4. bölüm / 6
Boyundan Büyük İşlerBÖLÜM 4: REVİRİN SESSİZLİĞİ VE BİR ÇİFT POSTAL
Bölümler 6Şu an: BÖLÜM 4: REVİRİN SESSİZLİĞİ VE BİR ÇİFT POSTAL
- 1 BÖLÜM 1: BOTLAR, YAŞLAR VE BİR KOMUTAN1.193 kelime
- 2 BÖLÜM 2: DÜDÜK SESLERİ VE ÇAY LİMON1.266 kelime
- 3 BÖLÜM 3: YEŞİL PAKETİN ARKASINDAKİ GERÇEK1.141 kelime
- 4 BÖLÜM 4: REVİRİN SESSİZLİĞİ VE BİR ÇİFT POSTAL1.136 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 BÖLÜM 5: ÇAMURDAKİ İZLER VE TAHAMMÜLSÜZLÜK1.055 kelime
- 6 BÖLÜM 6: YANLIŞ TEŞHİS VE KAPI EŞİĞİ1.091 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Başta bişey yazmaya üşendiğim için artık yazmam büyük ihtimalle.
Oo dördüncü bölümüde okuyorsun hee beğendin demeki.
Revirin beyaz fayans kaplı duvarları, Hakkari'nin o dondurucu ayazından ve eğitim sahasının bitmek bilmeyen bağırışlarından uzak, adeta izole bir sığınaktı. İçeride hafif bir antiseptik ve tendürdiyot kokusu hakim olsa da Şevval için burası kışlanın tek yaşanabilir yeriydi.
Şevval, muayene sedyesinin kenarına oturmuş, çoraplarını yavaşça çıkarmaya çalışıyordu. Ayak başparmakları ve topukları, o devasa askeri botların içinde saatlerce sürtünmekten su toplamış, yer yer su kabarcıkları patlayıp canını yakacak bir kıvama gelmişti.
"Vay canına..." dedi Teğmen Murat, elinde pansuman tepsisiyle yaklaşırken. Sedye kenarına bir tabure çekip Şevval'in kanamış ve su toplamış ayaklarına baktı. "Şevval, sen bu ayaklarla sekiz kilometre nasıl koştun? Gerçekten inanılmaz bir eşik. Normalde bir insan ikinci kilometrede durur, 'Ben yapamıyorum' der."
Şevval başını öne eğdi. Ellerini dizlerinin arasında birleştirdi, parmaklarıyla oynamaya başladı. Siyah, kısa saçları yüzünün iki yanından aşağı sarkıyordu.
"D-diyemedim..." diye fısıldadı. Sesi o kadar kısıktı ki Murat duymakta zorlandı. "Konuşamıyorum ki ben... İnsanlar bana bağırınca veya çok fazla kişi birden bakınca... kelimeler boğazıma takılıyor. Zaten bu yüzden..."
"Bu yüzden mi adli tıp?" diye sordu Murat şefkatle. Elindeki pamuk ve gazlı bezle Şevval'in ayağındaki yaraları temizlemeye başladı.
Şevval hafifçe irkildi, canı yanmıştı ama gıkını çıkarmadı. Yavaşça başını aşağı yukarı salladı. "Ölüler... soru sormuyor. Benden bir cevap beklemiyorlar. Onların yanında yanlış bir şey söyleme korkum yok. Sosyal becerilerim çok kötü benim Teğmenim. İnsanlarla konuşurken hep yanlış anlaşılıyorum ya da hiç konuşamıyorum. Onlar canlı... ben canlılarla baş edemiyorum."
Murat sargı bezini sararken derin bir iç çekti. "Anlıyorum seni. Ama biliyor musun, Arslan Komutan da aslında canlılarla pek baş edebilen biri değildir. O da insanlarla iletişimini sadece bağırmak ve emretmek üzerinden kuruyor. İkiniz birbirinizin tam zıttısınız ama bir bakıma aynı eksikliği farklı yollarla kapatıyorsunuz."
Şevval kaşlarını çattı. "O... o bir canavar," diye mırıldandı burnunu çekerek. "Bana bilerek o beş kiloluk çantayı verdi. Bitki çayı vermişti bir de! Ben de sanmıştım ki..."
"Arslan Komutan kimseye acımaz Şevval," dedi Murat ayağını sarmayı bitirirken. "Ama dürüst olmak gerekirse, bugün seni o sahadan kucağında taşımadığına şükret. Ve o çantayı kendi omuzuna alıp götürdü, fark ettin mi? Arslan Akkaya hayatında ilk defa bir kursiyerin veya personelin yükünü kendi taşıdı. Bu kışlada bunun bir emsali yok."
Şevval cevap vermedi. Bakışlarını revirin zeminine dikti. Gerçekten de adam o ağır çantayı tek eliyle almış, arkasını dönüp gitmişti. Ama bu bir iyilik miydi, yoksa 'sen bu yükü bile taşıyamıyorsun' demenin başka bir yolu muydu, emin olamıyordu.
Tam o sırada revirin ağır ahşap kapısı sertçe açıldı.
İçeri giren bedenle birlikte revirin o sakin havası bir anda dağıldı. Arslan Yüzbaşı, geniş omuzları, kasvetli duruşu ve her zamanki o sert, keskin ela gözleriyle eşikte duruyordu. Üzerindeki kamuflajın kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı; ön kolları kaslı ve damarlıydı. Bakışları doğrudan sedyede oturan, ayakları sargı beziyle kaplanmış minik kıza kaydı.
Murat hızla ayağa kalkıp selam verdi. "Komutanım!"
"Durum ne?" dedi Arslan, gür sesiyle. Adımları ağır ve kendinden emindi. Sedye kenarına kadar gelip durdu.
"Ayaklarında ciddi doku tahrişi ve su toplamaları var komutanım," dedi Murat. "İki gün kesin istirahat öneriyorum. Bot giymesi şu an imkansız."
Arslan'ın gözleri Şevval'in ayaklarına, ardından gözlerini kaçıran yüzüne kaydı. Kız yine kafasını öne eğmiş, çilli burnunu çekip duruyordu. Saçlarının arasından sadece alnı ve titreyen dudakları görünüyordu.
"İstirahat yok," dedi Arslan soğuk bir sesle.
Şevval'in omuzları sarsıldı. Gözleri doldu ama başını kaldırmadı. Biliyordum, diye düşündü içinden. Yine beni o dağa çıkaracak. Ayaklarım kanasa da koşturacak.
"Komutanım, tıbbi olarak..." diye araya girmeye çalıştı Murat.
"Lafımı kesme Teğmen," dedi Arslan. Sesindeki otorite tartışmaya kapalıydı. Ardından arkasında tuttuğu sol elini öne çıkardı. Elinde, askeri standartların dışında, daha küçük numara, özel olarak yumuşatılmış deriden yapılmış ve içi pedli yepyeni bir çift bot duruyordu.
Arslan botları sedyenin yanındaki sandalyenin üzerine bıraktı.
"Lojistikten getirttim. 36 numara. İç tabanı özel ortopedik pedli," dedi Arslan, bakışlarını Şevval'e dikerek. "Sana verilen o botlar taburun en küçük bedeniydi ama yine de senin o çocuk ayaklarına büyüktü. Bu botlar ayağını vurmaz."
Şevval şaşkınlıkla başını kaldırdı. Kahverengi gözleri kocaman açılmıştı. Önündeki gıcır gıcır, küçük boy askeri botlara, sonra da Arslan'ın o çelik gibi duran sert yüzüne baktı.
Konuşmak istedi. "S-siz... benim için mi..." demek istedi. Teşekkür etmek, bu sert adamın neden böyle bir şey yaptığını sormak istedi. Ama sosyal anksiyetesi yine boğazına bir yumru gibi oturdu. Dudakları kıpırdadı ama tek bir ses bile çıkmadı.
Yine o tanıdık reflex devreye girdi. Şevval hızla başını öne eğdi. Saçları yüzünü kapattı. Kafasını hızlı hızlı aşağı yukarı salladı.
"E-emredersiniz komutanım..." dedi fısıltıyla.
Arslan'ın kaşları çatıldı. Bir an için kızın yüzünde bir gülümseme, en azından düzgün bir teşekkür cümlesi beklemişti. Ama karşısında yine sadece başını sallayan, korkudan kabuğuna çekilen ve o klişe cümleyi kuran bir kız çocuğu vardı.
"Sene başından beri aynı laf!" dedi Arslan, bir anda sesini yükselterek. Desibeli revirin duvarlarında çınladı. "Emredersiniz komutanım! Başka kelime bilmiyor musun sen stajyer? Tıp fakültesinde sana sadece bu cümleyi mi öğrettiler? Konuşsana!"
Şevval irkildi. Gözlerinden bir damla yaş süzülüp kucağında birleştirdiği ellerinin üzerine düştü. Burnunu çekti. Cık.
Arslan, kızın ağladığını görünce derin bir nefes verdi. Elini şakaklarına götürdü. Bütün bir taburu tek bir emriyle hizaya sokan, dağlarda terörist kök söktüren adam, 1.62 boyunda, 55 kilo bir tıp öğrencisinin karşısında ne yapacağını bilemiyordu. Kız bağırdıkça içine kaçıyor, sert davrandıkça ağlıyordu.
"Ağlama," dedi Arslan. Bu sefer sesi gürlemiyordu ama hâlâ sertti. "Ağlaman bittiyse o botları giyeceksin. Yarın sabah altıda eğitim sahasında koşu yok."
Şevval başını aniden kaldırdı. "Y-yok mu?"
"Yok," dedi Arslan, göz temasını kesmeden. "Yarın sabah altıda revirde olacaksın. Bölükten gelen hafif yaralıların pansumanını ve ilk müdahalesini yapacaksın. Teğmen Murat seni denetleyecek. Eğer tek bir hastanın karşısında böyle kafanı eğip fısıldarsan, o botları geri alır, seni yine sekiz kilometre koştururum. Anlaşıldı mı?"
Şevval, Arslan'ın ela gözlerine baktı. Adam ona acımıyordu; ona kendi yöntemleriyle bir alan açmaya çalışıyordu. O sertliğin arkasında, kendince bir adalet anlayışı vardı.
Şevval, gözyaşını elinin tersiyle sildi. Bu sefer başını öne eğmedi. Arslan'ın gözlerinin içine bakarak, tıkalı boğazını zorladı.
"An-anlaşıldı... Komutanım," dedi. Sesi hâlâ titriyordu ama bu sefer en azından fısıltı değildi.
Arslan Yüzbaşı'nın dudaklarının kenarında çok hafif, belirsiz bir seğirme oldu. Memnun kalmış gibiydi. Arkasını döndü, gipürlü kapıyı sertçe açıp dışarı çıktı. Botlarının beton koridorda çıkardığı sert sesler yavaşça uzaklaştı.
Teğmen Murat sandalyenin üzerindeki botları alıp Şevval'e uzattı. "Al bakalım 'Sümüklü'. Arslan Yüzbaşı bu kışlada kimse için lojistiği ayağa kaldırmadı. Bu botların buraya gelmesi için Van bölge komutanlığını aradığına yemin edebilirim ama kanıtlayamam."
Şevval kucağına koyulan yeni botlara dokundu. Derisi yumuşacıktı.
"O çok garip bir adam..." diye mırıldandı Şevval, parmaklarını botun bağcıklarında gezdirirken. "Çok bağırıyor. Çok korkunç. Ama..."
"Ama ne?" diye sordu Murat gülümseyerek.
"Ama... kötü biri değil galiba," dedi Şevval kısık bir sesle. Burnunu son bir kez çekti.
Hakkari'nin dondurucu soğuğunda, bir sınır kışlasında geçireceği altmış bölümün henüz başındaydı. Önünde aşması gereken kocaman dağlar, yenmesi gereken devasa bir sosyal anksiyete ve sesi dağları deviren bir komutan vardı. Ama Şevval ilk defa, bu kışlada sadece ölülerin değil, belki kendisinin de bir geleceği olabileceğini hissetti.
Beğen bide yorum at ne olur.
Bölüm etkileşimi
