5. bölüm / 6
Boyundan Büyük İşlerBÖLÜM 5: ÇAMURDAKİ İZLER VE TAHAMMÜLSÜZLÜK
Bölümler 6Şu an: BÖLÜM 5: ÇAMURDAKİ İZLER VE TAHAMMÜLSÜZLÜK
- 1 BÖLÜM 1: BOTLAR, YAŞLAR VE BİR KOMUTAN1.193 kelime
- 2 BÖLÜM 2: DÜDÜK SESLERİ VE ÇAY LİMON1.266 kelime
- 3 BÖLÜM 3: YEŞİL PAKETİN ARKASINDAKİ GERÇEK1.141 kelime
- 4 BÖLÜM 4: REVİRİN SESSİZLİĞİ VE BİR ÇİFT POSTAL1.136 kelime
- 5 BÖLÜM 5: ÇAMURDAKİ İZLER VE TAHAMMÜLSÜZLÜK1.055 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 BÖLÜM 6: YANLIŞ TEŞHİS VE KAPI EŞİĞİ1.091 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kızın burun çekme efekti nasıl.
Hakkari'nin sarp kayalıklarını kaplayan sis, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte taburun üzerine ağır bir perde gibi çökmüştü. Rakımın getirdiği o basınçlı, soğuk hava akciğerleri yakarken, kışlanın avlusunda her zamanki gibi ritmik bot sesleri ve bağırışlar yankılanıyordu.
Arslan Yüzbaşı, elinde tuttuğu görev dosyasıyla revir binasının önündeki taş merdivenlerde dikiliyordu. Geniş omuzları, kamuflajının üzerine giydiği hücum yeleği ve belindeki tabancasıyla adeta bu çetin coğrafyanın vücut bulmuş haliydi. Keskin ela gözleri, revirin aralık duran kapısından içeriye kilitlenmişti.
İçeride ise Şevval vardı.
Yeni, 36 numara ortopedik botları ayağındaydı ama kızın duruşundaki o eziklik, o çaresizlik bir milim bile değişmemişti. Revire gelen bir uzman çavuşun kolundaki yüzeysel kesiği temizlemeye çalışıyordu. Kızın elleri titriyor, pamuğu tendürdiyota batırırken bile askere bakmaktan kaçınıyordu. Çocuk gibi büktüğü boynu, omuzlarının içine gömülmüş başı ve sürekli burnunu çekmesi Arslan'ın şakaklarındaki damarları şişirmeye yetiyordu.
"Beceriksiz..." diye mırıldandı Arslan kendi kendine. Dişlerini sıktı.
Ona göre Şevval, bu kışlaya gönderilmiş devasa bir hataydı. Askeriyenin disiplinine, dağların sertliğine ve savaşın soğuk gerçekliğine hakaret gibi duran bir ayakbağıydı. Çelimsizdi, ufak bir rüzgarda devrilecekmiş gibi duruyordu ve en ufak bir ses yükselmesinde gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Bir insanın hiç mi özgüveni, hiç mi duruşu olmazdı? Karşısında sürekli kafasını öne eğen, kendi kendine fısıldayan ve tıp okuduğunu iddia eden bu kız çocuğunu gördükçe içinin yağları eriyeceğine, öfkesi katlanıyordu.
Arslan sert adımlarla revirin kapısını itip içeri girdi. Ahşap kapı duvara çarparak gürültüyle açıldı.
"Çavuş, çık dışarı!" diye gürledi Arslan.
Sedyede oturan uzman çavuş anında ayağa fırlayıp selam verdi ve hızla dışarı çıktı. Şevval ise elindeki pamukla öylece kalaşalmıştı. İrkildi, panikle geriye doğru bir adım attı ama arkasındaki tekerlekli pansuman arabasına çarptı. Arabanın üzerindeki tentürdiyot şişesi ve makaslar gürültüyle yere saçıldı.
"T-takdir... yani özür dilerim..." diye fısıldadı Şevval. Eğilip yerdeki malzemeleri toplamaya çalıştı ama elleri o kadar çok titriyordu ki makası bile iki hamlede tutamadı.
Arslan, kızın bu hallerini izlerken sinirden soluk alıp verişi hızlandı. Postallarının ucuyla yerdeki batikon şişesini kenara itti ve Şevval'in tam tepesinde durdu. Kız yerde büzülmüş, siyah kısa saçları yüzünü kapatmış bir halde öylece kalmıştı.
"Ayağa kalk," dedi Arslan. Sesi, kışlanın kayalıklarında yankılanan bir çığ gibi soğuk ve netti.
Şevval yavaşça ayağa kalktı. Yüzü bembeyazdı, kahverengi gözleri panikle dönüyordu. Yine kafasını öne eğdi. Çillerinin üzerindeki cilt hafifçe kızarmıştı. Burnunu çekip ellerini önünde birleştirdi.
"Bana bak!" diye bağırdı Arslan. Sesin şiddeti revirin pencerelerini titretti. "Kafanı kaldırmadan, o gözlerimin içine bakmadan tek bir adım bile atmayacaksın!"
Şevval korkuyla başını kaldırdı. Gözpınarlarında biriken yaşlar yanaklarından aşağı süzülmeye hazır bekliyordu.
"Sen ne işe yararsın stajyer?" dedi Arslan, kıza doğru bir adım atıp aralarındaki mesafeyi sıfırlayarak. Cüssesiyle kızın üzerine kapkaranlık bir gölge düşürüyordu. "Pansuman yaparken elin titrer. Yerdeki makası toplamayı beceremezsin. Konuş dersin, kendi kendine fısıldarsın. İki kelimeyi yan yana getirip derdini anlatmaktan acizsin. Bu kışla senin kişisel kreşin mi?"
"B-ben..." Şevval'in sesi boğazında tıkandı. İçindeki o anksiyete canavarı yine boğazını sıkıyordu. "Ben adli tabip olacağım, ben ölüler üzerinde çok iyiyim, canlılar beni korkutuyor" demek istiyordu. Ama Arslan'ın o yıkıcı otoritesi karşısında kelimeler beyninin içinde dağılıp gitti.
"Lafımı bölme!" diye gürledi Arslan. "Seni buraya gönderen bakanlığa da, seni bu tıp fakültesinden mezun edecek sisteme de lanet olsun! Sen bir acil durumda, bir çatışma anında yaralı bir askerin karşısına geçip böyle burnunu çekip ağlayacak mısın? Ayakbağısın sen! Bu tabura gelmiş en büyük yükssün!"
Şevval'in dudağı titredi. İlk defa Arslan'ın sözleri fiziksel bir darbe gibi canını acıttı. Evet, sosyal becerileri yoktu. Evet, insanlarla konuşamıyordu. Ama o bu noktalara gelebilmek için sabahlara kadar ders çalışmış, anatomik atlasların başında göz nuru dökmüştü.
Bir damla gözyaşı yanağından süzülüp çenesinden düştü. Cık. Burnunu çekti.
Arslan, kızın yine ağladığını görünce sabrının son kırıntısını da kaybetti. "Yine ağlıyorsun! Başka bir yeteneğin var mı senin? Ağlamak ve kafanı sallamak dışında bu hayatta ne yapabiliyorsun?"
Şevval konuşamadı. Konuşamadıkça Arslan daha da sinirlendi. Adamın bu içine kapanıklığa, bu pısırıklığa tahammülü yoktu. Bir insanın kendini savunamaması, bir komutan olarak Arslan'ın zihnindeki tüm şalterleri attırıyordu.
"Konuş ulan!" diye bağırdı Arslan, elini sertçe duvara vurarak. "Ağlayıp durma karşıma geçip! 'Yapamıyorum' de, 'Beceremiyorum' de, 'Ben çelimsiz bir kız çocuğuyum, eve gitmek istiyorum' de! Tek bir mantıklı cümle kur!"
Şevval gözlerini kapattı. Yaşlar süzülmeye devam etti. Başını yine öne eğdi. Kafasını hızlı hızlı aşağı yukarı salladı. Aklından geçen yüzlerce cümleyi dışarı çıkaramamanın verdiği o muazzam çaresizlikle fısıldadı:
"E-emredersiniz komutanım..."
Arslan hırsla bir adım geri çekildi. "İnanılmaz..." dedi nefesini dışarı üfleyerek. "Gerçekten inanılmaz. Karşımda bir insan değil, kurulmuş bir oyuncak var sanki."
Tam o sırada revirin kapısı vurulmadan açıldı. Teğmen Murat nefes nefese içeri girdi. Yüzü kireç gibiydi.
"Komutanım!" dedi Murat, sesindeki aciliyet bir anda odadaki o gergin havayı dağıttı. "Güney karakolundan devriye aracı döndü. İki kilometre ötedeki kayalık yolda intikal ederken mayın tuzaklı araziye denk gelmişler. Araç devrilmiş! İki yaralı var, biri çavuş, durumu ağır! Ambulans gelene kadar müdahale etmemiz lazım!"
Arslan'ın gözlerindeki o öfke bir anda silindi, yerini bir askerin soğukkanlı ve ölümcül ciddiyetine bıraktı. "Murat, sedyeleri hazırla. Dışarıdaki ekibe haber ver, helikopter pistini temizlesinler!"
"Komutanım, Murat Teğmen'in elinde derin bir kesik var, sabahki eğitimde tellere takıldı, dikiş attım!" dedi Şevval bir anda.
Sesi hâlâ titriyordu ama bu sefer fısıltı değildi. İki adam da şaşkınlıkla Şevval'e baktı. Kız yerdeki batikon şişesini ve makası hızla toplamış, eline tıbbi müdahale çantasını almıştı. Gözleri hâlâ yaşlıydı, çillik yüzü kıpkırmızıydı ama elindeki çantayı sıkı sıkı tutuyordu.
Arslan, kıza tiksinti ve güvensizlik dolu bir bakış attı. "Sen o çanta ile sadece kendin devrilirsin stajyer. Revirde kal. Askerlerin hayatını senin titreyen ellerine riske edemem."
"Ben... ben doktorum," dedi Şevval, gözlerinin içine bakmaya çalışarak. Sesi yine kısıldı, kelimeler boğazında düğümlendi. "B-ben... gelmek... zorundayım..."
"Kes sesini!" dedi Arslan arkasını dönerek. "Ayağımın altında dolaşma. Murat, benimle geliyorsun!"
Arslan ve Murat hızla revirden çıkıp acil müdahale alanına doğru koşmaya başladılar. Dışarıda dondurucu bir yağmur başlamıştı, toprak hızla çamura dönüşüyordu. Siren sesleri taburun dağlarında yankılanırken, Şevval revirin kapısında tek başına kaldı.
Elinin tersiyle gözyaşlarını sildi. Burnunu sertçe çekti. Arslan Komutan onun bir çelimsiz, bir ayakbağı olduğunu düşünüyordu. Haklıydı da belki. Sosyal olarak bir hiçti. İnsanların yüzüne bakamıyordu. Ama revire doğru yaklaşan askeri aracın acı siren sesini duyduğunda, içindeki o adli tabip adayı, o tıp öğrencisi bir anda uyandı.
Canlı insanlar zordu, evet. Ama şu an o canlı insanların ölü olmaması için birilerinin bir şey yapması gerekiyordu.
Şevval, Arslan'ın "kal" emrine rağmen, elinde tıbbi çantayla, yeni botlarını çamurlara bata çıka sürüyerek nizamiyeden giren askeri ambulansa doğru koşmaya başladı. Yağmur damlaları ve gözyaşları yüzünde birbirine karışıyordu ama ilk defa, kafasını öne eğmeden ileriye doğru bakıyordu.
Beğen bide yorum at ne olur.
Bölüm etkileşimi
