BÖLÜM 1: BOTLAR, YAŞLAR VE BİR KOMUTAN

Vaveyla Yazarı: ~ Şevval ~ Ç

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: BÖLÜM 1: BOTLAR, YAŞLAR VE BİR KOMUTAN

Arkadaşlar başlama tarihlerinizi buraya yazabilirsiniz.

Bide baştan söylemek istiyorum ana karakter olan kızımız biraz asosyal vede insanları bazen sinirlendirebilecek davranışlar yapabilir bunu göze alarak okuyun lütfen.

Evet eğer okumaya karar verdiyseniz teşekkürler.

Yazım hataları bazen mantık hatalarıda olabilir bunları lütfen mazur görün.

Okumaya geçebilirsiniz.

İnsanın hayatı boyunca yaptığı seçimler, geleceğinin tuğlalarını örer derlerdi. Şevval ise şu an o tuğlaların kendi üzerine çığ gibi devrildiğini hissediyordu.

Aynanın karşısına geçtiğinde, hayatının en büyük fiyaskosuyla yüz yüzeydi. Üzerindeki askeri kamuflaj, sanki kendisinden iki kat daha büyük bir adam için dikilmişti. Omuzları düşüyor, pantolonun paçaları kalın askeri botların üstünde kat kat yığılıyordu. Kafasına oturtmaya çalıştığı kask ise her başını hareket ettirişinde gözlerinin üzerine kadar kayıyor, dünyayı sadece kaskın alt kenarındaki dar bir açıdan görmesine neden oluyordu.

"Yirmi iki yaşındayım..." diye fısıldadı burnunu çekerek. "Yirmi iki yaşındayım ve Tıp Fakültesi 4. sınıf öğrencisiyim..."

Ama dışarıdan bakıldığında bırakın tıp öğrencisini, lise bire giden ve okul tiyatrosunda asker rolü verilmiş çelimsiz bir kız çocuğundan hiçbir farkı yoktu. 1.62 boyu, 55 kilosu, kıvırcığa yakın kısa siyah saçları ve yüzüne serpiştirilmiş tatlı çilleriyle adeta "ben yanlışlıkla buradayım" diye bağırıyordu. Kahverengi gözleri doldu, gözyaşları yanaklarından aşağı süzülüp devasa üniformanın yakasına damladı.

Şevval'in bu dünyadaki tek hayali iyi bir adli tabip olmaktı. Neden mi? Çünkü canlı insanlar zordu. Canlı insanlar soru sorar, jest ve mimik bekler, sosyal etkileşim talep ederdi. Şevval ise doğuştan sessiz, utangaç ve sosyal becerileri neredeyse sıfır olan biriydi. Dışarıdan bakanlar onu kendi halinde, minyon ve tatlı bulsa da, onun iç dünyası sürekli bir anksiyete fırtınasıydı. Ölüler ise öyle değildi. Onlar dinlerdi. Onlara otopsi yaparken konuşmanız gerekmezdi, sizi yargılamazlardı, küçük sohbetler yapmak zorunda kalmazdınız. Sadece ne neyse onu söylerlerdi.

Bu yüzden adli tıp uzmanı olmak istiyordu. Ama gel gelelim zorunlu staj dönemi geldiğinde işler hiç de planladığı gibi gitmemişti. Şehirdeki bütün hastanelere, adli tıp kurumlarına, özel laboratuvarlara başvurmuş ama kontenjan yetersizliğinden hepsinden ret yanıtı almıştı. Mezuniyetinin yanmaması için son çare olarak Sağlık Bakanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı'nın ortak protokolüyle açılan Doğu sınır birliklerindeki sahra ve birlik reviri stajına başvurmak zorunda kalmıştı. Hakkari'deki bu sınır taburuna gelirken tek düşündüğü; revirde oturup, hafif yaralanmalara pansuman yapmak, tansiyon ölçmek ve bol bol teorik adli tıp kitabı okumaktı.

Ne kadar da safça bir düşünceydi!
Oysa buraya ayak bastığı ilk an anlamalıydı. Birlik komutanı olan Jandarma Özel Harekât Yüzbaşı Arslan Akkaya'nın kuralları vardı. Ve Arslan Komutan'ın birinci kuralı şuydu: Bu tabur sınır hattındadır. Burada nefes alan herkes—doktoru, aşçısı, telsizcisi fark etmez—önce bir asker gibi ayakta kalmayı bilecek.

"İmdaaat..." diye iç çekti Şevval. Burnunu bir kez daha çekti. Geldiğinden beri gözyaşı muslukları hiç kapanmamıştı. Dün gece koğuşta üstünü değiştirirken ağlamıştı. Sabah soğuk suyla duş alırken ağlamıştı. Ve şimdi, saat sabahın tam 05.55'iydi. Birazdan sabah eğitimi başlayacaktı.
Ağır botlarını sürüyerek iç timlerin toplandığı devasa içtimai alanına doğru yürümeye başladı. Hava henüz aydınlanmamıştı. Hakkari'nin dağlık kesimindeki o keskin, insanı jilet gibi kesen ayazı yüzüne çarptı. Şevval kaskını arkaya doğru itmeye çalıştı ama kask yine öne düşüp burnunun ucuna kondu.

Saha çoktan hareketlenmişti. Dev gibi adamlar, omuzlarında tüfekleriyle muntazam sıralar halinde dizilmişti. Hepsi çelik gibi duruyordu. Aralarında tek eğreti duran, sanki bir çizgi filmden fırlayıp yanlışlıkla askeri kışlaya düşmüş olan Şevval'di.

"Geç kalıyorsun, sümüklü!"

Sıranın arkalarından bir uzman çavuşun hafifçe kıkırdadığını duydu. Geldiklerinden beri ona bu lakabı takmışlardı. Çünkü ne zaman görseler, Şevval ya bir köşede burnunu çekerek ağlıyor ya da gözleri kan çanağı gibi geziniyordu.
"Sümüklü değilim ben... Tıp öğrencisiyim..." diye mırıldandı kendi kendine ama sesini kimse duymadı. Sıranın en arkasına, boy sırasına göre geçmeye çalıştı ama en kısa asker bile ondan iki baş uzundu.

Tam o sırada, botların beton zeminde çıkardığı sert ve ritmik sesler alanda yankılandı. Bütün saha bir anda buz kesti. Çıt çıkarmıyordu.
Şevval kaskını eliyle yukarı kaldırıp baktı.
Gelen adam, adeta bir dağın yürüyen haliydi. 30 yaşında, 1.90 boyunda, geniş omuzları ve kaslı cüssesiyle adeta üniformayı patlatacakmış gibi duran Yüzbaşı Arslan Akkaya. Kısa kumral saçları, sert hatlı bir yüzü ve karanlıkta bile parıldayan keskin ela gözleri vardı. Adamın yürüyüşünden bile Otorite akıyordu. O, bu kışlanın değil, bu dağların hakimiydi. Asla taviz vermeyen, sesi çıktığında dağları inleten, disiplini hayatının merkezine koymuş bir adamdı.

Arslan Yüzbaşı, sıranın önüne geçti. Ellerini arkasında birleştirdi. Ela gözleri, alanın üzerinde bir kartal gibi gezindi. Ve tabii ki, o gözler en arkada, üstüne üç beden büyük gelen üniformanın içinde kaybolmuş, kafasındaki kaskı eliyle tutmaya çalışan minik kız çocuğuna takıldı.
Arslan Yüzbaşı'nın kaşları çatıldı. Derin, gür ve alandaki herkesin iliklerine kadar hissettiği yüksek desibelli sesiyle konuştu:

"TABUR! DİKKAT!"

Herkes aynı anda hazır ola geçti. Şevval de panikle elini kaskından çekti ama çekmesiyle birlikte kask tamamen gözlerinin üzerine düştü. Artık hiçbir şey görmüyordu.

Sert adımlar ona doğru yaklaşmaya başladı. Bot sesleri tam önünde durdu. Şevval, üzerindeki devasa gölgeyi hissedebiliyordu. Korkudan nefesi kesildi. Burnunu refleks olarak çekmek zorunda kaldı. Cık.

Arslan Yüzbaşı, boy farkından dolayı başını bayağı bir aşağı eğmek zorunda kalarak karşısındaki bu garip manzaraya baktı. Şevval'in kaskının altından sadece çilli burnu ve pembe dudakları görünüyordu. Ve o burnunu çekip duruyordu.

Arslan, parmaklarının ucuyla Şevval'in kaskını tutup hafifçe yukarı kaldırdı.
Şevval, karşısında o sert, keskin ela gözleri ve çelikten yapılmış gibi duran yüzü görünce gözlerini kırpıştırdı. Kahverengi gözleri dolu doluydu. Bir damla gözyaşı yanağından süzülüp çenesine doğru ilerledi.

"Sen," dedi Arslan Yüzbaşı. Sesi o kadar gür ve otoriterdi ki, Şevval'in dizleri titredi. "Sen buraya staja mı geldin, yoksa anaokulu gezisine mi?"
"S-staj... Komutanım," dedi Şevval, sesi içini çeke çeke çıkmıştı. "Ben doktorum... yani adli tabip adayıyım."

"Benim kışlamda şu an doktor yok!" diye gürledi Arslan. Sesin şiddetinden Şevval hafifçe geriye doğru sendeledi. "Benim kışlamda şu an eğitim sahasında olan bir personel var! Ve o personel üstünü giymeyi bile becerememiş!"

"Ama komutanım... en küçük beden buydu..." dedi Şevval, gözyaşları tutamayarak pıtır pıtır dökülmeye başladı. "Ben sadece otopsi öğrenmek, ders çalışmak istiyordum... Neden sabah altıda buradayım? Ben koşamam ki..."
Sıralardan hafif bir kıkırdama yükseldi ama Arslan Yüzbaşı'nın tek bir sert bakışıyla alandaki tüm ses bıçak gibi kesildi.

Arslan, karşısındaki bu ufacık kıza baktı. Ağlamaktan gözleri kızarmıştı, çilleri gözyaşlarıyla ıslanmıştı ve sürekli burnunu çekiyordu. Hayatında bu kadar kırılgan, bu kadar buraya ait olmayan bir canlı görmemişti. Ama burası sınır kışlasıydı. Ağlamaya yer yoktu.
"Burada ağlayamazsın!" dedi Arslan, sesini daha da sertleştirerek. "Ağlamak nefes tüketmektir! Tüketecek nefesin varsa, koşacaksın! Beş kilometre ısınma koşusu! Bütün tabur hareket et!"

"Beş... beş kilometre mi?" Şevval'in gözleri dehşetle açıldı. Kalbi duracak gibi oldu. "Ben hayatımda otobüse yetişmek dışında koşmadım ki!"

"Şimdi koşacaksın!" diye bağırdı Arslan Yüzbaşı. "En arkada kalırsan iki tur daha eklersin! Marş marş!"

Askerler ritmik adımlarla koşuya başladı. Şevval ise devasa botlarının içinde ayakları kayarak, kaskı her adımda kafasında zıplayarak koşmaya çalıştı. Daha ellinci metrede nefesi kesilmişti.
"Anam..." diye ağlamaya başladı yürürken. Hem koşuyor hem hüngür hüngür ağlıyordu. "Ben ne yaptım... Ben sadece ölülerle çalışmak istiyordum... Canlılar çok acımasız... Bu komutan ayam kadar adama ne yedirmişler de böyle bağırıyor..."

"Sesi kes ve adımlarını hızlandır, sümüklü!" diye arkadan bir ses gürledi. Arslan Yüzbaşı, elleri arkasında, sanki düz yolda yürüyormuş gibi rahat bir tempoyla arkalarından geliyordu.

Şevval burnunu çekti, kaskını düzeltti, düşen pantolonunu yukarı topladı ve Hakkari'nin soğuk sabahında, hayatının en uzun ve en gözyaşlı staj gününe doğru adım attı. Bu komutan adamı öldürürdü, evet. Ama Şevval zaten adli tabip olmak istiyordu, yani en azından kendi otopsisine belki kendi karar verirdi!

Eğer ilk bölümü okuduysanız hepinize teşekkür ederim.

Yorum yazıp beğenmeyi unutmayın.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.