5

Vaveyla Yazarı: Murat Kesgin

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: 5

İki ekip arabası Bahçelievler’e doğru yola çıktı. Öndeki arabaların yol vermeleri için sirenleri açtılar. Arzu ve Kemal arkadan onları takip ediyordu Arzunun aracıyla. Arabayı Kemal kullanıyordu. Arzu mutlu görünüyordu. Pelin’e güvendiği için pişman olmamıştı. Sonunda okula baskın düzenleyeceklerdi. Yalnız acele etmeleri gerekiyordu. Aşırı hızda giden zorda olsa virajı aldı. Yanda duran çöp kamyonuna çarpıyordu az daha. Tam bir aksiyon filmi gibiydi. Arzu ekipteki polislere etrafı sarmalarını söyledi.
Kampüsün içinde bankta oturan Pelin’in yanına gitti. Soğukkanlıydı ikisi de. Pelin kendisine yaklaşmakta olan Arzu’yu görünce soğukkanlılığını bozmadan bir fotoğraf çıkardı,
“Daha sonra teşekkür edersin. Resimde gördüğün şu şahıs, C-105 de derste şu anda. Dersin bitmesini bekleyecek mi...”
Sormasına kalmadan Arzu Pelin’i tuttuğu gibi kaldırdı.
“Götür beni c-105 e.”
Birlikte sınıfın önüne geldiler. Arzu direk açtı kapıyı ve sınıfı süzdü. Sınıftakiler şaşkınlıkla ona baktı.
“Pardon, birini mi arıyordunuz?” diye sordu sınıfın hocası.
Arzu etrafına bakınarak “evet” dediğinde fotoğraftaki çocuğu gördü. Çocuğun yüzüne bakarak öğretmene, “Şu arkadaşı arıyorum” demesine kalmadan cam kenarında oturan çocuk birdenbire panik içinde ayaklanıp camdan dışarı çıktı. Zemin katta olmalarının avantajı vardı çocuk için. Arzu hemen cama doğru yaklaşıp silahını çıkardı. Sınıftakiler silahı görünce panik yaptılar. Çocuk kaçmak üzereyken Arzu nişan aldı. Keşke bunu yapmak zorunda kalmasaydı. Fakat ekiplerin arabayla giremeyeceği ve inip yakalamaya kalktıklarında çok zaman kaybedeceği bir yere doğru kaçıyordu çocuk. Nişan aldı ve genci bacağından yaraladı. Telefonu çıkarıp son aramalardan Kemali aradı. Ekipler içeri girerken Kemal’e, “Hastaneye gitmemiz gerekecek” dedi.
“Telefondaki ses cevap verdi. Bunu yapmayı çok seviyorsun değil mi? Bir gün bir tanesini öldüreceğinden korkuyorum.”
Arzu panik halindeki sınıfı yatıştırdı ve durumu anlattı. Pelin’le beraber ayrıldılar sınıftan. Arzu teşekkür etti ve başı ne zaman sıkışırsa aramasını söyledi.

***
Alp eve erken gelmişti. Kitaplarını bir köşeye fırlatıp kendini yatağa attı. Uyumak istiyordu. Uyuyup rüyasının devamını görmek, o kızı bulmak istiyordu. Bunun için son günlerde çok uyuyordu. Gözlerini kapattı. Bir sağa bir sola döndü. Tekrar açtı gözlerini. Uyuyamıyordu. Kalkıp mutfağa gitti ve dolabı açtı. Bir kase yoğurt alıp biraz yedi ve tekrar yatağa döndü. Gözlerini kapattı… Yine olmuyordu. Sinirlendi ve kalktı. Odanın kapısını hızla kapatıp çıktı. Dışarı adım attığında içki içmeye karar verdi. Sahile doğru yürüdü. Ellerini ceplerine sokup düşünmeye başladı. Kayalıklara yaklaşmıştı. Birinin üstüne oturdu ve denizi seyretti. Sonra birden havaya baktı. Yıldızları gördü. Yüzlerce yıldız vardı. Onları seyrediyor. Yıldızlardan şekiller çıkarmaya çalışıyordu. Aniden hemen yanından bir ses geldi,
“Sanırım yarın hava çok güzel olacak.”
Alp’in kafasını çevirip bakmasıyla şaşırması bir oldu. Bu sarışın kızın sevgilisi olan rüyasında gördüğü çocuktu.
“Sen” dedi Alp şaşkınca.
“Çocuk Alp’in yanındaki kayalığa yaklaşıp oturdu, “Evet, çok garip değil mi? Ne güzel tesadüf.”
Alp tebessümle devam etti, “Seni rüyamda gördüm. Yani daha önce hiç görmemiştim. Yani söylemek istediğim bu normal bir tesadüf değil.”
Alp çocuğun adını sordu. “Hasan” derken elini sıktı garip çocuk. “Belki de o kızı bulman için beni sana tanrı göndermiştir?”
Alp olanları anlamaya çalışıyordu, “Peki onların adları ne?”
“Beril ve Sevil. Yaklaşık iki sene önce Sevil’le tanıştım ve birbirimize aşık olduk. Berilde onun kankasıdır. Onu yalnız bırakmaz.”
Alp onların nerede olduklarını sorduğunda denizi seyretmekte olan Hasan cevap vermedi. Biraz sonra Alp’e döndü ve gözlerinin içine baktı, “Burada değiller.”
Boynunun kıtlatıp devam etti, “Nerede olduklarını sen bileceksin.”
Alp taşlara bakarken kafasını sallıyor hala neler olduğunu anlamaya çalışıyordu,
“Dalga mı geçiyorsun? Ben nereden bileceğim?”
Hasan ellerini dizlerine birleştirdi, “Bak, sana bir hikaye anlatacağım, aslında klasiktir ve cevabı biraz düşünülünce bilinir. Adamın teki ve karısı birlikte kiliseye gidiyorlar ve yan yana oturuyorlar. Hava çok sıcak olduğu için karısı elindeki yelpazeyi sallayarak serinlemeye çalışıyor. Bu sırada adam karısının omzuna yatıyor ve uykuya dalıyor. Sonra bir rüya görmeye başlıyor... Rüyasında onu bağladıklarını ve idam edeceklerini görüyor. Hem de kafasını keserek… Balta hızlıca kafasına doğru düşüyor. Tam balta adamın kafasını kesecekken karısının yelpazesi adamın boynuna çarpıyor yanlışlıkla. Adam uyanmıyor. Çünkü ölüyor...”
Alp bir süre başka şeyler duyacakmışçasına Hasan’a baktı.
“İyi de ne alakası var?”
“Ne alakası olduğunu da Umut anlatacak sana.”
“Onla görüşmeme izin verm. .”
Alp’in sesi kısıldı üzerine doğru gelmekte olan dev dalgayı görünce ayaklandı ve Hasan’a bağırdı,
“Kalk çabuk!”
Hasan oturduğu yerden kımıldamıyordu bile Alp onu kaldırmaya çalışırken,
“Endişelenme Alp...”
Bu esnada su Alp’in yüzüne hızla çarpmıştı ki Alp birden ayaklandı ve yatağından düştü. Soluk soluğayken iki çift ayak gördü ve kafasını yavaşça yukarı doğru kaldırdı. Can ve Pelin ona yukardan el sallıyorlardı. Pelin elindeki bardağı saklıyormuş gibi yaptı. Alp gördüğü şeyin rüya mı yoksa hayal mi olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Can, “İyi misin Alp?” diye sordu.
“Ne olduğuna inanamayacaksınız.”
“Pelin elindeki bardağı bırakırken, “Yine o kızı gördüm dersen bayılırım açıkçası...”
“Hayır” diyerek ayağa kalkıp yatağa oturdu. “Ama yanlarındaki çocuğu gördüm. Adı Hasan’mış. Bana bütün bunların gerçek olduğunu söyledi. Umut’la görüşmem gerekiyor.”
“Bu imkansız.” diye cevap verdi Pelin.
***
Halil’in yüzü gülüyordu. Elinde olsa tekerlekli sandalyeyi ittiren Cem’e daha hızlı olması için haykıracaktı. Burcu yürürken bir yandan Cem’e bakıp gülümsüyordu,
“Teşekkür ederim canım. Çok mutluyuz son günlerde. Senin sayende.”
“Hep böyle kalalım... Hepimiz.”
Huzur evine babalarını ziyarete gelmeye karar vermişlerdi. Fakat Burcu ve Halil bu mutluluklarının çok kısa süreceğinden haberdar değildiler.
Huzur evinin bahçesinde bir kalabalık toplanmıştı. Etrafta oturan yaşlılar umutsuzca bakınıyordu etraflarına. Gençler kalabalığın olduğu yere doğru ilerlediğinde genç bir bayan gruptan ayrılıp bunlara doğru yaklaştı. Burcu gelen bayanı görünce gülümsedi. Fakat kızın yüz ifadesi değişmedi.
“Hoş geldin Burcu. Gelsene bir dakika” diyerek kızı kolundan kavradı. Kız tedirgindi, sakin olmaya çalışıyordu. Burcu neler olduğunu anlamak için kızın yüzüne bakıyordu.
“İki saat önce yaşı 30 civarında bir adam geldi. Sanırım adı Davut’tu. Babanı ziyaret edeceğini onun yeğeni olduğunu söyledi...”
Burcu kızın ağzından çıkan her kelimede korkmaya başlamıştı. “Evet” diyerek devam etmesini bekledi.
Kız içten bir nefes alarak daraldığını ve umutsuzluğunu belli etti.
“Babanı silahla vurdu…”
Kan beynine sıçramıştı Burcu’nun. Derin bir boşluktan düşermiş gibi hissederken,
“Yani!” dedi sinirli ve umutluca.
“Başın sağ olsun...”
Burcu bunu duyduğunda kendinden geçmişti. Derin bir nefes aldı. Aniden çığlık atmaya başladı. Cem Burcu’yu kavradı ve sakinleştirmeye çalıştı. Halil tekerlekli sandalyesinden kalkmak için acı içinde çırpınıyordu. Cem durduramıyordu kızı bir türlü. Onu hastaneye götürmek için kavradı ve arabasına doğru taşıdı. Telaştan Halil’i orada unutmuştu. Halil umutsuzca düşünüyordu... Sadece düşünüyordu…

***
Pelin hastaneyi gözetlerken daha önce geldiklerinde nöbetçilerin kaç saatte bir değişmeye geldiklerini hatırlamaya çalıştı. İyi bir plan yapması gerekiyordu. Zaman az değildi bunun için ama Alp’in de sabırsızlığını işin içine katınca durum daha acildi.
Can gözlerini hastanenin yakınına dikmiş, insanları gözetliyordu. Alptuğ bir süre Can’a dönüp baktı ve bu tuhaf duruşunun nedenini merak etti.
“Ne oldu?”
Can kendine gelerek, “Bir şey yok.” dedi.
Pelin çocukların önüne geçti, “Tamam. İyi dinleyin. Klasik olan şeyi yapacağız.”
“Nasıl yani?”
“İki nöbetçi birazdan çıkacak. Yani şansımız varsa yerlerine geçecek olan nöbetçilerden önce çıkarlar. Yoksa işiniz zorlaşabilir.”
Can, “Yani doktorları indirip, yerlerine mi geçeceğiz? Kıyafetlerini falan alıp?”

Kapıdaki nöbetçi devralacak olan arkadaşına telefon açtı, “Hadi geliyor musunuz? Biz çıkmak üzereyiz. Bekleyelim mi?”
“Yok yok siz çıkın biz beş dakika içinde orada oluruz zaten.”
Telefonu kapar kapamaz bayılmışlardı. Can ve Alp iki nöbetçiyi bayılttı. Tenha bir yere çekip kıyafetlerini aldılar ve giydiler. Kapıyı gözleyen Pelinden telefon geldi. Alp telefona cevap verdi. “O sadece filmlerde olur” dedi Pelin.
Alp bunu duyunca bir anlık başı döndü. Gözlerini kapatıp açtığında hala hastanenin önünde beklediklerini gördü. Pelin Can a “o sadece filmlerde olur” diyordu.
Alp yüzünü buruştururken hiçbir şey belli etmemeye çalıştı. “Zaten gerek kalmadı” dedi Pelin. Kapıdan çıkan nöbetçileri göstererek, “Bunlar geçen sefer geldiğimizde burada olanlar. Diğerleri bizi tanımıyor. Onları ikna edebiliriz.”
Can, “Bir doktor geliyor.” Dedi. Alp ve Pelin Can’ın baktığı yöne doğru baktıklarında hiçbir şey göremediler.
“Nerede?” diye sordu Alp bakmaya devam ederken. Biraz sonra ilerden yaklaşmakta olan beyaz önlüğünü yeni giymiş düğmelerini ilikleyen biri göründü. Hastaneye girdiğinde diğer nöbetçiler çıkmıştı ve yerlerine kimse gelmemişti. Doktor hastaneye girerken gençler onu takip etti.
Biraz sonra içerideydiler. Gelen doktor danışmadaki kızdan anahtarları aldı. Anahtarlar gençlerin dikkatini çekmişti. Eski tarz evlerin odalarının kilitleri için kullanılan uzun anahtarlardandı doktorun elindeki çemberin etrafındakiler.
Doktor yukarı çıkarken çocuklar onu yavaşça takip ettiler. Doktor Umut’un odasına giden yoldaki son dönemeci döndüğünde çocuklar duvarın karşısında durdu. Alp ve Can göz ucuyla ona bakıyorlardı belli etmeden. Doktor ortadaki anahtarlardan biriyle kapının kilidini açtı ve yavaşça ittirdi kapıyı. İçeri girdiğini fark eden gençler küçük adımlarla kapıya yöneldiler. Biraz beklediler ve birbirlerine sessiz olun dercesine bakış attılar. İçerden ses gelmiyordu. Alp yavaşça kapıya yöneldi. Hemen arkasından diğer iki genç geliyordu. Alp kapıdan içeri baktığında şok oldu. İçeri giren doktor ellerini dört bir yana açmış, yerde ölü bir şekilde yatıyordu. Aradan iki saniye geçmeden Pelin ve Can da bunu gördüler. Yalnız üçünü de şok eden asıl şey doktorun gözüne saplanmış olan bir kurşun kalemdi. Cesedin hemen ayakucunda dikilmiş yalnız yüzü duvara doğru dönük olan Umut’a baktılar. Alp kinle yaklaştı çocuğa ve omzunu tuttu. Alp’in ona dokunmasıyla çocuğun dönmesi bir oldu. Göz göze geldiklerinde Alp biraz korkmuştu. Çünkü Umut dedikleri bu çocuk rüyasındaki Hasan’dı!
Alp ne olduğunu anlamadan Hasan pis bir surat ifadesiyle Alp’i sertçe ittirdi. Pelin ve Can’ın arasından sıyrılıp kendini dışarı attı ve kaçmaya başladı. Alp doğruldu ve onun peşinden koştu. Umut koridorda koşarken önüne gelen herkesi ittiriyordu. Alp de insanların arasından nazikçe sıyrılmaya çalışarak onu yakalamaya çalışıyordu. Birden Umut’un önüne olayı fark eden bir güvenlik görevlisi çıktı. Umut silahını ona doğru doğrultmak üzere olan güvenlik görevlisinin elinden kavrayarak burnuna sert bir kafa attı. Güvenlik görevlisi yere yığılırken Umut adamın elindeki silahı alıp merdivenlere yöneldi hızla. Silahı önüne gelenlere doğrultarak yolun açılmasını sağlıyordu. Bu sırada hastane alarmı çalmaya başlamıştı bile. Alp Umut’un arkasından “durdurun!” diye bağırıyordu sürekli. Hasan hastanenin çıkış kapısına yaklaşmıştı.

Cem sevgilisini kucaklayıp indirdi arabadan. Merdivenleri hızla çıkarak hastanenin giriş kapısına yaklaştı. Otomatik kapı açıldığında Cem karşısında, kendisine doğru silahı doğrultmuş hızla gelmekte olan Umut’u gördü. Hemen ardından bir silah sesi duyuldu. Hasan rastgele doğrulttuğu tetiği çekmişti. Kurşun Burcu’nun kafasının üstünden geçip, Cem’in göğsüne denk geldi. Kurşun göğsüne girdiğinde bir an nefesi tutuldu adamın. Gözlerini yumdu. Biraz bekledi ve açtı… Burcu hala kucağındaydı. Fakat kurşunun sesiyle kendisine geldi kız. Umut üstlerinden atlayıp hastaneden çıktı. Onun hastaneden çıkmasıyla polislerin oraya ilişmesi bir olmuştu. Ekipler çocuğun etrafını sardılar. Umut elindeki silahı hangi polise doğrultacağını şaşırırken enselendi.
Alp ve Burcu şaşkınlıkla, göğsünden vurulan fakat buna rağmen ayakta olan Cem’e bakıp telaşlanıyorlardı.

Aynı anda huzur evinde unuttukları Halil göğsünü tutmuştu. Başka hiçbir şey yapmıyordu. Gözleri açık, çenesi düşük ve eli göğsündeydi. Yaşlılardan biri yavaşça Halil’in yanına geldi. “İyi misin?” diye sordu ne olduğunu anlamayan yaşlı adam. Bitişiğinden geçmekte olan bir diğer arkadaşına seslendi, “Salih Bey! Bakar mısınız?”
Salih Bey geldiğinde şaşkınlıkla Halil’in gözlerine baktı ve öldüğünü anladı.

“Ben iyiyim” diyordu Cem sürekli. Tuhaf bir durumdu. Cem’in vurulduğu sırada Halil hayatını kaybetmişti. Üstelik tamda Cem’in yaralandığı yeri sıkıyordu gömleğinin üstünden. Olay yerine gelen polisler içeriye girdiler. Ekiplerden biri Umut’u emniyete götürmek üzere yola çıktı. Polis Alp’e sorular sorarken Cem ise Burcu’yu sakinleştirmeye çalışıyordu.

Umut’un bulunduğu odada kalan Can ve Pelin bir süre yerde yatan cesedin gözündeki kaleme baktılar.
Pelin ağzı açık bir şekilde, “İçeri girdiğinde önlüğün cebinde kalem görmedim ben” dedi.
“O halde kalem Umut’undu.”
“Fakat bu kalemle ne yapıyordu?” diye merakla soran Pelin devam etti, “Bir şeyler mi yazıyordu acaba?”
“Fakat ne yazıyordu?”
Etrafı biraz araştırdılar. Pelin Umut’un yatağına bakıyordu. Çarşafların rengi beyazdı. Yastığın altını kaldırdığında bir şeyler olduğunu biliyordu. “Gel buraya” diyerek işaret eti Can’a. Kahverengi ciltli ansiklopediye benzeyen küçük bir kitap vardı yastığın altında. Kitabın açılan kısmı demir metallerle kaplanmıştı. O kadar sıkıydı ki açılmıyordu. Kitabın tam kenarında da bir anahtar deliği vardı. Kilide dikkatle bakmalarına gerek kalmadan Pelin doğruldu ve kapıya doğru yürüdü. Doktorun kapıyı açmak için kullandığı ve kapıda asılı bıraktığı anahtarları aldı. Kilit bu anahtarlara uyumluydu. Merakla anahtarlardan birini takıp kilidi açmaya çalıştı fakat başaramadı.
Can Pelin’in elinden anahtarları nazikçe aldı, “Ver birde ben deneyeyim.”
Başka bir anahtarla açmayı denedi Can. Fakat o da başaramadı. Sonra sırayla diğer anahtarları takıp hepsiyle tek tek açmayı denedi. Olmuyordu. Anahtarların hiç biri kilidi açmadı.
Biraz sonra polisler bulundukları odaya girdiler. Arkalarında Alp ve birkaç doktor vardı. Peşlerinden girdiler.
Doktorlardan biri, “Evet tam olarak buras. .Aman Allahım!”
Yerde yatan meslektaşını görünce şok olmuştu adam. Donakaldı birdenbire. Polisler cesedi incelerken Can doktorlardan birini dışarı çekti elindeki kitapla beraber.
“Bakar mısınız? Bu kitap neyin nesi oluyor acaba?”
“Tehlikeli bir kitap sanırım. İçinde ne yazdığını biz bilmiyoruz. Çok önceden bu deli bir şeyler yazmak için istemişti. Ekrem Bey de olanları görmek için verdi. Sonra Ekrem orada yazanları okumak için Umut’tan almış kitabı. Fakat Umut rahat durmadı. Kıyameti kopardı kitabımı geri vereceksiniz diye. Ekrem de tanıdığı birkaç arkadaşına danışıp kitabın etrafına kaynak yaptırıp kilit koymuş. Sanırım orada yazanlar bir ton saçmalıktan başka bir şey değilmiş. İyileşmesi için bir gerileme yani iyileşmesine engel olduğu için Ekrem artık yazmasını istememiş ve o şekilde geri vermiş.”
Pelin dikkatle doktora baktı, “Yani bu kilidi açan anahtarın nerede olduğunu Ekrem Bey mi biliyor?”
“Evet.”
Can doktoru polisler dikkat edip kitabı almasınlar diye biraz daha geriye çekti, “Peki Ekrem Bey nerede?”
“Şu anda yerde yatıyor” dedi göz ucuyla odadaki ölen doktoru göstererek.

***

Burcu girdiği şoktan Cem’in vurulmasıyla çıkmıştı. Fakat Cem’in ölmemesi ona hayal gibi geliyordu. Ağlamaktan başı dönen kız bayılmıştı. Doktorlar içeriye alıp bir serum bağladılar. Cem hemşirelerden birinin yanına gitti.
“Bakar mısınız?” dedi kadının kolunu tutarak. “Gidip kardeşini getirmem gerekiyor. Biz gelmeden önce ayılırsa eğer, bunu iletirseniz sevinirim.”
Cem hastaneden aceleyle çıktı telaştan orada bıraktıkları Halil’i getirmek için. Huzur evine gittiğinde duyduklarına şok oldu.
“Nasıl olur! Böyle bir şey nasıl olur? Nasıl ölür?”
“Bilmiyoruz beyefendi. Birkaç ihtiyar fark etmiş. Bize seslendiler hemen.” diyen kadın Cem’in kanlı göğsüne bakarken “Göğsünü tutuyormuş” dedi.
Cem göz ucuyla göğsüne baktı ve hafifçe dokundu. Neler oluyordu? Gözyaşları akmaya başladı Cem’in. Halil’i çok sevmişti. Şimdi Burcu’ya ne söyleyecekti? Zaten babasının ölümüyle bir şok yaşayan kız bu haberi de nasıl kaldırabilirdi? Şimdi huzur evinden alması gereken iki ceset vardı. Bir an önce ne yapması gerektiğini düşündü. Şimdi hastaneye dönüp Burcu’yu görmeliydi. Cesetleri bir saat içinde gelip alma kararı aldı. Biraz sakinleşmesi gerekiyordu…
***
Pelin anahtarları eliyle sallarken gözünü onlardan ayırmıyordu. Alp odanın etrafında volta atarken Can sigarasını çekip söndürdü.
“Otur şuraya Alp. Başımı döndürdün.”
Alp çenesini kaşırken, “Olmaz. Bunu açmanın bir yolu olmalı?” diye söylendi.
“Evet olmalı. İçinde neler yazdığını bizde çok merak ediyoruz ama otur şuraya iki dakika” diyerek koltuğu gösterdi Can.
Pelin sessizce anahtarları seyrediyordu. Gözünü anahtarların kenarlarındaki dişlerine iliştirdi. Her birinin kalıbı farklı gibiydi.
“Şu kitabı bana verir misiniz bir dakika?” diyerek elini uzattı kız.
Can kitabı uzattı. Pelin gözünü kilide doğru yaklaştırdı. Anahtarın deliğini incelemeye çalışıyordu. Birden elini şıklatarak ayağa kalktı.
“Bu anahtarların hepsi farklı. Hiçbiri bu kilide uymuyor. Boşuna uğraşıyoruz.”
“Doğru anahtarı nasıl bulacağız o zaman?” diye soran Alp’e kitabı uzatarak deliği işaret etti Pelin.
“Dikkatle bak. Bölmelere odaklan. Bir de anahtarların kenarlarına bak.”
Can Alp’in elinden kitabı aldı, “Bir de ben bakayım.”
Can kaşlarını gerdirdi ve dikkatlice deliğe odaklandı. Neredeyse dibine kadar görüyordu. İyice baktı. Sonra kafasını kaldırarak anahtarları yokladı.
“Bu anahtarların her bir parçası delikteki bölmelere uyumlu.”
Alp kafasını kaldırdı ve merakla sordu, “Bu anahtarları birleştirmemiz gerektiğini mi söylüyorsun?”
“Sanırım evet...”
Pelin sözünü kesti, “Kesinlikle evet. Sanırım her birinden tek parça alıp tek bir anahtar halinde birleştirmeliyiz. Basit bir demirci bile işimizi görür aslında. Fakat bizim için önemli olan, yani işin zor kısmı, hangi parçanın nerede olacağı?”
“O da benim işim” dedi Can.
Alp göz ucuyla Can’a baktı. Can bunu fark edip ne olduğunu sordu.
“Az önce biz hastanedeydik ya. Ben Umut’un peşinden koşarken abin birden onun önüne çıktı. Kucağında da bir kız vardı.”
“Nasıl yani?”
“Umut ona ateş etti. Kurşun göğsüne girdi ama sakın endişelenme hiçbir şey olmadı.”
“Yoğun bakımda mı şu an?”
“Hayır. Dediğim gibi hiçbir şey olmadı. Turp gibi aksine. Mucize gibi... Gerçekten çok garip değil mi?”
Can’ın şaşkınlığı birden sona erdi. Kitaptaki anahtar deliğini incelerken sessizce söyledi, “Hayır. Hiçbir şey garip değil.”
*
“Efendim” dedi arabasından inmek üzere olan Cem.
“Ne yapıyorsun abi? Hastanede misin?”
Cem arabasının kapısını kapadı, “Evet. Sen neredesin?”
“Az önce hastanedeydim bende. İyi olduğuna emin misin?”
“Evet, ne oldu ki?”
“Göğsün nasıl?”
“İyi. Anlam veremiyorum olanlara ama iyi. Alp mi söyledi.”
“Evet... Peki... Kız nasıl?”
Cem derin bir nefes çekti içine, “O da iyi”
“Bu kızdan daha önce hiç bahsetmemiştin abi.”
“Aniden gelişti her şey. Kapatmam lazım Can. Sonra görüşürüz.”
*
Pelin anahtarların işaretlenen kısımlarını çizdi. Can için çok kısa bir iş olmuştu bu. Kızın elinden anahtarları aldı, “Küçükken bisikletimin direksiyonunu kırmıştım. Bizim evin arka tarafında bir kaynakçı vardı. En son bisikletimi yaptırmak için gitmiştim oraya. Biz Alp ile oraya gidelim. Sen de hastaneye git.”
Pelin biraz duraksadı,
“Ben de gelmek istiyorum. Hastaneye sonra hep beraber gitsek olmaz mı?”
“Öyle yapalım. Bir şey olmaz” diyerek araya girdi Alp.
*
Cem, Burcu’nun odasına girdiğinde kızın gülümsediğini fark etti. Kendisine gelmişti biraz. Cem üzüntüsünü belli etmemeye çalışıyor, içinden sürekli geveliyordu ne söyleyeceği konusunda. Yanına gidip elini tuttu kızın. Kız onu görünce bir az gülümsese de yine surat ifadesi değişti. Kolay değildi.
“Polislere haber verdim. Davut’u yakalayacaklar.”
Cem en mantıklısının ilk önce iyi şeyler söyleyip sonra alıştıra alıştıra anlatmak olduğunu düşünmüştü.

Bu sırada gençler Can’ın bahsettiği kaynakçıya gitmişlerdi.
“Bak şimdi abi. İyi dinle. Senden istediğimiz şu, biz buraya işaretledik ama yine de yanında duracağız.”
Pala bıyıklı kaynakçı anahtarları eline alıp bakarken Can eliyle işaretli yerleri gösterdi.
“Abi bunların işaretli parçalarını dikkatlice kesiyorsun. Sonra aldığın parçaları tek tek birleştirerek yeni bir anahtar yapıyorsun.”
Kaynakçı kafasını kaldırarak hemen ötede duran Alp ve Pelin’e göz attı. Can’ı dinlerken bir yandan da üçünü de inceliyordu. Bir müddet manalı bir şekilde Can’a baktı,
“Deli misiniz siz be? Neden parçalatıyorsunuz anahtarları. Yeni bir oyun mu bu? Gidip saklambaç oynasanıza.”
“Parası neyse vereceğiz ağabeyciğim. Hatta fazlasıyla” diyerek cüzdanının arasından Yüz Yeni Türk Lirası çıkardı Alp.
Kaynakçının ciddi bir surat ifadesi vardı. Pala bıyığının ardından somurtuyor gibi görünüyordu. “Peki bakalım. Hallederiz yarım saate kadar” dedi surat şekli değişmeyen adam.
*
Kemal elini masaya vurarak Umut’a hesap soruyordu. Hastaneden kaçmadan hemen önce doktoru öldüren ve Cem’i silahla vurduktan sonra çıkışta polisler tarafından anında enselenen Umut Kemal’in gözlerine bakıp pis pis sırıtıyordu.
“Ben akıl hastasıyım. Beni sorguya çekemezsiniz.”
“Dalga geçme ulan benimle! Niye öldürdün zavallı adamı? Neden sapladın kalemi gözüne?”
“Bak ne diyeceğim sana, şimdi burada güzel bir kız olsaydı beni kandırıp konuşturabilirdi.”
“Neden bahsediyorsun sen?”
“Sen daha iyi anlarsın.”
“Deli misin sen?”
“Dedim ya komiserim. Deliyim ben.”
*
Kaynakçı anahtarları Alp’e verdi. Defalarca teşekkür ettikten sonra dükkandan çıktılar. Üçü de çok heyecanlıydı.
“Aç hadi! Aç şunu!” diyordu sabırsızlanan Alp.
“Evet ya. Hadi hayatım.”
“Tamam bitanem tamam. Açıyorum işte çatlamayın.”
Can besmele çekerek anahtarı yavaşça kilide ittirdi. Biraz sonra demirden bir klik sesi geldiğinde işe yaradığını anladılar. Anahtar sonuna kadar oturmuştu. Can sakince çevirdi anahtarı. Kenardaki demir yerinden kalkmıştı. Anahtar kilidi açmıştı. Birbirlerine bakıp güldüler. Can sayfaları açmaya başladı. İlk birkaç sayfa boş bırakılmıştı. Geri kalan sayfaların hepsinin dolu olduklarını gördüler. Eliyle sayfaların hepsini hızlıca çevirdiğinde kitabın yarısından çoğunun boş olduğunu fark ettiler. Muhtemelen o arada almıştı doktor kitabı. Tarihler yazıyordu. Bir çeşit günlük gibiydi bu. Alp kitabı Can’ın elinden kibarca aldı, “Artık okumaya başlayalım.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.