BÖLÜM 3: YEŞİL PAKETİN ARKASINDAKİ GERÇEK

Vaveyla Yazarı: ~ Şevval ~ Ç

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: BÖLÜM 3: YEŞİL PAKETİN ARKASINDAKİ GERÇEK

Üçüncü bölümden selamlar.

Bu arada askerlerle ilgili yanlış bişey yazdıysam eğer şimdiden sorry çünkü çok araştırmadım direk yazmaya başladım.

Biraz üşengeçim.

Şevval, yemekhane masasında bıraktığı o küçük bitki çayı paketi ve ıslak mendil kutusuna bakarken, bir an için Arslan Komutan'ın sert kabuğunun altında merhametli bir kalbin yattığını sanmıştı. Hatta içinden, "Belki de göründüğü kadar acımasız değildir, sadece görevi gereği sert duruyordur" diye geçirme saflığında bulunmuştu.

Ama ne büyük bir hataydı!
Ertesi sabah saat tam 05.30'da, henüz koğuşun pencerelerine zifiri karanlık çökmüşken çalan o kulak tırmalayıcı siren sesiyle yataktan fırladığında, acı gerçekle yüzleşti. Şevval, gözlerini ovuşturup kazağını geçirmeye çalışırken kapı pat diye açıldı. İçeri giren nöbetçi uzman çavuş, elinde tuttuğu ağır, haki renkli askeri sırt çantasını güm diye Şevval'in yatağının kenarına bıraktı.

"Bu ne?" diye fısıldadı Şevval, sesi boğazında düğümlenerek.

"Arslan Komutan'ın emri," dedi uzman çavuş, acıyan bakışlarla. "Grip atlatasın diye verilen o limonlu çayın bedeli bu Şevval Hanım. Komutan, 'Sümüğünü kuruttuysa vücudundaki direnci artırma vakti geldi' dedi. Çantanın içinde tam beş kilo kum torbası var. Bugün eğitim sahasına bununla çıkacaksın."

Şevval'in gözleri bir anda kocaman açıldı. Kalbi göğüs kafesini dövmeye başladı. O bitki çayı bir incelik, bir jest değilmiş; tamamen "iyileş de seni daha iyi benzeteyim" taktiğiymiş! Arslan Akkaya, insani bir duyguyla değil, tamamen bir askeri stratejiyle hareket etmişti.

"B-beş kilo mu?" diye mırıldandı Şevval. Sesi yine içine kaçmıştı. Konuşma becerileri zaten normal şartlarda bile çok zayıftı. İnsanlarla iletişim kurmak onun için devasa bir engeldi. Kalabalık bir ortama girdiğinde dili tutulur, kuracağı cümleleri kafasında defalarca evirip çevirir ama dışarıya sadece belirsiz fısıltılar çıkarabilirdi.
Sırt çantasını kulplarından tutup kaldırmaya çalıştı. Çanta neredeyse kendi ağırlığının onda biriydi! Zor belalılardan sırtına geçirdi. Çantanın ağırlığı, zaten 1.62 olan boyunu iyice yere yakınlaştırmış, omuzlarını çökertmişti.

Kafasındaki o büyük kask yine öne doğru kaydı. Botlar ağır, çanta ağır, kask ağır... Şevval, askeri üniformanın içinde adeta canlı bir kaplumbağaya dönmüştü.

İçtimai alana çıktığında buz gibi ayaz yüzüne çarptı. Tabur çoktan dizilmişti. Şevval, sırtındaki beş kiloluk kamburuyla, botlarını sürüyerek en arkaya doğru ilerledi. Ağlamamak için alt dudağını ısırdı ama göz pınarları çoktan dolmuştu bile.

Sert ve otoriter adım sesleri alanda yankılandı. Arslan Yüzbaşı, her zamanki gibi kusursuz kamuflajı, dik duruşu ve o korkutucu ela gözleriyle sıranın önüne geçti. Gözleri anında en arkadaki minik gölgeye kilitlendi. Şevval'in sırtındaki çantayı görünce dudaklarında belirsiz, acımasız bir memnuniyet ifadesi belirdi.

"TABUR! DİKKAT!"

Arslan'ın sesi dağlarda yankılanırken Şevval irkildi. Kaskı yine gözlerinin üzerine düştü. Arslan Yüzbaşı, adımlarını doğrudan Şevval'e doğru attı. Her adımında Şevval biraz daha büzüldü, başını biraz daha öne eğdi.
Arslan, tam karşısında durdu. Cüssesiyle sabahın alacakaranlığını bile kapatıyordu.

"Stajyer!" diye gürledi Arslan. Sesinin desibeli Şevval'in kulaklarını çınlattı. "Sırtındaki yük seni rahatsız etti mi?"

Şevval başını kaldırmadı. Kafasını tamamen öne eğdi. Siyah saçları alnına döküldü, gözlerini botlarının uçlarına dikti. Cümle kuramıyordu. Aklından "Evet rahatsız etti, ben ölüyorum, nefes alamıyorum" demek geçiyordu ama dudaklarından çıkan tek şey silik bir fısıltıydı. Başını hızla aşağı yukarı salladı.
"E-emredersiniz komutanım..."

Arslan kaşlarını çattı. Kızın bu içine kapanık, kendi kendine fısıldayan hali onu çileden çıkarıyordu. O bir komutandı ve karşısında net, bağıran, kararlı askerler görmeye alışıktı. Bu kız ise bir kabuğun içine çekiliyor, ne zaman sıkışsa kafasını eğip sadece emredersiniz diyordu.

"Bana fısıldama!" diye gürledi Arslan, kıza doğru bir adım daha atarak. "Gözlerimin içine bak! Sesini duymuyorum! Ne dedin?"

Şevval korkuyla kaskını elinin tersiyle yukarı itti. Kahverengi gözleri dolu doluydu, yanakları soğuktan ve stresten kıpkırmızı olmuştu. Arslan'ın keskin ela gözleriyle temas kurduğu an dili tamamen kilitlendi. İki kelimeyi yan yana getirmesi imkansızdı. Uzun cümleler kurmak, derdini anlatmak onun için otopsi yapmaktan bin kat daha zordu.

Yine başını öne eğdi. Kafasını hızlı hızlı aşağı yukarı salladı.
"Emredersiniz komutanım..." dedi biraz daha yüksek ama hâlâ titrek bir sesle.
"Bana cevap ver stajyer! Sırtındaki beş kiloyla o parkuru bitirebilecek misin, bitiremeyecek misin?"

Şevval'in boğazından küçük bir hıçkırık kaçtı. Cık. Burnunu çekti. Uzun uzun "Ben doktorum, benim kas kütlem buna uygun değil, ben koşarken omurgama binen yük yüzünden bel fıtığı olacağım" diye açıklamak istedi. Ama yapamadı. Sosyal anksiyetesi ve adamın ezici otoritesi boğazını sıkıyordu.

Tek yaptığı, gözyaşları yanaklarından dökülürken kafasını sallamak oldu.
"E-emredersiniz komutanım..."

Arslan derin bir nefes aldı. Kızın bu çaresiz ama direnmeyen, sadece başını eğip kabullenen hali garip bir şekilde sinirini bozuyordu. Ağlıyordu, sümüğü akıyordu, konuşamıyordu ama bir şekilde hâlâ 'buradayım' diyordu.

"O zaman marş marş!" diye bağırdı Arslan. "Tüm tabur, sekiz kilometre! En arkada kalana beş kilo daha eklerim!"

Şevval, sırtındaki beş kiloluk çanta her adımda beline vururken koşmaya başladı. Daha birinci kilometrede dizleri titremeye, ciğerleri yanmaya başladı. Her adımda kaskı zıplıyor, botları ayağını vuruyordu.

"Anam..." diye fısıldadı hüngür hüngür ağlayarak. "Bitki çayıymış... İnsanlık ölmemişmiş... Adam resmen beni öldürmek için vitamin takviyesi yapmış..."

Gözyaşları çenesinden damlarken, arkasından gelen ritmik bot seslerini duydu. Arslan Yüzbaşı, elinde kronometreyle onun hemen iki adım arkasında yürüyordu.

"Adımlarını aç!" diye gürledi Arslan. "Nefesini burnundan al, ağzından ver! Ağlayarak nefes tüketme!"

Şevval konuşamadı. Arkasına bile bakamadı. Sadece kafasını hızla aşağı yukarı salladı.
"E-emredersiniz komutanım..."

İkinci kilometre bittiğinde Şevval'in görüşü bulanıklaşmaya başladı. Bacakları artık onu taşımıyordu. Sırtındaki çanta ona elli kilo gibi geliyordu. Bir çakıl taşına takıldı, dengesini tamamen kaybetti ve dizlerinin üzerine yere kapaklandı.

"Ah!"

Kaskı başından fırlayıp çamurun içine yuvarlandı. Şevval ellerini toprağa dayadı. Artık kalkacak gücü kalmamıştı. Göğsü hızla kalkıp iniyor, gözyaşları toprağa damlıyordu.
Sert bot sesleri yanında durdu. Arslan Yüzbaşı tepesinde dikildi.

"Kalk," dedi soğuk bir sesle. "Eğitim sahada bitmez. Sen bitti dediğinde biter. Kalk!"
Şevval başını kaldırdı. Siyah saçları yüzüne yapışmıştı, çilleri gözyaşları ve hafif çamur lekesiyle kaplanmıştı. Arslan'a baktı. İçinde bir şeyler kırılmıştı ama konuşamıyordu işte.
Derdini anlatamıyordu. Kendini savunamıyordu. O, insanlarla konuşmaktansa cansız bedenleri incelemeyi bu yüzden seçmişti.

Arslan, kızın o çaresiz ama pes etmeyen kahverengi gözlerine baktığında ilk defa içinde bir şeylerin cız ettiğini hissetti. Bu kız rol yapmıyordu. Gerçekten konuşamıyordu, gerçekten zorlanıyordu. Ama gıkını çıkarıp tek bir şikayet cümlesi bile kurmuyordu. Sadece başını eğiyordu.

Arslan eğildi. Şevval'in çamura batan kaskını aldı, eliyle üzerindeki çamuru sildi. Sonra Şevval'in kolundan tutup onu tek hamlede ayağa kaldırdı. Şevval sendeledi ama Arslan onu düşmeden tuttu.

"Cümle kurmayı bilmiyor musun sen?" dedi Arslan, sesi bu sefer şaşırtıcı bir şekilde daha düşüktü. O gürleyen ton gitmiş, yerine meraklı ve sert bir fısıltı gelmişti. "Neden 'yapamıyorum' demiyorsun? Neden 'canım acıyor' diye bağırmıyorsun? Tek bildiğin kafanı sallamak mı?"

Şevval, adamın eli hâlâ kolundayken gözlerinin içine baktı. Dudakları titredi. Burnunu çekti. Cümleler boğazına dizildi ama dışarı çıkamadı. Konuşmak onun için dağları tırmanmaktan zordu.

Başını yine öne eğdi. Gözyaşları Arslan'ın botlarının üzerine damladı.
"E-emredersiniz komutanım..." dedi kısık bir sesle.

Arslan Yüzbaşı, hayatında ilk defa bir asker karşısında ne diyeceğini bilemedi. Kızın bu sessiz kabullenişi, o devasa bağırmalarından daha güçlü bir duvar örmüştü aralarına. Arslan, kızın sırtındaki çantanın klipsini tek hareketle çözdü ve çantayı kendi omuzuna aldı.

"Kaskını tak," dedi sertçe, arkasını dönerek. "Revire gidiyorsun. Murat ayaklarına baksın. Yarın sabah yine buradasın."

Şevval, arkasından beş kiloluk çantayı tek eliyle taşıyarak yürüyen dev adama baktı. Yine konuşamamıştı. Yine derdini anlatamamıştı. Ama Arslan Komutan, belki de ilk defa, o sessizliğin arkasındaki çığlığı duymuştu.

Beğen yorum at.

Okuduğun için teşekkürler.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

2okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.