BÖLÜM 6: YANLIŞ TEŞHİS VE KAPI EŞİĞİ

Vaveyla Yazarı: ~ Şevval ~ Ç

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: BÖLÜM 6: YANLIŞ TEŞHİS VE KAPI EŞİĞİ

Arslana sövmek isteyen varsa buraya yazabilir.

Sağanak yağmur altındaki kışla avlusu, siren sesleri ve çamura batan askeri araçların gürültüsüyle çalkalanıyordu. Nizamiye kapısından giren ambulansın arka kapağı hızla açıldığında, Şevval yağmura ve dondurucu ayaza aldırış etmeden aracın yanına ulaştı.

İçeride, sedyede yatan genç bir asker vardı. Üniforması çamur ve kan içindeydi, bilinci yarı kapalı bir şekilde inliyordu. Şevval hemen cebinden çıkardığı steril plastik eldivenleri ellerine geçirdi. İçindeki anksiyete, kan kokusunu ve tıbbi aciliyeti hissettiği an garip bir şekilde bastırılmış, yerini tıp fakültesinde geçirdiği uykusuz gecelerin refleksine bırakmıştı.
"Yardım edin, sedyeyi alıyoruz!" diye bağırdı Teğmen Murat.

Şevval hemen sedyenin bir ucundan tuttu. Boyuna ve çelimsiz cüssesine rağmen, tüm gücüyle yüklenerek yaralı askeri revire doğru taşımaya çabaladı. Ayakları çamura batıyor, botları kayıyordu ama pes etmedi. Çamurun ve yağmurun arasında askerin durumunu hızlıca gözlemlemeye başladı: Solunum yüzeyseldi, dudaklarında morarma vardı ve göğüs kafesinin sağ tarafı sol tarafına göre daha az hareket ediyordu.

Sedyeyi revirin kapısından içeri soktukları an, Arslan Yüzbaşı devasa gölgesiyle önlerine kırıldı. Elbiseleri ıslanmış, saçları alnına yapışmıştı. Keskin ela gözleri doğrudan Şevval'e kilitlendi. Kızın elindeki tıbbi eldivenleri ve sedyeye yapışmış halini görünce yüzündeki çizgiler daha da derinleşti.

"Sen ne yapıyorsun burada?" diye gürledi Arslan. Sesi revirin tavanında çınladı. "Sana kal dedim stajyer! Ekipmanların ortasında dolanıp durma, elimizin altında ayakağı olacaksın!"

"K-komutanım, ben yardım..." Şevval'in sesi yine boğazında tıkandı, bakışları panikle yere kaydı.
"Çık dışarı!" dedi Arslan, eliyle kapıyı göstererek. İtiraz kabul etmeyen o sert, otoriter tonuyla kızı adeta odadan püskürttü. "Dışarıda bekle! Tek bir adım bile içeri atmayacaksın!"

Şevval'in gözleri doldu. Ağlamamak için alt dudağını ısırdı. Arslan Yüzbaşı onu bir doktor değil, sadece basılması gereken bir engel olarak görüyordu. Başını öne eğdi, çilli burnunu çekti.
"E-emredersiniz komutanım..."

Sedyeden çekildi. Titreyen elleriyle, bileklerinden tutarak plastik eldivenlerini yavaşça çıkarmaya başladı. O sırada Teğmen Murat yaralı askerin göğsünü açmış, stethoscope ile dinliyordu.
"Açık pnömotoraks!" dedi Murat panikle. "Akciğer zarı delinmiş, hemen göğüs tüpü takıp havayı boşaltmamız lazım, çabuk seti getirin!"
Şevval eldivenini tam çıkarırken duraksadı. Askerin göğüs kafesine baktı. Yaralı askerin boyun venleri belirginleşmişti, nefes verirken sağ göğüs kafesi tamamen sabitti ve trakeası hafifçe sola kaymıştı. Bu basit bir açık pnömotoraks değildi; havanın göğüs boşluğunda sıkışıp kalbe baskı yaptığı son derece tehlikeli bir Tansiyon Pnömotoraks tablosuydu. Eğer Murat şimdi göğüs tüpü takmak için vakit kaybederse, hastanın kalbi dakikalar içinde duracaktı.
Şevval'in sosyal anksiyetesi bir an için yerini bir hekimin sorumluluğuna bıraktı. Derin bir nefes aldı. İçine kaçan sesini toplamak için var gücüyle boğazını temizledi.

"T-Teğmenim..." dedi Şevval. Sesi titriyordu ama kelimeler netti. "Tüp takma! Zamanın yok!"
Murat başını şaşkınlıkla kaldırdı. Arslan Yüzbaşı ise çatık kaşlarıyla hışımla Şevval'e döndü. "Sana dışarı çık dedim!"

Şevval, Arslan'ın o ezici bakışlarına rağmen doğrudan Murat'a baktı. Elleriyle askerin göğsünü işaret etti. "Trakea sola kaymış, boyun venleri dolgun! Açık pnömotoraks değil, Tansiyon Pnömotoraks bu! Göğüs tüpü hazırlayana kadar hasta arrest olur! İkinci kaburga aralığından, köprücük kemiğinin tam ortasından kalın bir enjektör iğnesi sapla! Önce havayı boşalt, basıncı düşür, sonra tüp tak!"
Murat bir an duraksadı. Şevval'in dediklerini hızla zihninde tarttı. Askerin boynundaki damarlara baktı, trakeayı kontrol etti. Haklıydı. Yanlış teşhis koymak üzereydi.

"Haklı..." dedi Murat nefes nefese. "İğne biyopsi seti! Çabuk!"
Murat hızla kalın iğneyi alıp Şevval'in söylediği noktadan askerin göğsüne batırdı. İğne girer girmez içeride biriken havanın fıslama sesi duyuldu. Asker derin bir nefes alarak gözlerini açtı, nabzı anında normale dönmeye başladı.
Şevval, çıkardığı plastik eldivenleri çöp kutusuna attı. Kimsenin yüzüne bakmadan, başını yine hızla öne eğdi. Burnunu çekti. Cık.

Arslan Yüzbaşı, dondurucu bir sessizlik içinde durmuş, bir sedyedeki askere bir de karşısında büzülmüş duran bu minik kıza bakıyordu. Ela gözlerinde ilk defa katı bir öfkenin yanında garip bir şaşkınlık dalgası kırıldı. Kız tek bir bakışta, tecrübeli bir doktorun gözden kaçırdığı hayati teşhisi koymuş ve bir askerin hayatını kurtarmıştı.

Ama Şevval tek bir kelime daha etmedi. Kendini savunmadı, "Bakın ben bildim" demedi. Arslan'ın emrine sadık kalarak arkasını döndü ve revir kapısından dışarı çıktı.

Yağmur hâlâ bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Sıkıca kapattığı üniformasının içinde Şevval, revir kapısının tam karşısında, ıslak betonun üzerinde ayakta beklemeye başladı.

Hakkari'nin dondurucu rüzgarı yüzünü yalayıp geçerken, kaskını kafasından çıkarıp eline aldı. Siyah kısa saçları sucuk gibi ıslanmıştı. Su toplayan ayakları yeni botlarının içinde sızlasa da kıpırdamadı. Arslan Komutan ona "Dışarıda bekle" demişti. O da bekleyecekti.

Dakikalar geçti. Revirin içindeki telaşlı sesler yerini bir düzen ve sessizliğe bıraktı. Şevval ise kapının karşısında, bir heykel gibi dimdik durmaya çalışıyordu. Soğuktan çillik burnu kızarmıştı, dudakları titriyordu. Yine gözyaşları yağmur sularına karıştı.

İçeriden çıkan sağlık ekibi hızlı adımlarla yanından geçip gitti. Şevval hiçbirine bakmadı, gözlerini botlarının uçlarına dikti. İnsanlarla konuşmak zordu. Arslan Yüzbaşı'nın karşısında durmak ölümdü. Ama bir hayatı kurtarmış olmanın verdiği o gizli gurur, içindeki o ürkek kız çocuğunu hafifçe ısıtmıştı.

Tam o sırada revirin kapısı ağır ağır açıldı.
Arslan Yüzbaşı, elleri arkasında kapı eşiğinde belirdi. Üzerindeki yağmur damlaları parıldıyordu. Bakışları, kapının karşısında, sağanak yağmurun altında sırılsıklam olmuş bir halde duran Şevval'e kaydı. Kızın kafası öne eğikti, omuzları soğuktan titriyordu ama emredildiği gibi tam da kapının karşısında, ayakta bekliyordu.

Arslan, ıslak beton üzerinde ağır adımlarla kıza doğru yürüdü. Tam önünde durdu. Yağmur ikisinin de üzerine yağmaya devam ediyordu.
Arslan, kızın o minik, sırılsıklam olmuş haline baktı. Göğsünde tarif edemediği bir düğüm oluşmuştu. Bu kız bir ayakbağı mıydı, yoksa göründüğünden çok daha fazlası mıydı? Siniri hâlâ geçmemişti; kızın pısırıklığına, ağlamasına, kendini ifade edemeyişine hâlâ tahammül edemiyordu. Ama az önce içeride yaşanan şey... sıradan bir şey değildi.

"Neden gitmedin?" dedi Arslan. Sesi yağmurun gürültüsünü yararak çıktı. Bu sefer bağırmıyordu ama sesi yine o sarsılmaz otoriteyle doluydu. "Sağanak yağmurun altındasın. İçeri geçebilirdin ya da koğuşuna gidebilirdin."

Şevval başını kaldırmadı. Islak siyah saçlarının arasından damlayan sular çenesine birikiyordu. Burnunu sertçe çekti.

"B-bekle... dediniz," dedi fısıltıyla. Sesi soğuktan ve stresten titriyordu. "Emrettiniz komutanım."
Arslan Yüzbaşı derin bir nefes aldı. Kızın bu körü körüne itaati, bu sessiz direnci adamın zihnindeki tüm ezberleri bozuyordu. Eğildi, kızın elindeki ıslak kaskı aldı.

"İçeri gir," dedi Arslan, sesi bu sefer şaşırtıcı bir biçimde daha sakindi. "Murat seni bekliyor. Askerin durumu iyi. Ve..."

Arslan duraksadı. Hayatında kimseden özür dilememiş, kimseye kolay kolay teşekkür etmemiş bir adamdı. Keskin ela gözlerini gökyüzüne, ardından Şevval'in titreyen çilli yüzüne çevirdi.

"İyi iş çıkardın, stajyer."
Şevval şaşkınlıkla başını kaldırdı. Kahverengi gözleri yağmur damlalarıyla ıslanmıştı. Arslan'ın o sert, geçit vermez yüzünde ilk defa bir onaylama ifadesi gördü. Konuşmak istedi. "Teşekkür ederim, ben sadece görevimi yaptım" demek istedi.

Ama yine yapamadı. Sosyal anksiyetesi kelimelerini yuttu.
Başını hızla öne eğdi. Islak saçlarını sallayarak kafasını aşağı yukarı hareket ettirdi.
"E-emredersiniz komutanım..."

Arslan Yüzbaşı hafifçe başını iki yana salladı. Kız yine kabuğuna çekilmişti. Ama Arslan artık biliyordu ki, o kabuğun altında bir fırtına gizliydi. Ve bu fırtınayı çözmek, Hakkari dağlarındaki en zorlu operasyondan bile daha karmaşık olacaktı.

Beğenip yorum atın ne olur.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.