5. bölüm · ÇIĞIR

4.BÖLÜM: "ACININ GÖLGESİ"

Seda Özkan

4.BÖLÜM: 'ACININ GÖLGESİ'
Can Koç - Binalar Dar
Dean Lewis - Waves
Çağan Şengül, Emre Aydın - Yansın

Ressamın çizdiği en çirkin resim benim. Bir bahçede duran en solgun papatya. Yaşamak isteyen bir insanın içindeki intihar düşüncesiyim. Onlarca kemiğin ardından kırılan kalp benim. Sen kim diye sorsan bana, seni ağlatacak kadar gülümserim. Çünkü içindeki hiçlik duygusu benim.

Kulaklarım patlamanın etkisiyle çınlarken Algın iyi olup olmadığımı anlamak ister gibi beni izledi kısa bir an. Aynı anda bakışlarımız birbirinden kopup alevlerin yükseldiği evi buldu. Soğuk kahverengi harelerinin içinde kızıl renk yükseldi. Korku gözlerine hiç uğramadı. Alevlerin onun yüzündeki hareketlerini sonsuza dek izleyebilirdim eğer alevlere hayran hayran bakıyor olmasaydı.

"Şerefsiz herif," diye adeta tısladı Asil.
"Herkes iyi mi?"
Noyan'ın sakin sorusu herkes tarafından cevapsız kaldı. Asil dişlerini sıkarak arabadan indi. Korumalar anında etrafına topladılar. Asil evin etrafından bizim olduğumuz yere doğru gelen korumaları görünce sinirle bir nefes verdi. "Herkes iyi değil mi?" diye sordu.
Koruma başını salladı. "Evet Asil Bey, itfaiyeyi aradık birazdan burada olurlar. Yangının sebebini kimse anlayamadı ama."
Asil tutamadığı her hâlinden belli olan sinirli ifadesiyle burnundan nefes vererek güldü. "Yangının sebebini ben biliyorum da bunca adam bunu nasıl görmüyorsunuz işte onu bilmiyorum," dedi. Adam suçunu kabullenir gibi mahcubiyetle başını eğdi. "Tamam koçum, sen adamların yarısını gönder, dikkat çekmeyelim," diyerek adamın omzuna hafifçe vurduktan sonra Noyan'a baktı, ardından anlaşmış gibi kafalarını salladılar.
Aralarında geçen o sessiz konuşmanın hemen ardından Asil'in asıl evine gelmiştik. Orasının ise şehirden uzakta, bazen kafa dinlemek için gittiği evi olduğunu öğrenmiştik. Burası da şehre pek yakın sayılmazdı ama en azından dağ başında değildi.
"O eve gideceğimi yalnızca iki adam biliyordu, diğerleri saatler önce öğrendi. Bu da haini kesinlikle kucağımıza atmış oldu," dedi Asil.
"Pars, o ikisi sende," dedi bizi bu evde karşılayan adama bakarak. O da Asil'in o eve gideceğini bilen kişilerden üçüncüsüydü ama Asil ondan şüphe bile etmemişti. Adam tıpkı bir asker gibi sert bakışlara sahipti. Saçları Asil'in saçlarından biraz daha kısa ve siyahtı. Koyu gözleri onun bu sert mizacını adeta tamamlıyordu. Pars başını sallayıp salondan çıktı.
"Plandan nasıl haberiniz oldu?" diye sordu Elis.
"Plandan haberimiz olmadı." Asil, Elis'in sorusunu cevaplıyor olsa da bakışları bendeydi. "Her şey olabilirdi. O ev hedef olacaktı, bu yüzden oraya gideceğimi bilmesini istedim. Eve geldiğimiz an kurşun yağmuruna tutulabilirdik, düşündüğümüz gibi bir nişancı olabilirdi, evi patlatabilirdi. Bunlar ihtimallerden birkaçı sadece. Hiçbir şey de yapmayabilirdi. Ama evin önüne gelince oluşan sessizlikten anladım ne olacağını."
Elis başını sallayarak arkasına yaslandı. "Sen içerideyken de yapabilirdi. Ne biçim koruma çemberin var anlamadım doğrusu."
"Göz dağı vermek onun amacı. Bir tür hoş geldin karşılaması gibi düşün. Yanımda Noyan varken o bombayı asla içeride patlatmaz."
"Hoş, Pars kuş uçurtmuyor zaten. Bu gece bu olay yaşandıysa biz müsaade ettiğimiz için," dedi Noyan. Asil takım elbisenin ceketini çıkarıp koltuğun kolçağına koydu. Kravatı yoktu, gömleğinin ilk üç düğmesi açıktı.
"Bu düşmanlığın sebebini de öğrenebilecek miyiz peki?" diye sordum. "Belli ki Feda'yla hepten aranız bozuk. Çünkü rol yapıp karşılamaya bile gelmedi."
Gözleri içkilerin dizili olduğu cam dolapta dolanıyordu. Kalkıp kendine bir kadeh içki doldurduktan sonra salonun denize karşı manzarası olan büyük camının önüne geçti.
Bunu sevmemiştim, hem de hiç sevmemiştim. Denizin birilerinin evinin tablosu olması benim içime buruk bir boşluğu emanet etmişti. Bu histen nefret etmiştim. Yağmur yine yağıyordu, deniz bazen ufacık taşıyordu. Karanlıktı, dalga sesleri fazla duyulmuyordu ve bu görüntü bir evin manzarasıydı.
İçkisinden bir yudum aldığında gözlerini yumdu. İhtiyacı olana kavuşmuş gibiydi. Zihninin sessizliğine ihtiyacı vardı. Bir yudum daha ve bir yudum daha derken ikinci kadehe geçti.
Gözlerinde alışılmış bir acının emareleri vardı. Yanmış bir ormanın külleri etrafa savruluyordu harelerinde. Sebebi her neyse eskisi gibi acıtmadığı sesinden anlaşılıyordu fakat acının gölgesi gözlerindeydi. Noyan'ın bize izlettiği, üçününde deliler gibi sevindiği o videoyu hatırladım. On sekiz yıl geçmişti üzerinden. Zaman ne kısaydı.
Noyan'ın siyaha yakın gözleri Asil'in üzerindeydi. Eliyle koltuğun kolçağında sessiz bir ritim tutmuştu. Gözlerinin içinde merhameti ve acımasızlığı aynı anda gördüm. İki duygunun savaşması gibi değil, merhametin gölgesinde soluklanan acıydı bu. Fitil ve ateş yan yanaydı ama gözlerindeki acımasızlık o merhameti yansa bile yok edemeyecekti.
Asil'e bakarken çocukluğuna bakar gibiydi. Büyük bir özlem elbette derinlerinde gizliydi ama daha çok buruk bir acıyı taşıyordu ifadesi. Asil kadehinden bir yudum daha içerken cebinden sigara paketini çıkardı. Noyan ondan çektiği bakışlarını dışarıya çevirdi.
Bu gece istihbarat yanımızda değildi, şirket de burada olduğumuzu bilmiyordu. Asil'in yer altı dünyasındaki kimliğini Tan ve Çığır ekibi dışında kimse bilmiyordu. Kıvanç'ın ve Gediz'in de katil olduklarını bilmedikleri gibi.
Saat dokuza geliyordu. Asil üçüncü kadehini içiyordu. Noyan'ı Güliz aramıştı, sanırım şehirden gidiyordu ve Noyan onunla vedalaşmaya gidememişti. Vedalardan nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmiyordum. Vedalar gidişler ve geri gelmeyişler içindi. Hoşça kallar da öyle. Birisiyle görüşmeyeceğinden eminsen veda edermişsin gibi düşünmüştüm şimdiye kadar hep. Ya da işte hayat seni, veda ettiğin insanlar ölmeden önce ne zaman buluşturursa o zamana dek. Veda bir son değil, bir yarım kalmışlığın sembolüydü. Bazı insanlarsa vedaya bile gerek duymadan giderdi, hiç yokmuşsun gibi, seni hiç tanımamış gibi.
Acı bir gerçek varsa, onun daha da acı olanı elbet oluyordu hayatta. Dudağımı ısırıp derin bir nefes aldım.
Elis önündeki buz gibi bir bardak sudan bir yudum aldı. "Neden gitmedin onunla vedalaşmaya?"
"Sandığım gibi değilmiş." Denizin dalgaları rüzgârın etkisiyle kayalıklara çarptı. Gözlerim odağını hiç kaybetmeden karanlığın içinde çırpınan dalgalara bakıyordu. Canı acıyor muydu?
Biz burada oturuyorduk. Şehirden bir insan gidiyordu vedasız. Canı yanıyor muydu?
Cevaplar ben de değildi, bu şehir buna da alışırdı.
Noyan acı kahverengi kabanını koluna atıp hepimize teker teker baktı. Hangi şehrin canı yangın olmuş bilinmez fakat diğer şehrin rüzgârında onun küllerinin bile izi yoktu. "Yarın ki daveti konuşuruz, geç olmadan eve geçin siz de."
Çıktığı kapı kapandıktan sonra birbirimize baktık. Asil artık içmiyordu, bakışları aynıydı, güçlü ve sert bakıyordu. Biz evden çıkarken Pars'ın içeri girdiğini gördüm.
Yarın bu saatlerde Noyan'ın bahsettiği davette olacaktık. Yarın bu saatlerde o adamın gözlerine bakacaktım. Ben o yangını o adamın gözlerinde elbet izleyecektim.

Makyaj masasının üzerinde duran gerçek saçtan yapılmış, sarı, kısa peruğa aynanın kenarından gelen ışık vuruyordu. Aynada kendime baktığım sırada Gökçe'nin gözlerime yaptığı siyah buğulu makyaja baktım. Gözüme eyelinerın çok yakışacağını söylemiş, gözlerimin biraz daha çekik durması için saçlarımı sımsıkı bağlayıp peruğun içinde düzgün durması için bir bonenin içine koymuştu. Kahve gözler benimdi fakat daha ten makyajım yapılmamış olmasına rağmen gözlerim bile bana yabancı görünmüştü.
Omzumla göğüsüm arasındaki dövmeyi kapatmıştı, zaten yıldızlar o kadar küçüktü ki kapatmasa bile uzaktan görünmesi zordu. Bu yüzden fondötenle kapatması kolay olmuştu. Kulağımın arkasındaki küçük ay sembolü olan dövmeyi kapatmaya gerek duymamıştık, çünkü peruktan görünmüyordu.
"Dudağının kenarındaki ve boynundaki beni kapatacağım." Dudak kıvrımımın olduğu yerden çeneme doğru inen yerde benim vardı. Boynumda ise nabzıma yakın bir yerde. Yüzümde herhangi bir iz kalmamalıydı bana dair. Kalabalıkta, o kadar gürültülü bir yerde herkes kendiyle ilgilenirken göze bile çarpmayacak detaydı belki ama ben makyajla, perukla çabalayarak kılık değiştirmiş birini yüzünde küçücük bir izden tanırdım bir başka gün.
Başımı sallarken o çoktan nemlendirdiği yüzüme tenimden birkaç ton koyu bir fondöten sürüp süngerle yaydı. İki kat maskeden başka bir şey değildi şu an yüzümde olan. Biri zaten benim herkesten gizlediğim maskeydi. Diğeri de yüzümü ve izlerimi gizleyecekti.
Göz altlarıma kapatıcı sürdükten sonra, elmacık kemiklerimi daha da belirginleştirmek için bir fırçayla kontür uyguladı. Yanaklarıma oldukça az renk veren kırmızı bir allık sürdü. Sıra dudaklarıma geldiğinde bordo bir ruju dudaklarıma sürdü fakat dudaklarımın olduğundan daha dolgun gözükmesi, dudak çizgimden taşırarak sürdüğü dudak kaleminden ötürüydü.
Son olarak maskarayla kirpiklerimi boyarken acaba bu makyaj ağlarsam akar mı diye düşünmeden edememiştim. Yağmur da olabilirdi, ağlamam şart değildi. Bir insanın ağlaması, bir şehrin ağlamasıyla birdi.
"Gözlerini kapat." Dediğini yapıp gözlerimi kapattım. Yüzüme uzaktan sıktığı spreyin kokusu genzime doldu, hoş kokuyordu. "Makyajını sabitlemek için," diye yaptığı açıklamayla merak ettiğim sorumun cevabını almış bulundum. Makyaj hakkında bilgisi olmayan birisi değildim ama böyle bir sprey olduğunu bilmiyordum.
Peruğa uzanıp, bonenin üzerine takıp ön taraflarını düzeltti. Gözlerim dışında şimdi tamamen başka biriydim. Lens takmayı istemeyen bendim, çünkü oldukça sıradan gözlerim vardı. Bir bakan bir daha asla hatırlamazdı.
Aynadan kapının açıldığını gördüğümde gelen kişiye baktım.
"Deren'i gördün mü?" diyerek kafasını içeriye uzatan Algın'a aynadan bakmaya devam ederken gülüşümü dudaklarımı birbirine bastırarak gizlemeye çalıştım. Bana değil doğrudan Gökçe'ye bakıyordu.
"Yok görmedim," diyen Gökçe'nin yüz ifadesini göremesem de sesi kesinlikle kendini ele verecek gibi değildi ki Algın'ın gözleri aynada ona bakan gözlerime döndü. Ellerini birbirine dört kez vurup alkış tutarak, "Tam da oyun zamanı şu an değil mi küçük hanım?"
Tepkisine kendimi tutamayarak küçük bir kahkaha atsam da hemen toparlayıp, omuzlarımı çocuk gibi havaya kaldırıp gözlerimi büyüttüm. "Ben ne yaptım?" Koltukta dönerek aynada olan bakışmamıza bir son verdikten sonra elimle asıl suçluyu gösterdim. "O söyledi görmediğini."
Gökçe'yle birlikte attığımız kahkahayı bölen konuşması oldu. "Sarı peruk," dedi saçlarıma bakarak. Saçlarıma değil, peruğa bakarak. "Siyah olacağını düşünmüştüm."
"Kendi saçları siyah olduğu için sarı tercih ettik. Çünkü kısa bir perukta olsa, farklı bir stil denenmiş perukta olsa siyah onu tamamlayan renk gibi. Tanınabilirdi." Bana da aynı şekilde bu açıklamayı yapmıştı.
Siyah, Deren İlke'yi tamamlıyordu, bunu sevmiştim.
"Gözleri?"
"Kahverengi olduğu için gerek görmedim," diyerek ben açıkladım bu kez.
"O ne demek? Sonuçta senin gözlerin." Kapının çalmasıyla odanın tamamen içine girdiği an içeri Yalçın da girdi.
"Gözüme birisi dibinden bile baksa dikkat çekecek bir renk olmadığı için daha sonra birisi görse dahi gözlerimden ben olduğumu anlamaz?"
Ben konuşurken odağım odaya giren Yalçın'a kaydı, sonra tekrar Algın'a döndü fakat o direkt olarak bana odaklanmıştı. "Ben nasıl tanıdım sanıyorsun?"
Dişlerim birbirine çarptığında ayaklarım yere tamamen bastı. Ben de şaşkınlık yaratan cümleleri bedenimdeki tüm hareketleri yönetiyordu. Beni gözlerimden bile değil, göz rengimden mi tanımıştı? On insandan neredeyse sekizinin göz rengi kahverengi olabilecekken gerçekten bundan mı tanımıştı?
"Deren dibinden baksa da tanımaz derken abarttı biraz," diyerek araya giren Gökçe oldu. "Dibinden baksa birisi elbet tanır ama öyle bir şey olmayacaktır. Sen gözlerini yakından görüp tanıdığın için anladın."
Yüzümde makyaj olsa bile hayatımda olan biri elbet beni tanırdı o da bu yüzden tanımıştı, gözümden falan değil.
"Onun gözlerine o kadar yakın bakacak kadar şanslı olmadım hiç."
Kalakaldım. Ona değil yere baktım, ondan kaçtım. Aynı odanın içinde bana sadece yarım metre uzaklıktayken, bu sözleri söylerken üzerime diktiği bakışlarından kaçtım.
Gökçe ve hatta Yalçın bile bu cümlesiyle şaşırmıştı çünkü odaya ölüm sessizliği hâkim olmuştu. Hatta Yalçın'ın gözlerinde imkansızlığın getirdiği çaresiz, aynı zamanda arkadaşına üzüldüğünü bağıran o ifadeyi de görmüştüm.
"O zaman," diyerek bu sessizliği yok etmeye çalıştı Gökçe. "Getirttiğimiz lenslerden birini kullanırız sorun yok."
"Hayır," dedim net sesimle. Algın, kasılan çenesiyle bana baktı. "Böyle gideceğim."
Bir şey söyleyecekken buna izin vermeyerek tekrar konuştum. "Sen beni tanıdığın için anladın sadece. Her ne kadar makyaj yapmış olsak da tabii ki beni tanıyan birine tanınmayacak kadar değil."
Yalçın'a baktım. "Yalçın da tanırdı." Yalçın gözlerini benden çekip, küçücük bir adım geriye giderek bu fikrimi desteklemedi.
"Aslında haklı olabilir," dedi Gökçe. "Kaşların, yüz hatların, tamamen farklı biri gibisin şu an. Tanıdığın birinin yanından öylece geçsen gerçekten dikkat etmezse tanımayabilir."
Algın'ın omuzları Gökçe'nin bu söylediğinin ben de yaratacağını düşündüğü pişmanlığa mı yoksa benim söylediklerime mi bilmiyorum ama düştü. Başıyla onaylayıp Yalçın'ın omzuna kardeşçe bir ifadeyle dokunduktan sonra odadan çıktı.
O anda Yalçın'ın taktığı kumral, hafif dalgalı şekilde omuzlarına değmese de yakın duran peruğunu ancak idrak edebilmiştim. Çerçevesi gri, camları ışıkta hafif bir yeşil renkle yansıyan gözlükleri vardı. Kaşındaki çiziği kaş boyasıyla doldurmuştu. Boynunda sahte bir ejderha dövmesi vardı ama öyle gerçek duruyordu ki ben bile şaşırmıştım. Çenesinde belli belirsiz bir yara izi, gözlerinde ise taktığı peruğa son derece uyum sağlayan kehribar renginde lensler. Dudağına bir piercing takmıştı, ki yüzünde tek gerçek olan buydu. Onu daha önce de piercing takarken görmüştüm. Takım elbise giyeceği günlerde bilerek takıyordu bence.
Yalçın'ı dün gece Asil'in koruması olarak görmüşlerdi. Ben Feda'nın herhangi bir adamı tarafından görülmediğim için kılık değiştiriyordum çünkü aksi tehlikeliydi. Ama Yalçın'ın bugün de Asil'in koruması olarak gitmemesinin nedenini anlamamıştım.
"Çok farklı görünüyorsun," dedi Yalçın. Ortamı toparlamak için gülümsedi. "Sarışın olsan da fena olurmuşsun sen." Daha çok gülümsedi ama bu sefer ki içten bir gülüştü. "Hatta, sanırım sarışın olsan sana aşık olurmuşum." Buna gerçekten gülsem de gözlerimi devirdim. "Çenen düşüyor, bir ilgilen onunla istersen."
Ayağa kalkıp koluna girdim. "Kendine bak sen asıl, kaç kişi düşüreceksin acaba?"
"Sen düştün yani?" Omzuna vurduğumda gözlerini sıkıca yumdu. "Yavaş kızım yavaş. Elinin ayarı yok diyorum sana omzunu çıkaracaksın."
"Buna düşecek olan insana acıyorum," diyen gerçek sarışın, Gökçe'ydi.
"Kendine niye acıyorsun ki? Bak bir üzüldüm gibi oldu sana şimdi. Çözemediğin şeyler mi var kendinle ilgili, o yüzden mi acıdın acaba?"
Ağzım aralık şekilde söylediklerini dinlerken o aptal aptal sırıtarak Gökçe'ye bakıyordu. Gökçe onunla laf yarışına girmek istemiyor olmalıydı ki elinde tuttuğu küçük krem kutusunu ona fırlatıp makyaj masasına döndü.
"Üstelik şiddet yanlısısın da," dedi Yalçın. Gökçe derin bir nefes aldıktan sonra bize dönüp ellerini masaya yasladı. "Far paletini kafana fırlatmadıysam yüzündeki makyaja emek verilmiş olduğundan emin ol."
"Deren halleder ya ona verseydin, emek falan pek umursamaz."
Daha fazla konuşmasına izin vermeden kolundan tutup kapıya doğru yürüdüm. Gökçe tekrar masaya dönüp makyaj malzemelerini toplarken odadan çıktık.
Bu gece Noyan'ın Liber'in başına geçtiği günün onuncu yıl dönümü için düzenlediğimiz bir davet verilecekti. Kılık değiştirmek bana saçma gelse de Noyan'ın doğrusunun bu olduğunu söylemesiyle kabul etmiştim. Bizi arkadaşları olarak tanıştıracaktı o adamla, ki o adam gördüğü yüzü asla unutmayan o adamdı. Noyan'ın arkadaşı olarak tanıştığı birini kazara onu takip ederken görse mesela işler sarpa sarardı.
"Algın neden hazır değildi?" diye sordum. Elis'i de görmemiştim. Noyan bizden önce Feda'nın yanında olacaktı ve onunla birlikte geleceklerdi. Kalabalık bir davet olacaktı. Noyan böyle kutlamaları seven bir adam değildi, en azından böyle kalabalıklar içinde sevmezdi.
"Gelmeyecek," dediğinde önümde duran uzun koridora baktım. Elinde kaskıyla bize yaklaşan Elis'te hazır değildi. Anlamını bilmediğim bir yalnızlık hissi kollarıma sarılırken buradan uzaklaşmak istedim. Bunu en son ben mi öğrenmiştim yoksa geleceklerdi ve son anda mı değişmişti plan?
"Sen de mi gelmiyorsun?" diye sordum aramızda mesafe bitip karşı karşıya geldiğimizde. Başıyla onayladı. "Dışarıda olacağım ben etrafı gözetlemek için."
"Noyan'ın korumaları dışarıyı gözetlemek için orada olacaklar zaten?" dedim. Anlam verememiştim bu söylediğine, işin aslını söylemeliydi.
Dudaklarını birbirine bastırdı. "Biraz kafamı dinlemek istiyorum," dedi bu kez dürüstçe. "Dolaşacağım," diyerek kaskını gösterdi. "Sonra da gelirim dışarıdan izlerim."
Bir şey olup olmadığını yüzünden anlamaya çalışıyordum. Her zamanki hâliydi fakat sesindeki tını her zamanki gibi değildi. Daha fazla uzatmayarak başımı salladım. "Dikkatli kullan."
O da başını salladığında Yalçın'a baktı. "Geldiğinde haberim olsun," dedi Yalçın. Elis, kurulmuş bir robot gibi yine başını salladığında yanından ayrıldık.
Dışarı çıkıp bizi bekleyen taksiye binip kutlamanın yapılacağı yere, Noyan'ın evine geldik. İki katlı beyaz villanın bahçesi bu kutlama için hazırlanmıştı. Herkes bu kutlama için şaşkın olmalıydı, zaten bu kutlamanın amacı da Noyan'ın Liber'in başına geçmesinin onuncu yıl dönümü falan değil Feda'yla Asil'in yıllar sonra aynı ortamda bulunmak zorunda olmasıydı. Noyan'ın arkadaş seçimlerine bir an gülecek gibi oldum, hayran bırakıyordu bu adam beni kendine. İyi polis kötü polis oynar hâle gelmiştik. Herkes Asil'in iyi biri olduğunu savunuyordu ama günün sonunda mafyaydı. Kahkaha atarak gülüp delirecek noktaya bir gün elbet gelecektim ama o gün bugün değildi.
"Hoş geldiniz," dedi girişte bulunan görevli. "İsminiz nedir?"
Sahte isimlerimizi söylediğimizde listeden kontrol ettikten sonra geçmemiz için gülümseyerek başını salladı. Bir iki adım sonrasında bir takım elbisenin içinde görmeye alışık olmadığım Noyan'ı gördüm. Ceketinin içindeki beyaz gömleğinin üstten üç düğmesi açıktı ve bence giymemiş olsa da bir şey fark edecek gibi durmuyordu. Siyah takımının pantolonu ve onun altına giydiği bileğinde biten, deri ayakkabılarıyla çekici görünüyordu.
"Hoş geldiniz İlay Hanım," dedikten sonra elimi kendine çekip öptü. Bu alaylı tavrına gözlerimi kısarak bakarken, "Sizde hoş geldiniz Server Bey," dedi Yalçın'a dönerek.
Benim sahte adımın Yalçın'dan daha hoş olduğunu düşünürken ikisi tokalaşıp sarıldı. "Salak herif," dedi Yalçın. "Alay ediyorsun bir de."
Noyan küçük bir kahkaha attı. "Ne yapayım lan? Çok farklı duruyorsunuz, garipsedim."
İkimizde gülerken bakışlarım etrafa kaydı. Yüksek masalar bahçeye yerleştirilirmiş, davetlilerin henüz yarısı gelmiş etrafında sohbet ediyorlardı. Garsonlar ellerinde tuttuğu tepsiyle içkileri servis ediyorlardı ve müzik şimdiden başlamıştı. Sessiz bir ritimdi, sözleri yoktu.
"Sen sarışınken afet mi olmuşsun ya?" diye muzipçe konuştuğunda ona baktım.
"Aynısını söyledim kardeşim," dedi Yalçın. "Harcıyor bu kız güzelliğini."
"Ya siz iyi misiniz yaşlı gösterdi bir kere bu renk beni."
Ben isyan ederek konuşurken, "Yirmi beşlik afet gibi olmuşsun, yaşlı mı yirmi beş?" dedi.
Sence der gibi gözlerine baktım. "Yirmi ikiyim ya ben hani, düşününce evet. Neden yaşımı büyük gösteren bir şeyi yapayım ki?"
"Yirmi beşe yaşlı dediyse olmaz bunların işi yalnız," diyerek Noyan'a döndü Yalçın. "İmkânsız," dedi Noyan. "Yirmi yedi o, e bir aya yirmi sekiz olacağını da hesaba katarsak bu iş yaş abi."
Ne konuştuklarına anlam veremediğim için Yalçın'ın kolundan çıkıp garsonların taşıdığı tepsilerin birinden aldığım kadehle yeşilliklere doğru yürüdüm.
İçkimden bir yudum aldığımda dudağımdaki rujun tadını da beraberinde almıştım, bundan hoşlanmıyordum. Neyse ki kaliteli bir rujdu ve bardağımda ruj izi kalmamıştı. Aldığım ikinci yudumda ise Yalçın yanında Asil ile masama doğru yaklaşmıştı. Pars biraz gerisindeydi ve gözleri etrafta keskin bir ifadeyle dolanıyordu.
Asil'in ela gözleri güneşten bronzlaşmış gibi parlayan tenine uyum sağlıyordu. Enerjisi bana negatiflik verirken, "Merhaba," dedi. Başımla selamına karşılık verirken üçüncü yudumumu içtim.
"Yeni bir koruma ekibi kuracağından bahsetti Noyan," diye sohbeti ele alan Yalçın oldu.
"Dün geceden sonra koruma sayısını arttırmak en iyisi, aynı zamanda evin etrafı içinde daha güvenilir insanlardan bir ekip kurmak gerek biliyorsun." Gömleğinin kollarındaki düğmeleri açıp iki kat katladı, tek elini masaya koydu. Sol bileğinde siyah ipten yapılmış bir bileklik vardı. "Yani yeni aldığımız adamları evin etrafına konumlamak pek akıl alır iş değil. En güvenilir olanlarla bir ekip kurmaya çalışıyoruz."
"Noyan'la konuştun mu bunu, sana bizzat koruma ayarlayabilir."
"Kıvanç," dedi net sesiyle. "Kesinlikle ekibimde olmasını istediğim kişi. Bunu lideriyle konuştum ve olumlu bir dönüş alacağımdan eminim." Sonra biraz geri giderek etrafına bakındıktan sonra bize döndü. "Ve Algın." Gözlerim doğrudan gözlerini esir aldığında bu tepkim onu şaşırtmıştı. "İkisi birlikte olduğunda bir ekibe karşılık geleceklerini düşünüyorum."
"Unut bunu," dedim bıçak gibi rüzgârı kesen nefesimle. "Algın bir mafya liderinin koruması olmayacak."
"Aynı hedefe koşuyoruz, benden kötü biriymişim gibi bahsetmen vicdanını rahatlatıyor olmalı," dedi bana meydan okuyarak. "Kötü biriyim," diyerek de kendini kabul etti, "ama şu bakışlar eline hiç silah almamış bir liseli çocuğun tepkileri gibi. Bana öyle bakma."
Kaşlarım alaylı bir ifadeyle havalansa da sessiz kaldım. O sırada içeri Feda ve Yade girdi. Noyan o adamla tokalaştığında zihnimde başlayan bir düşüşün ta kendisiydi. Büyük bir acıyla tüm çocukluğu yüzünde büyük bir şölenle yok oldu. Feda gerçekten dostuna sarılıyordu ama Noyan'ın sarıldığı bir dost değildi. Bir düşman, bir katil kadar tek kelimelik basit bir kavram da değildi. Küçücük bir anda, ikisi küçücük birer çocukken, küçücük bir evrende tanıştıkları geçmiş orada tam nefes borusunun üzerindeydi. Nefes aldıkça bir bıçak gibi nefesini dağlayacaktı. Nefes almaya devam ettikçe daha çok acısa da bu acı hiç bitmeyecekti. O bıçak ya kayıp nabzını parçalayacaktı ya da bununla yaşamaya devam edecekti.
Kolları birbirinden ayrıldığında Noyan'ın maskeden gülümsemesi yüzündeydi. Gerçekçi gülümsüyordu ama roldü. Gerçek bir suretle öyle kanlar içinde bakıyordu ona, kimse fark etmeden. Yanlarına iki kadın, bir erkek gürültünün içine kattıkları gürültüyle geldiler. Hepsi tek tek Feda'yla sarıldıktan sonra Yade'yle tanıştı. Yade gülümseyerek yanından geçen garsonun tuttuğu tepsiden bir içki aldı. Üzerinde bej rengi bedenini saran elbisenin rengiyle aynıydı içkisinin rengi.
Noyan, Asil ve Feda'nın aynı ilkokulda, aynı ortaokulda, aynı lisede ve üniversiteyi de aynı okulda fakat farklı bölümlerde okuduğunu biliyordum. Onların babaları kadim dostuydu ve bu gece şükredeceğim konu Noyan'ın da babası gibi o dünyaya girmemiş olmasıydı. Asil griydi. Feda siyah. Bir anlığına Noyan'ın da onlardan biri olduğu bir senaryo canlandı zihnimde. Onu takip edip, onun katil olduğunu bildiğim bir evren. Bu ihtimal kanımı dondurmaya yeterdi. Ama işte öyle bir ihtimalde ondan da nefret ediyor olur, onu tanıyor olmazdım.
"Feda ve sen," dedim. "Aranızda şu an nasıl bir bağ var?" Merakla gözlerine bakarken kafamı yukarı kaldırmak zorunda kalmıştım. "Noyan temiz olanınız ve onunla hâlâ dost. Sense onun gibi olansın ama aynı zamanda onu bitirmeye çalışan taraftasın. Bunu bilmiyor olmalı."
"Biliyor," dedi. Aralarının bozuk olması ayrı, birbirlerine düşman olmaları ayrıydı. "Güçlü bir rakibi olarak da görüyor beni. Bu dünyada onun tarafı ve benim tarafım var ve o önüne çıkan engellerden hoşlanmaz. O engel eski dostuysa hiç hoşlanmaz."
Feda bizim masamıza yaklaşırken bir canavarın pençeleriyle kalbimi sıktığını hissettim. Sonra onunla göz göze geldim. Gülümsedi. Ailemin katili bana gülümsedi. Düşüş devam etti, Noyan'ın düştüğü yer benim bitişimin başladığı yerdi.
Evimin duvarında asılı duran fotoğrafların tozu doluştu boğazıma. Annem solumdaydı koridorda duran ilk çerçevede, babam ise sağımda. Birbirimize sarılıyorduk, lunaparktaydık. Hemen yanındaki çerçevede ortaokul mezuniyetimdeydik, annem beyazlar içindeydi, babam gri bir takım elbise giymişti. Onlar hiç koyu renk giymezlerdi. Bir diğerinde aynı gülüşleydik, başka bir yerde yine aileydik. Annem hep solumda babam hep sağımdaydı.
Mezarlıkta uyuduğum soğuk gece zihnime sarmaşık gibi sarıldığında kapanda gibi hissediyordum. Annem her zamanki gibi solumdaydı babam sağımda. İki mezarın arasındaydım bu kez. Fotoğraflarına kanlar böyle sıçrıyordu sanki. Ölüm bütün geçmişi sırasıyla yerle bir ederken üzerinde gülümsediğim atlı karıncanın ışıklarını söndürdü. Lunaparklardan nefret ettim. Annemin üzerindeki elbise kefene dönüştü. Açık renklerden nefret ettim. Gülüşlerimize sıçradı ardından. Hepsini tek tek çaldı fotoğraflardan. Yeter dedi sanki, fotoğraflar da bile sonsuza kadar mutluluğa izin vermedi.
Gözyaşım gözlerimi kanatırcasına yanağıma süzülmesine izin vermedim, kirpiklerimin pençesinde kalan gözyaşlarım bir mahkumiyete boyun eğdi.
Gülümsedim tıpkı onun gibi. "İlay," diyerek kendimi tanıttım onun gibi. "Memnun oldum," dedim onun gibi. Bana baktığında göreceği her şeyim onun gibiydi. Çünkü benden kendinden korkarmış gibi korkmalıydı. Beni gözlerimdeki karanlıktan tanımalıydı.
Tanıştıktan ve kendinde garip bir şekilde eğreti durmayan samimi ifadesiyle bizimle biraz sohbet ettikten sonra çalan şarkıya eşlik ederek çimlerin üzerine dans etmek için hazırlanmış piste yürüdüler. Uzaklaştılar benden, bir kıyameti andıran yok oluşla.
Nasıl başlar güzel sonlar?
Çalan şarkıya odaklanabildiğimde ilk duyduğum cümleydi. Şarkıyı duyuyor olmak düşüşü hızlandırmaktan başka bir işe yaramıyordu, tek istediğim bitmesiydi.
Ben kötü sonların nasıl başladığını bilirdim sadece. Böyle bataklığın içinde, avuçlarına dolan çamurla başlardı. Çamur lekesini ellerinden yıkayarak çıkarmak kolaydı fakat ruhunsa çamura bulanan, batardın ölene kadar.
Hatta bu öldükten sonra bile bitmiyordu. Uygar mesela. Bu bataklıkta öldü, bir mezarı var, mezarına çiçek bırakan bir kardeşi, onun katilini arayan bir de ortağı var ama mezarını birinin yakmaya çalıştığı gün bundan birkaç gün öncesiydi. Öyle ki, katili her kimse onun kemikleri bile huzura kavuşmasın istemişti belki. Belki de Feda'nın zaafını kullanmaktı amaçları. İki ihtimalin birden olması da olasıydı. Onu toprak kabul etmiş miydi bilinmez fakat toprağını bile yok etmeye çalışmışlardı.
"Çok güzel görünüyorsun," dedi Feda. Dudaklarını okumuştum.
Yade gülümsedi. Böyle bir adam, birini nasıl seviyordu bilmiyordum ama ona resmen aşkla bakıyordu. Peki bir kadın böyle bir adamı nasıl sevebiliyor, diye soruyordum kendime. O muhtemelen hiçbir şeyi bilmiyordu.
"Aynası gibi bakıyorsun ona." Asil'in sesi kulaklarıma ulaşırken gözlerimi ikisinin üzerinden çekmedim. "Sen ondan intikam almak istiyorsun," dedi kimsenin duyamayacağı tonda fısıldayarak. "Sen onu adalete teslim etmek değil, kendi ellerinle yok etmek istiyorsun."
Elimdeki kadehi masaya sertçe bıraktım. Noyan yanımızda değildi ama bu hareketimle Yalçın'ın bakışları bana döndü. Söylediği şeyin doğru olduğunu kabullenen tarafım bana gülüyordu, elinde bir namluyu tutuyordu, korkunç bir alayla zihnimin içinde beni izliyordu fakat ona yenilemezdim. "Kendine sakla gördüklerini. Bir ayna sana tüm gerçekleri, saf haliyle yansıtmak zorunda değil."
Alaylı olmadığına emin olduğum bir ifadeyle gülümsedi bana. Onu tanısam benimle gurur duydu, diye düşünürdüm hatta ama bu saçmaydı.
"Bir ayna sana ancak sen izin verirsen yalan söyler. Bil diye söylüyorum, aynaya baktığında kendini değil intikamını gördüğünde bir ayna sana nasıl tüm gerçekleri yansıtır öğreneceksin."
Bana öğüt veriyor gibi konuşmasını hiç umursamadım. Bu olayların içinde olan herkesin deneyimlediği şeyler olmuştu. O en yakınını kaybetmişti tıpkı Noyan gibi. Arkadaşı bildiği insan şimdi düşmanıydı ve onu öldürmek istiyordu. Kaldı ki kendi zaten bu işin en merkezindeydi ve belki de o da Feda'yı öldürmek istiyordu. Bu yüzden herkes birbirine nasihat vermeye çalışıyordu, bense sadece susmayı seçiyordum.
"Bil diye söylüyorum, kendi sonunu kendin yaratacaksın."
Bakışlarımı Feda'dan çekip ona baktım. "Başkasının yarattığı sona yürümektense zaten kendi kıyametimi kendim yaratırım."
Bu kez alay ettiğine emin olduğum bir ifadeyle güldü. Biliyordum, bunun anlamını biliyordum.
Feda'nın telefonunun çaldığını göz ucumla gördüm. Yade'nin yanından uzaklaştı. Biraz uzaklaşmasını bekledikten sonra bakışlarım arkadaşlarının yanında duran Noyan'a döndü. Uzaktan onaylar anlamda başını salladığını gördüğümde dışarıya çıktım. Kapının önünde Algın'ı gördüğüm an buna şaşırmayıp arabasına bindim.
"Ne demek Sertaç'a ulaşamıyoruz?" Feda'nın sesi kısıktı fakat içinde olduğum araba ona yakın olduğu için duyabiliyorduk.
"Kim kaçıracak lan kocaman adamı?" Sesindeki şaşkınlığın aynısı benim de gözlerimdeydi.
"Asil," dedi kendi kendine. Bakışlarım Algın'ı bulurken o, bana bakmıyordu. "Sen o listenin ne kadar önemli olduğunu biliyor musun? O adam Sertaç'ı konuşturamaz ama bırakmaz da."
Sert adımlarını yere vurarak gelen kişi, Feda'nın yakın koruması Burçin Çelen'di. Cinayetlerin üzerini örten, senetleri bizzat elleriyle gizleyen yakın koruması. Kahverengi saçlarını tepeden sımsıkı toplamıştı ve bu ela gözlerini daha da çekik göstermişti.
"Asil, Sertaç'ı konuşturacak, listenin yerini öğrenecek," diye mırıldandım. "Plan bu mu?" Bu plandan haberim yoktu. Üstelik bu bir plan bile sayılmazdı. Hiçbir stratejik düşüncesi yoktu, zorla listenin yerini itiraf ettirmek peşinde birilerinin olduğunu ifşa ederek onun korumaları artırmasına sebep olurdu sadece.
"Liste Asil'de," dediğinde kaşlarım havalandı. "Sertaç'ı kaçıran Asil değil."
Gözlerimde asılı kalan bulutların içinden ona baktım. Feda'nın birinin eline geçmemesi için korkudan delirdiği liste elimizdeydi. Feda'nın korkusu avuçlarımızın içindeydi, benzini kavuracak kibrit bizim elimizdeydi.
Telefonu kapattıktan sonra Burçin'e baktı. "Ne yapman gerektiğini biliyorsun," dedi. Az önceki nefreti sesine yansıtmamaya çalışıyordu. Burçin'e kesinlikle değer veriyordu. O, Feda için yalnızca bir yakın koruma ya da emir kulu değildi.
Ne yapması gerektiğini bildiği için başını sallayıp gideceğini düşünsem de Burçin bunu yapmak yerine Feda'nın gözlerine baktı. "Sizi burada yalnız bırakıp gitmeyeceğim. Adal halledebilir bu durumu."
Dudağımın kenarı ölümcül bir alayla kıvrılırdı. İçlerinde kim bilir daha kaç tane hain vardı.
"Adal'dan şüphelendiğimizi biliyorsun, ona güvenemeyiz. Burada bana bir şey olmayacak. Noyan'ın bir boktan haberi olmadığını ikimizde biliyoruz." Burçin yine itiraz edecekken Feda buna izin vermeyerek devam etti. "Burçin, sana burada değil, orada ihtiyacım var. Buradan erken çıkarsam Noyan üzülür ve bunu istemiyorum. Biter bitmez geleceğim zaten, en güvenli şekilde."
Noyan'ın üzülecek olmasına gerçekten önem mi veriyordu? Sesimin duyulmayacak olduğunu bilsem sağlam bir kahkaha atardım.
"Hadi," dedi Burçin'in omzuna dokunarak.
Burçin sonunda ikna olmuş olmalı ki ondan uzaklaşarak kulaklığına dokundu. Korumalara direktifler yağdırdığını anlamıştım. Onun adım sesleri tamamen uzaklaşırken Feda çoktan içeri girmişti bile. Ben de dikkat çekmemek adına birkaç dakika bekleyip Algın'ın yanından ayrıldım.
Yalçın'ın yanına döndüğümde ne olduğunu merak ettiği için bana bakıyor ve bir açıklama bekliyordu ki bu açıklamayı Algın yapmayı üstlendiğinde derin bir nefes verdim.
Saat gece yarısına yaklaşırken davet de bitmeye yaklaşmıştı. Artık sadece beş altı kişi kaldığı için biz de daha fazla durmamış, çıkmıştık. Çıktığımız anda Yalçın'ın telefonu çaldığı için gitmişti. Ben de hâlâ gitmediğinden emin olduğum Algın'ın arabasına doğru yürüdüm. Etraf Feda'nın korumalarıyla doluydu ve benim topuklularımın sesi tenha sokakta yankılanıyordu. Noyan oldukça izole, insanlardan uzak bir yerde yaşıyordu, bu da korumaların işini kolaylaştırıyordu. Aralarından birinin bakışları sokağa çıktığım andan beri benim üzerimdeydi. Her insana şüpheli gözüyle yaklaşmanın ne demek olduğunu biliyordum. Sıradan bir kadındım o anda, o partiden çıkan çoğu kişi gibi. Ama değildim işte ve korumalar bana baktıklarında sadece sıradan bir kadın göreceklerdi.
Algın'ın arabası görüş açıma girdi. Adımlarım sonunda kapının önünde duraksadığında arabaya bindim. Bir an önce bu bakışlardan kurtulmak istediğini belli eder mahiyette arabayı hemen çalıştırıp evin bulunduğu sokaktan uzaklaştı.
"Ne yaptın sen?"
Buz gibi sesi kulaklarıma ulaştığında sakince yutkunup yola bakmaya devam ettim. Bir yerlere ulaşmak için hep yolda olmak gerekiyordu, bense her arabaya bindiğimizde bir an önce yol bitsin ister gibi yolu izliyordum. Arabayı sağa çektiğinde artık yolda değildik, bu yüzden yola bakmanın da pek bir önemi yoktu. Bakışlarım avuçlarıma düştü tıpkı onun bakışları gibi. Derin bir kesik değildi, sadece yer yer, çok az kanamıştı. Hatta kan lekesi olmasa izler belli bile olmazdı.
"Deren, neden yapıyorsun bunu?" Sitem dolu sesiyle konuşurken bana bakıyordu. Tepkisiz kaldım. Canım yanmıyordu, hoş yansa da tepki vermezdim. Küçük bir kesik öldürmezdi. Avuç içim kesilmişti ve işaret parmağımın iç kısmındaki kılıç dövmesi.
"Kendine zarar vermenden nefret ediyorum." Yüzüme doğru eğilip uzun saçlarımın arasından bana bakmak istediğinde, "Kendimden nefret ediyorum," dedim. Neden böyle söylediğim hakkında bir fikrim yoktu. Sanki içimdeki çocuk konuşmuştu. Fakat o çocuk kendinden değil, benim yarattığım nefretten nefret ediyordu.
"Deren," dedi az öncekine nazaran daha sakin ses tonuyla. Parmakları yüzüme düşen saçlarımı geriye çekerken gözümden düşen yaşla derin ama sessiz bir nefes aldım.
Başımı göğsüne çekti. "Şhh."
Bir diğer gözyaşım da diğerini takip etti.
Çenesini başıma yasladığı sırada gözlerimi yumdum. Çiseleyen yağmur sesi kulaklarıma doluşurken Algın'ın göğsünde, camlardan içeri sızan toprak kokusu onun toprak kokusuna karışıp ciğerlerime sızıyordu.
"Kime sinirlensen kendinden çıkarıyorsun sinirini. Kimden nefret etsen kendinden nefret ediyorsun, Deren. Hep nefretten bahsediyorsun. Hep nefretle bakıyorsun. Hep kendine zarar veriyorsun."
Başımı göğsünden çekmek istedim. Bunu yapmama izin vermeyerek konuşmaya devam etti. "Sen kendine öylesine zarar veriyorsun. Benim kalbim korkudan ölesiye çarpıyor."
Benimle konuşurken neden benim için can verebilirmiş gibi konuşuyordu? Neden ağladığımda bir damla gözyaşımda boğulacakmış gibi nefesi tekliyordu?
Kendime defalarca telkin etmiştim, onun göğüs kafesi evim olamazdı, orası bana evimde hissettirmezdi.
Gözlerimi açtığımda şehrin karanlığını gözlerimdeki buğuyla izledim. İzmir'de benimle birlikte ağlıyordu. Algın'ın kalbi çok hızlı atıyordu. Gökyüzünde bir yıldız vardı, hemen dolunayın yanındaydı. Işığını kaybetmek üzereydi ama inatla parlıyordu. Bir sokak lambası sokağı aydınlatmaya çalışıyordu, yağmur o ışığın altında olduğundan daha hızlı yağıyor gibi gözüküyordu. Bir yanılsamaydı bu, ışığın kaderiydi bu. Işık, sana gerçeği hiçbir zaman olduğu gibi göstermezdi.
Bir an kafamın içinde bir senaryo canlandı. Yağmur yağıyordu, ben her zamanki gibi deniz kenarına gitmek istiyordum. Evimde çorba kokusu vardı, annem mutfaktaydı ve babam salonda kitabını okuyordu. Odamın camından sokak lambasına bakarak yağmurun ne kadar yağdığını anlamaya çalışıyordum. Benim için hiçbir önemi yoktu ama bu senaryoda annem de vardı, annem yağmurlu havada dışarı çıkmama izin vermezdi.
Bu andan sonra senaryom parçalanıyordu. Birisinde yağmurun çok yağdığını düşünüyordum, o sokak lambasının illüzyonuna kanarak. Dışarı adım atmıyordum ve Algın'la kaderlerimiz hiç birleşmiyordu. Çünkü Algın beni o deniz kenarında bekliyordu.
Diğerinde ise yağmurun yağıyor olmasını umursamadan sahile atıyordum kendimi. Çorba kokusu da, annem de, babam da yoktu. Algın'ı görüyordum o hırçın dalgaların önünde.
Hangisiydi benim kaderim? Cevabı biliyordum.
Başımı belli belirsiz iki yana salladım, burnumu çektim, gözlerimi o sokak lambasından çektim. Kadere boyun eğemezdim, ben Algın'a âşık olamazdım. Benim, küllerin arasından savrulan tozları yuttuğum gündüzlerin gecesinde dinlenecek bir limanım olamazdı, olmamalıydı. Ben böyle sevilmeyi hak etmiyordum. Ben bu sevgiyi mahvederdim.
Büyük avucu başımın üzerindeydi. Bir şeyler düşündüğümü anlamış ve beni bu karmaşadan kurtarmak istiyormuş gibi hareketlenen eli saçlarım boyunca hareket edip belimde durdu. Elbisenin sırtı tamamen açıktı, avuç içinden yayılan sıcaklığını hissediyordum. Elleri hep sıcaktı ama güven hissini veren sadece bedenime yayılan sıcaklık değildi. Bu güven hissini en derinimde hissediyor olmak içimi parçalıyordu.
"Elini sarmamız gerek," diye fısıldadı saçlarımın üzerine doğru. Nefesi yüzüme de geldiği için dişlerimi birbirine bastırıp bir başka gözyaşının akmasını engelledim.
"Sarmasak da iyileşeceğini biliyorsun."
"Ama yaralarını sarmak istiyorum."
"Neden?"
"Ben nedenini söylerim de sen duymak istemiyorsun diye susuyorum."
Bu durumda bile beni mi düşünecekti? Merhametinin onu boğduğu hiç olmuyor muydu? Bu kadar merhamet beni boğardı. İyi değildi bu kadar şefkat zaten. İnsan bir süre sonra bıkardı, bırakırdı. O da bırakır mıydı?
Saf korku. Hiç kabul etmeyeceğim bir duyguydu ama sahiden içimde bir yerlerde var mıydı?
"Kalıplara ihtiyacımız yok. Bir gece beni dizinde uyuttuğun için de istiyor olabilirim yaralarını sarmayı. Böylece sonsuza dek birlikte oluruz, biliyorsun."
"Böylece seni bir kez daha dizimde uyutmamayı da tercih edebilirim, biliyorsun."
Güldü. Acı bir gülüştü bu. Bunu yapabileceğimden emin fakat bunu yapmamamı acı dolu bir gülüşle ister gibi.
Saçlarımı tekrar okşamaya başladı. Gözyaşlarım kurumuştu, etrafı daha net görebiliyordum. Etrafı net görmek gibi düşünceleri de netleştirebilmek mümkün olsaydı keşke.
"Yine de biliyorsun, dizlerin değilse bile dizlerinin dibinde uyuyabilmeyi de isterim."
Hislerini ilk kez bu kadar açık dile getiriyordu. Bana hep böyle dokunuyordu, yanımda kalbi hep böyle hızlı atıyordu ama sözleri ilk kez bu kadar netti. Bu beni rahatsız etmemişti, sorun da buydu. Bunun beni rahatsız etmiyor oluşu beni deli gibi rahatsız ediyordu.
Güldüm. Acı bir gülüştü bu. Küçüklüğümü susturmaya çalışan tarafımdı bu gülüşün sahibi. Nasılsa gidersin, diye geçirdim içimden, istemeden.
"Yaralarını saralım," dedi sadece.
Başımı salladığımda torpidoya uzanıp küçük ilk yardım çantasını aldı. Sıcaklığı beni terk ederken soğuk havanın etkisiyle ürperdim. Sırtımı koltuğa yasladığımda koltuğun çıplak tenime temas etmesi bedenimi biraz daha ürpertti. Arabanın içi sıcaktı, buna rağmen üşüyordum.
İlk yardım çantasını kucağına bırakıp üzerindeki deri ceketi çıkarttı. Hareketlerini izlerken elini sırtımla koltuğun arasına yerleştirip bedenimi hafifçe öne ittirdi, ceketini omuzlarıma bıraktığında koltuğa geri yaslandım. Uzun süre üşüdükten sonra hissettiğim sıcaklık ilk defa bana huzur vermişti.
Dizimin üzerinde duran elime uzandı. Sol elinin tersi bacağıma temas ediyordu şimdi. "Gerçekten hiçbir zaman sıcak değil bedenin," dedi, bundan nefret ettiği belliydi. Ben seviyordum.
Avuç içimdeki yarayı temizlediği süre boyunca kirpiklerinin yüzündeki gölgesini seyrettim. Güzel kirpkileri vardı.
Avuç içime sürdüğü merhem tenimi yaksa da gözlerimi yummaktan başka tepki vermedim. Sargı beziyle elimi sardıktan sonra geri çekildi.
Uykum geliyordu. Kokusu, sıcaklığı uykumu getiriyordu. Fazla içmiştim, sarhoş olmasam da bunun da etkisi olmalıydı.
"Uyumak istiyorum," diye fısıldadım başımı koltuğa yaslayarak. Yüzümü cama doğru çevirdim. "Beni evime götürür müsün?"
Sargılı elimi sıkıca yumdum. Gözlerimi kapattığım sırada araba çoktan hareket etmeye başlamıştı.
Asfaltın arabanın altından akıp gittiği süre boyunca uyumaya çalıştım. Kirpiklerimden içeri yaşam sızıyordu, kafamda binlerce düşünce dolanıyordu, bir senaryo başladığı an bir yalan daha intihar ediyordu. Gerçekler yaşamaya mahkumdu, yalanlara sığınarak yaşanmıyordu.
Sanki bir yazar sayfalarca acısını benimle anlatıyordu. Öyle acıydım, öyle hüzündüm ki bir gecenin yarısıydım sanki. Güneş üzerime doğmuyor, gülüşlerim hep çarmıha geriliyordu. Böyle değildi, böyle olmadığını biliyordum. Yalnızca bazı geceler insanı bir karış toprağın altında gibi hissettiriyordu. Öyle bir gecenin içindeydik, saatler önce ailemin katiliyle göz göze gelmiştim. Sebebi sadece bu da değildi ama sadece uyumak istiyordum, kaçmak için. Kendimle çelişiyordum. Bazen kaçıyor, bazen düşüncelerimin tam ortasında bir savaşçı gibi bekliyor ve onların beni mahvetmesini izliyordum.
Arabanın kapısı açıldı, buz gibi soğuk etrafıma üşüşmeden hemen önce Algın üzerime eğilip beni yavaşça kucağına aldı. Boynuna sarılırken ne düşündüğümü bilmiyordum, tek istediğim uyumaktı.
Asansörden indikten sonra anahtarının sesi kulaklarıma doldu. "Boynuma sıkı tutun küçük kadınım," dedi. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlarken o an zaten istemesem bile boynunu sımsıkı sardığımı fark ettim. Sağ eli bacaklarımı daha sıkı kavradığında, sol eliyle kapıyı açıp kolunu tekrar sırtıma yerleştirdi.
Bir dakika.
Kapıyı benim anahtarımla değil, kendi anahtarıyla mı açmıştı?
Beni yatağa bıraktığı sırada yorgun bir ifadeyle gözlerimi açtım. Beni kendi evine getirmişti. Beni kendi yatağına yatırmıştı. Bu, onun odasına ilk gelişimdi. Dört yıldır bir ilkti.
Gözlerimi açmakta zorlanıyordum, alkolün etkisini şimdi daha çok hissediyordum.
"Üzerini değiştirmeme müsaade eder misin?" diye sordu sessizce. "Böyle rahat edemezsin."
Başımı belli belirsiz salladığımda sesi ve hareketleri kafamın içinde dağılıyordu. Üzerimdeki ceketi alıp yatağın ucuna bıraktı. Dolabına ilerledi, sürgülü kapağı açıp içinden aldığı kıyafetlerle yanıma geldi. Odaya girdiğimizden beri açık olan abajura uzandı. Gözlerime bakarak ışığı kapattı. Bunu gözlerime bakarak yapmasının sebebi sanki ona güvenmemi istediği içindi. Bedenime bakmayacaktı ve bunu bana böyle ifade ediyordu.
Oda karanlığa büründüğü anda elbisemin arkasına uzandı. Saten ve bedenimi saran bir elbiseydi. Omuzlarındaki askılar kolumun arkasından indikten sonra elbisenin göğüs kısmından geçirilip sırtımda bağlanıyordu, onu çözmesi gerekiyordu. Elleri sırtımdaki ipliği bulduğunda hiç zorlanmadan çözdü. Ona yardım etmek için kalçamı yataktan kaldırıp elbisenin eteklerini yukarıya çekmeye çalıştığım an bunu yaptığıma deli gibi pişman oldum.
Ben içimden, o dışından güçlü bir küfür savururken aklımın nerede olduğunu anlamaya çalışıyordum. İçimde sütyen yoktu ve elbisenin sırtındaki ipliği çözdüğü an omuzlarındaki askılar da gevşemişti. Benim ani hareketimle ellerini çekmek istediği için elleri elbisenin kenarından açılan göğüslerimle temas etmişti.
Düşmeye yüz tutmuş yakamı göğsüme bastırdığım sırada "Deren," dedi. "Canıma kastın mı var, rahat dursana."
Gitmesini isteyip üzerimi kendim değiştirebilirdim. Kafam gittikçe ağırlaşıyordu ama bunu yapamayacak kadar sarhoş değildim. Yine de bunu yapmadım.
"Yardımcı olmaya çalıştım sadece," dedim.
"Olma," dedi tek nefeste.
Karanlıkta rengini seçemediğim tişörtünü üzerime geçirdikten sonra elbisenin çözülen ipini tamamen çekip elbiseyi bacaklarımdan çıkardı. Tabii bu benim yaptığımdan daha mantıklıydı.
Elbiseyi yatağın ucuna, ceketinin yanına attı. Ardından yorganı kaldırdı, beni kollarımın altından tutarak yatağın içine girmemi sağladı. Üzerimi örtüp az önce söndürdüğü loş ışığı açtı. Odanın içinde banyo olduğunu tahmin ettiğim yere girdi. Saniyeler sonra yatağın boş tarafına geçtiğinde elinde seçebildiğim tek şey pamuktu. Makyaj temizleme suyunun kokusu genzime dolarken onun banyosunda neden makyaj temizleme suyu olduğunu merak ediyordum.
Pamuğu ilk önce sakince gözlerimde gezdirdi. Birazdan uyuyacağımı biliyordu.
"Acı sana buradayken dokunamayacak, gece yarısı."
Sesi zihnimde dağıldı, pamuğu yavaş hareketlerle yanağıma doğru indirirken gözlerim tamamen kapandı, son hatırladığım bu andı.
Uyandığımda başım sanki kafamın içinde savaş çıkmış gibi ağrıyordu. Gözlerime kadar ulaşan ağrıyla birlikte midem de bulanıyordu. Kusmak istemiyordum, bunu hiç sevmiyordum.
Yatağın içinde doğrulup kripiklerimin ağırlığının altından pencereye baktım. Perdeleri koyu renkti, güneş odanın içini çok az aydınlatabiliyordu. Bu yüzden odanın içinde ferah bir karanlık esiyordu. Duvarların üç tarafı beyazken bir tarafı kahverengiydi, kahverengi duvarın önünde tekli duman rengi bir koltuk vardı. Koltuğun sağ tarafındaysa ahşap bir dolap ve üzerinde eski görünümlü bir pikap. Kaşlarım ufak bir şaşkınlıkla havaya kalktı. Duman renkli koltuğa oturdum. Dolabın ilk çekmecesini açtım, içinde özenle dizilmiş plaklar vardı. O an bakışlarım kahverengi duvarda asılı olan gitarlarına kaydı. Güzel gitar çalıyordu ama şarkı söylediğini hiç duymamıştım, plaktan şarkı dinleğini hiç görmediğim gibi.
Acaba sesi de güzel miydi?
Sezen Aksu'nun plağının üzerinde durdu elim. Onu alıp dizlerime koyduğumda ellerim bir sesin özlemini gidermeye çalışıyordu. Parmağım bir şarkının üzerinde kaldı, yutkundum ve bu epey zordu. Derin bir nefes alıp plağı yerine bıraktım.
Odanın içinde iki kapı olduğunu şimdi fark ediyordum. Birisi banyoydu, dün görmüştüm. Diğer kapıysa hafif aralıktı. Ayağa kalktım, adımlarım beni o açık kapıya götürüyordu. Açık kapıdan içeri girdiğim an gözlerim şaşkınlıkla büyüdü. Burası bambaşka bir evren gibiydi. Odasının içiyle aynı büyüklükte bir odaydı ve tüm duvarları kitaplık raflarıyla doluydu. Sadece duvarlar da değildi üstelik, burası kitaplıktan bir ev gibiydi. Kapıyı andıran rafların içinden geçtiğimde etrafımda bir tur atıp hepsine bakmaya çalıştım.
Dünya klasikleri gözüme ilk çarpan taraf olurken kitapların birkaçına dokunma ihtiyacı hissettim. Rafların bazılarında bizim fotoğraflarımız vardı. Birkaç biblo da fotoğrafların bazılarının yanındaydı. Dünya klasiklerinin sol tarafında Türk klasikleri vardı.
Spor salonundaki kitaplıktaki kitaplarında çoğu Algın'a aitti. Bu kitapların hepsini okuyup okumadığını merak etmiştim. Çünkü bu kitaplık, kitap okumadan nefes alamayan birisine ait gibiydi.
"Yaramazlık mı yapıyorsun burada?"
Arkamdan gelen sesiyle dokunduğum kitaplardan birini elime aldım.
"Mabedini buldum sanırım," dedim gülümseyerek.
"Mabed," dedi düşünceli bir sesle. "Bunu sevdim."
"Hepsini okudun mu bu kitapların?" diye sordum kendimi tutamayarak.
Başını salladı.
"Babam da çok fazla okurdu," dedim. Salonun köşesine geçer, kahvesini içerek her gün aynı saatte kitap okurdu. Bir antrenör için bu rutin bana hep garip ve sıkıcı gelirdi.
"Biliyorum," dedi. Başımın üzerinden elini uzatıp kitaplıktan bir kitap aldı. "Babanın hediyesiydi."
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu.
"Bazı insanlar birbirlerinin hayatında olmaya devam ederler sonsuza dek, hiç hayatlarına girmemiş olsalar bile, demişti." Yutkundum. Kitabı okumuştum, kitabın sonunu biliyordum. Sonunun iyi olmayacağını bildiğim hâlde okumaya cesaret edebildiğim nadir kitaplardan biriydi.
"R onu hiç fark etmedi," dedim. Elindeki kitabı almak yerine raflara geri döndüm. Kitaba dokunursam sanki o kadının acısına dokunacaktım ve döngü yeniden başlayacaktı, canı sürekli yanmaya devam edecekti. "Dolayısıyla kadın sonsuza dek adamın varlığıyla yaşasa ne olur, adam fark bile etmedikten sonra?"
"Aşk bu," dedi oldukça olağan bir şeyden bahsediyormuş gibi.
"Yani?" Elimdeki kitabı aldığım yere bıraktığım sırada Algın'da elindeki kitabı, rafların önünde duran duman rengindeki koltuğun kolçağına bıraktı.
"Aşık olsan birine, önünde engeller var diye onu sevmekten vazgeçer miydin? Hayatından çıkıp gitse ve gerçekten geri gelmesi elinde değilse onu unutabilir miydin?"
"Evet," dedim.
Refleks olarak tek kaşı kalkmıştı, bu cevap hoşuna hiç gitmemişti. "Öylesine basit bir şeyden bahseder gibi bahsediyorsun. Bu kadar basit olsa bu raftaki kitapların satırlarını hangi acı, hangi hüzün doldururdu sanıyorsun?"
"Ne yani aşk acısı çekmese hiçbir yazar kitap yazamaz mıydı?"
"Aşk acısından bahsetmiyorum, o kadının hislerine aşk acısı gibi sığ bir tabir kullanmazdım. Acı bu, Deren. Unutamamış olmanın acısı, hatalar yapmış olmanın hüznü, geçmişi geri getirememenin kederi. Her ne dersen de adına." Duraksayıp gözlerime baktı. "Sence hangi yazar ya da hangi şair sevinçten kahkahalar atarak yazmıştır bu satırları?"
"Aksini söylemedim," diye söylendim kendi kendime. İfadesi kasıldı, bir şeyler söylemesini bekledim ama sessiz kaldı.
Kitaplığa bir kez daha ve bu kez duygusuzca baktım. "Acıdan bir ev inşa etmişsin." Sonra ona döndüm. "Güçlü olduğunu inkar etmiyorsun."
"Kitap okuyabiliyor olmayı güçlü olmak olarak mı yorumluyorsun?" diye sordu. Hafifçe sallayıp, çalışma masasının üzerinde duran kitapları kenara çekip oturdum.
Ayaklarımın zeminle teması kesildiği an bir okyanusun odaya dolmaya başladığı andı. Tüm karakterlerin acısı bu odayı sel altında bırakacaktı.
"Adına ne dersen de, girdiği her dünyanın acısını kalbinde taşıyan bir kadın duruyor karşında. Bir de onlara yer yok," dedim kitapları kastederek. "Çok sonra anladım."
"Acı sana buradayken dokunamayacak," diyordu dün geceden gelen sesi. Zihnimde dağılan ama yok olmayan o hitabını düşündüm.
Acı bu odanın her yerindeydi. Acı, bize bir gece yarısı uğramıştı, kapımızı çalmadan evimize girmiş, tüm geçmişimizi yerle bir etmişti.

"On iki kişi."
Elimdeki listeye bakıyordum. Asil'in listeye nasıl ulaştığını bilmiyordum, sormamıştım. Fakat listede onun da ismi vardı.
"Hepsi babasından kalan düşmanları, Asil hariç. Asil'i öldürmek istediği kesin."
Asil hakkında kafamda oturtamadığım şeyler vardı. O katildi, peşinde olduğumuz adamdan daha masum değildi fakat bunu öne sürüp konuşmaya başlayamazdım çünkü benim arkadaşlarımla katildi. O zaman bunu da sorgulamam gerekirdi. Bu yüzden susmaya mecbur kaldım.
Koruma çemberi için yeni bir ekip oluşturuluyordu, bana kalırsa Pars tek başına bile Asil'i korurdu. Onun gözlerinde o kendinden emin ifadeyi görmüştüm.
Algın'ın bakışları bazen elimdeki sargıya düşüyordu. Gözlerine bir karanlık çöküyordu baktığı vakitlerde.
"Eline ne oldu?" Yalçın'ın yanında olmama rağmen elimi ondan gizleyebilmiştim davette. Fazla kanamamıştı, fazla kesilmemişti, fazla canım yanmamıştı.
"Bardak kırılınca elime battı," diye yalan söyledim. Aslında yalan sayılmazdı, bardak kırılmıştı ve elime batmıştı ama bardağı kıran bendim elime batması için.
"Neden dikkat etmiyorsun?" Sesindeki sitem kan bağımız olmamasına rağmen hissettiğim kardeşlik duygusundan geliyordu. Noyan ve Yalçın benim abim gibiydi. Yalçın daha çok akranım bir arkadaş gibi davranıyor olsa da bana bir şey olduğunda o da tıpkı Noyan gibi ciddiliğinden ödün vermiyordu.
"Dikkat edemedim, düştü işte elimden."
Sakindim. Sanki bir fırtına içimden geçmişte, tüm düşüncelerimi talan etmiş gibi sakindim. Yorgundum. Sanki seksen yıl yaşamışım da yaşadığım her şeyden pişman olup, bunun vicdan azabını yaşamaya alışmışım gibi yorgundum. O yaşlardaki insanlar beni bazen haddinden çok parçalardı. Sahafta oturup yaşlı bir kadınla konuşma şansım olmuştu. Yüzündeki kırışıklık izlerinden dahi ürpermiş; yaşlanmanın, her şeyin üzerinden çok fazla zaman akmasının ne kadar ürpertici olduğu gerçeğiyle yüzleşmiştim. Zaman beni korkutuyordu. Zamanın benden ve hislerimden alıp götürdükleri, bundan sonraki zamanda da alıp götürecekleri çok fazlaydı.
O kadın da bana kayıplarını anlatmıştı ama alıştığını söylemişti. Sevdiği adamı da birkaç ay önce kaybetmişti, sahiden buna da alışabilmiş miydi?
"Bu hayatta en çok sahafları severdi, burada onunlaymış gibi hissediyorum," demişti. Gözlerinin içinde yanan bir ışıltı yoktu, hayat ondan onu çalmıştı ve kötü olan, bu hayatın kuralıydı. Benimse hayata dair hâlâ kabullenmekte zorlandıklarım vardı. O kadar yaşlanmak belki de iyi bir şey değildi.
Söylediklerini dinledikten sonra kalbimde boş bir sandalyenin sallandığını hissetmiştim. O sandalyenin sahibi o kadındı. Issızlığın içinde, tüm geçmişe özlem duyarak bir duvarın karşısındaki sandalyesinde oturuyordu, sevdiği kitapları okuyordu fakat yaşamında o kitapları birlikte okuduğu insanlar ölmüştü. Bunu kaldırabiliyor olmak oldukça zordu.
"Dikiş gerekmedi değil mi?" Başımı ellerimden kaldırıp dirseklerimi dizlerimden ayırdım. "Gerekmedi, iyiyim." Ona bakıp hafifçe gülümsedim. "İyiyim ben, endişe edeceğin bir şey yok."
Algın'ın bakışları üzerimden ayrılmıyordu. Gülümseyişimin ardında neler döndüğünü mü görmek istiyordu ya da canımın yanıp yanmadığını mı anlamaya çalışıyordu?
"Eve geçeyim ben," dedim. Omuzlarım düşüktü, bu yorgunluk bu gece bana ağırdı. Saat geçti ve onlar burada kalacağımdan emin oldukları için gideceğimi söylememe şaşırmışlardı. Evime gitmeyecektim. Aslında evime gidecektim fakat bir çatısı yoktu o evin.
Arabama binip mezarlığa geldiğim yolun tamamında bir çaresizliğin suyunu yudum yudum içmiştim. Ellerinle bir felaketi yaratmak ve içinde nefes almaya çalışmak gibiydi bu his. Alışmak dediğimiz şey tam olarak buydu çünkü insan, o felaketin içinde de nefes almayı bir şekilde öğreniyordu.
Toprağın ayaklarımın altında ezilerek çıkardığı ses geceye aitti. O iki soğuk mermerin arasına girip annemin mezarının kenarına oturdum. Ellerim toprağına dokunduğunda içime çektiğim nefes, boğazımda oluşan düğümden zorlukla kurtulup ciğerlerime ulaştı. Solgun ellerim, gözlerimin rengini taşıyan toprakta kaybolduğunda tırnaklarımın içi de o toprakla dolmuştu. Gözlerimi yavaşça isimlerinin yazılı olduğu mezar taşına çevirip yutkundum. Ardından oturduğum mermer kenarlıktan kalkıp yere oturdum ve sırtımı annemin mezarının kenarına yasladım.
Babamın mezarına baktım. Tuğkan İlke. Tarihlere bakmadım.
Kafamı gökyüzüne çevirdiğimde birinin varlığı dibimdeydi. Geleceğini biliyordum, hep gelirdi.
"Neden buradasın?" diye fısıldadım ona dönmeden. Gelip yanıma oturduğunda bir dizini kendine çekti.
"Bir ev olamayacak kadar soğuk burası." Hava esiyordu. Kasım'dan sonrası daha da soğuk olacaktı. Sonra yaz gelse de bir önemi olmayacaktı çünkü burası fazla soğuktu.
"Evinde soğuğu hissetmezsin. Bu konunun havayla bir ilgisi olmadığını biliyorsun." Biliyordum. Bilmek bir işe yaramıyordu.
"Hatırlıyor musun gömüldükleri günün gecesini?" Gözleri kısa bir an bana döndü. "Senin ağladığın hiçbir anı unutmuyorum." Benden artık kaçmıyordu, benden duygularını gizlemiyordu. Aslında o benden hiç kaçmamıştı. Benim duymak istemediklerimi dile getirmemiş ve kendini hep geri çekmişti. Kaçan en başından beri bendim.
"İlk toprağı sen attın," diye fısıldadım.
"Evet, senin yerine."
Benim o toprağı atamadığım anlarda gözlerimdeki topraktan kan sızıyordu mezarlıklarına. O benim yerime yapmıştı bunu. Devamını da getirecekti, elleriyle ailemi gömecekti ama buna dayanamayıp yanıma çekmiştim onu zorla. Onun hayran olduğum elleri ailemi tamamen gömmüş olsaydı sanırım ona bir daha bakamazdım. Onları gömen insanlardan nefret etmiştim çünkü. Ailemi benden alıp götüren onlarmış gibi. Bir çocuğu leyleklerin onu getirdiğine bile inandırabilirdiniz, ailem gömülürken ben o çocuktum ve onları gömenlerden bir çocuğun kalbiyle nefret etmiştim.
"Ben yapamazdım." Beni ayakta tutan bir şeyler vardı ve bunu yıkan ölümler vardı. Onun annesinin cenazesine gitmiştik. O annesini elleriyle gömmüştü, tek başına. Ben bir parça toprak bile atmamıştım, yine olsa yine yapamazdım.
"Onları senden ayıran bu toprak gibi düşünüyorsun çünkü. Ne kadar çok toprak atarsan senden o kadar fazla gideceklermiş gibi. Bu yüzden yapmadın, bana da bu yüzden yaptırmadın."
Cevap vermek yerine başımı omzuna yasladım. Kokusu genzime dolduğunda gözlerimi yumup boynuna doğru daha çok sokuldum.
"Anne," diye hafifçe fısıldarken gülümseyerek annemin yanına ilerledim. Böyle anlarda kendimi bir çocuk gibi değil, sadece annemin küçük bebeği gibi hissediyordum.
Bakışlarını okuduğu kitaptan bana çevirdiğinde koltuğun bir ucuna oturarak bağdaş kurdum. Bedenim anneme doğru dönüktü.
"Ne oldu?" dedi, yumuşacık ses tonuyla. Gülümsemesi yine içimi ısıtıyordu.
Birden koltuğa uzanarak başımı annemin dizlerine yasladım. Günün yorgunluğu en çok anneme şımarırken benden uzaklaşıyordu.
"Benim güzelim annesi mi özlemiş?" Burnumu sıktı hafifçe. Böyle yaptığında duygusallığa boğuluyordum. Yine gözlerim dolmuştu hemen.
"Deren, ne oldu anneciğim?" diye sordu telaşla.
"Hiç," derken şımarık bir çocuk gibi omzumu silktim. Canım acıyor, diyemezdim. Ona gerçekleri anlatamazdım. "Anne her şey kötüye gidiyor, ben çok korkuyorum," diyordu iç sesim. Çocukluk arkadaşımın benden gidişinin üzerinden bir yıl geçmişti. Ailem bilmiyordu ve ben bir ekibe girmek için eğitim alıyordum. Onlarsa benim üniversiteye hazırlandığım için spor salonunda bu kadar vakit geçirdiğimi sanıyordu. Ona sarılarak ağlamak istiyordum. İmkansızı istiyordum. Onun yanında ağlarsam her şeyi anlamak isterdi, anlayamazsa delirirdi.
Yanağımı sıktı hafifçe. Gülümsedim dolu gözlerimle. Yüzümle ne alıp veremediği vardı bilmiyordum ama yüzüme dokunmayı çok seviyordu. Onunla uyuduğum zamanlarda onun yüzünü sevme huyumu da ondan almıştım sanırım. Babamın yüzünü de seviyordum uykum sırasında ama onun elime batan sakalları annemin bebek gibi olan teninin verdiği huzuru vermiyordu. "Anneye yalan söylenmez. Söyle bakayım neden doldu o güzel gözlerin?"
Anneye yalan söylenmez değil mi anne? Özür dilerim.
Bu sözüyle zaten zor tuttuğum gözyaşlarım sicim gibi aktı gözlerimden. Olması gereken en son şeydi bu, istemeden olmuştu.
Annem iyice telaşlanırken yüzümü ellerinin arasına aldı. "Deren, bana bak. Bak bana anneciğim."
Gözlerimi zor da olsa gözlerine çevirdiğimde gözlerinin dolduğunu gördüm onun da. Ne güzel bir kadındı benim annem. Gözyaşıma bile dayanamıyordu.
Sıkıca boynuna sardım kollarımı. "Seni çok seviyorum," dedikten sonra sulu sulu öptüm yanağından. En nefret ettiği şeydi ama buna bile sinir olmamıştı.
"Ben de seni bebeğim, ben de seni. Hadi ne olduğunu anlat bana." Elleri saçlarımdaydı. Bu bana küçüklüğümü hatırlatıyordu. Annem saçlarımla oynamayı çok severdi önceden. Duştan sonra saçlarımı özenle kurutur, örerdi. Okula gitmeden önce her gün farklı bir model denerdi. Bir gün balıksırtı örgüsü, başka bir gün mısır örgü, ya da iki yandan ayırıp topuz yapardı ve her seferinde çok sevimli gözüktüğümü söylerdi. Elleri saçlarımdayken geçmişi özlediğimi fark ettim.
"Saçlarımı örsene," dedim, sevimli olduğunu düşündüğüm bir ses tonuyla. Koltuktan inip yere oturdum. Annem saçlarımı örmeye başladı. Her bir saç örgüsü geçmişe bağlanıyordu şimdi. Geçmiş yeniden saçlarımda nefes alıyordu. Sahi, ne kadar uzun zaman olmuştu annem saçlarımı örmeyeli? Sanırım en son ortaokuldaydım.
"Gece gece ağlattın ikimizi de," diyordu annem. Sesinde şakayla karışık sitem vardı. Günün birinde benim için ağlamak zorunda kalmazdı umarım. Ölümden en çok bu yüzden korkuyordum işte. Arkamda bırakacağım harabeden korkuyordum. Günün birinde kimse gelip toprağımın başında ağlasın istemezdim.
Saç tellerim bile artık eskisi kadar masum değildi. Annem bunu hiç bilmeyecekti. Ben seçtiğim yoldan pişman değildim ve annem bunu hiç öğrenmeyecekti. Yine de Günün birinde benim mezarımda o ağlamadığı için mutluydum.
"Deren."
Duyduğum fısıltı, sessizlikte kulaklarıma ulaşırken rahatsızca sağ tarafıma döndüm. Teninden yayılan sıcaklık beni soğuktan koruyordu.
"Deren, uyan evine gidelim hadi."
Algın'ın sesi benim evimdi. Bana bu kadar güvendeymişim gibi hissettiren bir melodi duymamıştım onunla konuşana kadar.
"Deren."
Gözlerimi açtığımda etraf hâlâ karanlıktı. Mezarlıkta uyumaya alışkındım. Gitmek istediğimden emin değildim. Birazdan günün doğacağını, karanlığın çok az kendini laciverte teslim etmesinden anlamıştım. Rüzgâr daha yumuşak esmeye başlamıştı. Birileri için yeni bir gün, yeni bir umut doğuyordu. Gözlerimi tekrar kapattığımda başımı omzundan çekip ayağa kalktı. Başımın boşluğa düşmesini engelleyen şey avuç içini yanağıma yaslamasıydı.
Beni sakince kucağına aldığında gözlerimi açabilecek kadar kendimde değildim. Algın'ın boynuna kollarımı sararak uykuya teslim ettim kendimi, tekrardan.