6. bölüm · ÇIĞIR

5.BÖLÜM: "YANKI DOLU MESAFE"

Seda Özkan

5.BÖLÜM: 'YANKI DOLU MESAFE'
Perdenin Ardındakiler - Bu Şehir Bugün Sensiz
Anıl Berke - Zor
Yüzyüzeyken Konuşuruz - Tutun Sen Bana

Her şeye bir adım daha yakın. Düşmana, başarıya. Belki de ölüme.
Uyandığımda evdeydim, beyaz tavanın altında, yatağımda. Gözlerimi açmakta zorlanmıyordum ama göz kapaklarımdan sızan güneşin varlığını istemiyordum. Bu yüzden uyumaya devam etmesem de gözlerimi kapalı tutmaya devam ettim.
Israrla titreyen telefonum yatağın içinde bir yerlerdeydi, arayan kimse pes edecek gibi de durmuyordu. Titreşim bir son bulduğunda yorganı üzerime çekerek sağıma döndüm. O an üzerimde dün giydiğim kıyafetlerin olduğunu anladım.
Telefon bir kez daha titremeye başladığında gözlerimi daha sıkı yumdum. Başım ağrıyordu, göz kapaklarımdan şakaklarıma doğru ulaşan ağrı canımı yakıyordu. Arama bu kez kısa sürdü ama kesildikten sonra devam eden kısa titreşimlerden mesaj geldiğini anladım. Yaşam o telefondu sanki, gözlerimi açmayı reddettiğim gibi bunu da reddediyordum.
Birkaç dakika sessizliğin ardından kapı büyük bir gürültüyle çalmaya başladı. Elimi başıma koydum, yerimde doğruldum. Böylece gözlerimi açmak, güneşi kabullenmek zorunda kaldım.
Yataktan çıkıp kapıya yöneldim. Kapıyı açtığım sırada dağınık saçlarımı toparlamaya çalışıyordum ve karşımda nefesini toparlamaya çalışan bir Algın, görmeyi beklediğim en son kişiydi.
"Bir gün," dedi sinirle, sert bir nefes verdi. "Yemin ederim bir gün aklımı yitirteceksin bana."
Arayan o olmalıydı, benim için endişelenmişti.
Sabaha karşı beni eve o bırakmıştı. Daha kaç saat geçmişti de üzerinden beni defalarca arayıp endişelenmişti?
"Ayrılalı daha kaç saat oldu ki Algın? Neden bu kadar panik oldun?"
"Saat beş, Deren," dedi bastıra bastıra. "Beş. Seni şafak sökmeden yatırdım yatağına."
Gözlerim şaşkınlıkla açıldı. "Beş mi?"
"Başına bir şey geldi sandım," dedi, sonunda biraz da olsa sakinleşti. O sırada telefonu çaldı.
"Burada, yanımda" dedi telefonu açtıktan sonra. "Sakin olun."
İçimden güçlü bir küfür savurdum. Herkesi endişelendirmiştim.
"Bu kadar uyuyacağımı bilemezdim," dedim gözlerine bakarak. "Hepinizi endişelendirdim."
Beni belimden tutarak usulca kendine çekti, sarıldı. Elini saçlarımın üzerine yerleştirip, başımı göğsüne yasladığında benim ellerim aramızda, göğsünün aşağısında kaldı.
Bu an, bu mesafe, ellerimdeki saçları bir şefkatin portresiydi. Bir annenin endişesi parmaklarımın ucundaydı. Kendi annemin endişesi.
Ben güvende olduğuma inandığım zamanlarda sorumsuz bir çocuk olurdum. Annem, habersizce geç kaldığım gecelerde benim için deli gibi endişelenirdi. Ben sporda olurdum ve benim düşüncelerimde spor merkezinden daha güvenli bir yer olmadığı için anneme haber vermeyi bir mesajla geçiştirdiğim anlar olurdu. Endişesi bana hep gereksiz gelirdi.
Algın'la aramızda bir adım mesafe bile yoktu ama aramızda duran, ne yapacağını bilemeyen ellerim büyük bir mesafeydi. Sitenin içi sessizdi, nefes seslerimiz sessizdi. Sessiz bir yankı şehrin bir ucundan başlayıp kapımda son buldu.
Bir sergide olsaydık, sahiden de bir portrenin içinde ölümsüzlüğün temsili olsaydık. Bir ressam bize baksaydı, ne görürdü?
Yankı dolu mesafe. Gidilmek üzere çıktığın yolda yankı dolu sessizliğin yolun sonundan sana yaklaşması. Sessizliğin yankısı. Nefes sesleri bile yok, herkes ölmüş gibi. Yaşayan iki ruh ama sonu belli değil.
Bir portre yansıma mıdır, yanılsama mı? Bir ressama sorulsa cevabı yeterince bakıldığında bir yansıma, olurdu belki bu sorunun. Sıradan birisiyse sadece renkleri görürdü, griyi.
Yeterince bakarsa kadının kalbini görür müydü ressam? Yeterince yazarsa kadının acısını hisseder miydi yazar?
"Gelsene içeri," dedim kendimi geri çekerek. Gözlerine bakamadım, göreceğim şefkat miydi beni korkutan bilmiyordum zaten bir cevap da aramıyordum. Ne kadar soru sorarsam kendime o kadar yalan söylerdim.
"Spor merkezine gitmemiz gerekiyor," dedi sessizliğin yankısını bölerek. Satırlarca acı veren bir şarkı son buldu konuştuğunda. Saatlerce maruz kalınan gürültüden sonra gelen huzur verici sessizlik gibi zihnime dağıldı.
Başımı sallayarak bir adım geri gittim. "Hazırlanayım, uzun sürmez."
İçeri girip hızlıca üzerimi değiştirdim. Vestiyerden aldığım deri ceketi kazağımın üzerine giydim. Kapıyı kapatacağım anda gürleyen göğün sesi tüm evin duvarlarında yankılandığı an evin içi aydınlanıp tekrar karanlığa boyandı.
Kasım ayı bu şehrin cennetiydi. Yağmurun sesi, rüzgârın nefesi bu şehrin cennetiydi. Belki de, diye düşündüm içimden. Aylarca yanmış bir şehri söndürmeye çalışıyordur gökyüzü. İnsan belki de bu yüzden ağlıyordur, gündüzden kaçıp karanlığa sığındığı geceleri.
Kapının kolunu tutarak geri içeri girdim, vestiyerden gri beremi alıp saçlarımın üzerine taktım. En köşede duran, bana bol geldiği için kullanmadığım siyah bereyi avuçlarımın içine sıkıştırıp kapıyı kilitledim.
Algın kapının kenarındaki duvara sol ayağını ve sırtını yaslamış beni bekliyordu. Çabuk hazırlanmıştım ama öyle olmasa bile Algın, Aras gibi beklemeyi sorun eden bir adam değildi.
"Gidelim," dedi beni gördüğünde. Sırtını duvardan çekip asansöre yöneldi. Onu bileğinden tutup durdurdum. Omzunun üzerinden bana baktı. Birkaç adımda önüne geçip parmak uçlarımda biraz yükseldim, avuçlarımdaki bereyi siyah saçlarının üzerine taktım.
Beni dikkatle izliyordu. Boyuna yetişme çabamı, şapkayı takarken titreyen ellerimi.
"Sağanak," dedim.
"Arabayla gideceğiz."
"Olsun," dedim gözlerinin içine bakarak. "Sağanak bu."
Sessiz bir ifadeyle karşılık verip beresine dokunmadı. Asansöre binip binanın ön girişine indik. Yağmur hızını inanılmaz artırmıştı.
"Sağanak," dedi Algın tıpkı benim gibi. "Sen haklıydın."
"Şemsiye bile alabilirmişim."
Kısacık bir mesafe gidecektik ama eminim ki saniyeler içinde ıslanacaktık. Algın ceketini çıkarıp saçlarımın üzerini örttü. "Saçmalama," dedim üzerindeki kısa kollu tişörte bakarak. "Şuradan şuraya gideceğiz."
"Evet," diyerek elimi tuttu. "Şuradan şuraya gideceğiz."
Koşar adımlarla binanın biraz ilerisindeki arabasına ilerlemeye başladığında ben de koşmaya başladım. Arabanın önüne geldiğimizde kapımı açıp içeri girmemi bekledi. Hemen ardından kendisi de arabaya bindi.
Algın'a baktım, neyse ki o kadar çok ıslanmamıştı. Ceketini elime alıp arkaya bıraktım, kurumadan giymesi daha kötü olurdu. Motoru çalıştırdığında silecekler de hızla çalışmaya başladı. Araba artık yağmura teslim değildi, önümüzü görebilirdik.
Liber'a geldiğimizde Feris ve Noyan mutfaktaydı. Konuştuklarını duymak için Algın'ı durdurdum. "Görevi Tan'a vereceğim, bizimkileri buna karıştıramayız şimdilik."
"Belki de fazlalıksındır bu ekibe," dedi geçmişin içinden yükselen bir ses. Boş bakışlarla duvara kısa bir an baktım, umursamadım.
Feris ve Noyan'ın sınırlarından nefret ediyordum. Her şeyin içinde olduğumuzu sanırken hâlâ tehlikeli olduğu şeylerden bizi geride tutmaya çalışmalarından gerçekten nefret ediyordum. İnsanın kendi kendine engel olduğu durumlar gibi geliyordu onların bize engel olması. Hedefimiz aynıydı, aynı ekipteydik ve onların bizi koruma çabaları sadece hedefe giden yolda önümüze duvarlar örüyordu.
Sessizce mutfağın önünden ayrılıp salona yöneldim.
"Karışma, Deren."
Algın'a bakmadan yürümeye devam ettim. "Sadece göreve bakacağım, hepsi bu."
Bileğimden tuttu. "Geri plana attıkları falan yok seni, bu bir görev ve Feris ekip lideri. İstediği ekibe verir görevi."
Bileğimdeki elinden bakışlarımı çekip gözlerine baktım. "Sadece," dedim bastırarak, "bakacağım."
Küçük, sessiz adımlarla Feris'in masasının önüne geldim. Dosya oradaydı. Açıp ilk sayfasına baktığımda tanımadığım bir kadının ismiyle karşılaştım.
"Her şeyi kafana göre yapmak zorundasın değil mi?" dedi, Noyan. Algın'ın bir adım arkasındaydı.
"Feris'ten emir aldığınızı söylüyorsunuz her fırsatta ama görüyorum ki sadece işinize gelince emirlere uyuyorsunuz."
Bunu bilmek bizim hakkımızdı. Sürekli canıma kasteden hislerden sonra bunu bilmek en çok benim hakkımdı.
Algın'ın omzuna dostça dokunup yanından geçti. Salonun içinde yavaş adımlarla yürümeye başladı. "Ölmek istiyorsan, seni tutmayayım, Deren."
"Noyan," diyerek araya girdi Algın, uyarıcı ses tonuyla. Anlıyor muydu bilmiyorum ama o geceden sonra onun gözlerine bakmakta, onunla konuşmakta zorlanıyordum. Saatlerce bana sarılmıştı. Söylediği her cümleye yüklemekten korktuğum anlamlarca sarılmıştı, yine aynısını yapıyordu. Bana değil fiziksel bir şey olması, bir söz söylenmesinden bile uzakta tutmaya çalışıyordu.
Noyan ise bu sözleri bilerek söylüyordu, beni nasıl susturacağını çok iyi biliyordu. Madem herkes kartlarını açık oynuyordu, ben de susmayacaktım.
"Sana güvenmem gereken hiçbir sebep yok, biliyorsun değil mi?" Algın ve Feris'in birbirne endişeyle baktıklarını göz ucuyla gördüm. "Nihayetinde ailemin katilini bilirken benim çığlıklarıma sağır kalmış, ailemin katilini aramama kolpadan yardım etmiş adamsın sen. Ekibe bunun için almadın mı beni?" Gülümsedim, acıyı andıran ama acıdan izler taşımayan bir yalanla. "Niyetin beni korumak," daha çok güldüm, bu kez alayla, "belki de korumak yalanına sığınıp üzerimden plan yapmak." Böyle olmadığını elbette biliyordum. "Böyle yaparak beni koruyor musun, ateşe mi atıyorsun?"
Bu korumak değildi. Bir şeye yasak koyarsan insana daha cazip gelirdi ve onlar beni görevden uzaklaştırmaya çalıştıkça ben kendi yollarımı kullanarak göreve dahil olmaya çalışıyordum. Böylesi daha da tehlikeli değil miydi?
"Ya sen, Feris?" dedim Feris'e dönerek. "Senin işin bu, tehlikeli de olsa bize görev vermek. Ama her şeyin tehlikeli olduğunu söyleyerek bizi geride tutman nereden bakarsam mantığa ters. Ben sizi on yıldan daha uzun süredir tanıyorum Feris. Onları susturabilirsiniz," dedim, kastettiğim Çığır ekibiydi. "Ama beni susturamayacağınızı biliyorsunuz."
"Sizin sınırlarınızdan nefret ediyorum. Eğer burada bir iş yapıyorsak herkese söz hakkı verilmeli, öyle değil mi? Biz bu işe tehlikeli olduğunu bilerek girdik Noyan." Noyan'ın adımları durdu.
"Görev diye değil, bir zorunluluk diye hiç değil. Her şeyi göze alarak girdik." Zihnimde hep birkaç dakika sonrasının senaryosu olurdu, gelecekten cümleler dilime uğramadan zihnime dolanırdı. Nefesimin kesileceği cümleleri dudaklarıma göndermekte kimi zaman zorlanırdım.
"Ben, Noyan."
Onun gözlerine baktım. Gözlerimde gerçeği gören adamın gözlerine. "Ailemi öldüren adamın Feda olduğunu bilmeden girdim bu işe. Senin için. Senin geçmişini tüm yaşayan anılarınla birlikte sessiz çığlıklara boğan bu adam hakkında yaptığın her planı eksiksiz yapmak için. Gerçeği öğrendiğimde neden başladığımı hiç unutmadım. Bu adam herkesin canını yaktı. Bu adam ailemi öldürdü. Ama başlama sebebim şu ki yeryüzüne cehennemi taşıyan bu adam Noyan'ın arkadaşı." Bu sınırları çizen her şeydi. Bu mahşer yeri onundu, bu adam onun arkadaşıydı. Bu adam benim ailemin katili olmadan önce Noyan'a masallar anlatan adamdı.
"Senin için başladım, senin için devam ettim, senin için sustum, senin için geri çekildim. Gerçeği öğrendiğimde annemin ruhunun ağırlığında ezildim ben her gece. O adamı kaç kez öldürmek istedim. Senin korktuğun o kadına dönüşmekten her gece korktum. Sonra yine durdum. Durdum çünkü başlangıca döndüm anlıyor musun?"
Başımı iki yana sallayarak daha söylemek istediğim binlerce sözü bir cümleye hapsettim. "Ben bu yolda senin ihanetini bile affettim. Çünkü başlangıçta beraberdik ve sonda da öyle olmalıydık." dedim buz gibi bir sesle. "Bir gün ölmemiz gerekirse, ölürüz. Bunu kabul ederek girdik. Sen de bizi bunun için eğittin zaten."
Söylediğim her şeyden sonra biraz olsun anlaşılabilmekti istediğim. Bir şey söylemesini istemediğim için yerimden kalkıp aramızda oluşan sessizliği bölerek yürüdüm. Adımlarım beni terasa getirdiğinde gecenin zifiri karanlığına aitti etraf. Saat gece yarısına geliyordu. Kollarımı korkuluklara yaslayarak gökyüzüne bakmaya başladım. Arkamdan gelen adım seslerinin kime ait olduğunu biliyordum. O da benim gibi kollarını korkulukları yasladı.
"Pişman oldu, yine," dedi Algın. Gözlerimi devirdim, bunu da biliyordum. Konuşur konuşur pişman olurdu, alışmıştım.
Algın aniden bileğimden tutarak bana sarıldığında ne yapacağımı bilemedim. Ardından kollarımı beline sardım, usulca.
"Ölemezsin, Deren," dediğinde cevap vermek yerine sarılmaya devam ettim. "Bir gün ölmen gerekirse bile ölemezsin, izin vermiyorum." Az önceki tartışmada söylediğim cümlenin içine bin tane cümleyi değil, dünya kadar cümleyi de sığdırsam içindeki tüm anlamları ben söylemeden önce anlayacak gibi bakıyordu.
"Bu kalp hep atacak, anlaştık mı? Kalbinin sesini hep duyacağım."
"Üzgünüm, buna ben karar veremem." İfademi alaylı tutmaya çalışsam da başarılı olamamıştım. O alayın altında ezilmemiştim de, birisi beni görse ölümle alay ettiğimi sanırdı ama Algın anlardı, ölümden öyle kolay bahsedemezdim.
"Ölemezsin, Deren," dedi tekrar sessizce. Boynumda nefesini hissettiğimde göğüs kafesimden sızıp kalbime ulaşan birkaç kelebeğin varlığını hisseder gibi oldum. Bu hisle sarsıldığımda beni yere düşmekten kurtaran kollarıydı. Dizlerimin beni taşıyamayacak kadar uyuştuğunun bilincindeydim.
"Ölemezsin," dedi tekrar ve tekrar. Benimle konuşmuyor, ölüm meleğiyle anlaşma yapıyordu sanki. Evrene sesini duyurmaya çalışıyordu çaresizliği. Sevdiklerini kaybeden insanlar bilirdi, ölümün nefesi oldukça acımasız bir insan kadar diriydi.
Algın'ın duygularını anlayabiliyor muydum, bilmiyordum. Yarası yarama denk diye onu anlayabileceğimden emin değildim. Herkesin acısı vardı, herkesin acıyı yönetme biçimi farklıydı. Herkesin geçmişi vardı ama o geçmişte ona masallar mı anlatılmıştı yoksa her gece korkuyla mı uyumuştu bilmiyordum.
Bana ilk kez bu kadar uzun sarılmıyordu ama ilk kez sarılırken bu kadar yoğun hissediyordum. Ben Algın'la aynı yerde uyurken bile böyle bir hissi göğüs kafesimde taşımamıştım. Belki de acısını birine sarılarak dindirmeye çalışıyordu ya da birinin yanında olmaya, yalnız hissetmemeye ihtiyacı vardı. Bilmiyordum.
Yavaşça benden ayrıldığında gözlerine bakmak istesem de bunu engellemişti.
Terasın girişinde Noyan'ı gördüğümde gerisin geri yerime giderken terasın kenarlığına oturdum. Algın çoktan kendini toparlayıp kemikli yüzüne sert mizacını yerleştirmişti. "Ben aşağıdayım." Sesinin perdelerini de çekmişti, o perdeler duygu geçirmezdi.
Noyan yanıma gelip sessizce beni izlerken benim gözlerim gökyüzündeydi. Göğsümde taşıdığım bir gözyüzü vardı, göğün yüzü yalnızca yıldızlar karanlığa döküldüğünde güzeldi. Ne düşünüyordu bilmioyrdum, bakışlarını bazen üzerimden çekse de sonra yine bana bakıyordu.
"Söyle artık."
Ay ışığının yüzünün bir tarafına vuran aydınlığına baktım. O aydınlık çekildiğinde ardında bıraktıkları bizdik. İnsanın içi ve dışı gibi bir de karanlık ve aydınlık yüzü vardı. İnsan kendi sahte ışıklarını söndürmedikçe karanlığını görmek imkansızdı.
"Ailen öldüğünde," diyerek tepkimi ölçtü konuya girmeden önce. Buz gibi tepkimde duygusal bir ize rastlamayınca devam etti. "Bana nasıl baktığını hatırlıyorum."
Benim bilincim o anlarda hiç yerinde değildi. Nasıl baktığımı değil, nasıl nefes aldığımı bile hatırlamıyordum. Kor gibi bir nefesin soluk borunuzu yakıp ciğerlerinize aktığını düşünün. İnsan böyle bir acıyı unutamaz ama ben avuçlarımın içine aldığım cam parçalarının tenimi dağlayan acısını bile hatırlamıyordum. Yine de biliyordum ki Noyan tüm gerçekleri bilerek saatlerce benim yanımda durmuştu.
"Sen benim dibimde büyüdün, Deren."
Oturduğum yerde dizlerimi kendime çektim. Keşke, diye geçirdim içimden. Hiç büyümeseydim.
"Beş yaşındaydın daha. Ben de çocuktum kabul, on üç yaşındaydım ama öyle sevilerek büyütülen bir çocuk olmadığım için bir şeylerin hep bilincindeydim. Senin nasıl her şeyin bilincinde olduğunu düşünüp durdum sürekli. Bu hırsı gözlerine kim yerleştirdi, nasıl herkesten şüphe ederek büyüdün? Çocukları da hiç sevmezdim ama sen farklıydın. Sen beş yaşındayken bile böyle bakıyordun. Yemin ederim her çocuk değiliz dediğinde bununla baş etmeye çalışıyorum. Sen çocukken bile böyle hırslı bakıyordun. Hep bir şeylerin elinden alınabilirmiş gibi, hep sevdiklerin seni terk edebilirmiş gibi, hep tetikte durur gibi bakıyordun."
Öne doğru eğilip dirseklerini oturduğum yüksek duvara yasladı. Bazı cümleleri zihnime dağıldıktan sonra toplamakta zorlanıyordum. Dağılıyor, dağılıyor ve ucu bucağı görünmeyen bir arazide kayboluyordu. Oradaydı, zihnimin bir köşesinde yankılanıp canımı yakmaya devam ediyordu, bulamıyordum dağıttıklarımı. Dokunamıyordum zihnimde dönüp duran geçmişe.
"Siyah kuşak aldın, bunun için yıllarca çabaladın. Sonra sana bu da yeterli gelmedi. Hep bir şeylerden sinirini çıkarmaya çalışıyor gibiydin. Okuldan ne zaman dönsen kum torbasının önünde buluyordum seni. Parmak boğumların kızarana kadar bırakmıyordun."
Güzel bir lise hayatım olmamıştı. Sinirimi çıkarmaya çalışmamın bir nedeni de vardı ama bunların hiçbiri değildi bu hırsa sebep olan. İçimde yenemediğim bir gerçeklik vardı. Feda gibi insanlardan tüm hayatım boyunca nefret etmiştim. Küçücük yaştayken bile.
Henüz beş yaşlarımın başlarında olduğumu hayal meyal hatırladığım bir dönemde annemin babası evimize gelmişti. Annemin neden sevinmediğini sorguladığımı hatırlıyordum çocuk zihnimde. Kız çocukları babalarını severdi, böyle sanıyordum çünkü ben babamı çok seviyordum. Annemin babası, anneme tokat attığında ondan nasıl nefret ettiğimi de hatırlıyordum. Ayaklarının dibine doğru attığım cam vazozun parçalarının dağılışı hâlâ zihnimdeydi, o parçalara basıp canı yansın istemiştim.
Şimdi öyle cam vazoyla canını yakmaya benzemiyordu Feda gibilerin canını yakmak. Annemin ölümü de ona babasının attığı tokat kadar basit değildi zaten. Ama ben şimdi bile o tokadın hesabını soracak kadar nefretle yaşıyordum. Güzel hatırlanacak hatıralar bir yana, kötü anılardan ve kötülüklerden besliyordum içimdeki canavarı. O tokadı unutamıyordum, o adam gittikten sonra annemin ağlayışını unutamıyordum. Annem bazen bir köşede durur siyah deri kapaklı bir deftere bir şeyler yazarken sessizce ağlardı. Gizlerdi benden, soramazdım nedenini, beş yaşındaki o çocuğu gözüme toz kaçtı diye kandırırdı sorduğum zamanlarda.
"Sonra ailenin ölüm haberini aldım. İlk ben aldım. Feda'nın aileni öldürdüğü gerçeğiyle yüzleşmek bir uçurumdan atlamaktan daha zordu. Ölüm ihtimali bile senin yüzüne bakıp yalan söylemekten bin kat iyiydi. Babanın seni bana emanet eder gibi konuşmaları yıllarca döndü durdu zihnimde. Ben tehlikenin ta kendisiyken seni nasıl koruyacaktım? Mezarlıkta bana nasıl sığındığını düşündükçe bu gerçek beni delirtecek gibi oluyordu."
Sakince yutkunduğumda bu yutkunuşun kaç cam parçasına denk geldiğine dair bir fikrim yoktu. Benim hatırlamadığım çoğu şeyin, bana gerçekmiş gibi söylediği yalanların ağırlığıydı onun sözlerine gizlenenler. O bana bir mezarlıkta da yalan söylemişti. Ve ben bu kez beş yaşında olmayışıma rağmen ona inanmıştım. Bunları az önce yüzüne vurmamın nedeni belki de içten içe onu affetmiş olmama olan kızgınlığımdandı. Bununla yüzleşmek içinse doğru zaman şimdi değildi.
"Seni ekibe bunun bilincinde aldım, evet. Yalanların ardına gizlenerek aldım. Çünkü ekipte olmalıydın ki ailen hakkında her şeyi, Feda'yla olan bağlarını öğrenebileyim. Tüm duyguları bir kenara bırakıp buna odaklandım. Duygulara yer verirsem kaybederdim, sana bu kadar sert davranışımın sebebi bu. Belki seni anlamadığımı düşünüyorsun, belki de dediğin gibi sahiden bana güvenmiyorsun, bilmiyorum ama tek amacım seni yaşatmak. Sizi yaşatmak."
"Ben tehlikenin kendisiyken," dedim onun gibi. "Beni kendimden nasıl koruyacaksın?"
Sözlerimden gözlerine ulaşan gerçeklik gözbebeklerinde yıkıldı, bir moloz yığınını gözlerine taşıdı. Bir yangın başlarsa her şeyi kül etmeden sönmezdi. Peki, bu yangın önce kime sıçrayacaktı?
"Korktuğum bu zaten. Seni kendinden nasıl koruyacağım?"
Geçmişteki benimle yüz yüze gelmeye çalışıyordu. Çocukluğumla yüzleşip bu sorunun cevabını ondan almaya çalışıyordu.
"Biz ikimiz aynıyız, Noyan. Sen benim yapabileceklerimden korkarken farkında olmadan korktuğun kendinsin. Senin bana baktığında gördüğün her şeyi ben de sende görüyorum ama tek bir farkla, sen bunu gizliyorsun. Kimse bilmesin istiyorsun. Ben gizlemiyorum, bu soğukluğu herkes görsün istiyorum. Tek farkımız bu. Sen bana her baktığında içinle yüzleşiyorsun. Bir aynadan kaçar gibi benden kaçışının sebebi bu."
Omuzlarımı silkip duygusuzluğun içine gizlediklerimle alay dolu bir gülümsemeyi daha dudaklarıma yerleştirdim. Bu anın kasvetinden çıkmak istiyordum. "Kabul et," dedim yüzüme vuran rüzgâr saçlarımı savururken, "bu nefreti birlikte büyüttük."
Uçurumlarca sessizlik gerçekliğe eşlik etti. Dakikalarca sustuk. O geçmişe gidip geliyordu, bakışları dalgın değildi ama bir noktaya odaklıydı. Bense buradaydım. Söylediklerine karşılık vermek için buradaydım. Geçmişe gidip pişmanlıkları deşmeye bu gece niyetim yoktu.
"Baban seni buraya ilk getirdiğinde hocaya ne dedi biliyor musun?" Bu kasvetten çıkmak istediğimi anlamıştı, tıpkı onu affettiğimi anladığı gibi.
"Size bir şeyleri sanki siz bilmiyormuşsunuz gibi davranırsa lütfen alttan alın, dedi." Kısık sesle güldüğünde ben de gülümsedim. Buraya ilk geldiğim günü neredeyse hiç hatırlamıyordum. Ondan sonra geçen birkaç yılda birkaç kesik anı vardı, o kadar.
"Gerçekten de öyle yapıyordun. Hoca sana hareketi gösteriyordu sen yine de kendin istediğin gibi yapıyordun."
Daha sesli güldüğünde aklına bir şeyin geldiğini anlamıştım. "Beyaz kuşak olayını hatırlıyor musun?"
Başımı geriye atıp hayır dercesine güldüğümde o an yaşananlar tamamen aklımdaydı. Yaşanan rezillikleri insan asla unutmuyordu. "Kızın biriyle beyaz kuşağını değiştirmeye çalışmıştın. Hayır gözün öyle sarıda yeşilde falan da değildi. Bayağı siyah kuşak istiyordun."
Beyaz kuşak tekvandoya başlayanlara verilen ilk kuşaktı. Siyah kuşak ise en üst seviyeydi ve siyah kuşağı almaya hak kazanmış olsan bile on altı yaşından önce alamıyordun. Bu yüzden on altı yaşıma gelene kadar pum kuşağım vardı. Bu siyah kuşak almaya hak kazanmış sporculara takılan siyah kırmızı bir kuşaktı.
"Pum kuşağını da sevmiyordum." Başını sallayarak saçlarımı karıştırdı. "Gözünü dikmiştin bir kere siyaha. Hayır zaten siyah yerine verilmiş deyip kabul de etmiyordun."
Bunu bir takıntı haline getirmiştim, bir türs hırs oyunu gibiydi. Sadece istediğim şey ben de olmalıydı. Onun yerine verilen ya da onun yerini tutacak bir şey değil. O.
"Basketbol sahasına inmek ister misin? Bizimkiler oraya geçelim diyordu." Başımı salladıktan sonra oturduğum yerden inip merdivenlere yöneldim.
Basketbol sahasına girdiğimizde, Elis topu sektirerek koşarken Yalçın topu ondan almaya çalışıyordu. Top potadan girdiğinde tamamen ana kapılmış olduğumu attığım sevinç çığlığından anlamıştım. Bizi gördüklerinde bir sorun olup olmadığını anlamak için ikimize baktılar. En sonunda sorunu hallettiğimize inanmış olmalılar ki Yalçın elindeki topu bana pasladı. Olduğum yerden attığım top potayla buluşurken zaferle gülümsedim.
Sayılar böyle giderken en çok sayıya sahip olan bendim. Çünkü Algın her seferinde topu bana pas verip Noyan'ın topu almasını engelliyordu. Buna kesinlikle hiçbir itirazım yoktu, kazanacaksam hileye de vardım.
Ellerimden çıkan top yine potayla buluşurken Yalçın kendini yere bıraktı. Üzerindeki tişörtün boyun kısmı terden ıslanmıştı. "Hile var hakem, hile." İsyan ederken sanki göremediğimiz bir varlıkla konuşur gibi yaptığı hareketlere kahkaha attım.
Elis ve Noyan da tıpkı onun gibi yere otururken nefes nefeselerdi. "Bu şerefsiz," diyerek çenesiyle Algın'ı gösterdi, Noyan. "Tamamen bana oynadı. Tamamen."
"Kazandım diye mızıkçılık yapmayın hemen." Kenarda duran su şişesindeki suyu tek nefeste içtim.
"Görmesem inanacağım," diye imalarla konuşan Yalçın'a Noyan eşlik ediyordu.
Elis alaylı gülüşüyle ikisini izlerken Algın'ın bakışları benim üzerimdeydi. Elimdeki suyu kucağına fırlatıp ben de yanlarına oturdum. Algın az önce benim içtiğim şişedeki yarım suyu tamamen ve tek nefeste bitirip yere bıraktı.
"Takım oyunu değil, dedik. Bireysel, en çok sayı alan, dedik ama umursayan kim." Gülerek Yalçın'ın itiraz edişlerini dinlemeye başladım. "Takımlı olsa takımlı deriz kardeşim. Deriz ki; sayımız eşit değil ama iki kişi bir takım, üç kişi de bir takım olsun deriz. Ama bu hiledir hile."
Nefesi git gide sakinleşti ama sakinleşene kadar da asla susmadı.
Sahanın kapısının açılma sesiyle içeri giren Feris'i gördüm. Saçlarına yaptığı topuzdan birkaç tutam yüzüne düşmüştü. Bedeni bol eşofman altıyla üzerindeki tişört içinde kaybolmuştu ve bu kıyafetler ona ait değildi. O kıyafetler Noyan'a aitti. Buna bir anlam yüklemek yersiz olurdu, onlar kaç yıldır arkadaşlardı. Benim de Algın'ın kıyafetlerini giydiğim zamanlar oluyordu. Yine de bunca yılda bu bir ilk olduğu için biraz şaşırmıştım.
"O gün takip etmeyi bıraktığınız adamları hatırlıyorsunuz değil mi?" diye sordu Feris.
Çok iyi hatırlıyordum. Tenha bir patikada bir arabayı takip etmek ölüme yürümek gibiydi, yine de gitmek istediğim gün ise dün gibiydi. "Algın ve Deren, yarın diğer ekiptekilerle oraya gideceksiniz."
Feris'in konuşmasından sonra hepimiz salona gelmiştik. Saat sabaha gelmek üzereydi ve kimsenin evine gitmek gibi bir düşüncesi olmadığını biliyordum. Bunu yine kucağımda yatan Algın'dan net bir şekilde anlıyordum. "Üzerini ört en azından." Bir çocuğa laf anlatmaya çalışır gibiydim onunla bu konuda.
"Üşüdün mü?"
"Kendimden bahsetmiyorum, Algın. Uyursun birazdan, üzerine örtüp uyu diyorum."
Ayaklarının ucunda duran koyu renkli desensiz battaniyeyi alıp bacaklarımın üzerine örttü. Ardından başını tekrar dizlerime koyup gözlerini yumdu. Başımı iki yana sallayarak yorgunca nefes verdim.
Yalçın'ın bakışlarının bizde olduğunu fark ettiğimde ayağa kalktı. Saçlarımı karıştırıp diğer koltukta duran battaniyeye uzandı. "Aptal herif," diye ağzının içinde kısık sesle mırıldandığını duymuştum. Algın'ın üzerine battaniyeyi örttü, ardından bana döndü. "İyi geceler, bacakların uyuşunca at bunu kucağından."
Kısık sesle güldüğümde bunu yapmayacağımı ikimizde biliyorduk. "İyi geceler."
Elis uzandığı koltukta parlaklığını kıstığı telefonuyla ilgileniyordu. "Burada mı uyuyacaksın sende?" Başını telefondan kaldırıp onaylarcasına salladı. "Çok yorgunum."
Telefonunu kilitleyip sehpaya bıraktı. "Uyu sende hadi," dedikten sonra biraz bekleyip gözlerini kapattı. U koltuğun ucundaydım. Algın'ı uyandırmamaya dikkat ederek biraz aşağı doğru kaydım. Kafası karnıma denk geldiğinde artık ben de uzanıyordum. Feris'in uzaktan gelen klavye sesleri artık bizim ninnimiz olmuştu, yine bu sesle uykuya daldım.

Elimdeki silahı belime yerleştirirken Feris, Elis ve Yalçın ile konuşuyordu. Birkaç dakika önce de bize plandan bahsetmişti. Dün gece spor merkezine gelmiş olmamızın sebebinin planı konuşmak olduğunu da öğrenmiştim ama işler istediğimiz gibi gitmemişti ve aramızda tatsız bir tartışma çıkmıştı.
Spor merkezinin önünde bizi bekleyen siyah minibüse bindiğimizde Kıvanç, Gökçe ve Gediz'in bakışları bizi buldu. Gökçe'nin sarıya dönük saçları siyahlara bürünmüş kıyafetlerinin üzerinde beline kadar uzanıyordu. Karşısına oturduğumda Kıvanç'a baktım. Boynundan omzuna doğru inen dövmenin sadece bir kısmı görünüyordu. Kıvanç'ın kahverengi gözlerindeki kurşun geçirmez ifade birkaç saniyeliğine bile yok olmazken, "Gidebiliriz," dedi Gediz. Her zamanki gibi cam kenarına oturmuştu. Görmeyeli uzayan ve beyaz tenine dökülen kumral saçlarında birkaç tane beyaz saçı vardı. Ona baktığımda gördüğüm adalet sarayına giren bir avukatın temiz duruşuydu. Genç yaşında saçına düşen aklar ise bir çocuğun eline bulaşan kandı ve cinayet işleyen biri avukat olamazdı. Cinayet işleyen biri bir şirketin sahibi olabiliyordu, bir hastaneyi bile yönetebiliyordu. Günahları kanatlarının altında bir canavar, açtığı hastaneye şifa dağıtıyordu, midesi kaldırıyordu fakat Gediz suçluyken avukatlığa devam edip adaleti savunacak bir adam hiç değildi.
Kıvanç bir dosyadan çıkardığı fotoğrafı uzattı, gideceğimiz eve aitti. Oldukça yüksek duvarları vardı ama çatılardan atlayan birine göre yüksek sayılmazdı. "Evin etrafında çok az sayıda adam bulunduruyor, kapıda iki kişi ve evin etrafında konumlanmış iki kişi. Bu da demek oluyor ki bu ev düşmanları tarafından bilinen bir ev değil. Evde kimse yaşamadığı için burada bir şeyler sakladığı belli."
Fotoğrafı geri çektiğinde arkasına yaslandı. "Uygar bir dönem burada yaşamış. Cinayetin olduğu gecede bu evdeymiş. Cinayet bu evde işlenmedi ama Yaren Vera o gece bu eve geldi, bundan eminiz. Aradığı bir şey var mıydı, yoksa tek isteği Uygar'ı öldürmek miydi bilmiyorum ama listenin devamı bu evde olabilir."
"Güvenlik sistemi hafife alınamaz bu evin," diye konuştum kendi kendime.
"Evin kapısı şifreli ve şifreyi biliyoruz. Kameralara gelince, sisteme bağlandığımız anda otuz saniyemiz olacak. Kameralar bu sürede devre dışı kalacak. Otuz saniyede içeri girdik girdik, giremezsek Allah taksiratımızı affetsin," dedi alaylı bir ifadeyle. O kurşun geçirmez ifadesi alayın ardından bile kendini belli ediyordu.
"Kıvanç!" dedi Gökçe, sinirle. Kıvanç teslim olur gibi ellerini kaldırdı. "Demedim bir şey."
"İlk kuralı biliyorsunuz fark edilmemek, ikinci kural ölmemek ve üçüncü kural öldürmemek." Herkes bunu biliyordu ama yine de söylüyordu. "Eğer birimiz fark edilirse, onu tanımıyoruz," diye de ekledi. Bunu özellikle benim gözlerime bakarak söylemesine karşılık kendimi tutamayarak güldüm. Bu kuralı kendi eklemişti, bir çocuğa laf anlatır gibi bana bakarak söylemesi kesinlikle Noyan'ın tembihlemesiydi. Birimiz fark edilirse onun peşine düşerdim, odağı değiştirir ve canım pahasına onu kurtarırdım. Beni çocuk yerine koyuyorlarsa devam edebilirlerdi. Çünkü çocuklar söz dinlemez, bildiklerini okurdu. Tıpkı benim gibi.
Planı detaylı bir şekilde konuşarak ıssız ormanın içindeki eve geldik. Kıvanç boynundaki buffı ağzına kapatarak dövmesinin boynundan görünen kısmını gizledi. Gökçe ise yolda saçlarını çoktan toplayıp siyah şapkasını takmıştı. Bir dövme kimliği ifşa etmekte önemli rol oynardı. Sarı ve uzun saçlarda öyle.
Biz eve girerken kameralar kapanacak, alarm devre dışı kalacaktı. Güvenlik şirketi bunu fark ettiği an bir arıza olduğu düşünülecekti ama içeriye birinin girebileceği ihtimali Feda'nın aklına elbette gelecekti. O adamlarını gönderene kadar biz çıkmış olacaktık. Çıkarken görünmemiz önemli değildi. Üzerimizdeki siyaha bürünmüş kıyafetlerimiz, yüzümüzden asla çıkarmadığımız maskemiz, saçlarımızı gizleyen şapkamızla bizim kimliğimize ulaşması mümkün değildi.
"Dikkat edin." Arabadan ilk inen Kıvanç ve Algın olmuştu. Onların eskiden tanıştıklarını bu sabah tesadüfen öğrenmiştim.
"Başlıyoruz," dedi kulaklığımdan gelen Birkan'ın sesi.
"Kameralar devre dışı kaldığında Feda'ya bildirim gitmeyecek ama adamlarla sürekli iletişimde olduğunu biliyoruz, onlarla iletişim sağlayamaması hâlinde evi kontrole ekip gönderecektir, bu olursa..." Cümlesini tamamlamadı. Böyle cümleler zihinde felaketle tamamlanırdı ama ben o felaketin içinden sürünerek de olsa çıkardım.
Önden Kıvanç ile Algın giderek dış kapıdaki adama yaklaştılar. Algın elindeki şırıngayı adamın boynuna sapladığında adam saliseler içinde bilincini kaybetti. Kapıdaki sesi duyan korumalar koşar adımlarla buraya geldiğinde sırtım kapının yanındaki duvarda yaslıydı. Elim her an tetiğe gitmeye hazırdı ama hayır silah avuçlarımın içinde değildi. Kapının sol kısmı kameraların kör noktasıydı, içeride iki koruma daha olduğunu biliyorduk. İkisi çıkarken Gökçe'nin elindeki şırıngayı ona yaklaşan adamın boynuna sapladığını görmüştüm. Diğer adam da ayaklarımın dibine düştüğünde neden Algın'a bakma ihtiyacıyla dolduğumu bilmiyordum ama gözleriyle denk geldim. Uçurumun dibini andıran gözleri bana bir intiharmış gibi bakıyordu.
"Birkan kameralar," dedi Gediz.
"Sisteme giriyorum," dedikten sonra biraz bekledi. "Kameralar devre dışı."
Hızla kapıya doğru koşmaya başladık. Gökçe kapının şifresini girdiğinde herkes eve girerek bir yana dağıldı. Benim kontrol etmem gereken yer üst kattı. Üst kata çıkarak ilk odaya girdim, büyük bir yatak odasıydı burası. Listenin olabileceği yerler dolaplardı, bu yüzden dolaplara yönelerek kıyafetleri dağıtmadan aramaya başladım içlerini. Kıyafetlerin arasından çıkan küçük bir kutu oldu. İçini açtığımda içinden çıkan gümüş bir saç tokasıydı. Toka oldukça büyüktü ve herhangi bir yerine hafıza kartı koyarak içinde gizlemek mümkündü. Masanın üzerinde içini açıp bakabileceğim bir şey var mı diye baktım ama yoktu. Çekmecelere yöneldiğimde en üst katta gördüğüm sivri uçlu makası aldım. Tokanın ufacık bir çizgi hâlinde birbirini tutan kısmına makasın ucunu güçlüce bastırdığımda kenarından bir parça kırılmıştı. Kırılan kısımdan tutup, iki tarafa doğru çektiğimde tokanın süsü ortadan ikiye ayrılmıştı ve içi bomboştu. Kırık tokayı kutuya koyduktan sonra kutuyu da aldığım yere bırakıp diğer dolapları aramaya devam ettim.
Sıra sıra asılmış binlerce liraya alındığını bağıran elbiselerin alt kısmında, sağ tarafta duran kutuyu açtım. İçi kağıtlarla doluydu. Bunlar oyun kağıtlarıydı. İsim şehir ve anladığım kadarıyla hiç yapmadım tarzı bir oyun oynanmıştı. Kağıtlardan birinin üzerinde Noyan'ın adının yazılı olduğunu gördüğümde o kâğıdı elime aldım. Sağ üst tarafında on iki yıl öncenin tarihi vardı. 'Ben hiç kimseye yalan söylemedim,' yazısı Noyan'a aitti ve altında Asil'in ismi vardı. Asil'in de söylemediği anlamına mı geliyordu altında isminin yazılı olması? Daha önce bu oyunun bu şekilde yazılarak oynandığını hiç görmemiştim. Feda'nın orada ismi olmaması onun on sekiz yaşındayken bile yalan söylemiş olduğu anlamına geliyordu. Elimde tuttuğum kâğıdı ve bu oyunun devam ettiği diğer iki kâğıdı da alıp katladıktan sonra çantama attım.
Çekmecelerin üst iki katı zımba, makas, kalem gibi eşyalarla doluyken üçüncü çekmece kilitliydi.
"Fotoğraf albümü?" Gökçe'nin alaylı sesinde sezdiğim bir sitem vardı. "Yakmak istiyorum sanırım."
Elimdeki çakıyla dolabın kilidini açıp içini açtım. Siyah dosyaların içleri kağıtlarla doluydu. İlk dosyayı açtım. Uygar'ın telefonunun arama ve mesaj kayıtlarının dosyasıydı içlerinden biri. Cinayet gecesine ait.
Hepsini tek tek incelemeye başlarken gözlerimin aradığı listenin devamıydı. Açtığım üçüncü dosyada isimler tam karşımdaydı.
"Liste ellerimin arasında," dediğim anda "O zaman bunun şerefine ben bu albümü yakıyorum," diyen Gökçe oldu. Albümde gördüğü neydi bilmiyordum ama bunu içten istediğine emin olmam için tek cümlesi yeterliydi ve benim tanıdığım Gökçe o albümü cidden yakardı.
"Gökçe bırak şunu aldığın yere." Kıvanç, Gökçe'nin yanına gitmiş olmalıydı.
Listenin olduğu dosyayı çantama atarken kulaklıktan gelen sesten Gökçe'nin albümü bırakmadığını ve Kıvanç'ın elinden almaya çalıştığını anlamıştım. "Çocukluk yapıyorsun. Onlar bir fotoğrafta gülüyor diye kadim dost sayılmıyorlar." Gökçe'nin sinirle gülme sesi kulaklarıma dolarken "Bırak," demesi de bu gülüşü takip etmişti.
Neler olduğunu anlayamıyordum. Seslerini kulaklıktan dinlemeyi bırakıp oldukları odayı bulduğumda Gökçe albümdeki açık sayfaya bakıyordu. Parkeye oturmuştu ve albüm parkenin üzerinde duruyordu. Gözlerini kirpikleri gizliyorken düşen omuzlarından dolayı baktığı fotoğrafı merak etmiştim.
Saçları sarı ve gözleri tıpkı Gökçe'ye benzeyen hatta bakışları bile onunla aynı olan bir kadın Feda'nın babasının yanındaydı. Birbirlerine sarılıyorlardı ve albümdeki fotoğrafların yanlarında el yazısıyla yazılmış birkaç kelime ile her fotoğrafa ait tarih vardı. O kadının olduğu sayfadaki fotoğraflar 1988 yılında aitti. Gökçe'nin yakmak istediği annesi olduğunu anladığım kadının yanındaki adamdı fakat albümü kül etse de o adamın kılına zarar veremezdi. Elinin üzerine dokunduğumda bakışlarını bir an olsun o adamın yüzünden ayrılmadı.
"Yaksan da bu albümü o adama bir şey olmayacak," dedim kısık sesimle. Ekip üyeleri kapıdan bize bakarken Kıvanç tam önümüzdeydi. "Emin ol işe yarayacağını bilsem senden önce ben yakardım." Bakışları beni bulurken yeşil gözlerinde rastladığım benim gözlerimdekilerle aynıydı ve ben onu daha önce böyle görmemiştim. Onu ilk kez gülmediği bir anda, birilerini düşünmediği anda, şaka yapıp Kıvanç'a çocukluk yapmadığı anda görüyordum. Bakmaya devam ettiğinde bakışlarımı çekmek gibi bir niyetim olmasa da gözlerimi kaçırdım. Albümün şeffaf bölmesinden o fotoğrafı çıkarıp ortadan ikiye yırttığında bir elinde annesi duruyordu. Diğer kısmı da fırlatıp attıktan sonra Kıvanç'a bilinçli bir şekilde omzunu çarparak odadan çıktı.
Sıkıntılı bir ifadeyle Kıvanç'a baktığımda gözlerini yumdu. Bu sessiz bir teşekkürdü. Albümü yerine bırakmasını beklemeden ben de odadan çıktım. Gökçe çoktan minibüse binmişti. Karşısına oturup diğerlerini beklemeye başladım.
Liber'ın önüne geldiğimizde minibüsten inerek salona geçtik. Feris bilgisayarın başındaydı. Yalçın o gecenin görüntülerini kontrol ediyordu, yoldayken bana bir kadından şüphelendiğini belirten bir mesaj atmıştı.
Feris beline uzanan saçlarını gelişigüzel topladıktan sonra boynunu esnetip ayağa kalktı. Masanın sağ tarafında duran bir dosyayı eline alıp yanımıza ulaştığında dosyayı Yalçın'ın önüne koydu. Üzerinde ataşla bir kâğıda tutturulmuş bir fotoğraf vardı.
"Çiğdem Erlen." dedi. Yalçın'ın şüphelendiğini söylediği kadındı. "Noyan için değil de Feda için gelmiş gibi kutlamaya. Küçük bir şüphe ama bir şey çıkabilir." Yalçın'ın baktığı dosyayı elime aldım.
12 Nisan 1981'de Ankara'da doğmuştu. İlkokul, ortaokul ve lise hayatı İstanbul'da geçmişti. Ardından üniversite için 1999 yılında Ankara'ya gelmiş ve üniversiteyi Ankara'da okuduğu sırada ilk evliliğini yapmıştı. 21 Aralık 2008 tarihinde kendisine ait organizasyon şirketini kurmuştu.
Dosyayı sehpaya bırakarak mutfağa yöneldim. Kendimi kahve yapıp tekrar içeri geçtiğimde Feris Yalçın'la konuşuyordu.
"Şirkete nadiren uğruyor ve salı günü o günlerden biri. Sahte kimlikle randevu oluşturacağım, telefonuna erişim sağlamak istiyorum."
Saatlerin aradan geçişi oldukça sıkıcıydı, Yalçın dosyadaki kâğıtları yavaş yavaş çevirip okuduğu kısımları tekrar tekrar okuyordu. Algın elindeki telefona yorgun gözlerle bakıyordu. Avuçlarımın içindekini kahvenin son yudumunu içtikten sonra bardağı sehpaya koydum. İçtiğim üçüncü bardaktı. Kenarda duran battaniyeyi üzerime örtüp uzandığımda içeriyi çok hafif aydınlatan abajura takıldı gözüm. Her an sönecek gibi duruyordu ama yanmaya devam ediyordu. Kısık da olsa ışığa uzun süre odaklanmak gözlerimi acıtmaya başlarken uykunun kollarına çekildiğimi biliyordum. Bazı anlarda sonsuza dek uyumak istiyordum.
Bedenim uykunun kuyusuna çekilirken zihnimde hâlâ dönüp duran bir şeyler vardı. Uyanıp geri uyumaya çalıştığım anlarda boşluğun içinde dönüp duruyor ve olmayan bir çıkışı bulmaya çalışıyor gibi hissediyordum. Uyurken pek kâbus gören birisi değildim ama bu gece bir şeyler farklıydı. Tanımadığım bir ses, anlamını bilmediğim bir şeyler fısıldıyordu kulağıma. Annemin silüeti beyaz bir elbisenin içinde, elbise toprak lekeleri içinde karşımda duruyordu. Ses ona ait değildi, yine de algılarımı yitirecek kadar o konuşuyormuş gibi hissettiriyordu. Annemin sesini unutuyor olmaktan korkup sıçrayarak uyandığım bir anda Algın'ın ellerini saçlarımda hissetmiştim. Koltuğun diğer tarafına uzanmıştı bedeni. Kafası benim kafamın dibindeydi ve bir eli saçımdaydı. Bunu bilinçli yapmadığını biliyordum, derin bir uykuda gibi görünüyordu.
Gözlerimi tekrar kapatıp uyumak istediğimde göz kapaklarımın gözlerimin üzerini örtüyor olmasının karanlığı bile ürkmeme sebep oldu. Uyumayı başaramadığım gecelerde hep olan şeydi bu. Gerçeklik algımı yitiriyordum, etrafımda olan kimseyi tanımıyormuşum da gözlerimi daha önce adım bile atmadığım bir yerde açmışım gibi hissediyordum. Bu his sabahı göremeyecekmişim gibi etrafımı çepeçevre sararken gözlerimi dolduruyordu.
Boğazımdaki acı tadın geçmesini umut ederek yutkunmaya çalıştım. Bir düğüm gibi boğazıma yerleşen bu tat beni boğuyordu. Sol gözümden kulağıma doğru süzülen yaşın sıcaklığı tenimi yakarken elimi boğazıma götürüp tekrar yutkundum. Yattığım yerden biraz doğrulup sol tarafıma doğru dönerek dirseklerimi yastığa bastırdım. Başımı ellerimin arasına aldığımda aniden başıma giren ağrıyla neredeyse dayanamayıp acıdan inleyecekken dudaklarımı ısırarak bunun olmasını engelledim.
"Deren."
Buğulu sesi, bir ninniyi andıran sakinlikte kulaklarıma ulaştı. Saçlarımdan çektiğini hissettiğim ellerinin yerine sesi tutundu, o an adımın bile bana yabancı geldiği andı. Başımı kaldırıp ona bakma gücünü bedenimde bulamadım. Yerinden kalkıp yattığım yerin önüne, dizlerinin üzerinde oturdu. Büyük, kemikli elleri narince bileğime ulaştığında elinin sıcaklığının içinde bileğimin kemiklerime kadar küle döneceğini sandım. Bileğimi avuç içine hapsedip başımdan uzaklaştırdığında başımın boşluğa düşmesini de yüzümü avuçlarının içine alarak engelledi. Ellerinin gözyaşımdan bile sıcak olması beni bir an afallatsa da yine iyi hissetmemi sağladı.
"Güzelim, ne oldu?" dedi, sesinde geceyi kıskandıracak tınılar gizliydi. Bana böyle hitap etmesine hiç alışamamıştım. Sakin olan göğüs kafesim onun temasıyla, sesiyle ve bu da yetmezmiş gibi bana o şekilde seslenmesiyle bir panayır yerinin karmaşası gibi hareketlendi. Kalbimin göğüs kafesime eziyet edercesine hızlı atması az önce içinde kaybolacağımı hissettiğim boşluğa meydan okuyordu. Adını bilmediğim iki şehrin savaşıydı sanki bu. İki evren değil, iki dünya değil, iki ülke değil; iki şehir. Birbirine dip dibe yakın, sınırlarını birbiriyle paylaşan iki şehir. Onun elleri bu iki şehirden biri miydi yoksa bu savaşı bitirmek için, iki şehri de ateşe vermek için mi oradaydı bilmiyordum.
Kolunu belime urgan ipini andıran bir cesaretle sarıp koltukta doğrulmama yardımcı olduktan sonra beni tamamen kendine çekti, bu bir intihardı. Nedenini kelimelere dökecek kadar bilmediğim bir dilde bile bu yaptığı bir intihardı. "Buradasın," diye fısıldadı, beni o boşluğun içinden çekip çıkarmak istiyordu. O boşluğun içine benim önümde de yürümeyi kabullenir gibi dökülüyordu kelimeler dudaklarından. "Sadece kabustu, yanındayım."
Korktuğum kâbus değildi. Korktuğum içine çekildiğim bu kuyuda hissettiklerimdi ama o dibi görmeden önce beni tutmuştu. Kaybolmadan önce beni bulmuştu, durdurmuştu.
"Başım..." cümleme devam edemeyişimin sebebi kül yutmuşum gibi yanan boğazımdı. Yutkundum. "Başım çok kötü."
Yüzüme doğru eğildiğinde parmağını dudağıma bastırdı. Bunu neden yaptığını anlamaya çalışırken dudağımdan çektiği eline baktı. "Dudağını mı ısırdın?"
"Canım çok yandığı için," diye fısıldadım. Hayır, acıdan inleyip kimsenin beni duymasını istemediğim içindi. Birkaç saniye başımı yasladığı göğsünde nefes seslerini dinledim.
"Acını susturmak seni güçlü yapmaz," dedi. "Çocuk." Sitem eden sesinde bana anlatmaya çalıştığı binlerce şey vardı. Çocuklar canı acıdığında annesine koşardı, benim tesellilerim kimsesizdi, bu yüzden acımı susturmak zorundaydım.
"Ben çocuk değilim, Anıl." Geçmişin üzerinden, geçmişte üflenen toz omuzlarımın üzerindeydi. Saçlarıma kadar karışmıştı nefesi. Kirpiklerim gözlerimin üzerine örtülürken bu bile o tozdan korumaya yetmemişti göz bebeklerimi. Sızı içinde tekrar dolacağını bildiğim gözlerimi yumdum.
"Kaybetmekten korkan küçücük bir çocuksun. Oyuncağın elinden alınmışta ağlayamamışsın gibi ama bir duvarın dibinde oturup hep babanın seni anlamasını beklemiş gibi çocuksun. Seni ilk gördüğüm anda ki gibi çocuksun."
Bunu sonuna kadar reddetmek, sabah olana kadar yanıldığını anlatmak istiyordum. Onun ben de gördüğünü düşündüğü her şeyi haksız çıkarmak istiyordum ama bunu yapamadım. Başımın ağrısı gittikçe daha da kötüleşirken gözlerim kapalı bir şekilde göğsünde durmaya devam ettim. Başımı göğsünden çekip kalkacağı anda bileğinden tuttum, gitmesini istemiyordum. "Başının ağrısını dindireceğim, bir yere gitmiyorum."
Söyledikleri ruhuma sızıp tüm uzuvlarımı uyuşturmaya yetecekti eğer karşı koymaya gücüm kalmış olmasaydı. Karanlık salonun içinde parkeye değen ayaklarının sesi dışında hiçbir ses yoktu, bizden başka kimse de yoktu. Yalçın ve Feris ben uyumadan önce buradaydı ama şimdi sadece biz vardık. Saatin kaç olduğunu bilmiyordum, ne kadar saat uyuyabildiğimi de bilmiyordum. Sadece etraf çok karanlıktı, bu da yakın zamanda sabah olmayacağı anlamama yetiyordu. Algın mutfağın ışığını yakmamıştı, karanlığın içinde hareketlerinin seslerini duyabiliyordum. Su ısıtıcısından yükselen gürültü buraya kısık bir şekilde ulaşıyordu. Birkaç kez açıp kapanan dolap sesleri kulağıma ulaşırken başımı koltuğun arkasına yasladım. Onun keskin parfüm kokusu saniyeler içinde üzerime sinmişti, her hareketimde bana sarılır gibi üzerime sinmeye devam ediyordu.
Algın elinde küçük bir tepsiyle geri geldiğinde tepsiyi sehpaya bırakıp yaptığı sarı renkteki çayı bana uzattı. "Papatya çayı," dedi, kadife gibi çıkan ses tonuyla. "Baş ağrını dindirmeye yardımcı olur."
Tepside duran cam kabın içinde üzerinde dumanları tüten sıcak su duruyordu. Çayımdan bir yudum aldığımda boğazımdan geçen çayın sıcaklığı bedenimi ısıtmıştı. Bitki çaylarının tatsızlıkları sevdiğim bir şey değildi ama hafif tadı olan sıcak bir şeyler içmek bedenime iyi gelecekti. Sıcak suyun yanında duran küçük, beyaz renkteki havluya bakarken bunun baş ağrısına nasıl iyi geleceğini düşünüyordum.
Algın burnundan nefes vererek güldüğünde şaşkın ifademi gizleyemeden yüzüne baktım. "Asla sormayacaksın değil mi?" Kemikli yüzüne gerçek bir ifadeyle gülmek çok yakışıyordu. "Çocuk gibi havluyu ve suyu izleyerek anlamaya çalışmak yerine sorsan sana cevap veririm."
Gözlerimi gülüşünden çektiğimde bitirdiğim papatya çayını sehpaya bırakıp arkama yaslandım. Bu sırada kâbusun etkisinden yavaş yavaş sıyrılan bedenim sıcak çayın da etkisiyle gevşemişti. Baş ağrım az önceki gibi sanki birisi kafamı mengeneyle sıkıştırıyormuş kadar değildi.
"Uzan," dedi Algın. "Ilık havluyu başına koyacağım, kaslarının gevşemesine yardımcı olacak. En azından ağrını hafifletir."
Sessizce dediğini yapıp uzandım. Saçlarım koltuğa dağılırken bunu umursamadım. Algın havluyu artık üzerinde dumanları uçuşmayan ılımış suya sokup havlu ıslandıktan sonra suyunu sıktı. Sessiz adımlarla yanıma gelip havluyu alnıma yerleştirdi. Benden uzaklaşacağını sansam da beni yanıltıp koltuğun önüne, yere oturdu. Orası soğuk olmalıydı, bu düşünce beni tedirgin etmişti. Ferah nefesi çenemin altına çarparken "Uyumaya çalış," diye fısıldadı.
Ayak ucuma doğru ittiğim battaniyeyi üzerime örttü. Ellerim karnımın üzerinde duruyordu, tırnaklarım avuç içlerimi sızlattığında ellerimi sıktığımın farkına henüz varmıştım. Sol elimdeki sargıyı değiştirmişti ve o bana bu kadar yakınken ellerimi sıkmak alışkanlık olmuştu.
Başını koltuğa, karnıma yakın bir mesafede koltuğa yasladı. Düzenli nefes sesleri kulağımın hemen yanındaymış gibi geliyordu ama biliyordum ki aslında çok sessiz nefes alıp veriyordu. Alnımdaki sıcak havlu ağrıyı gitgide uyuştururken gözlerim yavaş yavaş karanlığa teslim oluyordu, bir farkla; bu kez Algın dibimdeyken uykunun kuyusuna çekiliyordum. Varlığı sanki boşluğa düşersem beni tutmak için dibimdeydi. Varlığı sanki kâbus görürsem beni çekip çıkarmak içindi. Varlığı, çok güzeldi.
"Bugün, Deren ile gideceğiz. Öyle bir şey olmayacak. Tamam. Haber veririm. Feris'in haberi var değil mi? Anladım. Uyuyor. Görüşürüz." Algın'ın sesi uzaktan duyulurken gözlerimi araladım, telefonda konuşuyor olmalıydı.
Sehpaya uzanıp telefonumu alarak saate baktım, sabahın yedisiydi. Koltuktan kalkarken sendeleyip yere düşeceğimi sandım bir an. Bedenim uyuşmuştu, bundan hiç hoşlanmıyordum. Battaniyeyi koltuğun kenarına bırakıp mutfağa yürüdüm. Algın mutfak masasında oturmuş sigara içiyordu.
"Üşümüyor musun?" Üzerinde kısa kollu ile duruyordu.
Başını iki yana salladı. "Sıcak evin içi."
Ev. Buraya hiç ev dememiştim, onun da söylediğini ilk kez duymuştum.
"Neden öyle bakıyorsun?" Spor salonunun bodrum katında olduğu için buraya salon demek daha alışılmış geliyordu kulağıma ama bir yerin ev olması için bir binaya, bir daireye, ailenle seçtiğin mobilyalara ihtiyacın yoktu ki. Bunu sevmiştim, buraya ev demesini sevmiştim.
"İnsan evine ait hisseder kendini değil mi?"
Bana bakmadan sorduğu soruyla duraksadım. Bir soru değildi aslında, kendi kendine bir şeylere cevap arıyor gibiydi.
"Ev bazen bir insandır," diye mırıldandı. Sonra bana baktı. Onu anlamamı istercesine bana baktı.
"Ev bazen insandır," diye tekrarladım onu. "Ama ben bu hislerle o evi de enkaza çeviririm. Bu yüzden diyorum, sevme beni." Böyle bir çıkışı bekliyor muydu, bilmiyordum. Tepkisiz hâlde bana bakmaya devam edip sigarasından bir dumanı içine çekti. "Ben sevilecek bir kadın değilim."
Alaylı bir ifadeyle gülümserken sigarasını küllükte söndürdü. Küçük harfle başlayan tüm acıları kocaman yıkıntılarla ağırlıyorum. Neden öyle baktığımı soruyorsun. Gülüyorsun ve beni seviyor musun, yoksa zihninde sonumu mu hazırlıyorsun anlayamıyorum.
Bembeyaz dişlerinin arasından son dem dumanı üflerken gülümsemesi de yavaşça silinmişti dudaklarından. Bakışları artık bende değildi. Baktığı yerde ne gördüğünü bilmiyordum ama bana bakmamak için baktığını biliyordum. Doğrusu ben onun bende de ne gördüğünü bilmiyordum.
Ufak bir sessizlik aramızda sürüp giderken sigara paketine uzandı ama elini geri çekti. Sessizliğe mi sığınıyorduk yoksa sadece sessizliği mi ağırlıyorduk anlamak istiyordum. Onunlayken çoğu konuşmanın sonucu sessizlikle sonuçlanıyordu. Yan yana duruyor ve sanki asırlarca susuyorduk.
"Nereye gideceğiz?" diye sordum konuyu kapatmak istediğim için. Karşısındaki sandalyeye oturdum. Saçları nemliydi, üzerinde dün uyurken giydikleri yoktu.
"Yade Özay." Canavarın yamacında yaşayan, hiçbir şeyden haberi olmayan, uyuyan güzel.
"Uyuyan güzel," dedim.
Algın şaşırdığı için bana baktı. Tek kaşını kaldırarak gülümseyip, "Uyuyan güzel prensin onu öpmesini beklemiyor muydu? Hikayesi uymadı sanki," dedi.
"Öyle miydi?" diyerek omzumu silktim. "Aptal bir prenses işte. Sevdiğim adam katil olsaydı bunu hissederdim. Kadın hislerini uykuya yatırmış."
"Belki de her şeyi biliyor ve iyi rol yapıyordur."
"Öyle bir adamı sevip iyi rol yapıyordur yani, öyle mi?"
"Evet."
Dudakları bir şeyi söylemek için hareketlendi ama sustu. Buna karşılık ben de konuşmak yerine sessizliği tercih ettim. O bir sigarayı daha paketten çıkarıp dudaklarına götürürken mutfaktan çıkıp banyoya girdim. Dolapta duran temiz havlumu çıkarıp askıya astıktan sonra duşa girip perdeyi örttüm. Soğuk su saçlarımdan akmaya başlarken saç diplerim sızlamaya başlamıştı. Şampuanı döküp köpürttükten sonra ayaklarımın diplerine dökülen saçlarımın fazlalığıyla yüzleştim. Her geçen gün daha çok saç telimle vedalaşıyordum, bu sanki annemle vedalaşır gibi hissettiriyordu. Saçlarıma önem verdiğim pek söylenemezdi, şimdi makası alıp kessem üzülmezdim ama saçımın dökülmesi bir vedayı temsil ediyordu zihnimde. Zihnimde birçok şeye farklı anlamlar yüklüyordum, bu onlardan sadece birisiydi.
Sıcak suyu hissetmek istemediğimden soğuk suyla vücudumu da yıkayıp elimdeki sargıyı çıkardım ve banyodan çıktım. Kenarda silahların, bıçakların durduğu odanın sağ köşesi kıyafetlerimize aitti. En soldan ikinci dolap benimkiydi, alt taraftaki çekmeceden iç çamaşırlarımı çıkarıp giydim. Üstüme kahverengi, belimi açıkta bırakan bir iplikli crop giyip bacaklarıma siyah bir kot giydim. Dışarısı soğuk olmalıydı ama deri ceket yeterli olurdu.
İçeriye geçtiğimde herkes gelmişti.
"Şimdi anlaşıldı ne olduğu," dedi Yalçın. Koltuğa oturup ona baktım, ne dediğini anlamamıştım. "Soğuk suyla şahsi bir problemi var sanmıştım." Anlamadığım için yüzüne bakmaya devam etsem de beni taktığı pek yoktu, kendi kendine konuşuyordu.
"Çıkıyor muyuz?" diye sordum bilgisayar odasından çıkıp buraya yürüyen Algın'a dönüp. Başını sallayıp yanımdan geçtiğinde koltuğun üzerinden deri ceketimi alıp peşinden yürüdüm.
Arabayı çalıştırdığında parmağıma baktım. Küçük kesik dövmeme hasar vermişti ve küçükte olsa bir iz kalacağı belliydi.
"Kremini sürdün değil mi?" Gözleri benim odağımdaki ellerimdeydi. Başımı salladım. "Dövmene zarar mı vermiş?" diye sordu bu kez. Yine başımı salladım. Parmağımdaki dövmeyi abisi değil Aras yapmıştı.
"Üzgünüm," dedi. "Dövmeni sevdiğini biliyorum."
Omzumu silkerek camdan dışarıya baktım. "Sorun değil, zarar görse bile anlamı hâlâ aynı."
Direksiyonu sağa çevirdiğinde karşımıza bir çiçekci çıktı. Mezarlıkta çiçek olmasını pek sevmiyordum. Mezarlıkların karşısında bu kadar çiçekçi olmasını da hiçbir zaman anlayamayacaktım.
Yade korumalarıyla birlikte çiçekçiden çıkıp mezarlığa yürüdü, ardından eliyle korumalarını durdurduktan sonra biraz daha yürüyüp iki mezarın arasından geçti. Uygar Özay isminin yazılı olduğu mezarın başında durdu, elindeki çiçekleri özenle abisinin mezarının üzerine yerleştirdi. Sanki her çiçek toprağa can olacak gibiydi ama öyle değildi işte, böyle adamların toprağına çiçekler getirmeniz bile hataydı. Çiçekler mezarlıkta solmaya mahkumdu. Hayattayken cehennemi yaşatmaktı bu.
"Uygar'ın mezarına geldi," dedim. Feris'e her adımının raporunu veriyorduk.
Yade'nin konuştuğunu dudaklarını oynatmasından anlayabiliyordum. Uzunca bir süre konuştuktan sonra toprağın üzerine başıyla ellerini koydu. Hareketleri o kadar yavaştı ki bir parçası o toprağın altındaydı sanki, canı öyle yanıyordu.
Yaren Vera. Karşımda görmeyi istiyordum bu kadını. Feda'nın sevdiği kadının böyle bağlı olduğu bir adamı, Feda'nın ortağını öldürmüştü ve izini şehirden değil ülkeden bile saklamıştı sanki. O kadınla tanışmak isterdim, nedenini öğrenmek isterdim, gözlerine bir kere bakmak isterdim.
"Feda'ya izini kaybettiren birinin varlığı sana da şaka gibi gelmiyor mu?" diye sordu Algın. İmkânsız gibi geliyordu kulağa. Eli kolu her yere uzanan Feda'ya izini kaybettirmek.
"Belki de ölmüştür kadın," dedim kısık sesle. "Belki kendini öldürmüştür."
"İhtimal var evet ama ölse bile cesedine ulaşmaz mıydı?"
"Sahte kimlik, sahte bir yüz, maske. Bilemeyiz Algın, Yaren sandığı kadının adı gerçekten Yaren de olmayabilir. Bu kadar dikkatli birisi sence isminin yazılı olduğu kolyeyi cinayet yerinde düşürür mü?"
Yaren Vera, isminin ve soy isminin italik harflerle yazılı olduğu kolyesini cinayet mahallinde. Belki onun için değerli yadigâr bir şeydi, belki de tamamen sahte bir isimle kolye yaptırıp cesedin yanına bırakmıştı hedef şaşırtmak için.
Gözlerim etrafı her saniye tararken dakikalardır ileride duran arabayı çenemle işaret ettim. "Arabaya baksana. Korumalarından birine ait gibi gözükmüyor."
Oldukça uzaktaydı, başka bir mezarlığa ziyarete gelmiş gibi gözüküyor olabilirdi ama hayır içinden dakikalardır kimse inmemişti.
"Feris, kadının peşinde birileri var gibi görünüyor," dedi Algın.
"Plakayı söyler misin?"
"35 LN 2497"
"Sahte plaka. Dikkatli olun."
Algın'la birbirimize baktığımızda ikimizde boynumuzda duran buffı yüzümüze çıkardık. Camlar filmliydi ama yine de bizi fark edecek olurlarsa beklemediğimiz şeyler olsun istemezdik.
Burçin Çelen'e döndü bakışlarım. Feda'nın yakın korumasından ziyade sağ koluydu bu kadın. O arabayı fark etmemesi ihtimal bile değildi. Arabanın içinde kim varsa belki de istediği buydu. Çünkü arabayı korumaların görebileceği bir yere park etmişti.
Burçin hareketlendiğinde o arabaya doğru gittiklerini anlamam saniyeler sürdü.
"Fark edilmek mi sence amacı?"
Algın'ın sorusuyla sırtımı koltuktan ayırıp biraz öne eğildim.
"Sanırım bunu istiyor."
Bir koruma Yade'nin olduğu tarafa yaklaşırken Burçin bir eli tetiğe yakın durarak arabanın camını tıklattı. Arabada duran kişi camı biraz indirdiğinde elinde tuttuğu zarfı parmak uçlarında ona uzattığını gördüm. Aralarında kısa bir konuşma geçerken Yade, toprağa sarılarak duruyordu. Onlardan uzakta olduğu için olanlardan bihaberdi. Biraz daha öyle durduktan sonra yavaşça ayağa kalktı. Hareketleri dengesizdi. Başta biraz sendeleyerek yürüdü ama ardından kendini toparlayarak ona yakın olan korumanın yanına yaklaştı.
Burçin ise zarfı ceketinin iç cebine attıktan sonra araba yanından uzaklaştığı ilk an telefondan birini aramış, telefonda konuşuyordu ve kiminle konuştuğunu tahmin etmek zor değildi.
Yade diğer korumayla birlikte arabaya ilerledi. Korumanın açtığı kapıdan içeri girdiğinde Burçin arabadan biraz uzakta, gözlerini etraftan ayırmadan telefonla konuşmaya devam ediyordu. Yade'den gizli tutmaya çalıştıkları zarf ve gizli konuşmalar sabahki düşüncemi kesinlikle doğruluyordu. Kadının hiçbir şeyden haberi yoktu.
İki araba peş peşe uzaklaşırken aramızdaki mesafe iyice açıldıktan sonra takip etmeye devam ettik. Yarım saat süren yolun ardından bir restorana girdi. Yade, medya tarafından fazla tanınan birisi değildi. Sevgilisini normal bir iş insanı sanıyordu, hayatını sıradan bir seyirde yaşıyordu. Bu kadar korumayla gezmek ona sadece sıkıcı geliyor olmalıydı, oysa tehlikenin merkezinde olduğu için bu kadar korumayla gezdiğinden habersizdi.
Girdiği restoran öyle herkesin girebileceği bir yer değildi, buraya öylesine bir öğlen yemeği yemek için gelmediğini tahmin edebiliyordum. Kaldırımın kenarına yaklaşan siyah minibüsten inen adamla bu düşüncem anında doğrulanırken gözlerimi arabadan korumaları eşliğinde inen adama çevirdim. İndiğinde Algın çektiği fotoğrafı Feris'e atmak üzereyken onun peşinden inen adamla şaşırarak cam kenarına çoktan yerleşmiş aşağıyı izleyen Yade'yi gördüm.
"Feda'nın babası," dedim alaydan uzak kısık bir gülüşle.
"Dört yıl ortadan kaybolduktan sonra neden şimdi?"
Dilimle dudaklarımı ıslatıp yürüdükleri sırada onlara daha dikkatli baktım. Onun önünden inen adam otuzlu yaşlarına yakındı. İkisi birlikte Yade'nin girdiği mekâna girip dakikalar içinde onun masasına oturdular. Yade ayağa kalkmadı, Feda'nın babasının uzattığı eli de geri çevirmedi fakat diğer adama bu nezaketi bile göstermedi. Adamın yüzündeki ifadeyi merak etsem de bu mesafeden görmek mümkün değildi.
"Bu adamı o gece gördüğüme eminim," dedi Noyan. "Ortadan kaybolmasından önceki gece, Feda'nın fırtına gibi esip gürlediği gece. O geceden sonra böyle ruhsuz oldu bu adam."
Oturdukları masada üçünün fotoğrafını çektim. Sonra üçünün ayrı ayrı fotoğraflarını çektim. Kameranın kadrajını Yade'nin yüzüne yaklaştırdığımda istediğim yüz ifadesini izlemekti. Karşısındaki iki adama saf bir nefretle bakıyordu. Feda ona babasını nasıl anlatmıştı? Tıpkı kendisi gibi olan babasını, sevdiği kadına anlatıp yüzüne bu saf nefreti yerleştiren oydu. Feda'nın hakkında ki gerçekleri öğrendiğinde ona da böyle bakar mıydı?
"Feda'nın bu buluşmadan haberi var gibi görünmüyor."
Algın'ın söylediğine dudaklarımı bükerek ileride mekânın önünde bekleyen Burçin'e baktım. "Diğer korumaları ikna etse bile Burçin sessiz kalır mı sence?"
"Eğer Feda'ya bir zararı dokunmayacaksa kalır. Öyle bir bağla bağlı ki bu kadın ona, babasını görmenin ona iyi gelmeyeceğini düşünmüş olursa sessiz kalır."
Cehennemde olsan birisi sana sadakatle bağlı olabiliyordu demek. Cehennemde olsan birisi ateşinde yanmayı kabul edebiliyordu.
Bir binanın tüm katlarının yanması gibi kalbimin dört odacığı da kor içinde kalıyordu bazen. Şifayı suda arayan ruhuma bir damla suyu çok görüyordu geçmiş. Burçin'e baktığımda da o adamın suretini görür gibi oluyordum, karanlığın içinde uyuyan nefretim en çok böyle anlarda gözlerime taşıyordu. Yade gibi masum bir kadına bile kin beslememi sağlayabilirdi bu.
Yade mekândan çıktığında korumaları eşliğinde arabaya bindi. Peşinden çıkan adam Burçin'in delici bakışlarına maruz kalsa da bunu umursayacak biri olmadığını tahmin edebiliyordum. O böyle bakışların altında büyümüştü, böyle bakışların altında bu dünyayı kurmuştu. Şimdi onun suçlayıcı bakışları ona sadece keyif verirdi. Çünkü böyle insanlar bununla beslenirdi.
Takip etmeyi bıraktığımız süre boyunca elimdeki piksel piksel olan fotoğrafa baktım. Yaren Vera'nın Mobese kameralarına yakalanan tek fotoğrafı. Öncesi de sonrası silinmiş olan kayıtlardan kalan sekiz saniyelik göründüğü bir kısımdan alınmış görüntü. Tüm kanıtları yok eden insan neden ardında iki ipucu bırakmıştı?
"Çocukların eğitimine gireceğim akşam, gelmek ister misin?"
Sesi zihnime sızdığında kirpiklerimin arasından izlediğim şehri arkama alıp ona baktım. "Onların dersi bugün değildi ki."
"Bücürleri demiyorum, yirmili yaş grubunun dersi var."
O an yola bakmayı bırakıp gözlerimdeki ifadeyi gördüğünde güldü. "Çocuk değil misin kızım," dedi, çocuk dediği kişilerin yaşıtım olduğunu idrak ettiğinde. "Niye bakıyorsun öyle?"
Gözlerimi devirip önüme döndükten sonra saçlarımı topladım, elim bileğime uzandığında tokam yine orada değildi. Algın'ın bileğine baktım, dudaklarım hareket etmese de içimdeki çocuğun ruhuna akmıştı gülümsemem. Bileğine uzanıp tokamı alacakken buna müsaade etmeden elini geriye çekti. "Alamazsın."
Şaşkınlıkla yüzüne bakakaldım. O da arabayı yavaşlatmış olmanın rahatlığıyla bana baktı. "Algın benim tokam, nasıl alamam?"
Bir çocuk gibi inatla omzunu silktiğinde siyah saçlarının uçlarından bir sıcaklığın kor gibi göğsüme sızdığımı hissettim. "Senin tokandı," dedi. Önüne dönüp vites değiştirdi. "Artık benim."
"Algın," dedim, ısrarla. Yaptığı içten içe hoşuma gitse de saçlarımı bağlamak istiyordum. "Tokam yok, nasıl bağlayacağım saçımı?"
"Geri vereceğine söz verirsen veririm."
Tokamın onda olmasına yüklediği anlam neydi bilmiyordum ama bunu gerçekten istediğini gözlerinden anlayabiliyordum. Başımla onaylayıp bileğine uzandım ama yine elini çektiğinde omuzlarımı düşürüp pes ettim.
"Ben yapabilir miyim?" Sözlerinden ses tonuna kadar kelebeklerin uçtuğunu hissettim. Nefesinden özgürlüğüne kavuşup kanat çırpan kelebek asırlar boyu uçtu, uçtu, uçtu. Sonra felaketinden cesaret almış gibi burnumun ucuna kondu. Zihnimdeki karmaşa kelebeğin kanadına is kokan nefesini üflediğinde özgürlüğe kanat çırpan kelebeğin kanadı dumanların içinde yok oldu. Soluduğu dumanın zehrinde oracıkta can verdi. Nefesimi tuttum. "Yap."
Yağmurun habercisi olan kasvetin içinde birkaç saniye daha ilerleyen arabayı sağa çekti. Emniyet kemerimi çözüp sağ bacağımı biraz kendime doğru çekerek sağ tarafıma döndüm. Belime kadar uzanan saçlarım gözlerinin önündeydi. Saniyeler sonra ise avuçlarının içindeydi. Elleri bir süre saçlarımın üzerinde öylece durduğunda gözlerimi yumdum. Yansıması camdan gözüküyordu fakat buna gerek yoktu, onun yansıması benim içimdeydi.
Saçlarımı topladıktan sonra tokayı üç kez döndürdü. Duraksadığında aklında geçeni biliyordum; dördüncü kez çevirirse tokanın saçlarımı yolup canımı acıtacağı ihtimalini düşünüyordu. Saçımı hep dört kez çevirerek sıkı sıkı bağlardım, bu zamanla başımı ağrıtsa da çıkarmazdım. Sesimi çıkarmadan onun karar vermesini bekledim ve Algın beni şaşırtmayarak dördüncü kez döndürmedi tokayı. Biraz gevşek bir at kuyruğu olmuştu ama ona göre en azından canımı yakmıyordu.
Bir enkazı kırılan tüm yerlerinden sarmalayıp orayı bir ev yapmaya çalışıyordu. Fakat bir enkaz her ihtimalde enkazdı. İçinde bir orman yeşerse de, yağmurdan bir deniz birikse de, kelebekler bir değil bin gün yaşamayı öğrense de enkaz aynı enkazdı. Enkazı kaldırsan bile tozları kalırdı, ki karanlıkta o tozlar bile uçuştukları özgürlükte bir başka enkaz yaratırdı.
Cehennemin içinde gül kokulu vadiler yaratamazdın. Bir gerçeği kendimden bile saklarken ben, cehennemimde çiçek açmasına müsaade etmezdim.
Sustum. Sessizliğim onun sessizliğiyle birleşip büyüdü, arabanın içinde kulaklarımızı sağır eden bir sessizlik oluşmadan hemen önce kontağı çalıştırdı. Spor merkezine sürmeye başladı. Ne düşündü bilmiyordum, sessizliğimden hangi anlamı çıkardı bilmiyordum. Ben bir şeylere yanlış anlamları yüklemekten hep çok korkmuştum. Fakat şimdi bu sessizliğin anlamını ben de bilmiyordum. Onu umutsuzluğa boynundan bağladığım bir iple çekmiş gibi hissediyordum.
Bir başka ipin ucunu kollarımıza sarılmış bizi bu andan çıkarmak için çekiştirmişti sanki. Asansör yedinci katta durduğunda savunma pratikleri yaptığımız salona girdik. Eğitimlerinin bitmesine iki ay gibi bir süre kalan üç kişi çalışıyordu. Bizimle aynı seviyede sayılırlardı, gördükleri eğitim öyle basit savunma teknikleri, basit dövüş teknikleri değildi. Ama yine de karşılarında dövüşmeyi bilen gerçek bir düşmanla karşılaşmadıkları için yeterli değildi. Eğitimde hata yaptıkları zaman bu hatayı kollayıp boşluğunu değerlendiren eğitmenleri yoktu. Bir katille karşı karşıya geldiklerinde ise yapacakları bir hata onlara ölümü getirebilirdi. Bu yüzden bizimle çalışmak istediklerini biliyordum.
Üçü de bizi fark etmemişken Algın sessizce Ozan'a yaklaştı. Kolunu boynuna sert bir hamleyle geçireceği sırada Ozan kolunu tuttuğu hızla çevirdi. Şimdi Algın'ın kaslı sırtı Ozan'ın göğsüne yaslıydı. Algın'ın yüzündeki gururlu gülümsemeyi gördüm. Ona bu hareketi yapması için zaman tanıdığını da biliyordum ama yine de Ozan'ın refleksleri günden güne mükemmelleşiyordu. Ozan, benim içten gülümsememe kendini beğenmiş bir şekilde karşılık verince Algın Ozan'ın boynuna doladığı kolunu sertçe tutup, sırtının üzerinden takla atmasını sağlayarak onu yere düşürdü. Ozan'ın acı inlemesi bu hareketi hiç beklemediğinin göstergesiydi ama ben Algın'ın bunu yapacağından adım kadar emindim.
"Bir daha artistlik yapmazsın," diyerek üstten üstten konuştuğunda Ozan gözlerini devirdi. "Bilmeliydim senin böyle bir şerefsizlik yapacağını."
Algın'ın gözleri sahte bir şaşkınlıkla açılırken ona uzanıp yakasından tutmak için hamle yapacakken Ozan ondan önce davranıp hızla yerden kalktı.
"Emin ol," dedi şakayı bir anlık kenara bırakarak. "Karşında refleksleri benden daha iyi şerefsizler çıkacak. Ve kardeşim, bu adamların belinde silahı, cebinde çakısı olacak."
Sonra ellerine birbirine vurarak, "Hadi," dedi enerji dolu sesiyle. "Kaldırın kıçınızı."
"Algın abi," diyerek aynanın önünden bize yaklaşan Defne'ye baktım. Benimle yaşıttı.
Algın ona baktığında, "Dediğin gibi yaptım," dedi. Neyi dediği gibi yapmıştı? Algın, Defne'nin saçlarını karıştırıp "Aferin," dedi. "Doğrusu buydu."
Merak duygumu gizlemekte zorlanıyordum ve onun saçlarına dokunması zihnime gürültülü bir düşünceyi emanet etmişti. Bu gürültü eşliğinde ısındıktan sonra bir saatten daha fazla bir süre boyunca çalışmıştık. Ardından herkes evi bildiği yere gitmişti. Bizse aşağıya inmiştik, Algın'ın evi bildiği yere. Sol elinde sigarası yanıyordu ve gümüş rengi yüzüklerini taktığını şimdi görüyordum. Sigarasının dumanı bana gelmesin diye benden uzakta duruyordu.
Hava kararmak üzereydi. Elis ve Yalçın, Çiğdem'in şirketindeki sahte randevularına gitmişlerdi. Feris ve Noyan ise bilgisayarların başındalardı, her zamanki gibi. Bakışlarım Noyan'ı bulduğunda Feris'e baktığını gördüm ama Feris kulaklıkları takılı bir şekilde sürekli birileri ile iletişimde olduğu için gözü hiçbir şeyi görmeyecek kadar önündeki ekranlara odaklanmıştı.
Algın sigarasının izmaritini küllüğe bastırıp söndürdükten sonra orta sehpada duran kitabını alıp koltuğa uzandı.
Onu burada üçüncü kez sigara içerken gördüğüm an zihnimin pençesine takıldı.
"Kaç kez söyledim ben sana, burada içme diye?"
Sigarının izmaritini kül tablasına bastırarak söndürdükten sonra çöpe atmıştım. Bu sırada gözlerini üzerimden hiç ayırmamıştı.
"Neden bu kadar önemli senin için?" demişti. Bunun cevabını benden hiç duymamıştı ve burada sigara içmeyi azaltsa da hiç bırakmamıştı. Bunun nedenini biliyordum. Cevabı benim dudaklarımdan dökülene dek buna devam edecekti.
Kitap okuduğu süre boyunca gözlerimi kapatıp geçmişin sesine kulak vermiştim. İçimde dolup taşan gözlerine bakma isteğiyle gözlerimi açtım. Beni izliyordu. Beni okuyordu. Beni anlıyordu. Beni ben konuşmadan anlıyordu. Lakin, neden öyle bakıyordu?
İçinden kopmuş bir hisse bakar gibi, bir savaşın ortasında durmuş tüm kurşunlardan beni korur gibi. Koyu bir mezarlığı andıran gözlerine bir merhameti emanet etmiş gibi. Bir adamın gözleri böyle merhametli bakamaz, ben hiç görmedim.
Binlerce soruyu zihnime hapsederek susmanın dilime verdiği ağırlıkla baş etmeye çalışıyordum. Çünkü gözlerinde gördüğüm gerçeği, sözlerinde duymaya cesaretim yoktu. Biliyordu ve söylemeye niyeti yoktu. Dudağının kenarında oluşan gülümsemeden onun güldüğünü sanabilirdiniz ama hayır gülüyor olmak için fazlaca kasvet barındırıyordu.
Orta sehpada duran sigara paketini kemikli ellerinin içine hapsedip yanımdan geçip gitti. Göğüs kafesime gülümsemesinden bulaşan kasvet karışmıştı sanki, ben bunun ağırlığıyla nefes alıp veriyordum. Düşüncelerimin yarattığı ağırlığa eşlik eder mahiyette bacağımın üzerinde parmaklarımla ritim tutuyordum.
"Adal onun sadece koruması değil, ailesinden birisi, bunu biliyoruz."
Feris'in sesini duyduğumda uyuşuk bakışlarım aniden açılırken yanında boş duran tekerlekli sandalyelerden birine oturup ekrana baktım.
Altıya bölünmüş ekranda oynayan kayıtlardan sol üsttekini tam ekrana aldı. Kayıtta Feda'nın yanında duran Doruk'tan başkası değildi. Feda elinde tuttuğu çantayı Doruk'a uzatıp yanından uzaklaşıyordu. O çantada ya para ya da evrak olabilirdi.
Ahu ve Doruk Adal'la çalışıyordu, yani gördüğümüz buydu. Tüm ipuçları bunu gösteriyordu. Bu Adal'a kurulmuş bir tuzak olabilir miydi?
"Adal, Feda'nın uzun yıllardır yanında. Feda onun köstebeklik yaptığını fark edip emin olmak için böyle bir plan kurmuş olabilir mi?" Feda bunun için listeyi tehlikeye atacak bir adam değildi fakat daha elle tutulur bir senaryo kafamda canlanmıyordu.
Feris'in Parmakları klavyede o kadar hızlı hareket ediyor ve gözleri ekranı o kadar hızlı tarıyordu ki sanki bir film sahnesini izliyor gibi hissediyordum. Güvenli ağ üzerinde ekip liderlerinin bulunduğu bir oda olduğunu biliyordum. Bura üzerinden birbirleri ile hep iletişim halindelerdi. Tüm mesajlar ve tüm geçmiş, olası bir siber saldırı durumunda kendini yedekleyip imha etmek üzerine kurulmuştu.
"Bana bir kahve yapabilir misin?"
Dalgın hâlim Feris'in sesiyle dağılırken başımı salladım. Yaptığım kahveyi masasına bıraktıktan sonra sessizce salondan çıktım.
Algın terasta olmalıydı, asansöre binip terasın olduğu katın tuşuna bastım. Aynada kendime değen bakışlarımda yorgunluğun emareleri gün yüzündeydi. Gözaltlarımda çok koyu olmayan morluklar vardı. Yüzüm solgundu, kemiklerim oldukça belirgin olduğu için sanki içimdeki duygular yüzüme yansımış kadar buz gibi ve sert mizaçlı görünüyordum.
Asansör durduğunda indim, Algın'ın yanına ilerledim. Terasın geniş duvar korkuluklarının üzerinde, elleri kafasının altında gökyüzüne bakıyordu.
Yanına geldiğimde gözlerinin kapalı olduğunu gördüm, gökyüzüne bakmıyordu. Zaten gökyüzüne duygusal anlamlar yükleyen biri de değildi.
Adım seslerimi duymuş olduğunu biliyordum. Birkaç saniye sonra gözlerini açtı. Benim olduğumu görünce uzandığı yerden doğruldu. Ben de onun gibi duvar korkulukların üzerine çıktım ama oturmadım.
Yüzüme ve saçlarıma vuran rüzgarla gözlerimi yumdum. "Elimi tutsana?"
Başını iki yana sallayarak ufacık bir ifadeyle dudağının kenarı kıvrıldığında ayağa kalktı benim gibi. Sağ elini kenarda duran demire, sol elini ise sol bileğimin biraz üzerine yerleştirdikten sonra biraz geriye gitti. Bileğimi sıkıca tuttuğunda duvar korkulukların iyice ucuna gelerek kendimi boşluğa bıraktım. Hatta abartıp sağ ayağımı da boşluğa doğru uzattım.
Saçlarım âdeta rüzgârda dans ediyor gibi uçuşuyordu. Gözlerimi huzurla yumdum. Birine güvenmenin verdiği huzur ayrı, hafif hafif esen rüzgârın verdiği huzur ayrıydı.
Saatin sekize yaklaştığını biliyordum. Saat sekizin bir anlamı vardı ben de. Gündüz bitmiş hava kararmış olsa da sahte bir aydınlıkla içime yayılır, olmayan bir gündüzün varlığını ruhuma yayardı. Biraz zaman geçip saat dokuz oldu mu o zaman tamamen akşam olmuş varsayardım ve dokuz rakamını pek sevmezdim. Dokuzdan sonra ise saat sanki ölüm çukuruna akardı, geceyi önüme getirirdi. O andan sonra zaman çok çabuk geçerdi, tıpkı kötü olan birçok şeyin üst üste gelmesi gibi sevmediğim saatler birikir ölümden okyanusuyla boğazıma kadar beni içine çekerdi.
Gökyüzüne bu kadar yakınken bir uçurumun varlığını zihnime döken yeryüzü ayaklarımın altındaydı. Fakat uçurum benken kendimden bir kıyıya atlayıp intihar edemezdim ben. Boğulacağım dalgalar benken kendi kıyımda ölmekten söz edemezdim ben. Zihnim beni alt edemezdi, bedenime sızan acıya boyun eğemezdim. Vicdanımı sustururdum, acıya alışırdım o kadar da zor değildi benim için. Katranı içine akmış bir kadındım ben, gözlerine ölüm çukuru açmış bir kadındım ben. Öyle kolay ağlamazdım. Birkaç damla su gökyüzünden kopup yüzüme düştüğünde evrenin bana merhametiydi bu sanki. Ağla, diyordu bana. Ağlamak güçsüzlük değil, ağla.
Algın belimden tutarak ölümün kıyısından kendine çekti bedenimi.
"Birine bu kadar güvenmemelisin," dedi.
"Sen biri değilsin ki." Başımı omzuna yan bir şekilde yaslayıp gökyüzüne baktım. "Birine tabii ki güvenmem."
"Bundan bahsetmiyorum." Sesi benim gibi dümdüzdü, sanki hiçbir duyguyu barındırmıyor gibi sakindi. "Hiç mi korkmuyorsun dengemi kaybedip elini bırakmamdan?"
Bazen güvenerek düşmeyi göze alırsın. Sonra katilini tanırsın.
"Korkmuyorum," dedim soğuk bir ifadeyle. "Sen dengeni kaybetmezsin."