur gibi beni sırılsıklam bırakıp saçlarımın ucundan akıyordu. Beni terk etmiyordu, ruhum bu çaresizliği içine çekip bedenime tüm ağırlığıyla yaslanıyordu.
"Saçları mı keser misin bu gece?" diye sordu tıpkı o gece olduğu gibi. O gece bu benim için çok zordu. Karşımda ağlayan küçücük bir kız vardı sanki. Ne emeklerle uzattığı saçlarını kesmemi istiyordu, ağlıyordu üstelik. Üstü başı kan içindeydi. Saçlarını ne kadar zorlanarak kestiğini hatırlıyordum. Sonrasında ona nasıl sarılarak uyuduğumu. Eski bir anın içinde gibi hissediyordum. Ama çoğu şey farklıydı. Mesela şu an bu soruyu soran kadın o küçük kız çocuğundan farklıydı. Ağlamıyordu, artık saçlarına değer vermiyordu belki de. Elime aldığım makasla tıpkı o gece olduğu gibi saçlarını kesmeye başladım. Bu kez boğazımda o acı his yoktu. Bu kez elim o kadar da titremiyordu. Saçlarını kulağının altına kadar kısalttım.
Bir ara Yalçın kapıdan bize bakıp yardım isteyip istemediğimizi sormuştu. Algın sessizce bakıp gitmişti. Banyonun zemininde onun saçları vardı, zaten kısa olan saçları eskisinden de kısaydı artık.
Onu yatağa götürüp az önceki gibi yanına uzandım. Uykuya dalana kadar bekledim, bir saat sürmüştü. Derin derin nefesler almıştı, gözlerini kapatmış hiç açmamıştı ama uykuya dalması çok uzun sürmüştü.
Uykusunun derinleştiğinden emin olduktan sonra odadan sessizce çıktım.
Yalçın ile Algın mutfakta oturuyordu.
“Uyanmışsın,” dedi Yalçın. “Bir şeyler hazırlayayım ben sana açlıktan öleceksin.”
“Ben hallederim Yalçın sen uyu istersen, gözlerinden uyku akıyor.”
“Benim hakkımı da çaldığın içindir belki,” dedi alayla. “Yemek yemeyi unutma olur mu?” dedikten sonra odasına geçti.
"Elis bir şey saklıyor," dedim düşünceli bir şekilde. "Annesiyle ilgili geçmişini tahmin edebiliyordum. Acı çektiğini düşünüyordum ama hayır, bir şey saklıyor." Daha çok kendimle konuşuyor gibiydim. Algın'a döndü bakışlarım. Bakışlarında merak yoktu, artık emin olmuştum. "Senin bu sırrı bildiğini de görebiliyorum," dedim. "Ve bu şey her neyse onun canını çok yakıyor, o dayanamıyor.”
"İnsanın nelere dayanabileceğini henüz bilmiyorsun," dedi düz bir sesle. "Bir insana ne kadar yakın olursan ol, onun sınırlarını bilemezsin. Nelere katlandığını bilmiyoruz. Tahmin edebildiğim bazı şeyler var evet. Elis dayanamıyor değil. Tam tersi bu kadar güçlü olmaya, yaşadıklarını kaldırmaya katlanamıyor."
"Onun yanında olmak istiyorum, ona destek olmak istiyorum. Uyuyamadığında beni arıyor bazı geceler. Uyuyabilmesi adına her şeyi yapmak istiyorum. Artık kabuslarla uyanmasın istiyorum," dedim çaresizce.
"Biliyorum, Deren. Elinden geleni yapıyorsun. Yapıyoruz. Ama Elis yardım istemediği taktirde ancak o izin verdiği kadar girebilirsin onun alanına. Onun izin verdiği kadar uyumasına yardım edebilirsin, geçmişi hakkında bir şeyler öğrenebilirsin," dedi. Elis buna hiçbir zaman müsaade etmeyecekti. Geçmişinin altında ezilmeye devam edecekti. Sıkıntıyla nefes verdim. "Keşke elinden tutup çekebilsek onu bu boşluktan," dedim.
"Belki de çekilmek istemiyordur," dedi. İçimde kötü bir his vardı, her nefesimde boğazıma bir şeyler batıyor gibi rahatsız hissediyordum. Başım inanılmaz ağrıyordu, vücudumda öyle. Üstelik vücudum uzun zamandır ilk kez bu kadar çok ağrıyordu. Belki de içimdeki sıkıntı beni bu kadar halsiz düşürmüştü.
Gözleri bir an saçlarımda gezdiğinde aklından ne geçtiğini bilmek istedim. Az önce Elis’in saçlarını kesmiş olmanın yükü omuzlarıma ağırlık yapmaya başladı ve o an kendime bir söz verdim. Elis’in saçlarını bir daha asla kesmeyecektim.
“Uyuyamayacaksın tüm gece,” dedi boğuk bir sesle. Bakışlarımı ona çevirmeden küçük bir mırıltıyla söylediğini onayladım. “Üstelik açlıktan da ölmek üzeresin,” dedi. Omuzlarım istemsizce düştü, öyleydim. “Akşamdan kalma yemek yemekten nefret ediyorsun ve yemek yapmayı bilmiyorsun.”
Gözlerimi hayretle açarak ona baktım. “Abartma, yalnız yaşıyorum ben.”
Biraz durup ne yemek istediğimi düşündüm.
“Tuzlu kurabiye efsanesini duysam da inanmak gelmedi içimden. Yalçın abarta abarta anlattı, parmaklarını falan yiyecekmiş neredeyse,” dedi.
“Annemin yaptığı gibi olmasa da Yalçın epey beğendi.”
Hâlâ ne yemek istediğimi düşünüyordum, gerçekten acıkmıştım ve salata yemek istemiyordum. Damağıma yayıldığını hayal ettiğim tatla gözlerimi yumdum. “Hamburger yapmanı istesem çok mu şey istemiş olurum?”
İfademe gülüp, “Her şeyi isteyebilirsin, inan fark etmiyor,” dedi.
Gözlerimi kaçırıp güldüm. Ne yaptığımın bilincine ancak vardığımda dişlerimi birbirine bastırıp ifademi toparladım. Gözlerini kaçırıp gülmek neydi, liseli gibi.
Algın biten sigarasını küllüğe bastırarak söndürdü. “Un aldığında Yalçın’a bir ucubeymiş gibi bakarken ne kadar aptalmışım,” dedi tezgâha yaslanarak.
“Sahiden o niye un aldı?” dedim gülerek. “İki gün kalacağız şunun şurasında.”
“Bence kurabiye yapman için sana baskı yapacaktı,” derken hamburger ekmeğini yoğurmak için malzemeleri çıkarıyordu. “Sen tüm gün uyuman ona o kadar sürpriz oldu ki.”
Gülerken konuşmasını izlemek güzeldi. Gülerken ses tonu bambaşka bir çekiciliğe bürünüyordu.
“Gerçekten bunun için almış olabilir mi?” diye sordum ufak bir mahcubiyetle. Tüm günü uyuyarak çöp etmiştim resmen.
“Hamur işi ya da tatlı yapmak için almadığına eminim,” dedi. Yani kesinlikle kurabiye yapmam için almıştı. İçten içe buna üzülmüştüm. Gerçekten çok mu sevmişti kurabiyeleri?
Yoğurduğu hamurun üzerini kapatıp dinlenmesi için masaya bıraktı. “Patates kızartmamı da istiyor musun?” diye sordu.
O sorana kadar böyle bir isteğim kesinlikle yoktu ama artık istiyordum. “Anlaşıldı,” dedi çekmeceden patates çıkarırken. Üst çekmeceden aldığı bıçakla patatesleri soydu, özenle dilimledi. Bu sırada oturduğum yerden kalkıp tezgâha oturmuştum. Yemek yaparken onu izlemeyi sevdiğimi şimdi fark ediyordum.
Patatesleri yıkayıp suya koydu. Ardından köftenin malzemelerini çıkarıp hepsini bir kaba aldı. Eldiven olmadan yaptığı için gözlerim tamamen ellerindeydi.
Köfteyi de yoğurduktan sonra masaya koyduğu hamuru aldı. Kabarmıştı. Sıralaması güzeldi, ben yapmaya çalışsam patatesleri ve köfteyi direkt kızartır hamura öyle geçerdim ve böylece ekmekler fırından çıkana kadar tüm her şey soğurdu.
Hamura şekil verip az önce çalıştırdığı fırına attı. Bu sırada köfteleri ve patatesleri kızartmaya başladı. Her şey tam zamanında olurken fırındaki hamburger ekmeklerini çıkarıp köfteyi ekmeğin tabanına yerleştirdi. İçine domates, yeşillik, turşu ve mayonez koyduktan sonra hamburger hazırdı. Patatesler ve soslarda öyle.
Beyaz bir tabağa hazırladıklarını yerleştirdiğinde yemek için sabırsızlanıyordum. Tezgâha koyduğu tabaktan hamburgeri alıp ısırdım. Dışarıda yediğim hamburgerlerin hepsinden daha güzeldi. İkinci ısırığımı alırken dudakları kıvrılmıştı, tüm odağıyla beni izliyordu.
“Teşekkür ederim,” dedim lokmamı yutamadan.
“Afiyet olsun,” dedi yumuşacık bir sesle. Ben yemeğimi yemeye devam ederken bulaşıkları yıkayıp bir sigara yaktı. Tezgâhtan inip tabağı yıkadım.
Sessizce balkona çıktım. Saat gece yarısına geliyordu.
Algın kapıdan bana bakarak, “Fazla durma burada hava serin,” dedi. Başımı salladığımda içeri geçti, uyumalıydı.
Cadde de evin içi gibi sessizdi. Sessizliğin beni korkuttuğu bazı anlar olurdu, bunun üstesinden gelmeyi başarmıştım. Tamamen değilse bile büyük çoğunlukta başarmış sayılırdım.
Kafamı kaldırıp yıldızlara baktım. Karanlık gecenin içinde yıldızlar oradaydı. Bileğimdeki saate baktım, sahibi böyle güzel bir saati neden bırakmıştı bunu merak ediyordum. Anısı vardı, yaşanmışlığı vardı, bunu hissedebiliyordum.
Yıldızlara bakmaya devam ettim. En kötü gecenin karanlığında bile bu yıldızları görebilecek miydim?
Güneş Palas’a geldiğimizde herkes buradaydı, artık gitme vaktiydi. Üzerimi değiştirmek için odaya çıktığımda rüzgâr da uçuşan perdeye son kez baktım. Annemin kokusunu unutuyordum. Tabloya baktım, annemin gözlerini unutur muydum?
Etraftaki dağınıklığı toparlayıp üzerimi değiştirdim, ardından çantamı hazırladım ve balkonda duran o beyaz örgü şalı yanıma aldım. Annemin olduğundan ve yirmi yıldır orada beklediğinden artık emindim.
Aşağı indiğimde Asil hariç herkes buradaydı. Asil bu gece burada kalacaktı. Elis’in bindiği arabaya, onun yanına bindim. Kolumdaki şala baktı. “Annemin,” dedim. Başını sallayarak sürücü koltuğuna oturan Noyan’a baktı. Önden giden arabayı takip ederek otelden çıktığımızda arkamızdan iki araba daha geliyordu, Algın’ın en öndeki arabayı sürdüğünü biliyordum.
“Yade’nin paylaştığını gördünüz mü?” diye sordu Elis.
“Az önce gördüm,” dedi Noyan.
“Ne paylaşmış?” diye sordum.
Elis telefonundan Yade’nin sosyal medya hesabını açarak bana uzattı. Üzerinde yeşil bir elbiseyle yatın güvertesinde oturuyordu. Yade’nin iyi mi kötü mü olduğunu anlayamıyordum. Feda’nın yaptıklarını bilmeden onu yanında duruyordu, bu belki de onun iyi birisi olduğunu, bilse onun yanında kalmayacağını düşündürüyordu ama bir de Yaren’in ailesinin katilini haksız olarak akladığı gerçeği vardı. Bundan emin olmadığımız için onun nasıl biri olduğunu anlamıyordum. Fotoğrafta gördüğüm kadın bir peri kızı gibiydi. İnsanlar bunu gördüğünde onun ne kadar duru bir güzelliğinin olduğunu düşünüp onun kimseye bir zararı olmadığını düşünecekti ama gerçekleri kimse bilmiyordu. Henüz biz bile emin değildik.
Paylaştığı hikâyeye tıkladığımda beyaz bir kedi vardı kucağında, onu seviyordu. Bir sonrakinde ise başınca papatya tacı vardı ve gözleri kapalı bir şekilde gülümsüyordu. Paylaştığı birçok fotoğraf vardı, hepsini ilk kez görüyordum.
“Senin hesabın olduğunu bilmiyordum,” dedim Elis’e telefonunu uzatırken.
“Yok aslında, sahte hesap bu,” dedi.
Gülerek ona baktım.
“Yani sahte hesap derken, öyle değil. Kızım işte öylesine bot hesap açtım ya bunların paylaşımlarına bakmak için. İşimize yarayacak şeyler bunlar.”
Kafamı sallayarak Noyan’a baktım. “Liseden kalan hesabım benim, biliyorsun.” Noyan manzara fotoğrafları paylaşmayı seviyordu, eskiden her gittiğimiz tatil yerinde gün batımında şehrin en güzel yerine giderdik, en sevdiği manzara o zamanlar buydu. Şimdi bilmiyordum, zaman akmış gitmişti ve ben Noyan’a artık o kadar da yakın değildim.
“O bellekte bu kadar önemli ne var merak ediyorum,” dedim. “Devlet sırrı korur gibi neden koruyorlar?”
Dün gece bellekle ilgili bir gelişme olmuştu. Şifresi Feris ve Birkan’ın bile kıramayacağı kadar güçlü bir sisteme bağlıydı. Cihan dün gece elindeki orijinal belleği Feda’nın bir adamına verecekti. Bu plandan haberi olan ilk kişi Birkan’dı ama belleğin orijinalini alabileceğimiz bir durum yoktu.
“Geçmişe dair bir iz olduğunu varsayıyorum, muhtemelen birine şantaj yapmayı planlıyorlar ve bu kişi tüm işlerin onun üzerinden yürüdüğü birisi olmalı. O bellek, onların nefeslerini artırıyor olabilir.”
“İçindeki bilgilerin kopyalandığının farkına bile varmadılar,” dedim alayla.
“Feris’in işini iyi yapmasından kaynaklı o biliyorsun, ardında iz bırakmaz.”
“Herkes ardında bir iz bırakır, Noyan,” dedim onun dikiz aynasından bana bakan gözlerine bakarak. “Fakat o izleri de yine Feris gibi işini iyi yapan birileri bulabilir işte.”
O dikiz aynasında olan bakışlarını üzerimden çekmese de ben gözlerimi çoktan dışarı çevirmiştim.
Yollar iyice karanlık olmaya başladığında İstanbul’dan oldukça uzaklaşmıştık. Yıldızlar çok netti, ışıksız her ortamda olduğundan bile daha çok. Başımı koltuğun arkasına yaslayıp gökyüzünü izlemeye başladım. Yıldızlara her baktığımda kendimi o anın içinde hissediyordum. Kulaklarımla sürekli aynı şarkı çalıyordu. Eskişehir’e giderken dinlediğimiz o şarkı durmadan çalıyordu. Haziran buradaydı, sağ tarafımda oturuyordu, başımı çevirdiğim her an oradaydı. Ailemin evde beni beklediğini biliyordum, o şarkı durmadan bana onları hatırlatıyordu. Şarkılar hep birini hatırlatırdı, o gece yoldayken de bir şarkının varlığıyla geçmişi özlediğim olmuştu ama o andan sonra hiçbir şarkı artık bu kadar acıtamaz sanarak dinlemiştim o şarkıyı. Hiçbir şarkı bu kadar anı olarak kalamaz, bu kadar acıtabilirmiş gibi gelmemişti o an, ben yine yanılmıştım.
Gözlerimi kapatıp uyumayı denesem güzel olacaktı. En azından bunu hâlâ yapabiliyor olmakta güzeldi, en azından uykularım hâlâ benimleydi.
Gözlerimi kesik kesik açtığım bir anda yol henüz bitmemişti, karanlığın içinden ilerliyorduk ama bir ara durmuş olmalılar ki Elis öne geçmiş, ben arka koltukta uzanıyordum. Üzerime annemin şalını örtmüşlerdi. Şalı avuçlarımın içinde toplayıp burnuma götürdüm, gözümden bir yaş düşmek üzereyken gözlerimi tekrar kapadığımı hatırlıyorum.
Arabanın yavaşladığını hissettiğimde uykumun bölündüğünü hissettim ama tam anlamıyla uyanmış sayılmazdım. Arabanın kapısı açıldı, birisi beni kucağına aldı. Uyanmak istemiyordum, bu yüzden kollarımı Yalçın’ın boynuna sardım.
“Velet gibisin, yemin ediyorum,” dedi Yalçın gülerek. “Ne güzel ya bende uyuyor numarası yapsam, Noyan beni evime taşısa mesela.”
Kendimi tutamayarak sessizce güldüm. “Gülüyorsun bir de,” dedi.
“Uyuyorum, Yalçın. Sen beni odama götürdüğünde çoktan uyumuş olacağım,” dedim uyku sersemi bir ses tonuyla.
“Uyu,” dedi.
Son hatırladığım dış kapıdan siteye girip asansör bekleyişimizdi. Asansöre bindiğimizi, eve girdiğimiz ve yatağa beni yatırdığı an yoktu. Uyumuştum.
Gözlerimi odamda açtığımda öğlen güneşi perdelerin arasından sızıyordu. Kalkıp bir kahve demlemek istiyordum. Yatakta telefonumu aramaya başladım, dün geceye dair hatırladığım bir şey yoktu. Komodinin üzerine baktığımda orada da yoktu. Ayağa kalkıp mutfağa geçtim. Mutfak masasının üzerindeydi, Yalçın koymuş olmalıydı.
Kahvenin demlenmesi için makineyi çalıştırdım. Ardından telefonuma gelen bildirimleri kontrol ettim. Bugün uzun bir gün olacak gibi duruyordu.
Kahvem hazır olduğunda balkona çıkıp sakince içtim. Bu sakinliğe ve bu kahveye ihtiyacım olduğunu o an anlamıştım.
Bardağımı tezgâhın üzerine bırakıp duşa girdim. Hazırlanıp otoparka indiğimde soğuk havayı tenimde hissettim. İzmir’de hava aralık ayında bile yeterince soğuk olmazdı ama rüzgâr beni ürpertmişti. Güneşin yakıcılığı yoktu, birazdan zaten güneş de batacaktı.
Arabayı sürdüğüm yol her zaman farklı olurdu, bazen kısa yoldan giderdim, bazen yolu oldukça uzatarak, bazen sahil yolundan giderdim. Bugün içimdeki ses beni sahil yolundan gitmeye itiyordu. Sahil kenarı kalabalık değildi, havanın bozuk olduğu günlerde burada insan görmek zordu. Deniz bana havanın bozuk olduğu günlerde hep daha güzel gelirdi. Suyun üzerine vuran kavurucu yaz güneşini değil de, hırçın dalgaların üzerine yağan yağmuru, taşacak gibi yükselen denizi izlemeyi daha çok seviyordum.
Sahil şeridi bittiğinde hızımı biraz artırıp Liber’a sonunda gelmiştim.
Ekip atış çalışıyordu. Bu gece göreve gidecektik. Akın Taştan, listenin dokuzuncu kişisinin sonu gelmişti.
“Pratik yapsan iyi olur,” dedi Yalçın. Başımı sallayarak poligona geçtim, kulaklığı takıp silahı elime aldım. Şarjörünü kontrol ettikten sonra emniyet kilidini açtım. Ardından hedefe dört el ateş ettim.
“Soğumamış elin hiç,” dedi arkamdan Noyan’ın sesi. Doğru düzgün atış çalışmayalı epey olmuştu.
“Bana katil olacakmışım gibi davranırken de elimin soğuduğunu mu düşünüyordun?” dedim soğuk bir alayla gülerek.
“Aksine,” dedi alayımı tamamen görmezden gelerek, “bundan korkuyordum.”
“Senin eserin, korkman utanç verici.”
“Birazdan çıkıyoruz,” dedikten sonra arkasına dönerek yanımızdan uzaklaştı.
“Hadi inelim biz de,” dedi Yalçın. Hep birlikte aşağı indiğimizde silah odasına gidip kendi silahımı aldım. Çakım zaten yanımdaydı. Algın karşımdaydı. Silahının beline yerleştirirken gözlerime baktı. Gözlerine o duvarları yine örmüştü. O geceden beri bana mesafeli davranıyordu. Gözümde gidilmemesi gereken bir adam değildi, öyle olmadığını biliyordu. Yine de istediğim gibi davranıp bana yemek hazırladığı anda bile mesafeli davranıyordu.
Gözlerimi çekip odadan çıktım. Biraz sonra herkes minibüse binmişti ve yola çıkmaya hazırdık.
Ormana giden patika yolda dört araba ilerliyorduk. İlyas ve Öykü’nün liderliğindeki araba en öndeydi. Öykü’nün ekibiyle göreve gidiyor olmak bana hâlâ diken üzerinde hissettiriyordu. Bizim bağlı olduğumuz şirket RİS; bizim dışımızda sekiz ekibe ev sahipliği yapıyordu. Bunlardan ikisi Feda için sahadaydı.
Listenin dokuzuncu sırasında olan kişinin zamanı dolmuştu. Evindeki delillerin yerini biliyorduk, on iki kişiden biri bu gece yok oluyordu. Öykü ve İlyas’ın arabası önümüzde durduğunda herkes hareketlendi. Patika yoldan eve giden yol uzundu ve adam bu bölge de kuş uçsa haberi oluyordu. Buna rağmen artık çok geçti.
Evin önüne gelmemize daha dakikalar varken büyük bir gürültü duyuldu. İlyas’ın arabası durmuştu. Gözlerimi şaşkınlıkla açarak Algın’a baktım. Planda her şey saniyesine kadar ayarlanmıştı. Adamların haberi olacağı ve delilleri yok etmeye çalışacağı süre, evden kaçıncı dakika çıkmaya çalışacakları. Her şey düşünülmüştü.
Bizim olduğumuz arabadan bir koruma aşağı inecekken, “Dur,” dedi Noyan. “Yolunda gitmeyen bir şey var.”
Herkesin gözü etrafa dönerken ön camdan İlyas’ın arabasına baktım. Hiçbir hareket yoktu, arabanın içi gözükmüyordu. Onların arabasına ateş edildiğini biliyordum. Bir el ateş sesi cam kırılma sesiyle aynı anda duyulurken Algın’ın acı içinde kısık sesini duydum. Bakışlarımın odağı anında ona döndü. Kurşun kolunu sıyırmıştı ve kan kaybediyordu.
Hiçbir şeyi duyamayacak kadar ona odaklandığımda kafamın içindeki uğultunun kurbanı olmak üzereydim.
“İyiyim, sadece sıyırdı,” diye beni rahatlatmaya çalıştı.
Sadece sıyırmakla bu kadar kanı nasıl kaybederdi? Kolunu geri çektiği sırada Yalçın yardım çantasından çıkardığı gazlı bezleri yarasına bastırdı.
“Öykü vuruldu. Bu şekilde ilerleyemeyeceğiz geri dönüyoruz. Hava desteği çağıracağız.”
Tutuklama kararı çıkmıştı, adamı oradan her türlü alacaktık ama belgeleri yok etmek için vakit kazanmaya çalışıyordu.
Plan yerle bir olmuştu ve bunun bir sebebi vardı. “O köstebeği bulduğumda ölmek için yalvaracak,” dedi Noyan tıslayarak.
Yoldan geri dönerek ormandan uzaklaşmaya başladık, tehlikenin olmadığını bildiğimiz kısımda Ris’in ajanları ve Tan ekibi burada kalırken biz dönmek zorundaydık. Onlarsa ormanın çıkışlarını kapatacaklardı ve hava desteğini bekleyeceklerdi.
Hastaneye geldiğimizde Algın’ın koluna dikiş atılmıştı. Ameliyathanenin önünde Öykü’nün doktorunu bekliyorduk.
Algın sessizce yanıma oturduğunda kolundaki sargıya baktım. Annesini kaybettiği gece bu hastanenin acilindeydik. Ameliyata alınmaya bile yetişemeden ölmüştü annesi. Yine aynı hastanenin koridorunda bir başkasının yaşam mücadelesiyle yüz yüzeyken oturuyorduk. Bu kez zemine oturmuş, dizlerini kendine çekmiş, annesinin ölüm haberini alacak alan olan o adam değildi yanımdaki.
Ben ailemi kaybettiğimde yine bu hastanenin bu koridorundaydık. Annem morgdaydı ama babamı ameliyata almışlardı. Yaşamayacağını biliyordum, annemin ruhunun çoktan yok olduğu bir evrende onun da fazla kalamayacağını çok iyi biliyordum.
O gece hiç ağlamamıştım ama ondan sonraki gecelerde hiç susmamıştım.
Noyan’ın katili aslında bildiğini öğrendiğimde çok ağlamıştım. Sanki öldükleri gecenin yerine o gece ağlayabilmiş gibi hissetmiştim.
"Nasıl cümle kuracağımı unuttuğum zamanlar oldu,” dedim. Hiçbirinde bu kadar konuşmayı unutmamıştım.
Kelimelerimin ona ulaşıyor olması beni mutlu ediyordu. Ben her şeyi herkese anlatabilen bir kadın değildim. Yaşadıklarımı belki anlatabilirdim ama hissettiklerimi kendime bile anlatamazken ne kadar anlatmaya çalışırsam o kadar yanlış konuşurdum.
"Benim kendime itiraf edemediklerimi hep ilk anında anlayan sensin ve ben neredeyse senden kendimi dinleyeceğim."
"Sana kendini anlatmayı çok isterim. Zira bence hâlâ bilmiyorsun içimde nasıl yer edindiğini."
Gülümsedim. Onun içindeki ben nasıl biriydi? O beni hep iyi bilirdi. Anneme benzetirdi. Kabul etmemek çare değildi. Ben önünde birini öldürsem bile o beni hep iyi bilirdi.
"Bir şehir," diye fısıldadı. O an afallayarak gözlerine baktım. "Bir şehir var içimde, her yeri sensin."
"Bu... Algın bu kez ben mi anladım seni. Yani içindeki şehri?" Kaşları yumuşak bir kavis alarak havaya kalktığında ne söylediğimi anlamaya çalıştı bir süre. "Seni bir şehre benzettim hep içimde. Şimdi sen diyorsun ki içimde bir şehir var."
Bana sanki bir dumanın, bir ilacın tesirinde kalmış gibi baktı bir an için.
"Beni bir şehre benzetiyorsun?" diye sordu bu hoşuna gitmiş gibiydi. Başımı sallayarak onayladım.
"Öyleyse anlamışsın bende kendimi bir şehre benzetiyorum."
"Peki hangi şehir?" diye sordum birden heyecanla.
"Senin benzettiğin şehir," dedi beni avutmaya çalışır gibi gülümseyerek.
"Sen Ankara'sın," diye fısıldadım. "Seni benzettiğim şehir, Ankara."
"O hâlde sen de bir kar tanesisin, belki bir kış günü şehrimin üzerine yağarsın." Başını göğüs kafesime bastırdım. Saçlarından dağılan kokuyu soludum. Yavaş yavaş ruhuma sızan bir duman gibiydi varlığı. Etkileyiciydi ve belki bir gün beni öldürecekti.
“Neye borçluyum bu sarılmayı?” dedi gülerek.
“Ölmediğine,” dedim abartılı bir ifadeyle.
“Kolumu kurşun sıyırdı diye ölseydim karizmam yerlere düşerdi. Böyle ölüm mü olur?”
“Koluna gelmeyebilirdi,” dedim.
“Koluma geldiği için sadece şükredebilirim,” dedi.
Ameliyathanenin kapıları açıldığından doktor içeriden çıktı. İlyas ayağa kalktı. “O iyi mi?”
“Kurşun organlara zarar vermemiş, hastanın durumu iyi. Birazdan normal odaya alınacak, geçmiş olsun.”
İlyas derin bir nefesi sonunda içine çekebilmişti. O sırada koridorun sonundaki Aylin’i gördüm. Öykü’nün görev arkadaşlarından biriydi.
O İlyas’ın yanına ulaştığında Algın’a baktım, ardından sessizce ameliyathanenin önünden uzaklaştık. Bu koridor beni bunaltıyordu.
Hastanenin önünden ayrılacakken kapının önüne çıkan Noyan’ın gördüm. Telefonda konuşuyordu ve sinirliydi.
“Gidelim,” dedi Algın bileğimden yumuşakça tuttuğunda. Onun yanına gitmemi istemiyordu.
Noyan’ın yanına gitmekten vazgeçerek başımı salladım. “Gidelim.”
Yağmur yağmaya başlarken caddeye çıkmıştık. Korumalardan birisi bizim için bekliyordu. Siyah arabanın arka koltuğuna geçtiğimizde başımı koltuğa yasladım. Yağmuru hissetmek istemiştim.
“Biraz yürüsek eve gelmeden önce inip,” dedim. Algın’ın şaşkınlığını gizleyebilen çehresi bana döndüğünde bunu kabul etmeyeceğini zaten biliyordum. Bu kez sahiden tehlikeliydi ama dudaklarımdan bu cümle dökülürken bir an olabilir gibi de gelmişti.
Araba ışıklardan sola dönmek yerine düz gittiğinde koltuktan doğruldum. “Nereye gidiyoruz, neden dönmedik?”
Korumanın gözleri dikiz aynasından bize döndü, bu uzun sürmeden tekrar yola döndü. “Bana gidiyoruz,” dedi Algın.
Karanlık arabanın içinde ona döndüm. “Neden?”
Evimi bilen herhangi birisi yoktu, evime gitmemem gereken bir tehlike de artık söz konusu değildi.
“Öyle gerekiyor, en azından bu gece için,” dedi.
Daha fazla üstelemek yerine dudaklarımı birbirine bastırdım. Araba Algın’ın evinin önünde durduğunda ben önden inerken o korumalarla kısa bir şey konuştu. Kapıya geldiğimde ise hızlı adımlarla bana yetişip kapıyı açtı. Asansöre binip yirmi birinci kata geldik. Evin kapısını açarken onun hareketlerini izliyordum. Adımlarım hep onun bir adım önündeydi, bunu bilinçli olarak bana yaptıran oydu.
“Bir duş alıp, üzerini değiştir,” dedi anahtarını ve ceketini vestiyere bırakırken. Üstüm başım ıslanmıştı ve toprak ile kan kokusu üzerime sinmiş gibi hissediyordum.
Bedenim kasıldığında ona bakmayı reddettim.
“Banyoda temiz havlu var, yerini biliyorsun,” dedi gerginliğimi daha da artırarak.
“Sadece üzerimi değiştirsem de olur aslında,” dedim ellerimi nere koyacağımı bilemez bir hâlde.
“Benden utanma,” dedi tamamen umursamaz bir sesle. “Hoş, utanacağın bir şey de yapmıyorsun zaten. Duş alıp üzerini değiştireceksin.”
Adımlarım banyoya ilerlerken arkamdan gelip giymem için getirdiği kıyafetleri uzattı. Elinden alıp yüzüne bakmadan banyoya girdim. Üzerimi çıkartırken kalp atışlarımın seyri değişmeye başladı, hâlâ kapının önünde duruyor olabilir miydi?
Mutfaktan birkaç tıkırtı duyduğumda tuttuğum nefesimi verdim. Neler düşünüyordum ben?
Duştan çıktığımda rahatsız olsam da kendi iç çamaşırlarımı tekrar giydim. Üzerime onun tişörtünü giyip havluyu ve kıyafetlerimi kirlilerin olduğu yere attım. Ardından kararsız kalıp kıyafetlerimi tekrar alacak gibi olsam da bundan vazgeçtim.
Kilidi sessizce açıp banyodan çıktığımda karanlık koridoru yürüdüm. Yağmur yağmaya devam ediyordu, camlara vuran yağmur damlaların sesi benim için en güzel konserden, en güzel senfoniden bile daha güzeldi. Mutfağa doğru yürürken Algın’ın sesini duydum, telefonda konuşuyordu.
Kapıya yaşlaşıp söylediklerini duymaya çalıştım. Aslında amacım bu değildi ama içimden bir ses beni bunu yapmaya itmişti. “Hedef ben değildin,” dedi Algın’ın sesi. Ne konuşuyorlardı? “Hedef herhangi birine zarar vermek hiç değildi. Hedef Deren’di. Fark edip Deren’in önüne geçmeseydim,” dedikten sonra acıyla duraksadığını hissettim. “Ölebilirdi.”
Kurşunun kolunu sıyırması rastgele edilen ateş değildi. Beni öldürmek isteyen kimdi?
“Bunu daha sonra konuşalım, Deren burada,” dedi. Ardından telefonu kapattı. Birkaç saniye bekledikten sonra her şeyden habersiz gibi mutfağa girdim.
“Sana kahve yaptım, soğumadan iç iyi gelir,” dedi. Başımı sallayarak karşısındaki sandalyeye oturdum.
“Saçlarını kurutmamışsın,” dedi.
“Kurur şimdi dert değil,” dedim kahvemi avuçlarımın arasına aldığımda.
Ayağa kalkıp balkonun kapısını kapattı. Artık yağmurun sesi daha az duyuluyordu.
“Gidip duş alabilirsin, beni evden kaçıracaklarını sanmıyorum,” dedim.
“Benim evimde hiç kimse parmağının ucuna bile zarar veremez,” dedi net bir sesle. Bu konu onun için şaka kaldırmıyordu. Ben de zaten şaka yapıyor sayılmazdım.
“Akın tutuklandı, diğerlerinde aklın kalmasın. Odanı hazırladım, kahveni içtikten sonra istersen uyuyabilirsin. Beni beklemene gerek yok,” dedi ayağa kalkarken. Bir şey dememi beklemeden mutfaktan çıktığında gözüm masanın üzerinde bıraktığı telefonundaydı. Telefonuna uzanıp ekranın ışığını açtım. Duvar kağıdında hep beraber çekilmiş fotoğraflarımızdan birisi vardı. Şifresi ne olabilirdi?
Kendi doğum tarihini ve annesinin doğum tarihini denedim. Kuzeniyle ilgili bir şey olup olmayacağını kısa bir an düşünüp bunu direkt eledim. Bir ihtimal olursa diye kendi doğum tarihimi denedim ama hiçbirisi olmadı. Tanıştığımız gün, annesinin ölüm tarihi. Son ihtimal buydu, telefonu açan şifre de bu oldu.
Bildirimlerine bakmam doğru değildi, telefonunu karıştırmam hiç doğru değildi. Algın unutkan bir adam değildi, bu telefonu bana güvendiği için buraya koymuştu. Neden telefonun içindekileri merak ettiğimi bilmiyordum ama galerisine bakmak istiyordum. Belki de eski Algın’ı merak ediyordum. Galeriye basmak isterken üstten gelen bir mesaj bildirime yanlışlıkla tıklamaktan son anda kurtuldum.
İstediğin gibi tüm plan hazır, kimse zarar görmeyecek.
Mesaj Paul isimli birisinden gelmişti. Profil fotoğrafında bir kadınla çekildiği fotoğraf vardı. Başımı iki yana sallayıp galeriye girmekten de vazgeçerek telefonu kilitledim ve aldığım gibi masaya bıraktım.
Kahvemi bitirip misafir odasına girdim. İçerisi tertemiz kokuyordu. Çift kişilik yatağa girip gözlerimi tavana odakladım. Su sesi kesilmemişti, yağmur da yağmaya devam ediyordu. Yağmur sanki şehri temizlemeye çalışır gibi inatla durmuyordu.
Dakikalar sonra su sesi kesildi. Ardından banyonun kapısının açıldığını duydum. Gök gürültüsü yüksek bir sesle evin içinde yankılanırken babamın kollarında uyuduğum o güne gittim. Yüksek sesten korktuğum kadar hiçbir şeyden korkmamıştım. Beni uyutabilmek için gök gürültüsü dinene kadar uğraşmıştı. Annemin o gece bir dava için şehir dışında olduğunu hatırlıyordum. O yağmurlu gece de onu bir daha göremezsem diye anlamsız bir korku yerleşmişti içime. Yağmurun yağışı ilk kez o gece huzur verici değildi.
Bir kez daha gök gürlediğinde gök yarılıp yere dökülecek sandım. O kadar yüksek sesliydi ki kulağımın dibinde bir silah patlasa ancak bu kadar etkilenirdim.
Kapımın tıklandığını duyduğumda sıkı sıkı yumduğum gözlerimi aralamaya çalıştım.
“İyi misin?” diye sordu Algın karanlığın içinden. “Duracak gibi görünmüyor,” dedi cevap vermediğimde.
Hareketsiz bir şekilde uzanmaya devam ettiğimi görünce sakin bir nefes verdi. Odanın kapısını açık bırakıp sakin adımlarla yürümeye başladıktan bir süre sonra salonun ışığı açık bıraktığı kapıdan sızmaya başladı. Televizyonun kısık sesi yağmur sesini biraz da olsa bastırırken kendimi evimde hissettim.
Annem ve babam salonda oturup televizyon izliyordu. Babam beni her gece saat ön bire gelmeden uyuturdu. Sonra uyandığımda ikisini film izlerken gördüğüm olurdu. Babam sessizliğin bazı geceler beni korktuğumu bilirdi. Annem televizyonun sesini kısmak istemişti bir gece. “Fark etmedin mi?” demişti babam, “çok sessiz olunca evin içi, ürperiyor.”
“Gürültüden rahatsız oluyor,” demişti annem. Şaşırdığını biliyordum. “Yaşamı hissetmek istiyor sadece,” dediğinde babam, ne demek istediğini anlayamamıştım. “Evde olduğumuzu, bir yere gitmediğimizi bilmeye ihtiyacı var. Ufak bir tıkırtı, küçük bir ses sadece. Gürültü değil, yüksek ses değil.”
“Seni seviyorum,” demişti annem ağlamaklı bir sesle.
Televizyonu ve ışığı açmıştı ama gerçekten salonda mıydı? Annem ve babamın salonda olduğunu bilirdim. Uykuya tamamen daldığımda belki de televizyonu kapatıp uyurlardı. Algın da televizyonu ve ışığı açıp odasına mı geçmişti? Öyle olsa sesini duyardım, diye düşünürken çakmak sesini duydum. Salondaydı, sigara içecekti.
İçimden bir parça kopuyormuş gibi hissediyordum. Bu gece sanki bir romanın karakteriydim, beni yazan kadının içindeki çığlıklarını hissediyordum.
Gözlerimi kapattığımda sonsuz bir döngünün içine hapsolduğumu hissettim. Derin korkuların içime dolup dolup taşmasını kaldırabiliyordum ama belki de deliriyordum.
Eylül 2024
