4. bölüm · ÇIĞIR
3.BÖLÜM: "SAKLI İHANET"
3.BÖLÜM: "SAKLI İHANET"
Kendimden Hallice - Sakince Yoruldum
Dolu Kadehi Ters Tut - Tanrının İşi
☽
Gözlerime bak ve gerçeği fısılda. Bir gün gideceksen bana hiç dokunma.
Karanlıkta yolunu bulamıyorsan henüz, korkuyorsundur. Belki geçmişinden belki de geleceğinden. Korku hâlâ bedenini ele geçirebiliyorsa kontrol sende değil demektir. Karanlıkta, hatta gözlerin dahi kapalıyken koşmayı öğrenmeden koşmayı denersen, yok olursun. Çünkü karanlık daima en güçlü olandır.
Unutma; bütün suçlar karanlıkta işlenir ve bütün suçlar karanlıkta gizlenir. Bütün düşmanların, hatta dostun sandıkların. Küçük bir ışık huzmesi karanlığı yenmeye yetmez. Aksine karanlığın her şeye hâkim olduğunu kanıtlar. Çünkü karanlık, küçük bir ışık huzmesine boyun eğmez ve bazı sınırlar vardır. O sınırlar, geçilmek istemez.
Oysa sınırlar geçilmek için değil midir?
Gecenin yarısını ağırlayan gökyüzünün altında, balkonda biraz uyumuş, uyandığım anda balkonun camekanlarından bir tanesini açıp gecenin havasını içime çekmeye çalışmıştım. Bunun yeterli gelmeyeceğini biliyordum.
Yaslandığım geniş koltuktan yavaşça doğruldum. Üzerimi değiştirmeden buraya gelip uzanmıştım. Ceketimi bıraktığım yerden alıp üzerine giydikten sonra anahtarlarımı alıp dışarı çıktım. İstediğim; şehrin yalnızlığında yürümekti, bu yalnızlığı içime çekerek yalnızca ben varmışım gibi.
Yalnızca kendimin olduğu bir yerde, düşüncelerimin içinde olmak iyi bir fikir değildi eskiden. Kendimden kaçmaya çalıştığım çok fazla zaman olmuştu. Gerçekleri kabul etmeyip kendime itiraf edemediğim her şey biraz daha mahvetmişti içimi. Biraz daha ve biraz daha. Sonra belki de kaçmayı tam anlamıyla öğrenmiştim ama bunun adı benim lisanımda hissizleşmekti.
Bazı anlarda kendimi yönetemediğim anlar yine oluyordu ama eskisi kadar sık değildi, bununla baş edebiliyordum. En azından kendimle baş başa kalıyordum ve düşüncelerin beni ele geçirmesine izin vermeden yürüyebiliyordum.
Yaşadığım sitenin içindeki yürüyüş yolundaydım. Beş bloktan oluşan bir sitede yaşıyordum. Bahçesinde bir yürüyüş alanı vardı, ışıklandırmaları oldukça fazlaydı, bu gözlerimi rahatsız ediyordu. Çocuk parkındaki salıncakta birinin oturduğunu göz ucuyla görmüştüm. Adımlarım yürüyüş yolunu takip etmeye devam ettiğinde güvenliğin önünden geçip siteden çıktım. Güvenliğin bakışları etraftayken bir an bana döndüğünü hissetmiştim. Kulübesinin yanında sigara içiyordu.
Boş sokağın içinde yürümeye başladım. Hem kaldırımlar hem de yol tamamen boştu, işte bu huzur vericiydi. Tüm cadde, tüm kaldırımlar bana ait gibiydi. Ellerimi ceplerime soktuğumda telefonumu almadan çıktığımı ancak fark etmiştim. Sıkıntıyla gözlerimi yumarken adımlarım kısa bir an duraksasa da yürümeye devam ettim.
Birkaç araba hızlıca yanımdan geçip giderken bakışlarım gökyüzündeydi. Gecenin sessizliği sanki rüzgârı bile sessiz kılıyordu, kulaklarım onun bile sesini duyamıyordu ama yüzümde varlığını hissediyordum. Açık saçlarım rüzgârda uçuşup hemen ardından sırtımla boynuma dağılıyordu. Ara sıra birkaç teli yüzüme çarpıyor, sonra rüzgâra direnemeyip yüzümden kopuyordu.
Gözlerimi yumduğum birkaç saniye önümü görmeden rüzgâra karşı yürüdüm. Omuzlarımı biraz yukarı kaldırmış, derin bir nefes almıştım. Denizin tuzlu kokusu ciğerlerime dolarken geldiğim boş sahilde gezdi bakışlarım. Gecenin ayazında sahilde dolaşmak kadar güzel bir his varsa o da eminim ki o sahilde tek başına dolaşmaktı. Güzel olan her yer gündüz vakitlerinde kalabalık ve gürültülü oluyordu. Denizin önüne dizilmiş bankların tamamı insan doluyordu, bundan hoşlanmıyordum. Kalabalık beni fazlasıyla yoruyordu. O kalabalığın seslerine yetişmeye çalışırdım eskiden. Çok fazla arkadaş grubu oturup sohbet ederdi denizin dibinde. Çok fazla aile çocuklarıyla yürüyüşe gelirdi. Herkesin bir hikayesi vardı, herkes birilerine yaşadıklarını anlatırdı. Dinlemiyor olsam bile tüm herkesin sesi kafamda bir karmaşaya dönerdi, böyle anlarda denizin dalga seslerini duyamadığım olurdu. Bu beni olduğum yere hapsederdi her seferinde.
Denizin kenarındaki bir basamağa oturduğumda sağ tarafımda içki içen birkaç insan vardı. Ellerindeki içki gazeteye sarılıydı. Dalga sesleri ruhuma sızarken denizden taşan suyun birkaç damlası üzerime gelmişti. Deniz, gecenin rengine bürünmüştü fazla siyahtı ve biraz ilerisi alabildiğine karanlık ufuk çizgisiydi. Ayırt edilmiyordu denizin bitip gökyüzünün başladığı yer.
Oturduğum zaman boyunca yanımdaki içki içenler gitmişti, bir ara benden oldukça uzağa birisi oturmuştu, bir ara el ele yürüyüp sohbet eden bir çift görmüştüm. Sonra arka tarafta 7/24 açık olan bir kafeden kahve alıp içmiştim. Orada oturan birkaç insanın yüzündeki sıkıntıya şahitlik etmiştim. Kaç saatin geçtiğini yanımda telefonum olmadığı için bilmesem de hava hâlâ karanlıkken kalkıp salona gelmiştim. Uyuduğum birkaç saatlik uykunun bedenimde bıraktığı yorgunlukla gözlerim kapanmaya başlamıştı ve kimse burada değilken koltuğa uzanmak yerine başımı koltuğun arkasına yaslamış ayaklarımı da koltuğun diğer kısmına uzatmıştım.
Uykunun kollarına çekilirken geçmişten bir düş perde perde gözlerimin önüne döküldü. Görmediğinle baş edebilirdin, gördüğünle kendini avutabilirdin. Peki ya görme imkanının olmadıkları her gece göz kapaklarına düşerse, sen uzanıp dokunamazsan, dokunduğunda kaybedersen kendin gibi...
Gözlerime sızan ışıkla o düş gözlerimden yavaş yavaş uzaklaştı, zihnimin derinliğinde kaybolup gidecekti. Gözlerimi araladım, gökyüzünün kararsız rengi olduğumuz bodrum yansıyordu. Ne gündüzdü ne gece, yalnızca araftı. Kaybolmayı bekleyen bir düş gibi. Bir süre gökyüzünde asılı kalacak sonra yok olacaktı.
Bacaklarımda hissettiğim sıcak nefesle bakışlarım kucağıma düştü. Algın'ın kafası kucağımdaydı, uyuyordu. Geldiğini hiç hissetmemiştim, sanırım bir saatten fazla da uyumamıştım.
O da mı benim gibi evinde duramayıp erkenden gelmişti buraya? Yoksa işi yeni mi bitmişti?
Teninde göz altlarına yayılan kırmızı renk gözleri kapalıyken de belli oluyordu. Yorgundu, benim gibi.
Ellerimi saçlarına götürmek istesem de bunun onu uyandıracağını bildiğimden kendimi tuttum. Sadece saçlarının üzerine koydum elimi ama hareket ettirmedim. Gözlerimi tekrar kapattığımda bacaklarıma değen nefesine odaklanmadan uyumaya çalışmak işkence gibiydi. Nefesim düzenliydi fakat kalbimin hızlı attığı bir gerçekti, kaçmak istediğim bir gerçekti.
Uyumaya odaklanamayıp gözlerimi tekrar açtım, karşıdaki kitaplığa baktım. Rafların bazılarında duran çerçevelerdeki fotoğraflara baktım. Beş yaşındaki hâlimin yanında Noyan'ın on üç yaşındaki hâli gülümsüyordu bir fotoğrafta. Dişlerimden bazıları yoktu. Bir tanesinde Feris'le Noyan lise sıralarındaydı. Feris'in saçları şu anki halinden kısaydı. Üzerlerinde formaları vardı, bu fotoğraf bana hep ailemden iki kişinin geçmişine bakıyormuşum hissi veriyordu. Aramızda kan bağı olmasa da böyle olduğunu biliyordum. Birinde tüm ekip benim mezuniyetimdeydi fakat fotoğrafta ben yoktum. Kendimi tutamayıp kısık sesle güldüm. Mezuniyete gitmek istememiştim. Hiç ama hiç istememiştim. Haziran gideli az bir zaman olmuştu. Hâliyle ben de kimseyi görmek, kimseyle konuşmak istemediğim bir dönemdeydim. Mezuniyet töreninin balosu için tutulan listeye adımı bile yazdırmamıştım. Cüppe ya da kepte kiralamamıştım. Tek istediğim sabaha kadar boşluğuna ruhumu astığım tavanı seyretmekti. Özlem duygusuyla başa çıkamıyordum, bir ilki yaşayan on sekiz yaşım için bu bir azaptı.
O gece kapı çalmıştı, açmak istemediğim için öylece uzanmaya devam etmiştim ama unuttuğum bir şey vardı ki benim içeride olduğumu bilen Algın o kapı çalındığında açmıyorsam her türlü içeri girerdi. Kapının kilidine zarar vermek istemediği için bana mesaj atma kibarlığında bulunduğunda kapıyı açmak zorunda kalmıştım. O sadece benimle kalmak için yanıma gelmiş olsa bile o akşam elinde cübbe ve keple Algın'ın arkasında beliren Yalçın olmuştu. Sonunda beni ikna edip o baloya da götürmüştü, günün sonunda bu belki de bana iyi gelmişti.
Sürekli okuldan kaçıp spor salonunda vakit geçiren biri de olsam o gün mezuniyete gitmemiş olsaydım o günü hep bir boşluk hissiyle, eksik bir duyguyla hatırlardım. Sanki başlayıp sonunu getirmeye gücümün yetmediği bir andan kaçmışım gibi.
Belki de Yalçın bunun olacağını bildiği için beni zorla götürmüştü. Beni yeni tanıdıkları zamandı, bu cümle birini yeni tanımak için zamanın önemsiz bir detay olduğunu sürekli bana hatırlatıyordu. Beni yeni tanıyorlardı. Bu gerçek zihnimde çok defa tekrar ederek bir yankı oluşturdu. Zamanın bir önemi yoktu.
Fotoğrafta geçmişten de birisi vardı. Lise arkadaşım Nehir, Noyan'ın yanında kameraya gülümsüyordu. O mezuniyete son anda gelmişti, fotoğraf çekilmeden birkaç saniye önce telefonu tutan bana sımsıkı sarılmış hemen ardından kadraja girmişti. Kimseyle tanışmaya fırsatı da olmadan gitmişti. Bir geçmişin içinde yok olmadan hemen önce bana sımsıkı sarılmıştı, sonra onu bir daha göremedim.
Bir diğer fotoğrafta Yalçın beni yanağımdan öpüyordu. O, bana çekinmeden yaklaşabilen sayılı insanlardan olabilirdi. Temastan o kadar da hoşlanan bir insan değildim ama o fotoğrafta gülümsüyordum. Fotoğraf üç yıl öncesine aitti, Yalçın'ın saçları orada da kazınmış hâldeydi. Şimdi olduğu gibi kaşında çizik yoktu. Benim saçlarım şimdi olduğundan biraz kısaydı sadece, yüzümse şimdi olduğundan daha çocuksuydu. O hâlim birden bana oldukça masum göründü. Acaba şimdi gülümseyerek bir fotoğrafımı çekse birisi, bakışlarım yine öyle olur muydu? Sanmıyordum. Daha gidilecek fazla yol vardı, her şeyin belki başıydı ama yine de geçmiş kadar başı değildi. Her şeyin başındaki Deren, şimdi olduğum kadın hiç değildi.
Bir başka fotoğrafta Aras hariç tüm ekip mermer zeminde uyuyorduk. Ekip dört kişi olarak kurulmuştu, Aras aramıza sonradan gelmişti. Bu anın fotoğrafını çeken Noyan'dı. Sarhoş olduğumuz bir geceye aitti, on sekizdim. Ekibin bir araya gelişinin ilk haftaları olduğunu hatırlıyordum. Birbirimizi henüz çok yeni tanıyorduk ve bir gece içmek istediğimi söylediğim için salonu içkiyle doldurmuşlardı.
Annemi arayıp ondan izin isteyen Elis olmuştu bu kez Haziran'ın aksine. O anın kalbimde açtığı bir yara vardı. Çünkü sarhoş olmanın hissini ilk kez Haziran'la merak etmiştik, bir gün bunu yapmanın sözünü de birbirimize vermiştik. Reşit olacağımız günü değil de doğru anı bekliyorduk bir gece içmek için. Bu yüzden annemden izin almak için telefonun ucunda Haziran olmalıydı, gitmiş olmasaydı.
Fotoğrafta Algın benden en uzak taraftaydı, ben dizlerimi kendime çekmiş darmadağınık olmuş saçlarımın arasında yüzüm görünmezken uyuyordum. Yalçın, Elis'in dibindeydi. Bir bacağını onun üzerine atmıştı. Uzandığımız zemin terasın soğuk, mermer zeminiydi. Kış ayına ait olan fotoğrafta biz yaz ayında gibi giyinmiştik ama o soğukluğu hissettiğimi hiç hatırlamıyordum. İçmeye burada, bu salonda başlayıp terasa nasıl, kimin fikriyle çıktığımızı da hatırlamıyordum. Sabah yine orada uyanmıştık ve evet Noyan'ın bizi o buz gibi zeminden kaldırma gibi bir girişimi asla olmamıştı. İçmeyi bilmiyorsak içmemeliymişiz nutkunu da bir güzel çekmişti.
O gecenin sabahı Haziran'ı aramayı bıraktığım sabaha ilk uyanışımdı. Çünkü kendi isteğiyle gittiğine artık emin olmuştum. Birbirimize sözünü verdiğimiz planı hayatıma giren üç yabancıyla yaşamıştım. O yabancılardan birinin annesinin ölümüne şahit olmuştum. Birinin kolu önümde dikilmişti. Birininse saçlarını ben kazımıştım. Üç yabancıyla o hayalin sabahına uyanmıştım, işte tam o an bana veda etmeden giden bir arkadaşın varlığına da ihtiyacım yoktu. Tek istediğim güvende olmasıydı, ki ben bunu bir zamanlar hayatımda yer edinmiş herkes için isterdim.
Sıcak bir yorganın altında güvende hissederdim önceden. Her şeyden; dünyadan, insanlardan, kötülüklerden, oyunlardan uzakta gibi. Olmadığımı hep bilirken şarkılarla yaşamaya çalışırdım. Bazen bir kitap sayfasında, bazen bir film sahnesinde. En önemlisi her şeyden uzak ve zihnimin içinde; olmak istediğim yerde.
Önceden, tüm bunlar olmadan öncesinde; Haziran gitmemişken, ailem ölmemişken, silah taşımıyorken, yaptığım sporu ölümcül darbelerle kullanmıyorken insanların yeterince kötü olduğunu düşündüğüm bu dünyadan zihnime çekilmiştim. Orası güvenliydi. İnsanlardan uzakta olan her yer güvenliydi. Çünkü insanlar hep maskelerinin ardında dururlarken güzellerdi. Maskelerse yakından görünmezdi. Uzak kalmayı seçmiştim, o maskelerin ardına gizlenen kin dolu yüzleri görmeye artık ne gücüm ne de cesaretim vardı. Fakat o zaman gördüğüm maskelerin şimdilerde ne kadar masum olduğunu anlıyordum. Birinin yüzüne gülüp arkasından konuşmak gibi basitti bu, herkes yapıyordu bazen ben bile hatta. Lise hayatımda illaki yapmışımdır.
Sevmediğin patronunla iyi geçinmeye çalışmak, akrabalarına katlanmaya çalışmak, saygıyı hak etmeyen birine saygı göstermek, hatta sosyal medyada takipçi kazanmak için kendisine olan saygısını yitiren insanlarda verdiğim tepkiydi bu. Daha küçükken kötü olarak nitelendirip midemi bulandıran sahtelikler bunlardı. Yaşım büyüdükçe anlatmıştım ya da belki her şeyimi kaybettiğimde anlamıştım asıl kötülüğün ne olduğunu. Katiller vardı bu dünyada, güvendiğin birinin sen hiç yokmuşsun gibi hayatından çıkıp gitmesi ve daha nicesi vardı.
Bunları idrak ettiğim ilk günlerde tamam demiştim kendi kendime benim savaşım burada bitti, ben yenildim. Kazanan ise maskeler, ardındaki sahtekâr ruhlar oldu, demiştim. Bu benim kişiliğime tersti. Ben eskiden canım yandığında acımı belli eden, kaçmayan bir insandım. Yenildiğimi kabul edip daha sonra daha iyi bir başlangıç yapmayı bilen insandım. O başlangıç bu kez içimdeki öfkeyle olmuştu. Öfkem beni o kadar gözünü karartmış birine çevirdi ki tüm geçmişin güzelliklerini bir çırpıda bırakıp herkesten intikam alabilirdim.
Sonra bu öfkeyi yönetmeyi öğrendim.
Kendimi kaybettiğim ikinci an Feda'nın ailemin katili olduğunu öğrendiğim andı. İlkiyse zaten ailemin ölümüydü. Haziran'ın gittiği gece kendimi kaybetmemiştim ben. Neden bilmiyorum ama tek hissettiğim hayal kırıklığıydı. Endişe etmiştim elbette ama sonra bu hisle de vedalaşmıştım.
Güneşin her doğup batışında gösteriyi yıldızlar ile aya emanet ettiği gökyüzünde günler birbirini kovalarken birçok hisse yenileceğimi düşünmüş fakat her gecenin sonunda o hisle vedalaşmıştım. Şimdi güneş bir kez daha doğmuştu, Algın bacaklarımın üzerinde uyurken. Kendimi sıcaklığıyla kandırmaya çalışıp huzurlu olduğumu sandığım yorganımdan, şarkılara sığınıp gerçeklikten kaçmaya çalışmamdan, kitaplar okuyup hayal kurmaktan çok daha gerçek bir şekilde huzur veren histi onun varlığı.
Orta sehpada duran Algın'ın yarım bıraktığı kitaba baktım. Burada olduğu anların çoğunda kitap okuyordu. Ben artık kitap da okuyamıyordum. Tıpkı şarkı dinleyemediğim gibi. Çok fazla bağlandığın bir şey seni fazla ağlatıp düşüncelerinin içinde kaos çıkarmaya başlayınca ondan yavaş yavaş kopuyordun. En sevdiğim şarkının sözlerini çok hatırlayamıyordum artık, en sevdiğim kitabın aklımdan hiç çıkmayan birkaç cümlesi yerinde duruyor, bana ilk okuduğumla aynı hisleri hissettiriyordu ama olay akışı, karakterin olaylara tepkisi o kadar da net değildi kafamda.
Onun elinde aynı kitabı, farklı aralıklarla iki kez gördüğüm hiç olmamıştı. Bense eskiden beğendiğim kitapları baştan bir kez daha okumayı hatta bazen açıp ortasından okumayı severdim. Karakterleri tanıdıktan sonra ikinci okuyuşumda onların bazı şeyleri neden yaptıklarını daha net anlıyordum. Belki en başında beni sinir eden bir detay daha sonra daha anlamlı geliyordu. Belki de güldüğüm bir karakteri artık gizlediklerini bilerek okumak daha anlamlı geliyordu.
Kafasını hareket ettirdiğinde bacaklarımın uyuştuğunu ancak fark etmiştim. Algın, sol tarafına döndüğünde gözlerini açtı, sonra bacaklarımdan kalktı.
"Günaydın," dedi düz bir sesle.
Aynı şekilde karşılık verdiğimde "Uyudun mu sen?" diye sordu.
Gözlerime baktı bunu anlamak için. Gözlerimin etrafı yorgunluğumu ele veriyordu ama uykusuz kaldığım anlarda pek fazla kızarmazdı ya da uzun bir günün ardından göz altlarım morarmazdı.
"Neden uyumadın?" Algın'ın uyumadığımı anlaması için göz çevremdeki renk değişikliğine değil gözlerimin içine baktığımı anlamıştım.
"Uyudum," diye yalan söyledim. "Senden biraz önce uyandım sadece." Saat dokuza yaklaşıyordu, ben uyanalı bir saatten fazla olmuştu.
"Ben mi uyandırdım seni?" Başımı iki yana salladım. "Algın uyudum diyorum." Sesim kısık çıksa da kelimelerin üzerine bastırarak konuşuyordum. Derin bir nefes alıp bana bakmaya devam etti. Salona açılan oda kapılarından birisi açıldığında şaşkınlıkla kapıya döndüm. Noyan buradaydı. Elindeki tişörtü üzerine giydikten sonra kapıyı kapatıp kitaplığa doğru yürüdü.
"Uyanmışsınız," diye ima dolu sesiyle konuşurken bana bakıyordu. Sorun şuydu; ben uyumuyordum ve Noyan'ın ne zaman salona gelip o odaya girdiğine dair hiçbir fikrim yoktu. "Gerçi biriniz ayakta uyuyordu ama," diye devam ettiğinde elime ilk gelen yastığı ona fırlattım. Attığı küçük kahkahayla birlikte yastığı ona çarpmadan tutmuştu. Algın'ın dudağının kenarı kıvrılmıştı.
Noyan tuttuğu yastığı bana fırlatırken kenara çekilmeye çalıştığım sırada yastığı Algın tutup Noyan'a sertçe fırlattı. Noyan yastıktan kaçamadığı gibi kitaplığa çarpmış, birkaç kitabı yere düşürmüştü. Bu kez ben kahkaha atarken yerden düşürdüğü kitapları topluyordu. Topladıktan sonra Algın'a bakıp yastığı yerden aldı. Sonra o yastığı koltuğun üzerine sakince bıraktı. Bu hâline daha çok gülerken Algın'ın bakışları benim üzerimdeydi ama ben Noyan'a bakıyordum.
Saçları ıslaktı. Banyo salona oldukça uzak bir kısımda kalıyordu. Burada duş aldıysa duymamış olmam normaldi ama o içeri girerken de duymamıştım.
Kapı sesiyle bakışlarımız kapıya döndü. Yalçın gelmişti. Kafasındaki şapkayı vestiyere fırlatıp kulaklıklarını çıkardı. Kaslarını hiç de gizlemeyen bir sweatshirt ve ona nazaran daha bol olan bir eşofman vardı üzerinde. Çantasını da astığı sırada açılan kapıdan Elis girmişti. Yalçın Elis'in saçlarını karıştırıp ona gülümsedikten sonra yanımıza gelip kendini koltuğa attı. Güneş doğmuştu ama hava kasvetli olduğu için etraf hâlâ tamamen aydınlık değildi.
Elis elinde bir bardak soğuk suyla yanımıza geldi. Susadığımı elindeki suyu görünce anlamıştım. Ayağa kalkıp mutfağa geçtim. Buzdolabının içinden sürahiyi çıkarıp büyük bir bardağa doldurdum, tek nefeste içtim. Yarısına kadar boşalmış sürahiyi tezgâhın üstünde bırakıp, ısıtıcıya su koyup düğmesine bastım.
"İlacını içiyorsun değil mi?"
Isıtıcıdan çektiğim gözlerim yanıma yaklaşan Algın'a döndü. Omzumu silktim. Düzenli kullanıyor sayılmazdım. Sadece aklıma geldiğinde içiyordum.
"Neden hiçbir şeyi ciddiye almıyorsun, Deren?" Sıkıntıyla bir nefes verip dört kupa bir de fincan çıkardım. Kahve kavanozundaki kahveden kupalara birer tatlı kaşığı döküp tekrar Algın'a döndüm. Bakışlarındaki sitem beni karşılamıştı.
"Doktor kontrolünde kullanıyorsun bu ilacı, sürekli kafana göre bırakıyorsun." Aslında artık kontrole gideceğimi sanmıyordum. Kullandığım ilaç regl düzensizliği içindi, on altı yaşımda başlamıştım. Son kontrolüm dört ay önceydi ve doktorum altı ay sonra kontrole gelmemi söylemişti. Reglim düzene girdiği için ilacı çoktan bırakmış sayılırdım. Bazı sabahlar mutfak tezgâhında gözüme çarptığında içiyordum sadece.
"İyiyim artık, neden içeyim?" dediğimde şok içinde bana baktı. Aralanan dudaklarından bakışlarımı gözlerine çıkarabildiğimde "Hangi çaydan içmek istersin?" diye sordum.
"Ne demek iyiyim artık?" Bu konuyu kapatmayacaktı. Çok kuralları olan birisi sayılmasa da hatırı sayılır derecede kuralları vardı. "Kontrolün iki ay sonra, öylece bırakamazsın iyi olsan bile."
Arkamı ona dönüp bardakların olduğu dolabı açtım. Hapın bir tabletini hep burada bırakıyordum. Tekrar ona dönüp bir hapı parmak uçlarıma aldım. Ona doğru yaklaştırıp gösterdikten sonra suya ihtiyaç duymadan yuttum. "Oldu mu?" diye sordum sakince. "Yarında içeceğim, söz."
Hazırladığım kahvelerle siyah sallama çayı tepsiye yerleştirip içeri geçtim.
"Eminsin yani?" diyen Yalçın'ın sorusunu "Gözlerimle gördüm," diyen Noyan'ın sesi takip etmişti. Beni gördüklerinde bir anlığına sessizleşseler de tekrar konuşmaya devam ettiler.
Tepsiyi orta sehpaya koyup kendi kupamı elime aldıktan sonra az önce kalktığım yere oturup pikeyi üzerime çektim. Herkes kahvesine uzanırken Algın'da içeri girip çayını aldıktan sonra karşıma oturdu.
Noyan kahvesinden bir yudum alıp "Asil Ankara'dan bu gece dönüyor," dedi.
Aralık dudaklarımın arasından sakin bir nefes aldım. Kahvenin avuçlarımın içinde bıraktığı sıcaklık iyi hissettiriyordu. Gözlerimi kahvenin içinden kaldırdım. Kasım ayındaydık, acaba Ankara'ya kar ne zaman yağardı?
"Korumaları yanında olacak ama uzaktan biz de koruyalım istiyorum. Feda onun geleceğinden haberdar olmuştur, eminim üzerine oynayacak."
Asil'i daha önce sadece on iki yaşımda görmüştüm. Noyan'ın çocukluk arkadaşıydı, aynı şekilde Feda'nın da. Noyan arkadaşlarıyla pek burada görüşmezdi, görüştüğü anlarda da ben olmazdım. Asil çok fazla yurt dışı seyahatine çıkan birisiydi zaten.
O üçü eski dosttu. Feda kurşunların havada uçuştuğu dünyada tamamen dibe batmıştı, katil olmuştu, sevdiklerini kaybetmişti, intikam istemiş ve insanları öldürmeye devam etmişti, yine sevdiklerini kaybetmişti. Bu döngünün içinde bir canavara dönüşmüştü. Dışarıdan baktığında müthiş bir iş insanıydı, içeriden görünüşe o kadar fazla hâkim de sayılmazdık aslında. Buna Noyan bile hakim değildi ama benim düşüncem bu yöndeydi. İç dünyasında o kadar da sakin bir insan olduğunu hiç sanmıyordum.
Asil, arafta olan taraftı, o sevdiklerini kaybetmemek için bu dünyaya sürülmüştü. Bu bir şeyleri değiştirmiyor gibi görünse bile bir şeyi değiştiriyordu. Asil isteyerek girmemişti bu dünyada.
Noyan ise o kanın üzerine sıçramadığı tek çocuktu o üç arkadaştan. Sevdiklerini kaybetmişti ama onun üzerinde toprak vardı, kan değil.
"Sen Feda'yla görüşecek misin bugün?" Algın'ın sorusuna karşılık başını iki yana salladı. "Görmek istemiyorum o şerefsizin yüzünü."
Orta sehpanın üzerinde bir çakı vardı. Noyan farkında mıydı bilmiyordum ama Feda'nın adını duyduğu an o çakıya gözlerini sabitlemişti.
"En azından akşam saatlerinde yanında olman iyi olmaz mı?" diye sordu Yalçın. Bakışlarını yine çekmedi. "Bir planı falan varsa konuşmalarından, hareketlerinden anlarsın."
"Sizin yanınızda olacağım bu akşam," dedikten sonra sonunda çakıdan çektiği bakışları ondan hiç ayırmadığım gözlerimle buluştu. Şimdi doğrudan yansımasına bakıyordu. Dudağımın kenarı belli belirsiz kıvrılırken gizlemeye çalıştığı kin duygusunu avuçlarımın içinde hissettim. Kahvemden bir yudum alıp gözlerimi üzerinden çektim. Bakışlarımdan istediği anlamı çıkarabilirdi lakin benim gözlerim ona tek bir gerçeği söylüyordu, ben onda ne görüyorsam o da aynısını bende görüyordu. Ben de şikâyet ettiği ne varsa ondan öğrenmiştim.
"Bizim yanımızda olacaksın?" Elis'in şaşkın sesiyle ona döndüm. Kaşları havalanmıştı. "Adamı sadece uzaktan korumak için mi?" diye alayla devam etti. Başını sallayarak, alaylı ifadesini yüzünden silmeden güldükten sonra dudaklarını ısırdı.
"Feda'nın planını zaten biliyorsun değil mi?" dedikten sonra burnundan bir nefes verdi Algın.
Biliyordu. Yine bizden gizliyordu. Gözlerimi yumup başımı geriye yasladım. Çünkü bundan artık sadece ben değil tüm ekip rahatsız oluyordu.
Noyan ayağa kalkıp arka odaya gitti. Herkesin bakışları birbirine döndüğünde onun ne yaptığını sorguluyorduk. Biraz sonra elinde bilgisayarıyla geldiğinde ben ne yapacağını çoktan anlamıştım. O bilgisayar altı sene önce kullanmayı bıraktığı bilgisayarıydı. Yüzündeki buz gibi ifadenin ardında kendiyle savaşıyordu.
Yavaş hareketlerle projeksiyonu açtıktan sonra bilgisayarının ekranını duvara yansıttı. Ekranında benimle çekildiği fotoğrafı vardı, bu fotoğraf on üç yıl öncesine ait bir fotoğraftı. Ben dokuz, Noyan on yedi yaşındaydı. Noyan için yapılan pastaya üflerken çekilen bu fotoğrafın varlığından haberim bile yoktu. Kimin çektiğini bile tahmin edememiştim.
Kalktığı yere oturup bilgisayarı kucağına aldığında herkesin bakışları duvarda oynayan videoya döndü. Videonun yanında duran tarihe kaydı bakışlarım. İki çocuk ağaçların arasındaki hamakta sallanıyordu. Çocuklardan birisi Noyan'dı ve burada on iki yaşındaydı. Diğeri Asil'di. Videonun görüntü kalitesi fazla bozuktu.
"İkisi orada eğleniyor," diye fısıldadı bir erkek çocuğu. Birkaç saniye sonra da kadrajı kendine çevirdi. "Bugün izlemeyi çok istediğimiz bir filmin CD'sini aldım. Onlara sürpriz yapacağım." Konuşan çocuk Feda'ydı.
"Bu gece bizde kalmaları için onları annelerini ikna ettik. Evde kimse olmayacak," ellerini sevinçle birbirine vurdu. "Arkadaş günü yapacağız."
Kamerayı tekrar hamağın olduğu tarafa çevirdi ve yürümeye başladı. Noyan şimdiki hâliyle çocukluğuna epey benziyordu. Yüz hatları ve gülüşü neredeyse tamamen aynıydı. Ama oradaki gülüşleri gerçekti.
"Hey! Ben geldim!"
Elindeki kamerayı dikkatlice yere bıraktığında açının birazını çimenler kapatmıştı ama hâlâ üçü de kadrajdaydı.
Arkasına sakladığı CD'yi çıkarıp Noyan ve Asil'e gösterdi.
İkisinin sevinç çığlıkları aynı anda kulaklarımı doldururken çoktan hamaktan kalkmış Feda'ya sarılmışlardı. Video burada bitiyordu.
Bir başka video kendiliğinden açılırken Noyan'ın birdenbire neden bunları izlediğini anlamaya çalışıyordum. Nefretini mi taze tutmaya çalışıyordu yoksa geçmişi mi özlüyordu?
Yine aynı zamana ait bir videoda Noyan'ın doğum günüydü. Pastayı tutan sarışın bir erkek çocuğuydu, Asil de onun yanındaydı. Feda ise tam Noyan'ın yanında durmuş doğum günü şarkısını başlatmıştı. Herkes şarkıya eşlik ederken pastayı tutan çocuk Noyan'ın önüne gelmiş, sıcacık bir gülümseyişle pastasını Noyan'a uzatıyordu. Noyan gözlerini yumarak gülümsediğinde dudaklarımı birbirine bastırıp hislerimi içime bastırdım. Gözlerini yumarak bir mumdan dilek dileyen çocuk artık doğum günlerini kutlamıyordu.
Noyan gözlerini açıp mumları üflediğinde etraf biraz karanlığa bulanmış, alkış sesleri yükselmişti. Noyan iyi ki doğmuştu ve Feda ona sarılıyordu. Biraz sonra diğer çocuk da ona sarılmıştı. En son sarılan Asil'le ise sarılmaları bambaşkaydı. Sanki iki arkadaş değil de iki kardeş sarılıyordu. Dudaklarımı ısırarak Noyan'a baktığımda donuk bakışlarında hiçbir ifade yoktu. Benim hissiz olduğunu düşündüğüm hislerim bile içeriden göğüs kafesime çarpıyordu, sanırım bu benim başıma gelmiş olsaydı eski videoları izlerken içimde kopan kıyameti dışarıda da koparırdım. Onun kıyameti sessizdi, benim aksime. Bana bir bunu öğretememişti zaten.
"Ne diledin?" diye soran bu kez bendim. Çünkü son doğum gününü benimle ve Feris'le kutlamış, ondan sonra bir kez bile mum üflememişti, biliyordum ki dilekte tutmamıştı.
Boğazından sertçe verdiği nefes alaylı gülüşüne aitti. Dudaklarında dilini gezdirdikten sonra bakışlarını videodan ayırıp bana baktı. "Hiç ayrılmamayı." Ardından tekrar güldü. Aralık kalan dudaklarımdan verdiğim nefes sıkıntı doluydu, o sıkıntı hiç geçmeyecekti.
Biten videonun ardından farklı bir tarihe ait video açıldı. Noyan burada on beş yaşındaydı, bu dönemde artık ben de onun hayatındaydım. Ben onun hayatındayken Asil, Feda da onun hayatındaydı fakat ben onlarla Asil hariç bir kere bile rast gelmemiştim.
"Bir daha doğum günümü kutlamanı istemiyorum," diyordu Noyan'ın yirmi üç yaşından zihnime dağılan sesi. Ellerimde duran pastanın yanmış, biraz erimiş tek mumuna bakıyordu. Üflemiyordu.
"Neden," diye sormuştum merakla.
"Artık çocuk değilim," demişti ifadeden yoksun bir sesle. Ben bir çocuktum ve kutlamak istiyordum doğum günlerini fakat bunun onun için bir şey ifade etmediği belliydi.
"Ama ben çocuğum, sen de benimle çocuk olmak zorundasın," demiştim inatla. On beş yaşındaydım, aslında o anlarda bir çocuk gibi hissettiğim falan yoktu. Sadece Noyan'ın ifadesinden bir şeylerin ters gittiğini anlamıştım. İnsanların sevdiği şeyleri artık yapmak istemiyor oluşunun da canlarını acıttığını babamdan biliyordum, sadece canı acımasın istemiştim.
"Değilsin çocuk," demişti. Ve Noyan benimle ilk kez bu kadar duygusuz, gülümsemeden konuşuyordu. Üflemediği pastaya üzüntüyle bakmıştım. "Dilekte mi dilemeyeceksin?" Parmaklarının ucuyla mumun ucundaki yangını söndürmüştü, o zaman anlamamıştım. Noyan o mumla çocukluğunu da söndürmüştü.
"Bu yüzden ben bu gece dostumun yanında olacağım," dedi tek nefeste. "Bir planı var ya da yok, benim haberimin olup olmaması da mevzu değil çünkü bir planı varsa da gerçekten haberim yok. Sadece Asil buraya gelmişken Feda'nın değil onun yanında olacağım."
Ekranda Noyan'ın kontrolü dışında bir başka video açıldığında yine onların çocukluklarını göreceğiz sanıyordum ama kendi sesimi duymamla birlikte ekrana odaklandım.
"Noyan salak mısın ya?" Bağırışım tüm salonda yankılanmıştı fakat görüntüde yoktum. Noyan videoyu kapatacakken Algın onu durdurdu.
"Niye çocuk çocuk hareketler yapıyorsun," diye söylenerek videonun kadrajına girmiştim birkaç saniye sonunda. Elindeki kameraya kötü ve memnuniyetsiz bir bakış atıp, arka tarafına uzanıp elime çantamı almıştım. "Anneme okula gitmediğimi söylemişsin," dedim bir çocuk gibi isyan ederek. "Anlaşmıştık." Bir çocuğun hayallerini yıkmıştı ama gülebiliyordu.
"Dün içindi o küçük hanım," diyordu Noyan. "Bugün okula gidiyorsun. Hem projeni teslim edeceksin, unuttun mu?"
"Kaçmıyoruz ya, ederdik. Annemi niye karıştırıyorsun?" Videoda bir karanlığı izliyorduk artık, çünkü kaydı durdurduğunu sanıp telefonu bir kenara bırakmıştı. Belki de durdurmadan bilerek bırakmıştı, bilmiyordum.
"Annenin tuzlu kurabiyelerine karşılık ispiyonladım seni, keyfimden değil." Videoda görünmüyordu ama yüzüme dehşet dolu bir ifadenin yerleştiğini biliyordum. "Cidden ya, hiç keyfinden değilmiş. Annem kapıda bekliyor, mutlusundur umarım."
Herkes gülerek videoyu izlerken Noyan ve benim yüzümdeki ifade daha farklıydı. Özlem miydi, acı mıydı emin değildim ama o da ben de o ana gitmek için birçok şeyden vazgeçebilirdik.
"Deren, hadi ama." İkimize de ait olmayan bu ses videodan duyulurken Algın hariç herkesin bakışları beni bulmuştu. Elis ve Yalçın onu tanımadığımı söylediğimi hatırladıkları için şaşırmıştı ama Noyan ne hissettiğimi anlamak için bana bakmıştı. Tepkilerimi izlemek istiyordu. Bilgisayara uzanıp videoyu durdurdum. Haziran'ın sesini duymak istemiyordum. Elis ve Yalçın bu sesi tanıyordu fakat bilmedikleri şey o sesin yıllar önceki videoda bana sıcacık bir ifadeyle sesleniyor oluşuydu.
Tepkilerden dolayı Algın'da anlamış olmalıydı ki devam etmesini istediğine emin olduğum videoyu izlemek için herhangi bir tepki de bulunmamıştı. Kahvemi iki büyük yudumda bitirdiğimde yüzümü buruşturdum. O sırada kapının açılma sesini duysam da bakma gereği hissetmedim. Feris gelmişti.
Bakışları direkt olarak Noyan'ı, ardından projeksiyon perdesine yansımış karanlık ekranı buldu. Ve sonra bize baktı. Noyan'ın planını o da biliyordu. Zaten o, Noyan'ın arkadaşlarını da tanıyordu.
"Hepsi bana bakıyor şu an," diyen alaylı ses Feris'e aitti. Telefonda konuşuyor olmalıydı ama kulaklığı taktığı şapkadan dolayı gözükmüyordu. Burnunun ucu kızarmıştı, kumral saçları biraz dağınıktı. Kiminle konuşuyordu?
"Akşam tanışacaksın nasılsa," dedi. Asil ile konuşuyordu. Herkesin bakışları tekrar önüne döndüğünde Feris üzerindeki ceketi, şapkasını, çantasını vestiyere koyup yanımıza oturdu. Yalçın'ın elindeki yarım kahveye bakışları düşse de kimsenin dudaklarının değdiği bardağa, kaşığa ya da çatala dokunmazdı. Birisiyle aynı tabaktan yemek yemeyi sevmediği gibi bunu da sevmiyordu. Yalçın alıp almayacağını merak ederek alayla onu izliyordu ve Feris bakışlarını çektiğinde küçük bir kahkaha attı.
"Tükürmedim içine," dedi alayla. Feris'in yüzü buruştuğunda hepimiz gülüyorduk. Onun için hayat gerçekten daha zordu. Etraf konusunda temizlik takıntıları yoktu ama kendi dokunacağı bir yer varsa oranın temiz olmasına çok dikkat ediyordu. Şeker gibi yapışkan şeylere ve meyvelere dokunmuyordu çünkü bunların yıkamayla elinden arınmayacağına inanıyordu.
"Tükürmüş kadar oldun bunu söyleyerek," diye söylendi. "Kafamda canlandı çünkü." Kusmak istiyormuş gibi şakayla yüzünü ekşittiğinde Yalçın ilk bulduğu şeyi Feris'e fırlatmıştı. Ve fırlattığı şey telefondu. Feris kahkaha atarak gülüyor olmasını bana borçluydu. Çünkü telefonu tutmamış olsaydım kafasına ya da kaşına dikiş atıyor olabilirdik şu an.
"Reflekslerin en olmadık anlarda giriyor işin içine," diye sitem etti Yalçın. "Ya keskin bir şey fırlatmış olsam?" Ben bıyık altından gülerken Feris'in gözleri hayretle büyümüştü.
"Yok artık kafama bıçak falan fırlatacak hâlin yok," dedi dehşet içinde. Yalçın omuzlarını kaldırıp bilmem der gibi dudaklarını büzdü. "Bilemezsin Feris'ciğim," dedi sinir bozucu bir ifadeyle. "Bilemezsin."
Feris'in bakışları Noyan'a döndü. "Senin eğittiğin adam da ancak böyle olurdu," dedi dişlerinin arasından konuşup, gülümseyerek. Ama Noyan gülmüyordu hatta bizi duymuyordu bile.
Feris'in de yüzündeki gülümseme solarken Noyan'ın omzuna dokunup ayağa kalktı. Ona birkaç saniye baktığında Noyan kendini anında toparlamıştı. Aralarında çok güzel bir bağ vardı. Noyan Feris'ten güç alıyordu. Ben Noyan'dan güç alıyordum.
Noyan yanağımdan makas alıp yanımızdan ayrılırken Algın'ın bakışları Noyan'ın üzerindeydi. Çenesi kasılmıştı, bundan hoşlanmamıştı. Derin bir nefes aldığımda Noyan'dan bakışlarını çekti ama bana da bakmadı. Sigara paketine uzanıp bir sigara yaktı. Derin bir nefesi içine çekerken gözlerini yumdu ve çektiği nefesi üflemedi.
Elis Yalçın'a telefonundan bir şeyler gösteriyordu ama Yalçın oraya odaklanmak yerine Algın'a bakıyordu. Birkaç saniye sonra telefona baktığında Elis'le gülmeye başladılar. Neye baktıklarını bilmiyordum ama Noyan'ın bilgisayarında başka videolar olup olmadığını merak etmiştim. Bakmayacaktım çünkü vereceğim tepkileri kestiremiyordum.
"Deren, gelsene sende bizimle?" Adımı duyduğumda Elis ve Yalçın'a baktım ama neyden bahsettikleri hakkında bir fikrim yoktu. Ne zaman ayağa kalkmışlardı ve nereye gidiyorlardı bilmiyordum.
"Melahat abla gün yapıyormuş oraya gidelim diyoruz, gelecek misin?" Kaşlarım çatılmıştı, Yalçın söylediğinde ciddiydi. Algın gülünce benden uzaklaştığını ancak fark edebilmiştim. Sigara dumanı artık bana gelmiyordu.
"Ne günü ya?" diye sordum gözlerim ikisinin de üzerinde dolaşırken.
"Uçmuş bu uçmuş," diyerek güldükten sonra kapıya yönelen Yalçın'ı bana üzgün bir ifadeyle bakan Elis takip etti. Algın'a döndüm. "Güne mi gitti bunlar şimdi?" Güçlü bir kahkaha attı. "Evet, gideceksen takılalım peşlerine. Melahat ablanın kısırı çok güzeldir, kaçırmak istemezsin."
"Ben neden tanımıyorum, hepiniz biliyorsanız?" Omzunu silkip sigarasından bir nefes daha çekti. Küllükte çoktan bir izmarit vardı. "Duysa çok üzülürdü, onu tanımadığını söylediğin için."
Dudağının kenarı kıvrıldığında sinirle önüme döndüm. Benimle dalga geçiyorlardı. Feris bile arka tarafta gülerken ben bu ucuz şakayı yutmuştum.
"Kızdın mı?" diye sorarken sigarasını söndürmüş başını bana döndürmüş, benimle dalga geçmeye devam ediyordu. Sağ omzumu silkip ona inatla bakmadım. Güldü. "Çocuklar gelmiş, onların yanına gidiyorlardı," diye açıkladı. Kafamı salladım. "Gidelim mi bizde?" diye sordum.
Gözlerini yumarak beni onayladığında ayağa kalktım. Banyoda elimi yüzümü yıkayıp saçlarımı sıkıca topuz yaptım. Giyinme odasına gidip spora uygun kıyafetler giydim, kapının önüne geldiğimde Algın çoktan hazırlanmış beni bekliyordu.
Yanına geldiğim an elini tutup eklemlerinin üzerine baktım. Yok olmaya yüz tutmuş yaralarının üzerine dokunduğumda elini çekecek gibi oldu ama çekmedi. Merhemi kullanıyor olmalıydı, daha iyi görünüyordu. Elini bırakıp kapıdan çıktığımda peşimden yürümeye başladı. Yanıma gelmeden bir adım arkamda ve benden daha yavaş adımlarla yürüyordu.
Spor salonuna girdiğimizde bizimkiler dışında etraf boştu. Bizim çalıştığımız alan spor merkezinin üyelerinden ayrıydı.
"Atakan'la konuştum ben."
"Ne zaman dönüyormuş?"
"Belli değilmiş ama her zamanki Atakan gibi değildi."
"O ne demek?"
Yalçın ve Ozan'ın sesi soyunma odasının yakınından geliyordu. Yanımıza doğru yürürken de konuşmaya devam ettiler.
"Eğitmeni öldükten sonra gitti biliyorsun. Ölen babasının yerine koyuyordu Atakan adamı," dedi Oğuz. Atakan'ın kim olduğunu bilmiyordum.
"Trafik kazasıydı değil mi?" diye sordu Yalçın sıkıntıyla. Oğuz başını olumlu anlamda sallayarak derin bir nefes aldı.
Vücudumu ısıtmış, ağırlıkların olduğu yere gelmiştim. Bu sırada Elis'le Defne'de bize katılmıştı. Algın barfiks çekiyordu, Elis ip atlıyordu, Yalçın Defne'yle dalga geçiyordu, Oğuz da benim başımda bekliyordu. Omuzlarımda duran ağırlığa odaklanıp nefes alarak dikkatlice çömeldim. Ardından nefesimi vermeden, dizlerimin içeri bükülmemesine dikkat ederek, yukarı kalkıp nefes verdim. Bu hareketi tekrarlamaya devam ederken sonlara doğru gözümün kararması bir anlık geliştiği için gözlerimi sımsıkı yumup dişlerimi birbirine bastırdığım anda Oğuz ağırlığı omuzlarımdan alıp rafa yerleştirdi.
Yere oturup demire yaslandım, dizlerimi kendime çekip nefeslendim. Yavaş yavaş görüş açım düzeliyordu. Biraz sonra birkaç yudum su içip Oğuz'un uzattığı eline tutunup yerden kalktım. Karın çalışmak için yere matımı serdim. Karşıdaki aynada bakışlarım kendime düşmesin diye epey çaba gösterirken gözlerim Algın'ı buldu. Benim kaldırmaya çalıştığım ağırlığın iki katını gözlerini bile kırpmadan kaldırıyordu. Vücudundaki tüm kasları fazla gelişmişti artık ağırlık artırırken zorlanmıyordu. Hoş, o ekibe ilk geldiğinde de böyleydi.
Gözlerimin üzerinden bir saniye bile ayrılmadığını bana dönen bakışlarından anladım. Ağırlığı yerine bırakırken bana güldü. Neden güldüğünü biliyordum, çünkü hayran bakışlarım şahsi değil zorlanmadan kaldırabildiği ağırlığaydı.
Matı yerden kaldırıp aynanın önünde duran ağırlıkların kenarına bırakıp, bağdaş kurarak oturdum. Suyumun sonunu içerken Elis'te yanıma oturmuştu.
"Akşam işler yolunda gideceğe benzemiyor," dedi açık sözlülükle. Başımı salladım çünkü ben de öyle düşünüyordum. "Feda'nın sessiz duracağını sanmıyorum," dedim. Nefesini bıraktığında omuzları anlık olarak düşmüştü ama sonrasında hemen duruşunu düzeltti.
"Adamı öldürecek değil," dedi buna inanmak ister gibi fakat ben o kadar da emin değildim. Omzumun üzerinden Elis'e baktım. "Feda'dan bahsediyoruz." Gözlerini sakince benden uzaklaştırdığında endişesi anlıyordum.
Algın barfiks çeken Defne'nin dibinde duruyordu. Defne kaçıncı setteydi bilmiyordum ama yüzü kızarmıştı, zorlanıyordu. Bacaklarını birbirine bağlamıştı, kendini her yukarı sonra çekişinde dişlerini sıkıyordu. Barfiks barını neden o kadar yükseğe taktığını anlamaya çalışıyordum. Defne uzun boylu bir kızdı ama o yükseklik onun içinde fazlaydı, gözünün kararması ihtimalinde o bardan atlaması sakatlığa yol açabilirdi. Seti bitirdiğinde Algın Defne'yi bacaklarından tutup yere inmesine yardım etti. O hâlde en başta bara tutunmasına da o mu yardım etmişti?
"Hâlâ Noyan'ın Feda'nın yanında olması gerektiğini düşünüyorum," dedi Yalçın. Yanımıza ne zaman geldiğini bilmiyordum. "Eğer bir planı varsa, bunu Noyan dibindeyken bir telefonla da yapabilir," dedi Elis. Öyleydi. Öldürmek için ya da suikast için emir verdiyse durup adamların başında bekleyecek değildi. Burçin bunun için vardı zaten.
"Yine de bir şeyleri öğrenebiliriz." Elis başını iki yana sallayıp Yalçın'a baktı. "Bizim bilmeyip Noyan'ın bildiği çok şey var." Bana dönen bakışlarının anlamını biliyordum. Noyan Feda'nın ailemi öldüren kişi olduğunu da bir kaza süsüyle benden saklamıştı.
Yerimden kalkıp salonun soyunma odasına girdim. Dolabımdan havlumu alıp arka taraftaki duşakabinlerden en diptekine girdim ve hızlı bir duş aldım. Ardından giyinip terasa çıktım.
Hava bugün bulutluydu. Yağmur yağacak gibi duruyordu, bu kasvet beni doğduğum şehre götürüyordu. Ellerimi arkama yaslayıp başımı geriye attım. Islak saçlarım omuzlarımdan kollarıma dökülüyordu, bunu da seviyordum. Birazdan annem gelip saçlarımı örmeyecekti ama nefesi hâlâ saç diplerimde olmalıydı.
Saçlarımın tenimden ayrıldığını hissettim ama burnuma gelen tanıdık kokuyla hareket etmedim. Omuzlarımın üzerine hırkasını yerleştirip saçlarımın tenime değmesini engelledikten sonra yanıma oturdu. "Bir de çocuk gibi beni azarlıyordun saçlarımı kurutmadım diye."
"Kolay değil bu kadar saçı kurutmak," dedim. Alnına dökülen nemli saçlarına baktım. Beni dinleseydi belki onu dinlerdim.
"Yağmur yağacak," dedim kısık sesimle. Yavaşça kafasını sallayıp gökyüzüne baktı. Böyle günlerde etrafta hep sakin olurdu. Salona fazla kimse uğramazdı. Şehrin merkezine o kadar da yakın bir yerde sayılmazdık, ulaşım konusunda sıkıntısı olmasa da arabası olmayan kişilerin uzun bir zamanını da yolda öldürdüğüne emindim. Bu yolu yağmurda çekmek istemiyorlardı sanırım. Ben olsam yağmurda daha çok dışarıda zaman geçirmek isterdim. Yağmur yağdığında şehrin en boş yerleri genelde sahil kenarı olurdu. Denizin dalgaları yağmura karışır hatta bazen taşardı. Yağmurlu günlerde gitmeyi en sevdiğim yer böylece deniz kenarı olurdu. Bir de karanlıksa, denizin ucu bucağı seçilmiyorsa en güzeliydi. Aslında biraz korkutucuydu. Etrafta kimse yokken, deniz o kadar hırçınken, yağmur canı acıyormuş gibi yağarken o karanlık korkutucu olurdu. Sesler birbirine karışırdı, üzerine vapurun sesi eklenince bu katlanırdı. Bana dünyanın sonu gelmiş gibi hissettirdiği olurdu bunun bazen. Bu hiçliğin içine karışan kaosa bayılıyordum.
"Yağmalı," dedi. Neden bir gereklilik gibi söylediğini anlamasam da bir şey söylemedim.
"Sanırım sonbaharı kıştan biraz daha fazla seviyorum," diye mırıldandım. İzmir'e bu mevsimde neredeyse her gün yağmur yağardı. Yaz yağmurunu pek sevmezdim. Hatta hiç sevmezdim. Sıcak tenimi yakıyormuş hissi verirken yağmurda o sıcağı tenime mühürleyip beni sıcağa hapsediyormuş gibi hissettirirdi. Kışın yağan yağmur en güzeliydi ama sonbahar da yağmurun her gün yağması kadar sevdiğim bir şey yoktu. Yine de bu şehirde, bu kadar yıl ailemle yaşamamış olsaydım sanırım burada yaşamayı tercih etmeyip doğduğum şehre giderdim. Çünkü sıcak hava beni gerçekten yoruyordu ve bu şehre tam anlamıyla kış gelmiyordu.
"Kar yağsaydı kışı daha çok severdin sen eminim," dedi, dudağının kenarı ufacık bir alayla kıvrıldı. Bense içten bir sevinçle gülümsedim. Dört yıl öncesine kadar kış aylarında sürekli buradan gitmeye çalışırdım. Okulum buna engel olsa da tatil günlerinde, özellikle sömestr tatilinde çoğunlukla Ankara'da olurdum. Kar yağışına hasret değildim bu yüzden ama eğer buraya yağıyor olsaydı en sevdiğim mevsim kış olurdu.
"Sen kışı seviyorsun," dedim. "İzmir'de mi doğup büyüdün?" diye sordum. Bakışları beni bulurken kafasını salladı. "Kış aylarında illaki gitmişsindir kar yağan bir şehre," dedim. Yine başını salladı. "Sevmiyorum karı." Şaşkın bakışlarım onu bulurken bunun sebebini merak etmiştim. Hangi şehre ya da hangi ülkeye de gittiğini söylemediğine göre konuşmak istediği bir konu değildi. Anlayış gösterip daha fazla soru sormaktan geri durdum.
"Poligona geçecekti bizimkiler," dedi. Herkesten önce çıktığım için haberim yoktu. Ben burada akşama kadar oturmak istiyordum. "Gidecek misin?" diye sorduğumda "Sen?" diyerek aynı soruyu bana yöneltti. "İstemiyorum sanırım," diye mırıldandım.
"Silah kullanmayı kimden öğrendin?" diye sordu. Tüm acılarımıza eşlik etmiştik, o benim tüm gözyaşlarımı görmüştü, annesini birlikte uğurlamıştık bu evrenden, yaralarımızı sarmıştık birlikte, saatlerce konuşmuştuk da çoğu gece. Birbirimizin bakışlarından söylemek istediklerimizi anlardık çoğu zaman ama hepimizin geçmişi bilinmezlikten ibaretti. Biz bir yolda karşılaşmıştık ama o yola nereden, hangi kıyametin içinden yürüyerek geldik bilmiyorduk.
"Noyan," dedim buruk, özlem dolu bir gülümsemeyle. Çelişkiydi bu baktığın zaman. Noyan silah kullanmama hep karşı çıkmış, tüm ekibe silah verdiği anlarda bile bana hep tedirginlikle vermişti. Fakat işte korktuğu tehlikeyi bana o öğretmişti.
"Ekip kurulmadan önce?" dedi. Bu bir soru değildi, öyle olduğunu bildiği için bunun sebebini sorguluyordu. Başımı salladım. "Ekip kurulmadan önce, ailem ölmeden önce, Feda'nın nasıl birisi olduğunu öğrenmeden önce. Yani her şey başlamadan önce de silahlara, bıçaklara ilgim vardı." Bunu bildiğini belli eden ifadesi yüzündeydi. "Dövüşe olan tutkum babamdan geliyordu ama diğerleri öyle değildi. Sanki annemi dedemden korumak için içime yerleşen bir şeymiş gibi yorumladım hep." Çocukluğumdaki düşüncelerimin birkaçı aklıma gelirken alayla gülümsedim. "Çocukluğumda hep kötü insanları alt etmek isterdim. Dedem gözümde hep o kötü insan figürüydü. Ona ne zaman baksam büyümek, annemi ondan korumak istedim."
"Annene zarar mı veriyordu?" diye sorduğunda başımı olumlu anlamda salladım. "Sözleriyle," dedim nefret dolu bir sesle. "Onunla konuştuğunda annemin üzüldüğünü hep anlıyordum ama hiç duymama izin vermezdi annem. Bir gelişinde anneme tokat attı. O zaman onu nasıl öldürmek istediğimi tahmin edemezsin. Küçücük bir çocuktum ama hislerim onun nefretiyle doluydu."
"Annen ne tepki verdi?" diye sordu.
"Beni gördüğü için odaya götürdü beni. Odam o kadar uzaktı ki salona, hiçbir şey duymadım. Ama dedem o günden sonra bir daha asla gelmedi." Annemin o gün ona ne yaptığını ne söylediği bilmiyordum. Bana o gördüğüm anı unutturmak için bir şey yapmamıştı. Elinde bazı anlarda gördüğüm beyaz kapaklı bir deftere bir şeyler yazmış bir sandığa kilitlemişti. Gördüğümü biliyor muydu emin değildim. O günden sonra annem hep kontrollüydü. Fazla ağlamazdı, gülerdi ama kendini kaybetmezdi gülmekten.
"Bu yüzden bana sen öğrettin değil mi silah kullanmayı?" Dudaklarımın içini ısırdım, kirpiklerimin gözlerimin üzerini örttü. Bunu tahmin etmesi kolaydı. Ben de kabullenerek başımı salladım.
"Bir insan nasıl öldürülür bunu öğrettin sen bana," dedi kısık sesiyle. "Silah kullanmayı öğretmeden henüz, bir insanın neresine ateş edersem kaç saniyede öleceğini öğrettin." Buradan nereye varmayı istiyordu bilmiyordum ama söyledikleri doğruydu. Noyan bana silah kullanmayı yavaş yavaş öğretmişti. Bir insanı öldürmeyi değil, bir tehlike anında ona ölümcül darbe vermeden ondan kaçabileceğim yerleri ezberletmişti. Noyan bende kendini görmekten korktuğu için kendini eğitir gibi beni eğitmiş ve merhameti kalbime yerleştirmeye çalışmıştı.
"Evet," dedim omzumu silkerek. "Birisi kafana silah dayarsa onun kolundan vurup kaçmaya çalışmazsın. Silahı almaya çalışıp kafasına sıkarsın."
"Birini bu kadar kolay, acımadan öldürebilir misin gerçekten?" diye sordu buz gibi sesle. Yağmur çiselemeye başladı, bir yangını söndürmeye çalışır gibi. Göğün göğsünden bir gürültü kopup etraftaki kasvetli havayı bir anlığına aydınlattı. Yağmurun sesi benden cevaplarımı da almışcasına sustum.
Söylemek kolaydı fakat Noyan'ın uzun uğraşlarıyla merhameti yamamaya çalıştığı kalbimde merhamet gerçekten yer edinmiş miydi bilmiyordum.
"Öldüremezsin, Deren." Bakışlarımı ona çevirdim, bana bakıyordu. "Sen kendini ayakta böyle tutuyorsun. İntikam, nefret, bunlar insanı yarına taşıyan hırs dolu hisler ama kendinden gizlediğin merhametin..." Sustu. Söylediklerine mi inanmadı ya da bu cümle nefret ve merhametin arafı mıydı anlayamadım.
Ellerimi koyduğum mermerden vücuduma bir soğukluk yayıldı, istediğim bu soğukluğun bir parça da olsa içimdeki yangını üşütmesiydi. Bu yağmur ne kadar yağarsa bir cehennemi söndürürdü damlaları?
Cehennem cennete taşsa orayı kül edebilirdi. Peki, cennetin ırmakları cehennemin lavlarıyla baş edebilir miydi?
Yağmur yağmalıydı. Çiseleyen bu yağmur, bu şehre sonsuza dek yağmalıydı. Ben sonbahara sonsuza dek hayran olmalıydım. Çünkü bu yangın belki o zaman biraz olsun dinerdi.
☽
İnsan kendi kaderini yaratır, çocuklarının kaderini yakardı. Feda'yı bilmem ama Asil ve Noyan ailelerinin yaktığı ateşte kavruluyorlardı.
Sessizdim, sessizdik. Gözlerim gökyüzüne kaydı, akşam saatleriydi, gökyüzü yıldızsız geceyi gözler önüne seriyordu. Buna rağmen güzeldi. Gecenin bir parıltıya ya da ışığa ihtiyacı yoktu, kendiyken de güzeldi.
Birkan'ın ekibi bizimleydi, üç arabaya ayrılmıştık. Karşımda oturan Noyan'a baktım, görmek istediğim neydi bilmiyordum ama ifadesi her zamanki gibiydi. Arkadaşını uzun zaman sonra görecek olmanın sevinci de onun belki de biraz sonra suikasta uğrama ihtimalinin olması da yüzünde herhangi bir ifadeyi değiştirmiyordu. Onun normali epey uzun zamandır buydu.
Noyan'ın yanında Kıvanç, benim yanımda ise Yalçın oturuyordu. Kıvanç'ın yüzünde yer yer kızarıklar vardı, sebebini sormamıştım ama onu bu şekilde gören bir insanın ondan korkacağına emindim.
Asil'in helikopterinin ineceği pistin önündeydik. Asil'in korumalarından ikisi bizim yanımızdayken diğerleri onu karşılamak için bizden daha öndeydi. Etrafta şimdilik hiç kimsenin olmama sebebinin iniş saatine biraz süre olması olduğunu düşünsem de içimden dilediğim Feda'nın bu gece için bir plan yapmamış olmasıydı.
Belimdeki silahın varlığını hissederken biraz öne eğilip solumdaki camdan dışarı baktım. Korumalardan birisi ilerideki arabanın önünde sigarasını içerken etrafı gözetliyordu. Yanına bir başka takım elbiseli adam yaklaştığında ona bir şeyler söyledi. Birkaç saniyenin ardından adam sigarasını söndürüp telefonundan birkaç tuşa bastı. Telefonu kulağına götürdüğünde Noyan'ın zil sesi arabaya yayılmıştı.
"Efendim," diye telefonu açan Noyan'ın bakışları da adamın üzerindeydi. Aramızdaki mesafe oldukça uzaktı.
"İniş saati bir yarım saat kadar gecikebilirmiş Noyan Bey," dedi adam. Noyan sesi hepimiz duyabilelim diye hoparlöre almıştı. Adamın gözleri ileride bir yere anlık olarak döndü ve hemen ardından bakışlarını toparladı. "Tamam. Bir gelişme olursa haber ver," dedikten sonra telefonu kapattı.
"Ne düşünüyorsun?" diye sıkıntıyla konuşan Kıvanç olurken herkesin gerildiğini hissediyordum. Muhatabı Noyan'dı fakat ben araya girdim. "Saat on yönü," dedim bakışlarımı camdan çekmeden. "Ondan şüphelenmemizi istiyor."
Herkesin bakışları söylediğim yere döndüğünde "Oraya dikkat çekmeye çalıştı. Seni bilerek aradı ki arabadaki korumaların dikkatini çekebilsin, dışarıya bilerek sigara içmeye çıktı onun her hareketini izleyebilelim diye. Baktığı yere yanlışlıkla bakmış izlenimi vermeye çalıştı. Orada nişancı olduğunu düşünmemizi istiyor."
Bakışlarım arabanın içine döndü. "Helikopter de saatinde gelecek diyorum ben," dedi Kıvanç, bana destek olmak ister gibi. Başımı salladım.
"Peki o zaman asıl nişancı nerede?" diye alayla kelimeleri uzatarak konuşurken etrafıma bakmaya başladım.
"Saat dört yönü," dedi Algın'ın kulaklıktan gelen sesi. Bakışlarım oraya dönerken alabildiğine karanlıktı gördüğüm.
"Asil'in en yakını değil mi bu adam?" diye sordum. Ona ihanet eden korumadan bahsediyordum. Noyan kafasını salladı. "Yanına gelen kişi de onunla birlikte üstelik. Şu an kimin gerçekten Asil için çalıştığını bilmiyoruz."
"Sadece ikisi gibi görünüyor," diye tespitte bulundu Yalçın. "Asil'in haberi var mı?" diye sordum Noyan'a dönerek. Başını evet anlamında yavaşça eğdi. "Onu arayıp korumalarını çekmesini istersek dikkat çeker, üstelik nişancı var zaten," diye kendi kendime konuştum.
"Nişancıyı birinizin alması gerek diyorum ben, kimin aklına gelecek bu?" Alayla konuşan ses Birkan'a aitti ve kulaklıktan geliyordu. "Benim ekibim bunu düşünemiyor zaten değil mi?" diye araya giren Feris oldu. Birkan'ın sakince güldüğünü duydum. Onu hiç görmemiştim ama sesinden hareketlerini, rahatlığını tahmin etmek çok kolaydı. "Benim ekibim de düşünemiyor şu an," diye konuştuğunda Kıvanç'a baktım. Birkan'ın bu hâllerine alışkın olduğuna yüzünde hiçbir mimik oynamıyor oluşundan emin olmuştum.
"Nişancıya dokunmuyoruz, Noyan orada bir ekip lideri olarak bulunmuyor hatırlatmakta fayda var gibi görünüyor. Hepiniz unutmuş gibi duruyorsunuz." Noyan burada ekip liderimiz olarak bulunuyor olsaydı eğer Feda'ya çalışan adam bunu anında anlar, Feda'ya haber uçururdu. Feda'nın Noyan'ın gerçekleri bildiğini bilmesine henüz zaman vardı.
Helikopter piste gerçekten de geç iniş yapmıştı. Tüm korumalar Asil'in etrafına toplanırken Noyan arabadan indi. Kıvanç ve Yalçın'da Noyan'ın yanında indiğinde bu arabadaki korumalar hariç herkes onları Noyan'ın koruması olarak biliyordu. Arabada kalmaya devam ettiğimde şoför koltuğundaki korumayla dikiz aynasından göz geze geldim.
Noyan'ın planı basitti. Asil'in etrafında etten oluşturdukları duvarın hiçbir önemi yoktu. Noyan onun önünde arkadaştan duvar olacaktı. Nişancı Noyan'a ateş edemezdi. Yine de içimde oluşan endişeyi bir kenara bırakamıyordum. Feda kendi çocukluk arkadaşını bir kez öldürmüştü, ikincisine teşebbüs etmişti. Noyan'ı da şimdi değilse bile gerçekleri bildiğini öğrendiğinde öldürmek isteyecekti. Noyan'ın bu gece buraya gelmiş olması Feda'nın planını suya düşürmeye yetmişti fakat her zaman bu kadar basit olmayacaktı.
Asil kendinden emin sert adımlarla yürüyordu. Üzerinde dizlerinin altında biten siyah bir kaban vardı, ellerinde ise deri eldivenleri. Gözleri Noyan'a yumuşak bir ifadeyle iki saniyeliğine dokunduğu andan sonra dostça el sıkışıp birbirlerine sarıldılar. Gözlerini Noyan'dan çektiği andan beri kasırga kadar tehlikeli bir ifadeyle etrafta dolanıyordu. Birbirlerinden ayrıldıktan sonra Asil korumalara telkin dolu bakışlarla baktı, ardından içinde olduğum minibüse kadar kalabalık bir hâlde yürüdüler. Gözlerimi ondan hiç ayırmadım.
Sonunda zaten açık olan kapıdan ilk giren Noyan olurken hemen arkasından Asil bindi. İkisi karşıma oturduğu sırada Asil'in gözleri gözlerimi bulurken Kıvanç'ta arabaya binip yanıma oturdu.
Bakışları sertliğinden hiçbir şey kaybetmese de başıyla selam verip arkasına dönerek şoföre yaklaştı. Ardından herkesin arabalara binmesi ve arabaların hareket etmesinin sesi kulaklarımı doldurdu. Ben içten içe buraya sadece Noyan'ın gelmiş olmasının Asil'i korumaya yeteceğini düşünüyor olsam da bunu dile getirmiyordum. Burada olmak benim işime geldiğinden sebepleriyle de ilgilenmiyordum.
Noyan aramızdaki bakışmaya sonunda el atıp bizi tanıştırdı. Kıvanç ile tanıştıklarını da yeni öğrenmiş oldum böylece.
"Şu meşhur asil adamla tanıştık sonunda," dedim alaylı bir ifadeyle. Asil'in bakışlarının aksine ara sıra onu baştan aşağı süzüyordum. O ise sadece gözlerime bakıyordu. "Darısı Feda'ya mı desek?" Noyan susmamı ister gibi bir ifadeyle bana bakıyordu. Feda'yla bizi tanıştırmak şöyle dursun varlığımızı bile ondan sır gibi gizlemeye çalışıyordu. Özellikle benim varlığımı. Nasılsa yakında bu da olurdu.
"Feda'ya da böyle mi davranacaksın tanıştığında?" dedi Asil, duruşunun aksine sakin sesiyle. Karanlıkta göz rengi belli olmasa da sokak ışıkları bazı anlarda yüzüne vurduğunda sarıya dönük gözlerinin rengini görebiliyordum.
"Nasıl davranıyorum ki?" diye sordum bacak bacak üzerine atarak. Kaşları anlık olarak kalkıp indikten sonra gözlerini kırptı.
"Laubali." Net ve tek kelime. Dudağımın kenarı kıvrıldı. "Huyum kurusun," dedim. "Feda sevmez mi böyle insanları?"
"Bayılır biliyor musun? Ertesi gün dosyanı masasına isteyecek kadar hem de?"
"Dosyamı masana mı isteyeceksin," dedim alayla. "Deren İlke, MİT'in iş birliği içinde olduğu şirketin gizli ajanı. Memnun oldum."
"Büyümüşsün kız çocuğu," dedi dudağının kenarıyla gülümseyerek, "ama hâlâ aynısın."
"Çocuk gibi atışmayın." Noyan'a bakarak tek kaşımı kaldırdım. Ardından odağımı tamamen camdan dışarı verip yolu izlemeye başladım. Bir adamı dört araba almaya gelmiştik. Hem de hiçbir şey olmayacağını bildiğimiz halde.
Kırmızı ışıkta durduğumuzda diğer minibüsün sürücü koltuğunda Algın'ı gördüm. Camı açıktı ve sigara içiyordu. Benim olduğum kısma gözlerini çevirdiğinde sigarasından bir nefes çekti. Camlar filmliydi, beni göremezdi. Az önce konuşulanları duymuştu, o ne düşünüyordu?
"Yarın bir davet veriyorum," dedi Noyan. Asil'in gözleri etraftan ayrılıp onu buldu. "Feda da olacak."
Buna ne zaman karar verdiğini bilmesek de şu an verilmemiş bir karar olduğu aşikardı.
"Evin etrafındaki korumaları bir hafta önceden yerleştirdik," diyerek konuyu değiştirdi Noyan. Asil baş parmağını kısaca dudağının üzerinde gezdirip başını salladı. "Güvenilir olmadığını düşündüğümüz, hatta bazılarından emin olduklarımızı da artık bir şekilde yanından uzaklaştırman lazım."
Asil'in yüzündeki ifade sıkıntı doluydu. Korumaları bir anda işten çıkarmak dikkat çekerdi. Feda bunu asla gözden kaçırmazdı. "Halledeceğim," dedi Asil.
Arabalardan en önde olanı taştan, kenarları ışıklarla dolu yola girince diğer üç araba onu takip etti. Evin yoluna gelmiştik. Büyük kapıya sonunda ulaştık, tüm arabalardan korumalar inerken evin büyük kapısının önünde bekleyen dört koruma da bizim olduğumuz arabanın önüne geldi.
Orada nişancı yoktu.
Adamın baktığı yerde de etrafta da nişancı yoktu. Bu bir tuzaktı. Öyle düşünmemizi sağlamıştı.
"Durun!" dedim kapının açıldığı sırada. Arabanın etrafındaki korumalar Asil'e bakarken arabanın içindeki herkes bana bakıyordu. Neden onları durdurduğumu anlamaya çalışıyorlardı. Ne olacağını kesin olarak bilmesem de saniyeler içinde bir şey olacağına emindim.
Bizim olduğumuz arabadan kimsenin inmiyor oluşu herkesin dikkatini çekmiş olmalıydı ki dışarıda bir hareketlilik oldu, o an Algın'la göz göze geldiğim ve aramızda beş altı metre mesafe bulunan evin güçlü bir gürültüyle patladığı andı.
☽
