14. bölüm · ÇIĞIR
13.BÖLÜM:" ON ÜÇ DİKİŞ"
13.BÖLÜM: ‘ON ÜÇ DİKİŞ’
Duman – İçimde Aşk Var
Gripin – Beş
Pilli Bebek – Delilik
☽
Ellerinizdeki topraktan ruhunuza yayılmaya başlayan bir ölüm düşünün. Bedeniniz bir tabuttan ibaretken ruhunuzda bir kapanın içindedir.
“Kıvanç,” dedi Noyan. “Deren’i evine götür.”
Kıvanç yanıma gelip belimden tutarak beni olduğum yerden uzaklaştırdı. Biz arabaya bindiğimiz anda Algın çoktan gazlayıp gitmişti.
“Nereye gittin sen?” diye sordu Kıvanç.
Kafamın içinde bir sürü sahipsiz ses dolanıyordu, hepsi de birbirine karışmıştı. Mantıksız hareket etmiştim. Yalan olduğunu bilmeye ihtiyacım vardı, annemin yüzünden birisinin ölmüş olduğuna inanırsam nasıl devam edebilirdim?
“Duygularıyla hareket eden aptalın tekiyim ben,” dedim nefretle. Herkesten çok duygularına hâkim olmayan tarafımdan nefret ediyordum. İçimde her şey bir anda yükselip ortaya fırtına gibi çıkabiliyordu. Sevdiğim herkesin kalbini kendim yüzünden kırıyordum.
“Korumaları atlatıp gidecek kadar ne olmuş olabilir?” Sorunda buydu, korumalara haber verip bilinçli hareket etmem gerekirdi. Algın’ın telefonumu açmasını beklemem gerekirdi. Madem adamdan kaçacaktım neden oraya yalnız gitmiştim. Bu ben değildim.
“Bir zarf,” dedim gözlerimi yoldan ayırmadan. “Bir kadın içinde bir adresin yazılı olduğu bir zarf verdi bana, üzerinde annemin bana hitap ettiği kelime vardı. Bunu annemden başka kimse kullanmaz üstelik kimse bilmez de.”
Kıvanç sıkıntılı ama sessiz bir nefesi dudaklarından bıraktı. “Adamın doğru söylemediğini bilmeye ihtiyacım var, Kıvanç.” Bu çaresiz ses sahiden bana mı aitti?
“Tamam, tamam sakin ol. Bak halledeceğiz anladın mı? Daha hiçbir şey belli olmuş değil.” Elini bana uzatıp zarfı istedi. Elbisemin cebine attığım zarfı çıkarıp ona uzattım.
“Bir kez daha böyle fevri hareket etmek yok, Deren. Bana bunun sözünü verir misin?”
“Benim verdiğim söze güvenecek misin?” dedim. Sesimde alay yoktu, sesimde kinaye yoktu.
“Evet,” dedi hiç düşünmeden. “En azından peşinde bir tehlike varken. Çıkıp korumalara söylesen vakit kaybetmezdin. Sadece beş dakika, bu sana hiçbir şey kaybettirmezdi. Ha kaybettirecekse de kaybettirsin. Ölmenden iyidir çünkü.”
“Saniyeler bile önemli Kıvanç, bunu biliyorsun.”
“Bu durumda değil.”
“Seninle de aram bozulsun istemem, söz vermeyeceğim.”
Başımı koltuğa yaslayıp gözlerimi yumduğumda suyun altındaydım, bu kez beni bile kimse kurtaramazdı.
Araba evimin önünde durduğunda bizden önce gelip evimin etrafına yerleşen korumaları gördüm. İndiğimde Barış’a baktım. Ona da bir özür borçluydum. Kıvanç bana evime girene kadar eşlik ettikten sonra gitti.
Saat epey geç olmuştu. Algın’ı aramak istiyordum ama buna yüzüm yoktu. Ona bir şey olmasından korkuyordum.
Yalçın’ı aradığımda ikinci çalışta açtı. “Algın yanında mı?”
“Yanımda değil,” dedi. Sesi soğuk değildi ama o mesafeyi hissedebiliyordum. “Endişelenme, bir haber alırsam ilk seni ararım.”
Telefonu kapatıp masaya koydum. Gözlerimi hiçliğin içine yumduğumda onu ilk gördüğüm gecenin içindeydim. Onu o geceden nasıl vurabilmiştim, aklım almıyordu.
Zihnimin karanlığı, öldürür müydü beni geceleri? Üzerime karamsar bir duygusallık yağıyordu. Yatağıma gidip uzandığımda uyku benden çok uzaktı. Uyanık kaldığım her dakika nefretim daha da büyüyordu. Çekmecemden aldığım uyku hapımdan bir tane içip gözlerimi yumdum. Tenim buz gibiydi.
Algın’ın yarası iyileşmiş sayılmazdı, bunu düşündükçe delirecek gibi oluyordum. Bir de gömleğini bana verdiği için daha fazla yara almıştı. Gözlerimi sımsıkı kapatıp uykumun gelmesini bekledim. Dayanamayacağımı anladığımda kalkıp komodinin üzerindeki telefonumu aldım ve onu aradım.
“Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor.”
Çaresizce telefonu aldığım yere bırakırken gözlerimi açık tutmakta zorlanıyordum. Bedenim sanki gittikçe soğuyordu.
Bir kabusla uyandım o gece ama gerçekliğe değil. Bir kâbustan bir kâbusun içine uyandım. Her şey gibi onlarda birbirine girmişti. Uyanmaya çalışıyordum ama zaten uyanıktım.
Sonra tekrar uyandım. Gerçekten uyandığımı sanarak ellerime baktım, etrafıma baktım. Başım dönüyor gibiydi, gözlerim sürekli kapanıyor, etraf sürekli değişiyordu. Elimde bir şeyler tuttuğumu sanıyordum ama bir anda yok oluyordu her şey.
Sonra defalarca kez bir kâbusun içine uyandım. Hatta öyle ki bu kâbus labirentinden çıkamayacağımı, bir daha hiç uyanamayacağımı sandım. Gerçeklik ve kâbuslarım tıpkı bir kördüğüm gibi birbirine karışmıştı. Bense arafta kalmış, canımın acısıyla nerede olduğumu ayırt etmeye çalışıyordum. Her uyandığımda gerçekten uyandığımı sanıp saniyeler sonra kabustan çıkarmadığımı fark ediyordum. Çıkmam gerekiyordu aksi takdirde hiç iyi şeyler olmayacaktı hissediyordum.
Gözlerimi gecenin karanlığına açtığımda nefes nefes etrafıma baktım. Odamdaydım, tıpkı kabusumda olduğu gibi. Ama bu kez gerçekten uyanabildiğimi anladım. Bu histe kabusta olduğu kadar gerçekçiydi, bu yüzden kısa bir süre çevremdekileri algılamaya çalıştım. Gerçekti. Rahatlayarak verdiğim nefesin ardını gözyaşlarım takip etti.
Çok iğrenç bir histi. Her defasında uyandığını sanmak ama uyanamamak. Belki de her defasında uyanmış ama saniyeler içinde tekrar uyumuştum ama bunu da ayırt edemiyordum.
Sadece o korkunç yerde, korkularımın zihnimi beslediği ve zihnimin alaycı bir oyunla gözlerimin önüme sunduğu o yerde saatlerce sanki bir deneydeymiş gibi kontrolü kaybetmek canımı yakmıştı. Çok yakmıştı.
Her şeyin netliğe kavuştuğuna tamamen emin olduktan sonra telefonuma uzandım. Saat dörde geliyordu. Bir daha uyuyup yine o çukura düşmekten korktuğum için yataktan kalktım. Değil şimdi bir sonraki gece bile uyuyamayacağımı düşünüyordum. O arafı yaşamaktansa uykusuzluk daha iyiydi.
Karanlıkta gözüm açıkken bile yolumu bulamazken, bedenim uykuya teslim olup gözlerimi o karanlığa kapattığımda, gece kâbus olarak üzerimi örtüyor ve geleceğimle türlü senaryolar çeviriyordu.
Salona girerek L koltuğa oturdum. Gözlerimi şehrin ışıklarına çevirdim. Hala gün aymamıştı, ışıklar karanlığı süsler biçimde duruyordu. Ay ışığı o ışıkların yanında etkisiz mi kalıyor anlayamıyordum. Bunu ancak ışıklar söndüğünde anlayabilirdim.
Cansızca oturduğum yerden kalktım, çıplak ayaklarımı yerde sürükleyerek salonu boyluca kaplayan camın önüne geldim. Şehrin manzarası olduğu gibi evimdeydi. Ne manzara ama... Kendime itiraf edemediğim o döngüye manzara diyorlardı. Geceyi gizleyen şehir ışıklarının adı manzaraydı, buna kendimi inandırıyordum.
Yaptırdığım dövmenin sızısını kalbime yakın bir yerde hissettim. Belki de sızı kalbimdeydi, dövme sadece bahaneydi.
Telefonu elime aldığımda aramak istediğim tek bir kişi vardı. Yaşayıp yaşamadığını bile bilmediğim o ismin üzerinde durdu parmağım. Kullanılmayan o numara hâlâ rehberimdeydi. Giden geçmişi öldürüp gidebiliyordu da kalan unuttum diyerek kendine hep yalanlar söylüyordu. İnsanın eli silemediği o numaraya mutlaka gidiyordu. Mesajlar cevapsız kalıyordu, aramalar yanıtsız. Geçmiş her zaman kimsesiz kalıyordu. O kimse bir gün olsun adını anmıyordu. İnsan kendi anılarını unutmaya nasıl dayanıyordu?
Unutulmaktan hep korktuğum için mi tüm anılar aklımdaydı bilmiyordum. Algın da bir gün beni unutur muydu? Çıksa hayatımdan, ben buradan gitmiş olsam mesela, o bambaşka bir ülkede olsa, birbirimizden haber alamasak, beni unutur muydu? Ona hatırlayabileceği acılar vermiştim belki de sadece. Bana bakarken gözlerimi ya kaçırmış ya da gözlerine kinle bakmıştım. Onun her bir adımında ben ondan iki adım kaçmıştım. İçimdeki sıkıntı gitgide büyüyor ve her saniye büyük bir pişmanlığa dönüşüyordu. Belki de saatler önce onu kaybetmiştim. İstediğim de bu değil miydi? Şimdi neden bu kadar acı veriyordu?
Kapının sesini duyduğumda parkenin üzerinden dolanan dalgın bakışlarım salonun kapısına döndü. O gelmiş olabilir miydi? Hızlı adımlarla kapıya koşup kapıyı açtığımda karşımda Noyan’ı gördüm. “Bu gece bekleme onu,” dedi Noyan düşen yüz ifademe bakarak.
“Sabah olacak neredeyse,” dedim kapıyı açık bırakıp içeri geçerken. İçeri gelip karşıma oturdu. Evin perdeleri açıktı, hâlâ geceydi ama gecenin karanlığı kırılmak üzereydi.
“Seni merak ettim,” dedi.
“Her şeyin başlangıcında yine böyle karşı karşıya oturuyorduk. O zaman hiçbir korkum yoktu, Haziran gitmişti, ailem ölmüştü, sen karşıma oturmuş arkadaşının aslında bir katil olduğunu ve çocukluğundan beri yaşadığın tüm her şeyin bir yalandan ibaret olduğunu anlatıyordun. Şimdi yine karşı karşıya oturuyoruz ve saatler önce Algın gitti. Hayatımda ilk kez bu kadar çok korkuyorum.”
“Gelecektir,” dedi Noyan hiç tereddüt etmeden. “Her zaman geldi.”
“Ya bu kez sahiden de her şeyi mahvettiysem, Noyan?”
“İstediğin şey ne, kendinle çelişmeden söyler misin.”
“Böyle bitsin istemem, canını acıttım, onu annesinden vurmaya çalıştım.”
“Suçlu hissediyorsun sadece,” dedi. Başımı iki yana salladım. Sadece suçlu hissetmekten öte bir histi bu. “Sen her zaman acısından vurursun insanları, Deren.” Bakışlarım gözlerini bulduğunda söylediği cümlenin altında ezileceğimi sandım. İçimde kötü bir ruh taşıyor, bunu kendimden bile gizliyordum belki de. Buydum ve bu kadardım belki de. Sol gözümden sicim gibi akan yaş ellerimin üzerine düştü.
“Noyan,” dedim acı bir sesle. “Ben hep mi böyleydim?” Bir sorunun cevabı beni ne kadar korkutursa o kadar korktum söyleyeceklerinde.
Derinden bir nefes verip bana baktı. Gözlerindeki şefkat onu ilk gördüğüm günle aynıydı.
“Sen seni anlayacağından emin olduğun insanlara yaparsın bunu. Cümlelerin ağır olsa da bunun kendini koruma içgüdüsü olduğunun farkındayım. Ya giderse ya yanında kalmazsa diyerek onu kendinden uzaklaştırmanın yollarını aradın durdun. Seni ne kadar seviyor olursa olsun gidedebilir insanlar bu tavır karşısında Deren. Tüm itmelerinin sonucunda da gitmiş olması onun seni sevmediği için gitmiş olduğu anlamına gelmez. İnsan çok severken de gider bazen.”
Dudaklarımı birbirine bastırıp yutkundum. Kurumuş bir çiçeğin neden kuruduğu herkes bilirdi, soğumuş bir kalbe benzerdi.
Sırt çantasından çıkardığı dosyayı bana uzattı. Başımı iki yana salladım. “İstemiyorum.”
“Bir şansım olsaydı ve geriye dönebilseydim eğer,” dedi dosyayı almadığım için masaya bırakarak. “Seni her şeyden uzakta tutardım. Sana silah kullanmayı öğretmez, seni ekibe almaz, katilin kim olduğunu sana söylemezdim.”
Korkunç bir şaşkınlıkla ona döndüm. “Bakma öyle, Deren. İntikam hırsıyla yaşayınca ne oluyor? Sana katili söyledim de ne geçti eline? Alabildiğine acı, yalnızca acı.”
“Birinden bildiğin şeyleri gizlemek onu korumak değil onu salak yerine koymaktır.” Nasıl olur da hâlâ söylememiş olma ihtimalinden söz ederdi anlamıyordum.
“Salak olman acı çekmenden iyidir,” dedi.
“Belki de korkmalıyımdır bu söylediğinden, belki de şu an bile söylemediğin şeyler vardır bana bu cümleyi kurabiliyorsan.”
Çenesiyle dosyayı işaret etti. “Açmaya korktuğun gerçek önünde duruyor, bu saatten sonra hangi gerçek gizli kalır?”
“Bir şey daha gizli kalırsa zaten Noyan, seninle ikimiz eski bir anıdan ibaret olarak kalırız. Bunu hiç unutma olur mu?”
“Eyvallah,” dedi başını eğerek.
Bakışları camdan dışarı çevirip gökyüzüne izlemeye başladım. Belli belirsiz görünen yıldızların arasında ince bir sis yüzüyordu. “Dövme yaptırmışsın,” dedi.
“Kafamı dağıtmaya çalışıyordum, gecenin sonunda herkesi dağıttım.”
Kısık sesle güldü. “Velet,” dedi, “nasıl hâlâ o beş yaşındaki inatçı velet olabilirsin?”
Bakışlarım kısıldı, gözlerimden geçmişin bazı anları geçti ve gülümseyecek gibi oldum. “Kim tahmin ederdi beş yaşında tanıştığın veletle bu noktaya geleceğini?”
Bir noktada hepimiz başka bir evrende başka hallerimizle yaşamayı düşünmüştük. Belki de başka bir evrende Noyan ve ben hiç tanışmamıştık bile.
“Keşke gelmeseydi,” dedi. “O velet keşke hocalarına diklendiği gibi antrenörlerine diklenseydi ve düşündüğü tek şey alacağı madalyalar olsaydı.”
Dargın bir ifadeyle gülümsedim. Kaderi değiştirebileceğime her zaman inanmıştım ama kaderin ağları bazen sökülmez oluyordu. Ne kadar istersen iste bazen bir şeyleri değiştiremeyebiliyordun.
“Haziran’ın numarasını sildin mi?” diye sordum. Noyan derin bir nefes aldığında başını olumsuz anlamda iki yana salladı. “Bakma öyle kırgın kırgın.”
“Dört yıl sonra ilk kez onu aramak istedim, sesini duymak, ona gitmek istedim.” Bu hissi tarif etmek kolay değildi, özlem bir anda beklemediğin yerden vurduğunda seni ortada büyük bir acıyla çaresiz bırakıyordu. Özlem hissini çok nadir hissederdim, bu da genelde aileme olurdu.
Bir anda hıçkırarak ağlamaya başlamam beklenmedikti, Noyan yanıma gelip beni göğsüne çekti. Ona sımsıkı sarıldım. “Abi,” dedim dudaklarımı yakan bir fısıltıyla. “Herkesin gitmesini anlarım, ölümü anlarım, acıyı anlarım ama-“ nefesim konuşmaya yetmiyordu.
“Şhhh,” dedi. Eli sakince saçlarımın arasında geziyordu.
“Keşke burada olsaydı,” diye fısıldadım.
Elinin saçlarımdaki hareketi devam ederken bedenine sarılı olan kollarımda gevşemeye başlamıştı. Başımı dizlerine koyup cenin gibi koltuğa kıvrıldım. “Hiçbir yere gitmiyorum,” dedi tüm korkularımı gidermek isteyerek. “Uyu, hep burada olacağım.” Saçlarımdan vücuduma ulaşan bitkinlik git gide artmaya devam ediyordu. Bedenim hâlâ buz gibiydi.
“Uyu.”
Uyandığımda başım yastıktaydı, üzerim örtülüydü, güneş doğmuştu ve içeriden yemek kokusu geliyordu. Koltukta doğrulduğumda hâlâ dün ki elbisem üzerimdeydi. Eve geldiğimde uyurken üzerimi değiştirmediğimi bile fark etmemiştim.
Mutfağa girdiğimde Noyan kahvaltı hazırlıyordu. “Günaymış,” dedim bitkin bir sesle. Buzdolabından çıkardığım ağrı kesiciyi açarken Noyan ilacı elimden aldı. “Önce bir şeyler yiyeceksin, sonra içersin,” dedi. Bakışlarıyla masayı gösterdi. “Hadi otur, başla.”
Ağzımı açıp bir şey söyleyeceğim sırada beni dinlemeye tenezzül etmeden omuzlarımdan tutup sandalyeye oturttu. Menemen yapmıştı, şimdide önümdeki kupaya çay dolduruyordu.
Önümdeki boş tabağa bir parça peynir alıp eşelemeye başladım. Elime ufacık bir güçle dokunduğunda çatal elimden fırlayıp yere düştü. “Ne yapıyorsun?” dedim hayretle. Kendi önündeki çatalı bana uzattı, “Çocuk gibi ağzına tutarak yedirmemi istemiyorsan düzgünce ye yemeğini.”
Ayağa kalkıp kendine yeni bir çatal aldı. Çayından bir yudum içtiğinde menemenden yemeye başladım. Midemin aldığı kadar yiyebildiğimde çayın yarısını bile içmiş sayılmazdım. Çay içmeyi fazla sevmiyordum.
Noyan doyduğuma ikna olduğunda ağrı kesiciden bir tane içtim.
Dolabıma bakarken bugün içimden simsiyah bir şeyler giyesim gelmemişti. O gün olduğu gibi beyaz, iplikli ve oldukça rahat bir elbise giydim, saçlarımı biraz kuruttuktan sonra üzerime deri ceketimi aldım ve dizlerime kadar gelen siyah bir çizme giydim. Yürümek istiyordum. Lisedeymişim gibi, tüm yolları, tüm sahil kenarlarını yürüyerek gezmek istiyordum.
Sahil evime çok yakındı ama sahil boyunca yürümek yerine lisedeyken yaptığım gibi bir sokaktan içeri girdim. Biraz yürüdükten sonra yine o pastaneyi gördüm. İçeride oturup bir kahve içtiğim sırada Meral Abla yanıma gelip masama oturdu. Elinde o meşhur kurabiyelerinin olduğu tabak vardı, önüme tabağı koyduktan sonra, “Uzun zaman oldu,” dedi. Sureti aynıydı fakat artık daha yorgun bakıyordu gözleri. Sıcak kahvemden bir yudum içtim. “Gittiğini sandım, bu şehirden, hatta bu ülkeden.”
“Buradaydım. Liseden sonra çok vakit bulamadım.”
“Okuldan kaçıp kaçıp gezmeye benzemiyor tabii,” dedi içten bir şekilde gülerek. “Nasıl gidiyor spor hayatı bakalım?”
“Güzel, ders veriyorum konuşmayı bile bilmeyen bücürlere.”
Çikolatalı kurabiyesinden küçük bir ısırık aldım, tadı hep aynıydı. “Ellerine sağlık,” dedim.
“Teyzenle görüşüyor musun kızım?” diye sordu. Meral Abla annemin okuldan arkadaşıydı. Teyzem onu da mı aramıştı? Başımı iki yana salladım. “Annemi suçlamış bunca zaman biliyor musun? Geçenlerde beni aradı, anneni şimdi anlayabiliyorum dedi.”
“Teyzen annenin hayatında pek olamadı, Deren. Annen lisedeyken o çok küçüktü, üniversiteye başladığı zaman da eviyle bağları tamamen koptu neredeyse. Sonra zaten annen evlendi. Senin beni gördüğün kadar teyzen anneni görmemiştir. Onu da bir yerde anlıyorum ama anneni suçlamasını haklı çıkarmaz bu.”
“Herkesi anlamak istemiyorum artık,” dedim.
“Annene çok benzemişsin. Büyümüşsün, Deren. Numaranı da değiştirmişsin, sana ulaşamadıkça annene karşı utanmaya başladım.”
“Benim hatam bu, annem öldükten sonra onu tanıyan birileriyle yüz yüze gelmekten korktum. Kendini suçlu görme.”
“Babam öldüğünde annen benim yanımdaydı. Ben de istememiştim. Bir akraba görmek, bir tanıdık görmek. Başımın sağ olmasını duymak hiç istememiştim. Beni anlayan bir annen vardı.”
Annem de anlardı herkesi, anneme çok benzemiştim. Öyle ki ben neredeyse annem olmuştum.
Sessiz kalıp kahvemi bitirdim. “Annemin tuzlu kurabiye tarifini biliyor musun?” diye sordum bir umut.
Başını iki yana salladı. “Kimseye vermezdi o tarifi, tarif defterinde bile yazmıyordu. Sorduğumda tek bir kişi biliyor tarifi dediğini hatırlıyorum ama kime söyledi onu da hiç bilmiyorum kızım.”
“Denedim ama onun gibi yapamadım.”
“Olmaz kızım, hiçbiri annenin eli değmiş gibi olmaz,” dedi özlemle. Bir an Elis’i kaybettiğimi düşündüm. Yıllar sonra onun kızı karşıma geçse ne yapardım? Güçlü bir kadındı Meral Abla, ben olsam kaçardım.
Kahvemi bitirdikten sonra ayağa kalktım Meral Abla’yla vedalaşıp ona numaramı verdim. Ardından o yolu kaldığı yerden yürümeye devam ettim. Biraz sonra o sahaf karşımdaydı. Sahibi yine aynıydı ve beni gördüğüne şaşırmıştı.
“Kaçak çocuk, nerelerdesin sen?” dedi. İyice yaşlanmıştı, zamanın izleri yüzündeydi. Yaşlanmaktan hep korkmuştum.
“Yaşlanmışsın ihtiyar,” dedim gülümseyerek. Sonumun ona benzemesinden hep çok korkmuştum.
“Zaman,” dedi. Başka bir kelimeye ihtiyaç duymadı.
Kitapların arasında biraz dolaşmak istiyordum. “Elimde bir kitabın ilk baskısı var, hissetmişsin gibi.”
Çekmecesine yöneldiğinde onu durdurdum. “Artık kitap okumuyorum. İlk baskıları da benim için hiçbir zaman önemli olmadı.”
Bakışlarına şaşkınlık yerleşirken bana bakakaldı. Spordan ayırabildiğim sınırlı günlerde buraya gelip saatler içinde kitap bitirdiğim olurdu ama ilk baskıları kendim için değil babam için alıyordum. İlk baskı kitaplar çok fazla yaşanmışlık taşıyordu ve bunu görmek beni o zamanlarda da kötü etkiliyordu. Alıp hiçbir sayfasına bakmadan babamın kitaplığına bırakıyordum.
“Sen kitap okumadan duramazsın ki,” dedi.
“Otursana,” dedim masasının karşısındaki sandalyeye oturarak.
Bugün bunu neden yaptığımı bilmiyordum. Buraya neden geldiğimi, yaşadıklarımı neden anlatma ihtiyacı duyduğumu… Acaba unutulmaktan mı korkuyordum? Annem ve babamı unutmaktan mı korkuyordum?
“Seni de sınayacak zaman,” demişti geçmişte bir yerlerde.
Ufak bir gülümseme öylesine dudaklarımdan dökülürken omuzlarım hareketlenmişti. “Beni de sınayacak zaman,” dedim. Sesim bile ona gerçekleri ulaştırmalıydı. Yüzüne buruk bir gülümseme yayılırken bakışlarını benden çekti. Derin bir nefes aldığında anlatmak istediklerinin çoğunu susuyormuş gibi bir hâli vardı ve buna anlam veremiyordum.
Televizyondan kısık sesle duyulan reklam sesleri hiç alakası yokken beni rahatsız ettiğinde televizyonu kapattım ve ben de sessiz kaldım. Kendi yaşadıklarını kıstas alarak benim yaşadıklarımın da bir imtihan olmadığını görmezden geliyordu. Onun kadar kan dondurucu şeyler başıma gelmemişti fakat herkesin acısı kendine büyüktü. Herkes kendi imtihanıyla sınanırdı ve o bazı anlarda bir öğretmen edasına bürünmeyi seviyordu, bunu şimdi daha iyi anlamıştım.
“Şimdi kaçıyorsun değil mi bazı şeylerden? Düşününce nefret edeceğini bildiğin insanlardan ya da belki onun açısından baktığın zaman onu affetmeyi tercih edeceğin insanlar var. Dinlemediğin insanlar, görmek istemediğin gerçekler var. Biraz zaman geçecek ve bunları çoktan yapmış olacaksın. İşte o zaman şu an olduğun ana bile özlem duyacaksın.”
Bu imkansızdı. Şu an olduğum an, şu an olduğum nefret dolu insana nasıl olurdu da özlem duyabilirdim? Bir gün bazı şeyler bundan daha kötüye gitmiş bile olsa bunun olacağını sanmıyordum.
“Bir fotoğrafa yüreğin yanar gibi bakmanın acısını bilmiyorsun henüz.” Bakmamayı tercih ediyordum ama baksam da bu kadar canımı acıtmazdı ki onun sesinden bile acısını anlayabilmiştim. Gözlerinde gördüğüm yaşanmışlığın izleri miydi, yoksa yaşlanınca hep mi böyle olurdu?
“Kaçtığım için mi?” diye sordum alayla. Başını iki yana salladı gülümseyerek. “Henüz her şeyini kaybetmekten korkar gibi sevmiyorsun kimseyi. Yüreğin bir yasa da bir gidişe de dayanır şimdi. Nefretin taze çünkü. Sen kaçıyorsun diye geçmiş ya da gerçekler seni kovalamayı bırakmaz ve sen kaçıyorsun diye sanma ki bir gün yakalanmayacaksın. Sanma ki nefesin tükenene kadar kaçarsın, Deren.”
“İçimi baydın ihtiyar,” diye konuştuğumda yüzünde bir acının dalgasını gördüğüme yemin edebilirim ama yine gülümsedi. Onu ilk gördüğüm hâli gibi değildi. Zaten kim aynı kalabilirdi ki zamanın karşısında?
“Kitap okumuyormuşsun, hangi rüzgâr attı seni buraya?” Omzumu silkip kitapla dolu raflarda gezdirdim gözlerimi. “Geçiyordum, uğramak istedim.” Başını sallayıp gözlüklerini taktıktan sonra önündeki kitabı bana uzattı. “Masamın hep bir köşesinde duruyordu, belki bir fırtına eser de bizim kız gelir diye.” Güldü. “Ölmeden önce geldiğin için minnettarım, gelmeseydin vasiyetimle illaki sana ulaşırdı gerçi.”
“Telefon numaramı vereyim ve ölümden bahsetme lütfen,” dedim dediklerini ve kitabı çok fazla umursamayarak.
“Yok, istemem numara falan. Hem benim öyle yeni çağ icatlarından falan anladığım yok. Şu külüstür telefon duruyor orada işte ama onun da numarasını sana vermem.” Kaşlarım çatılmış ona bakarken gerçekten benden nefret edip etmediğini birkaç saniyeliğine düşünmüştüm.
“Sevdiğim insanlara vermiyorum ben numaramı. Beni merak ederlerse işte yerim burası. Senin de öyle. Bizim bir ihtiyar vardı dersen gelirsin bir kahvemi içersin evlat.”
Ellerimi bacaklarıma hafifçe vurup nefes vererek ayağa kalktım. “Sen bizi duygusallığın içine sokup üzerimize de toprak atmadan ben kalkayım. O şiir kitabını da almayacağım,” dedim önündeki kitaba gelişigüzel bakarak. “Benden sonra sahafa giren ilk genç kıza hediye edersin, hem sevinmiş olur belki günü güzel geçer.”
Ardından dükkândan çıkıp kendimi yine sokaklara attım. Bir çocuğun kaybı sokakların karanlığıyken ben o karanlığın içinde kaybolandım ve her daim bir çocuğun gökyüzünden kaybolacaktım. Kendi çocukluğumun bile.
Sahafın birkaç sokak ilerisinde süslü vitrinleri olan mağazalar başlıyordu. Vitrinlerin ışıkları kaldırımların bir kısmını aydınlatıyordu ve her geçen mutlaka dönüp bir kez bakıyordu. Ben de bakmıştım ve bir elbise hoşuma gitmişti. Siyah, saten bir elbiseydi, kabine girmiş elbiseyi denerken bulmuştum kendimi. Sol bacağında derin bir yırtmaç vardı, elbisenin uçları biraz yere değiyordu. Omuzlarından ince bir askı elbiseyi tutuyordu, göğüs kısmından kollarına doğru düşen bir başka askı daha bulunuyordu. Ayaklarımdaki uzun, bağcıklı çizmelerle bile elbise çok hoş görünmüştü, ben kendimi ilk kez bir elbiseye bu kadar ait hissetmiştim.
Üzerimden çıkardığım elbiseyle kasaya gidip ücretini ödedikten sonra mağazadan çıktım. Karton paketi elimde tutarken yavaş yavaş yürümeye başladım. İnsanları incelemek, izlemek artık alışkanlık olmuştu ben de, bu yüzden normal bir şekilde yürürken bile göz ucuyla insanlara bakıyordum. Bir çift önümden el ele yürüyordu.
“Finallerim bitince gider miyiz?” Kızın sorusuyla adam onu kendine çekip kolunu omzuna attı. “Gideriz, güzelim.”
Sağ tarafımda gül satan bir kadın gülümseyerek bir adamla sohbet ediyordu. Önümdeki adam da kızı oraya doğru çektiğinde gerimde kalmışlardı, bense yürümeye devam ettim. Başka bir evrende belki de Algın’la el le bir sahafın önünden yürümüş olma ihtimalimizi düşündüm. Sonra başımı iki yana sallayıp bu ihtimali yok ettim. Bu evren bizimdi ve ben bu evrende her şeyi mahvetmiştim.
Hayata düştüğün zeminden bakmayı öğreniyordun zamanla. Öğrenmek belki hiç bitmiyordu, canında çok yanıyordu ama ölmediğin günün her gecesi ağlamamayı sana o acılar öğretiyordu.
Bir daha düştüğünde elinden kimsenin tutmayacağını biliyordun. Çocukken hep babam ellerimden tutacak diye düşerdim. Yaralarımı annem saracak diye korkmadan dövüşürdüm. Şimdi düşersem kalkamazdım. Yaralarımı kendim sarıyor olmak da canımı yakıyordu. Çünkü ellerimde şifa yoktu benim, iyileştiremiyordum. Bacaklarımdaki birçok iz çok geç kayboluyordu, kanayan bir yerim olduğunda kanı durdurmak zordu. Canım acımıyor diye ruhumun acımadığı sananlar da elbet vardı ama ruh yangınımı kimseye göstermezdim. İsten ciğerlerim çürüse de nefes almaya devam ederdim.
Regl ağrısı tüm karnımı kasıyordu, hareket etmem bile zordu. Ben bu hâlde kalkıp salona gelmiştim. Bilgisayar odasındaydım. Karşımda Taha ile Elis bir şeyler konuşuyordu. Taha’ya başta ısınamamıştım ama Elis ile iyi anlamış gibilerdi.
“Silah kullanmayı bilmiyor,” dedi Elis düşünceli bir sesle.
“Kesinlikle bilmiyor,” dedi Taha. Yaren’den bahsediyorlardı. İkisi de aynı anda birbirlerine baktıklarında Yaren’in Ahu olmadığı senaryosu yine ortadaydı. Koray silahla öldürülmüştü. Evet kullanmayı bilmeyen biri de kaçmak için rastgele ateş edebilirdi ama birinin kalbine ateş edemezdi.
“Bir tür oyun da olabilir bu,” dedim.
Elis başını sallayarak bana baktı. “Olabilir,” dedi.
Kapı sessizce aralandığında yanımıza gelen Noyan’dı. Onun evime geldiğinde bıraktığı dosya masanın üzerinde öylece kalmıştı. Açıp bakmamıştım, her şeyi bakışlarından anlamıştım.
“Feda delirmiş bir şekilde sevkiyatı patlatanı arıyor. Yaren’in başka bir planı mutlaka olmalı.”
“Senin planın ne peki?” diye sordu Taha.
“Yaren’i Feda’nın önüne atmak,” dedi. “Feda her taşın altına bakıyor. Tüm dostları, tüm düşmanları, geçmişte yaşanan her şey ve bunlarla bağı olup olmayan tüm insanlar topun ağzında.”
Kül yutmuş gibi yutkunmaya çalıştım. Boğazımın kuruluğu canımı yakmıştı.
“Evet Deren’e saldıran Feda değildi ama bu kez ona ulaşabilir.”
“Başka bir yolu olmalı,” dedim çaresizce. “O kıza yaşattıkları da bana yaşattıklarına eş değer, onu yem gibi önüne atamayız.”
“O olsa sana aynısını yapardı,” dedi uyarıcı bir sesle. “Bu konuda bir şey söylemeni kabul etmiyorum, Deren.”
Karnıma giren ağrıyla dişlerimi birbirine bastırırken başımı salladım.
Noyan odadan çıktığında Elis’te peşinden çıktı.
“Acı bile çekemiyorsun,” dedi Taha. Sesi yıllarca anı kadar uzaktan odanın içine yayılmıştı sanki. Zamanın içinde değildik, öyle ki söylediği beni neredeyse ağlatacaktı.
Yutkunarak sessiz kalmayı tercih ettim. Gözlerim camın dışındaki gökyüzüne döndü. Bulutlar oradaydı, bir sis gibi üzerimize çökmüştü.
“Kendinle kalmaktan deli gibi korkuyorsun değil mi?” Yalnızca birer düşünce değildi söyledikleri, gördükleriydi. Sahiden bana bakan herkes bunu görebiliyor muydu?
“Ellerin yara bere içinde, vücudundaki izler kendini iyileştirmiyor çünkü zihnin hiç susmuyor. Boks torbasında mahvediyorsun ellerini zihnin sussun diye. Kendini taşıyamayacağın ağırlıkların altına atıyorsun. Kime silah doğrultsan namlusunda sen varsın çünkü sanki ölümden bahsetmekten bile uzak dururken hep ölmeyi istiyorsun.”
Bedenim buz kesti. Ölmeyi bir an bile istememiştim. Gördükleri yanlıştı, zihninden geçirdiği düşünceler benim karakterime tersti. Benim hakkımda iki haftada bu kadar fikir sahibi olamazdı.
“Sevdiklerini kaybetmekten öyle çok korkuyorsun ki, bunun olmaması için herkesi öldürürsün.” Bu gizlediğim bir şey değildi.
“Ne fark ettim biliyor musun?” diye sordum öne eğilerek. Kalbimin içinde bu kez bir yangın değil koca bir boşluk vardı. Hiçlik, yokluktan daha çok acıtırdı. “Ailem öldüğünde çok ağladım, nefretle yaşamak kolaydı çünkü intikam hırsı insanı ayakta tutan tek şey.” Yutkundum, bu gerçekliğin günden güne beni ele geçirmesine izin veriyordum. Nasıl anlatılır, hangi kelimeyle doğru tasvir edilir bilmiyordum kafamdaki cümleler. Beni dikkatle dinliyordu ve bu düşüncemi doğru anlamalıydı. Çünkü bu hissi artık içimde tutamıyordum.
“Ailenin ölecek olması yazılı olmayan bir kural gibi,” dedim dürüst ve düz bir sesle. “Buna alışacağımı hiç düşünmedim,” diye itiraf ettim. “Alışmaktan hep çok korktum. Alışmak, kabullenmek; unutmakla eş değerdi gözümde ve bu da bir nevi ihanetti. Ama günün sonunda insanların diline pelesenk olmuş cümleyle tanrı sıralı ölüm verdiği taktirde her çocuk ailesinin ölümünü görmek zorunda. Sanırım kafamda yavaş yavaş oturan bir düşünce bu.”
Beni yorum yapmadan dinliyordu.
“Canım hala çok yanıyor, evet,” durdum. Konunun nereye geleceğini merakla bekliyordu. Bu cümle dudaklarımdan çıkarsa annem ve babama ihanet edecek olmaktan korktum. “Onlara bunu yaşatanı öldürmeyi hâlâ her gece istiyorum da ama arkadaşlarımdan birisi ölürse bunu atlatamam.”
Sonunda dilimden dökülen gerçeklerle annemin silüeti karşımdaydı. Onu çok özlediğim bir gerçekti.
“Ailen öldüğünde yanında seni ayakta durmaya zorlayan kişilerle arkadaşsın, böyle düşünmen normal,” dedi. “Ailen seni hayata getiren kişiler Deren ve sen onların çocuğu olduğun için yanındalar. Belki annen senin bu nefretini görse senden nefret bile edebilir,” gözlerimdeki tepkiyi gördüğünde hızla devam etti. “Yanlış anlama beni. Bu olabilir. Ama arkadaşların, dostum dediklerin senin olduğun yolu görseler de yanındalar, ölümü göze alarak. Bunun senin için çok şey ifade ettiğini biliyorum.”
“Yanlış anlamadım,” diye fısıldadım. “Annem beni iyi ki görmüyor, görseydi aklını yitirirdi.” Belki de aklına yitiren ben olacaktım. Annemin yaptığını kabullenemiyordum.
“Bu dostluğun da düşmanlığa dönüşmesinden hep çok korkarak yaşayacaksın,” dedi sessizce, sanki bu cümleyi duyabilecek herkesten gizlemek istiyordu. Evrenden bile.
“Hep neyi düşündüm biliyor musun?” Gözlerime gülümseyerek baktı.
“Birini sevmiyor olmak gerçekten bir ödül. Tüm bunlar yaşandıktan sonra bile hayatta kalabilirsin çünkü. Diyelim ki ailen öldü, bir gün birini seveceğin ihtimaline tutunur yaşarsın. Arkadaşın ihanet ederse kendi yolunu seçti der kendini avutursun. Elbet canın yanar ama hayat da devam eder. Ama aşk öyle değil işte,” ben değil korkularım konuşuyordu. “Tüm bu olanlardan sonra bambaşka bir ülkeye gidip hayata yeniden başlayabilirsin mesela, herkes ölse bile. Aşık olduğun kişi ölürse hayat devam etmez. Bambaşka bir ülkede hayata yeniden başlasan soluğun kesilir, yapamazsın. Ki ihanettir bu. Ölemezsin bile. Artık bir ruhsundur. Hep bunu düşündüm. Bir başkasını sevsen onun bakışına ihanet ki zaten bir başkasının gözüne bile bakamazsın ne sevmesi?”
Bu cümlenin bir devamı vardı. O da bunu biliyordu.
“Bir başka ihtimalde hep çok sevmekti. Kim ölürse ölsün hayata bağlı kalmak ve hala gülebiliyor olmak. Böyle insanlardan hep nefret ettim aslında. Böyle bir hayata çocuk doğurmak gibi pozitiflikler mesela. Bu yolun bir sonu var bunu düşünmekten çok korkuyorum ama oturup bir çocuğum olsa mutlu olabilir miydim’i düşündüm.” İşte buna şaşırmıştı. “Ne yaşanırsa yaşansın bana hamile kalırken annem de belki bunu düşünmüştür. Tek kurtuluş belki de budur ve nefreti bir kenara bırakmak gerekir diye. Ama bunun sonu da Algın’ın ölüm ihtimalini düşünene kadardı. Orada her şey yine yok oldu.”
“Şimdi anlıyorum,” dedi düşünceli bir ifadeyle. “Kitaplarında ayraçların neden hep ölüm sahnelerinden bir önceki sayfada kaldığını.” Kitaplığımıza bakmış olmalıydı.
Buruk bir gülümsemeyle başımı sağa çevirdim. “Okumadığında hala yaşıyorlarmış gibi hissediyorsun değil mi? Deren sen yalnız kalmaktan öylesine korkuyorsun ki bir kitapta birinin ölümü bile seni yalnız bırakıyor gibi hissediyorsun.”
Başımı hafifçe salladım. Bu ilk kez yüzüme söyleniyordu. Deren İlke yalnız kalmaktan ölesiye korkuyordu.
“Kitap okurken zaman algımı yitirdiğim günler olurdu.”
Kaşları çatıldı. “Senin?” Buna inanması zordu. Spor yapmaktan zaman algımı yitirdiğimi herkes bilirdi ama kitap okuyamayışımın öncesinde gözlerim kararana kadar kitap okuduğum geceleri kimse bilmiyordu.
Başımı salladım. “İnanması zor biliyorum,” dedim. “Ben bile kabul etmek istemiyorum ama tüm her şey başlamadan önce gerçekten böyle birisi değildim.” Kabullenişti bu. Ben bu nefretle doğmamıştım. Evet, nefreti küçük yaşımda bile hisseden bir çocuktum ama hayır, sevdiklerimi kaybetmemiş olsaydım nefrete bu kadar da batmazdım.
“O gecelerin sabahı hiç olmayacak sanırdım. Çoğu insan kitap karakterinin yerine koyarak empatiyle yaklaşır kitaba ama benim hep arkadaşım gibiydiler. Birisi öldüğünde ben de bir yanımı hüzne boğardım.”
Gülümsedi, bu kendini tutamadığı içindi. Onu henüz tanımıyordum. “Küçük ve duygusal bir Deren. Bunu sevdim, seni daha önceden tanımayı isterdim.”
“İstemezdin,” dedim hemen. “Çünkü o geçişi gören hiç kimse bana aynı bakmıyor artık.”
O geçişi gören sadece Çığır’dı. En çok Algın’dı. Çünkü o beni kaybettiklerimin enkazından kucağına alıp, bitişin başlangıcına, nefretin olduğu yere bırakmıştı.
“O geceler de sabah olmayacakmış gibi hissettiğim olurdu,” dedim cevap vermesini istemeyerek. “On sekiz yaşımdaydım. Sadece on sekiz yaşımda.”
Duygusal tarafımın varlığını görmüştü ve bu onu afallatmıştı.
Düşünmek sonu olmayan bir çukurdu. Ne kadar düşünürsen düşün hep düşünmediğin bir gerçeklik olacaktı, bir köşede duracaktı ve zamanla küflenip yok olacaktı.
“Bir şeyin üzerine fazlaca gitmenin sonu hep kayıptır. Ben kaybettim.” Ve kaybetmeye devam edecektim.
“Ellerimi kanatan hiçbir şeyi bırakmadım,” dedim acı bir pişmanlıkla. Bu bir alışkanlıktı, huydu fark etmez. “Canımı yaksa da devam ettim ve bunun sonu hep kayıptır.”
Sanki gelecek hakkında konuşuyordum. Geçmiş geleceğin aynası olur muydu? Olmamalıydı.
“Yaralar iyileşir,” dedi. Temenni ettiği buydu. “Yaranın olayı budur, Deren. Hiçbir acı sonsuza dek sürmez.”
Eski Deren olsa buna sadece gülerdi. Kendi bildiği onun doğrusu olurdu, her acının sonsuza dek sürmesini istediği içinden geçirir karşısındaki adama alayla bakardı ama o Deren benden sanki yıllarca yol kadar uzaktaydı. Taha’nın gözlerine baktım, orada yaşanmışlığa rastladım. Yaşamıştı, hiç kimsenin acısını küçümseyen bir kadın olmamıştım ve gerçekten gözlerine bakarken düşündüm: Her acı bir gün geçer miydi? Geçmezse bile sızısı diner miydi? Dinmiş miydi?
Hatırladıkça acıtan bir acı düşünün, zamanla yok olmaya yüz tutuyor, varlığı hep orada ama görmezsen acımıyor. Bu iyileşmek miydi? Sahiden acım bir gün dinecek miydi?
Elis tekrar gelip karşıma oturduğunda ayağa kalkıp içeri geçtim. Hava kararıyordu. Telefonumdaki tarih 21 Aralık’ı gösteriyordu. Algın’ın doğum günü bitmek üzereydi.
Ceketimi üzerime alıp dışarı çıktığın an kolumdan tutulup geriye çekildim. “Şu an yalnız olman tehlikeli,” dedi Yalçın.
“Buna ihtiyacım var,” dedim yorgun bir ifadeyle.
“Seni yalnız bırakmam için şu an beni öldürmen falan gerekiyor, Deren. Sınırları zorlama.”
Yağmur yağmaya başladığında başımı gökyüzüne çevirdim. “Evime yürür müsün benimle,” diye sordum. Endişeli bir ifadeyle bana baktı, biraz düşündükten sonra yanımda yürümeye başladı.
“Yağmur hızlanacak gibi görünüyor,” dedi.
“Onunla konuştun mu?” diye sordum yağmuru önemsemeyerek.
“Ulaşamıyoruz, hiçbirimiz.” Yavaş adımlarımı yanımdan takip ediyordu, gözleri hep etrafında olsa da konuşurken bana bakmaya özen gösteriyordu. “Endişelenme kafasını dinlesin biraz.”
Kaldırım çizgilerine basmamaya özen göstererek yürüdüm bir süre, sonra bundan sıkılıp inatla sadece çizgilere basmaya özen göstererek yürüdüm. Bundan da sıkılınca gözlerimi yerden ayırıp normal yürümeye devam ettim.
“Sana zarfı veren kadını bulduk,” dedi.
“Öylesine biridir, yüzünü görmeme izin verdi.”
“Öyle görünüyor, yine de önemli.”
“Korkuyorum,” dedim. Gözleri bana döndüğünde bu kelimeyi benden duymayı beklemediğini biliyordum. Korktuğumu elbette biliyordu.
“Annem ve babamın tanıdığım insanlar olmama ihtimalinden korkuyorum. Bir sebebi vardır, annem bunu yapmış ama bir sebebi vardır deyip duruyorum kendime.”
Bu korku içime otele gittiğimiz gece yerleşmişti. Birden, ansızın belirmişti, üzerine başka şeylerde eklenerek devam ediyordu.
“Biliyorum, seni anlıyorum ve ilk kez korkma diyemiyorum sana.” Toprağın kokusunu içime çektiğimde kafamda dolanan düşüncelerin kaosuna direniyordum. Karnımdaki ağrıda cabasıydı. “Tanıdığım insanlarla çok kez yeniden tanıştım, öyle ki annemle bile iki kez tanıştım ben. Bunu sen yaşayacak olursan elimden ne gelir bilmiyorum ama her daim solunda olacağımı bil.”
Dudaklarımdan sakin bir teşekkür dökülürken evrenden tek isteğim bunun olmamasıydı. Yol bittiğinde evimin önündeydik. Anahtarlarımı çıkarıp içeri girdim.
Yalçın buraya ilk kez gelmiyordu. Ailem öldükten sonra ilk gelişiydi sadece.
“Burada hiç yemek yapmadım onlardan sonra, hiç temizlik yapmadım, hiç odamda uyumadım.” Yalçın’ın evine gittiğimiz güne ithafen söylüyordum bunları. Çünkü Yalçın bunun üstesinden gelmiş, orayı hâlâ eviymiş gibi kullanmaya devam etmişti.
“Acıdan kaçarken hep en acılı yolu seçiyorsun, güzelim,” dedi. “İçinden ne geçtiğini biliyorum. Benim evime geldin. Orada hâlâ birileri yaşıyormuş gibi faturalarını ödüyorum, oraya arkadaşlarımı götürüp film izliyorum ve bu nasıl canımı yakmıyor. Bunu sorguluyorsun. Kabulleniyorum çünkü, ölüm hep var. Babam öldü, annemin de pek yaşadığı söylenemez ama kader bu. Yaşanmalıymış. Öyle olmasaydı, böyle olmasaydı diyerek; yas tutmaya devam ederek yaşarsan yasında acında hep dün ki gibi derin kalacak, seni hep en derinde yakalayıp en derininden vuracak.”
Etrafında yavaşça dönüp, “Yaşanacak hâle getirelim mi burayı?” diye sordu.
“Ya onları tamamen unutursam?” diye sordum korkuyla.
“Unutamazsın, çabalasan bile unutamazsın. Bu ev yıkılsa, fotoğraflar yok olsa yine de unutulmaz.”
“Hadi,” dedi. “Toparlayalım burayı. Yeterince dağınık kalmadı mı?”
Koltuğa oturup bir yangına bakar gibi etrafa baktım. Babamın kitap okuduğu koltuğa ve küçük kitaplık köşesine. Orta sehpada kalmış dosyalara, annemin gözlüğüne. Koltuğun yanındaki küçük masada duran kitaba, içinden bir kısmı gözüken ayraca. Kahve içilmiş, yıkanmamış kupa bardağa. Diğer koltuğun üzerindeki örtüye. Sıra sıra baktığım her şey birer birer felaketime dönüşüyordu. Zihnim zaten dağınık bir odaydı, burayı toplamak orayı daha fazla mı dağıtacaktı yoksa gerçekten iyi mi hissedecektim?
Yalçın dosyaları kapatıp üst üste koyduktan sonra masanın üzerindeki diğer şeyleri yavaş yavaş toparlamaya başladı. İçimden bir elin tüm organlarımı sıkıştırdığı hissettim, kalbim o elin avuçlarındaydı ve biraz daha kuvvet uygularsa ölecektim. Hiçliğin ortasında uçan kelebeğin kanadına yangının bir parçası sıçrıyordu. O kelebek zaten yarımdı, biraz daha nasıl yanardı.
“Dur,” diye fısıldadım acı içinde. Sesim açık camdan duyulan yağmur sesine karışarak ona ulaştığında dosyaları yerine bıraktı. “Yapamam, Yalçın.”
Her şeyi olduğu gibi yerine koyduktan sonra yere oturup sırtını koltuğa yasladı. “Tamam,” dedi sakince. “Zorunda değiliz, özür dilerim.”
“Dileme, sen bir şey yapmadın.”
Gözlerim aynı eşyalarla sayamadığım kez dolaştı. Yalçın sessizce yanımda oturup bana eşlik etti. Geçmiş defalarca döndü durdu zihnimde. O dosya defalarca açılıp kapandı, babam sayfalarca kitap okudu. Sonra her şey duruldu, yıllarca burada yapayalnız oturmuştum, bir tabloya bakar gibi geçmişi izlemiş bir toza bile üflememiştim. Faturaları hep ödemiş ama ışıkları hiç yakmamıştım, bazen sessizlikten yine korkmuş ama televizyonu hiç açmamıştım.
Geçmiş bir acı gibiydi, geçtikçe canımı yakmaya devam edecekti.
“Yolun nasıl düştü ekibe Yalçın?” Bunun cevabını merak ediyordum. İstediği bölümü okumuş bitirmişti, annesi hâlâ hayattaydı. İntikam almak istediği birileri yoktu, aradığı bir kardeşi ya da bir gerçek yoktu. Mesleğini yapıp, istediği aşkı bulup uzun bir hayat yaşamak yerine bizimle yolu nasıl kesişmişti? Her şeyi hiçe sayıp aramıza girmeyi neden kabul etmişti?
“Bazen bazı şeylerin tek bir nedeni olmaz, bilirsin. Hayat sana fırsatlar sunar, kabul edersin ya da etmezsin.”
“Ekibe girmek bir fırsat mıydı senin için?”
“Babamın bir arkadaşını arıyordum. Ona sormak istediklerim vardı ama tek nedeni bu değildi. Ekibe girmeden de bulurdum belki. Yalnızca bir amaca ihtiyacım vardı Noyan’ın bana teklif yaptığı gece. Birilerini bulmaya, bir şeylerin ardındaki gerçeği çözmeye.”
“Buldun mu peki?” diye sordum.
“Ölmüş, yıllar önce.”
Omuzlarım gevşerken arkama yaslandım.
“Gidelim buradan,” dedi ayağa kalkarken. Elini bana uzattı. “Uyuma.”
“Dağınık bir oda,” dedim gözlerimi yumarak. “İçindeyse ben, doktor. Belki başka bir evrende sen psikologsundur ve ben de senin hastanımdır.”
“Bu ihtimali sevmedim,” dedi yüzünü buruşturarak. “Sen hasta değilsin. Hiçbir evrende de benim hastam olmanı istemem.”
Elini tutarak koltuktan kalktım. “Kötü bir ihtimal değil bu, tedaviyi kabul edip sana gelmişim işte nasıl psikologsun sen?”
“Belki başka bir evrende Algın’a kitap okurken vurulmuşsundur ve sevgilisinizdir.”
Merdivenlerden inerken gözlerimi devirdim. “Belki bambaşka bir evrende Algın benim yüzümden delirmiştir, sen de onun psikoloğusundur.”
“Çok acımasız kadınsınız, hanımefendi,” dedi.
“Değilim beyefendi, siz acımasız kadın görmemişsiniz.”
“Deren,” dedi merdivenler bittiğinde. Sesi ciddileşmişti. “Yanımdayken rol yapmak zorunda değilsin.”
Kaşlarımı çatarak, “Rol yapmıyorum,” dedim.
“Algın’ı kafandan atamıyorken şakaya vurarak bunu basitleştiriyorsun, aslında canın yanıyor. İlk kez pişman oldun ama belli etmemeye çalışıyorsun. Yukarıdayken eşyaları bilerek toplamaya başladım, ağlamak üzereydin ve kendini tuttun. Üstelik kendini serbest bıraksan şu aptal ağrı seni kıvrandıracak ama bunu bile kimseye göstermemeye çalışıyorsun,” dedi.
Sessiz kaldığımda yürümeye başladı. “Gidelim ve en azından karın ağrına iyi gelecek bir çözüm bulalım.”
Diğerlerinin çözümü yoktu, en azından karım ağrım için çabalayabilirdim.
Yoldan bir taksi çevirdi. Evimin önüne gelmeden eczaneye uğrayıp kullanmam gereken ama kullanmayı bıraktığım ilaçtan aldık. Beraber yukarı çıktığımızda odama girip ıslanan kıyafetlerimi değiştirdim. Yalçın’a ise erkek reyonundan aldığım bana iki kat büyük gelen tişörtlerimden birini verdim. Eşofmanı için yapabileceğim bir şey yoktu.
Mutfağa geçtiğimde ocağın başındaydı. Benim için yemek hazırlıyordu, günün ilk öğünü olacaktı çünkü ilacı tok karnına içmezsem asla etki etmiyordu. “Sen çok iyi bir arkadaşsın,” dedim şakayla karışık.
“Bana bilmediğim bir şey söyle?” dedi.
“Algın’la konuşmak istiyorum,” dedim birden.
“Onu ara o zaman?” dedi bu isteğime ufacık bile şaşırmadan.
“Açmaz, sizin telefonlarınızı açmamış.”
“Sen çok geri zekâlı bir arkadaşsın,” dedi ciddi bir ifadeyle. Şaşkınca ona baktım. “Bizim telefonlarımızı açmadı, senin değil.”
“Açmaz Yalçın. Neden herkes böyle düşünüyor bilmiyorum ama bu sefer fazla ileri gittim.”
“Seni affedecek demedim, telefonunu açacağını söyledim. Seni dinler, seni her ihtimalde dinler.” Boğazım düğümlenirken yutkunmak zordu. Beni affetmeyecekti. İstediğim zaten bu değil miydi?
“Birine bu kadar kırılsam telefonunu açmazdım.”
Gözlerime bir şey söylemek ister gibi baksa da sessiz kalmayı tercih etti.
Pişen çorbayı büyük bir kâseye koyup önüme bıraktı. Çok güzel kokuyordu. Küçük bir ekmek parçasını içine doğrayıp yemeye başladım. Bitirdikten sonra ilacımı içtim. “Teşekkür ederim,” dedim.
Saat gece yarısına gelirken hiç uykum yoktu, bir film açıp oturduk. Aklım ondaydı, elim telefona gitmiyordu. Açarsa ona ne diyecektim?
Onu arama isteğimi durdurup filme odaklanmaya çalıştım. Yalçın’ın telefonu çalmaya başladığında telefonunu açtı. Arayan Gökçe’ydi.
“Bir sakin olur musun? Ne oluyor?”
Karşı tarafı dinledikten sonra, “Korkmanı gerektirecek bir şey yok, geliyorum ben birazdan.”
“Ne olmuş?” diye sordum.
“Elektrikleri kesilmiş, çalışmadan dolayı da sabaha kadar gelmeyecekmiş.”
Bıyık altından gülerken, “Sen de benimle geliyorsun, bu gece seni yalnız bırakamam.”
“Gökçe karanlıktan mı korkuyormuş, hadi ya,” dedim gülerek.
“İnsanların korkularıyla niye alay ediyorsun kızım, kalksana.”
“Yalçın salak mısın? Sana zarf attı resmen, Gökçe karanlıktan korkmuyor ki.”
Duraksayıp bana baktı, ceketini giyiyordu.
“Git ve bu fırsatı değerlendir,” dedim gülmeye devam ederek.
“Gökçe böyle bir şey yapmaz, sesi endişeliydi.”
“Bazı insanlarla iki kez tanışırsın,” dedim. Bu cümle şimdi iki anlama geliyordu. “Sana herkese davrandığı gibi davranmıyor işte, git ve onunla tanış.”
Emin olamayarak bir bana bir dışarıya baktı. “Kapılarını kilitliyorsun, kimseye açmıyorsun.”
“Yabancılarla konuşmuyorum ve yoldan geçen adam bana şeker verirse annem kızar diyorum. Anlaşıldı komutanım.”
“Gevşek,” dedi koltuğun kenarındaki yastığı bana fırlatarak. Ardından kapıyı kilitlediğimden emin olup gitti. Televizyonu açık bırakıp gözlerimi yumdum. Kafamdaki düşünceler asla susmayınca telefonumdan bir şarkı açtım. Belki de bu sefer başarırdım.
“Bu sebepsiz ayrılıkta ne bir kurtaran ne de kaybeden olamadım,” diye başlayan şarkı sözleri kısıktı, gözlerimi sıkıca birbirine bastırdım. “Bir güvensen aslında. Gece bitmeden gün doğmadan yanındayım.”
Şarkıyı kapattım. Tahmin ettiğimden daha fazla acıtıyordu. Tüm geçmişi önüme seriyordu.
Gözlerimi kapatıp tekrar uyumaya çalıştım.
Gözlerimi açtığımda sabah olmak üzereydi, film bitmişti peşinden başka bir film kendi kendine açılmıştı. Tekrar gözlerimi kapatıp uykuya daldım.
Bir sonraki uyanışımda güneş doğmuştu, tarih artık 22 Aralık’tı.
Karnımdaki ağrı dün ki kadar değilse bile yine de kendini hissettiriyordu. Kara zorla bir şeyler yiyip ilaçtan bir tane içtim.
Spor salonuna gittiğimde her şey bir önceki günün aynısıydı. O adamdan bir haber yoktu. Yaren’i hâlâ araştırıyorduk.
Akşam ve bir sonraki günlerde tamamen böyle geçerken yedinci gün de Algın’dan bir haber almıştık. Günlerden 28 Aralık’tı. Algın Yalçın’ın telefonuna cevap vermiş, Ankara’da olduğunu söylemişti. Algın’ın ortadan kayboluşundan sonra Aras’la iki kez telefonda konuşmamıza rağmen bunu bana söylememişti.
“Onu özledim,” demiştim son konuşmamızda. Bunu söylerken Algın yanında mıydı? Aras’a kırılmaya hakkım yoktu ama kırılmıştım.
Ertesi gün yine kurabiye yapmak isterken bulmuştum kendimi. “Kurabiye yapayım mı?” diye sormuştum Yalçın’a.
“Nereden çıktı bir anda,” demişti gülerek. “Duvarı izlerken birden canın mı istedi?”
“O gün sırf kurabiye yapmam için un almışsın, birden aklıma gelince nankör olduğumu düşündüm,” dedim kısık sesle.
“Hangi gün?”
“Senin evine gittiğimiz gün işte, markete uğradık ya alışveriş için.”
“Unu ben almadım ki,” demişti umursamaz bir tavırla. “Algın aldı.”
Duvarı izlemeye kaldığım yerden devam etmiştim. Uzun zamandan sonra ilk kez uyumakta zorlanmış, sabaha kadar o duvarı seyretmiştim.
Yılbaşına kadar olan günlerde birbirini böyle takip ederken yılbaşı gecesi gelip çatmıştı. Bizimkilerin planı Yaka’da hep beraber bir akşam yemeği yemek, gece yarısı da hep birlikte içmekti.
Askılı uzun bir elbise giymiştim, dövmem tamamen iyileşmişti. Karşımda Gökçe otururken Yalçın yanımdaydı. Taha ve Kıvanç Gökçe’nin iki yanında oturuyordu. Feris diğer yanımda, Elis ise Noyan’la birlikte Yalçın’ın diğer yanında oturuyordu. Birkan Noyan’ın yanında oturuyordu. En son teşrif eden Asil ise Kıvanç’ın yanına oturdu. Bazı üyeler eksikti ama gece yarısına doğru geleceklerdi.
“Tüm yılı birlikte geçirmenin şerefine,” dedi Feris elindeki kadehi yukarı kaldırarak. Ben de dahil herkes gülümseyerek ona eşlik ederken gözlerim kapıdaydı. Onun toprak gözlerine baktım. Buraya doğru yürümeye başladı. En baştaki boş sandalyeye oturdu. “Algın’ın dönüşüne,” diyerek kulağıma eğilen Yalçın kadehini benimkime vurdu.
