2. bölüm / 6
Boyundan Büyük İşlerBÖLÜM 2: DÜDÜK SESLERİ VE ÇAY LİMON
Bölümler 6Şu an: BÖLÜM 2: DÜDÜK SESLERİ VE ÇAY LİMON
- 1 BÖLÜM 1: BOTLAR, YAŞLAR VE BİR KOMUTAN1.193 kelime
- 2 BÖLÜM 2: DÜDÜK SESLERİ VE ÇAY LİMON1.266 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 BÖLÜM 3: YEŞİL PAKETİN ARKASINDAKİ GERÇEK1.141 kelime
- 4 BÖLÜM 4: REVİRİN SESSİZLİĞİ VE BİR ÇİFT POSTAL1.136 kelime
- 5 BÖLÜM 5: ÇAMURDAKİ İZLER VE TAHAMMÜLSÜZLÜK1.055 kelime
- 6 BÖLÜM 6: YANLIŞ TEŞHİS VE KAPI EŞİĞİ1.091 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İkinci bölümü okuyanlar sizi çok seviyorum.
Bu arada şimdi hikayeyi düzenlerken fark ettim ve düzeltmeye üşendiğim için size kısa bir bilgi.
Şevval kışlada revirde kalıyor orda yatıyor genelde buna göre kafanızda hayalini kurun.
Arkadaşlar her gün iki bölüm atmayı düşünüyorum çünkü telefondan yayınlanmıyor bu yüzden bilgisayarda yüklemek zorunda kalıyorum yani bilgisayarı açmışken iki bölüm atacağım.
Beş kilometrelik ısınma koşusu, Şevval'in zihninde bir spor etkinliği olarak değil, cehennemin yedi kat altındaki bir işkence ritüeli olarak yer etmişti.
İkinci kilometrenin sonunda botlarının içinde ayak parmaklarının birbirine sürtünmekten su topladığını hissetmişti. Üçüncü kilometrede akciğerleri adeta göğüs kafesini yırtıp dışarı fırlamak istiyordu. Dördüncü kilometrede ise Şevval artık koşmuyor, kaskının arkaya doğru kaymasıyla gökyüzüne bakarak ve burnunu yüksek sesle çekerek parkurda sendeliyordu.
"Sol... Sağ... Sol... Sağ..."
En öndeki timin ritmik komut sesleri dağlarda yankılanırken, en arkada tek başına kalan Şevval'in iç çekişleri bu askeri senfoninin en hüzünlü melodisiydi.
"Öleceğim..." diye fısıldadı burnunu bir kez daha çekerek. Yanaklarından süzülen gözyaşları, Hakkari'nin keskin ayazında kuruyup cildini germiş, çillerinin olduğu bölgeyi kıpkırmızı yapmıştı. "Valizimi toplayıp kaçacağım. Şehirlerarası otobüs terminali neredeydi acaba? Yürüyerek gidebilir miyim ki..."
"Eğer bir adım daha yavaşlarsan o terminali rüyanda bile göremezsin, stajyer!"
Sırtına çarpan o gür ve otoriter sesle Şevval yerinde sıçradı. Arslan Komutan, devasa cüssesiyle hemen yanı başında bitmişti. Adam sekiz kilometre koşmuş gibi değil de sabah yürüyüşüne çıkmış gibi tek bir damla ter bile dökmeden, son derece dinç bir şekilde adım atıyordu. Keskin ela gözleri, Şevval'in sürünerek attığı adımların üzerindeydi.
"Komutanım..." dedi Şevval, nefes nefese kalmış bir halde. Durmaya çalıştı ama Arslan'ın çatık kaşlarını görünce refleks olarak ayaklarını tekrar hareket ettirdi. "Benim... benim dalak şişti. Gerçek anlamda anatomik olarak dalağım şu an periton zarıma baskı yapıyor. Tıbbi bir acil durum bu..."
Arslan Yüzbaşı durdu. Şevval de hemen onun yanında durup dizlerine çöktü, ellerini diz kapaklarına koyup nefes almaya çalıştı. Kafasındaki kask öne doğru kayıp yine burnunun ucuna kondu.
Arslan, üstüne üç beden büyük gelen üniformanın içinde kaybolmuş, nefes aldıkça omuzları inip kalkan bu ufacık kıza tepeden baktı. Normalde kışlada disiplini bozan, sızlanan kim olursa olsun en ağır cezayı keserdi. Ama karşısındaki şey bir asker değil, tıp fakültesinden yanlışlıkla buraya düşmüş, sümüğünü silmekten aciz bir kız çocuğuydu.
"Bir: Benimle konuşurken hazır ola geçeceksin," dedi Arslan, sesi alandaki çakıl taşlarını titretecek kadar netti. "İki: Tıbbi terimlerle bana mazeret üretmeyeceksin. Üç: Kaskını düzgün takmayı öğreneceksin."
Şevval ağlamaklı bir sesle kaskı kafasından tamamen çıkarıp eline aldı. Siyah, kısa saçları terden ve nemden alnına yapışmıştı. Kahverengi gözleri kıpkırmızıydı. "Ama komutanım, kask çok büyük! Kafamda durmuyor ki! Saçım da kısa zaten, tutunacak bir yeri yok!"
"Sorun kaskta değil, senin kafanı dik tutamamanda," dedi Arslan soğuk bir sesle. Ardından cebinden temiz, ütülenmiş asker yeşili bir mendil çıkarıp Şevval'e doğru uzattı. "Şunu al. Yüzünü gözünü sil. Askerlerin karşısında sümüklerin akarak gezmekten utanmıyor musun?"
Şevval uzatılan mendile baktı. Sonra Arslan'ın o sert, geçit vermez yüzüne. Mendili hızla çekip aldı ve burnunu yüksek bir sesle sildi.
"Utanmıyorum!" dedi bir anda içinden gelen çocuksu bir öfkeyle. "Ben doktorum! Ben insanları iyileştirmek, ölüleri incelemek için sekiz yıl okuyorum! Sizin gibi dağda koşup bağırarak insan korkutmak için değil! Beni revire verin, söz veriyorum en zor otopsileri yaparım, en derin yaraları dikerim ama beni bu botlarla koşturmayın!"
Arslan Yüzbaşı'nın tek kaşı havalandı. Kışlada ona kimse bu tonda konuşamazdı. Askerler onun gölgesini gördüğünde esas duruşa geçer, seslerinin tonunu ayarlardı. Ama bu 1.62'lik kız çocuğu, elinde sümüklü mendille karşısında durmuş ona ders vermeye çalışıyordu.
"Burada ne olacağına ben karar veririm," dedi Arslan, adım adım Şevval'e yaklaşarak. Şevval, adamın gölgesi üzerine düşündükçe refleks olarak geri adım attı ama botu bir çakıl taşına takılınca dengesini kaybetti.
"Ayy!"
Düşeceğini anlayıp gözlerini kapattı. Betonla yüzleşmeye hazırlanırken, güçlü ve çelik gibi sert bir el refleksle Şevval'in üniformasının yakasından tuttu. Şevval havada asılı kalmıştı. Arslan Yüzbaşı, kızı adeta bir kediyi ensesinden tutar gibi tek eliyle havada tutuyordu.
Şevval gözlerini yavaşça açtı. Arslan'ın yüzü onun yüzüne sadece birkaç santim uzaklıktaydı. Adamın ela gözlerindeki o sertlik, yakın mesafeden daha da baskıcıydı. Şevval'in kalbi güm güm atmaya başladı. Bu korkudan mıydı, yoksa adamın üzerindeki çamur, odunsu parfüm ve erkek kokusunun karışımından mıydı, anlayamadı.
"Daha ayakta durmayı beceremiyorsun," dedi Arslan, kızı yavaşça ayaklarının üzerine bırakırken. Yakasını bıraktı ama göz temasını kesmedi. "Sınır kışlasındayız Şevval Hanım. Buraya bir roket düştüğünde, revirdeki ameliyat masanın başında ağlama krizine girip giremeyeceğini görmek zorundayım. Eğer o baskıya dayanamayacaksan, yarın ilk araçla seni Van'a, oradan da memleketine gönderirim."
Şevval'in boğazı düğümlendi. Gitmek? Eğer buradan atılırsa stajı yanacaktı. Bir yıl kaybetmek demekti bu. Adli tabip olma hayalleri eriyecekti. O kadar emek, o kadar gece uykusuz kalıp anatomik atlas ezberlemeler ziyan olacaktı.
"Gitmeyeceğim," dedi fısıltıyla. Burnunu çekip omuzlarını dikleştirmeye çalıştı. "Ben stajımı tamamlayacağım."
"O zaman eğitime uyum sağlayacaksın. Şimdi kahvaltıya. Yirmi dakikan var." Arslan arkasını dönüp sert adımlarla tabur binalarına doğru yürümeye başladı.
İçtima sonrası yemekhane, fırından yeni çıkmış taze ekmek ve haşlanmış yumurta kokuyordu. Askerler masalarda gürültülü bir şekilde sohbet ediyor, çaylarını yudumluyordu.
Şevval, tepsisini alıp en köşedeki, en karanlık masaya geçti. Zaten sosyal becerileri sıfırdı, bir de üzerindeki "sümüklü" etiketi yüzünden kimseden destek göreceğini sanmıyordu. Tepsisindeki haşlanmış yumurtaya boş boş baktı. İştahı tamamen kapanmıştı. Ayakları zonkluyor, elleri titriyordu.
"Oturabilir miyiz ?"
Şevval başını kaldırdı. Karşısında kendisinden birkaç yaş büyük duran, güler yüzlü, genç bir teğmen duruyordu. Yanında da biraz daha yaşlı, bıyıklı bir uzman çavuş vardı.
"T-tabii..." dedi Şevval çekinerek.
Genç teğmen tepsiyle masaya oturdu. "Ben Teğmen Murat. Tabur doktoru ve revir sorumlusuyum normalde. Senin rehberinim yani. Bu da Uzman Çavuş Bahri."
"Şevval..." dedi kısık sesle. "Stajyerim..."
"Biliyoruz, sabahki 5 kilometre gösterini izledik," dedi Murat hafifçe gülerek. Sonra Şevval'in üzüldüğünü görünce hemen toparladı. "Sıkma canını. Arslan Komutan herkese böyledir. İlk geldiğimde beni de dağ yürüyüşüne çıkarıp pestilimi çıkarmıştı. Adamın damarlarında kan yerine disiplin akıyor."
"Çok acımasız..." dedi Şevval, önündeki çay bardağına sarılarak. "Ben sadece otopsi öğrenmek istiyordum. Canlı insanlarla bile iletişim kuramıyorum ben, burada yüzlerce silahlı adamın arasında ne yapacağım?"
Bahri Çavuş araya girdi: "Valla Şevval Hanım, Arslan Komutan'ın tek derdi güvenlik. Burası hareketli bir bölge. Yarın bir gün karakola baskın olursa veya revire yaralı gelirse paniğe kapılmayın diye yapıyor. Serttir merttir ama askerini de personelini de canı pahasına korur."
"Yine de çok bağırıyor," diye mırıldandı Şevval. Çayından bir yudum aldı.
Tam o sırada yemekhanenin kapısı açıldı. İ içeri giren Arslan Yüzbaşı ile birlikte yemekhanedeki gürültü anında kesildi. Arslan, gözleriyle masaları taradı. Bakışları en köşedeki masaya, Murat ve Bahri ile oturan Şevval'e kaydı. Şevval refleks olarak başını öne eğip çay bardağının arkasına saklanmaya çalıştı.
Arslan Yüzbaşı adımlarını o masaya doğru yöneltti. Masanın başında durduğunda Murat ve Bahri anında ayağa kalkıp selam verdi.
"Rahat," dedi Arslan. Gözleri hâlâ Şevval'in üzerindeydi. Şevval ise oturduğu yerde küçüldükçe küçülüyordu.
Arslan cebinden küçük bir paket çıkardı ve masaya, Şevval'in tepsisinin yanına bıraktı. Şevval şaşkınlıkla pakete baktı. Bu bir kutu ıslak mendil ve bir paket bitki çayıydı.
"Revirden aldım," dedi Arslan, sesi yine o alışılagelmiş sert tonundaydı ama bu sefer içinde tanımlayamadığı hafif bir nüans var gibiydi. "Sürekli burnunu çekip durma, tıp merkezindeki mikropları yayacaksın. Çayına da limon sık iç. Öğleden sonra revirdeki tıbbi envanter sayımı var. Teğmen Murat ile birlikte yapacaksınız."
Şevval pakete, sonra da Arslan'ın o ulaşılmaz, çelikten yüzüne baktı. "Teşekkür ederim... Komutanım."
Arslan hiçbir şey söylemeden, hafif bir baş hareketiyle arkasını döndü ve yemekhaneden çıktı.
Teğmen Murat kıkırdadı. "Bak sen... Arslan Komutan ilk defa birine bitki çayı getirdi. Tarihe tanıklık ediyoruz Bahri."
"Valla komutanım, Arslan Komutan'ın bence bu kızçeye acıdığı tuttu," dedi Bahri gülerek.
Şevval ise masadaki bitki çayı paketine bakarken burnunu bir kez daha çekti. Ama bu sefer gözyaşından değil, garip bir şaşkınlıktandı. Bu sert, dağ gibi adamın içinde acaba gerçekten bir insan mı vardı, yoksa bu da yeni bir ceza yöntemi miydi? Henüz bilmiyordu ama Hakkari'deki bu stajın, düşündüğünden çok daha hareketli geçeceği kesindi.
Üçüncü bölümde görüşmek üzere.
Yorum beğeni 👍🏻
Bölüm etkileşimi
