1

Vaveyla Yazarı: Murat Kesgin

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: 1

1989…
Sıcak bir Ağustos günüydü… Gülem Holding o zamanların en büyük işletmesiydi. Bu büyük firmada çalışan Ali, kalan önemli işlerini halletti ve erken çıktı işten. Son zamanlarda izin alıp erkenden çıkıyordu çünkü eşi bugün yarın doğum yapacaktı. Oğlu olacağı için çok heyecanlıydı genç adam. Adımlarını büyük atıyordu. Bir yandan da etrafına bakıyordu sürekli. Meydana doğru ilerledikçe, insanların ileride toplanmış olduğunu fark etti. Tam da yolunun üzeriydi. Ali telefonunun çaldığını fark etti. O zamanlar yeni çıkan bir model olsa da pekiyi çıkmıyordu telefonun sesi ve yürümeye devam edip kalabalığa yaklaştıkça daha da gürültü geliyordu. Almanya'da oturan amcasından aldığı en iyi hediye bu telefondu zaten. Ali telefonun antenini ağzıyla kaldırıp “Alo” dedi.
Telefondan gelen ses bir hayli titrek ve heyecanlıydı. Cızırtılı bir ses geldi. Ali arayanın annesi olduğunu anladı fakat kadın o kadar hızlı ve heyecanlı konuşuyordu ki yutmuştu kelimeleri resmen.
“Ne diyorsun anne? Tane tane konuş. Hiçbir şey anlaşılmıyor.”
“Koş Ali! Hastaneye yetiş! Çabuk!”
“Ne oldu anne? Hayırdır?”
“Aylin doğuruyor!”
Ali adımlarını daha hızlı atarken, “hemen geliyorum” diyerek kapattı telefonu. İleride toplanmış olan kalabalığa iyice yaklaşınca biraz yavaşladı. Neler olduğunu anlamak için insanların arasından sıyrıldı ve geçti. Bir an önce hastaneye gitmesi gerekiyordu. Doğum beklenilenden önce gerçekleşecekti. Ali kalabalıktan sıyrıldığında polislerin çevrenin geri kalanını karantinaya almış olduklarını gördü. Birkaç polis insanları geçmemeleri için uyarıyordu. Birçoğu yirmi metre kadar ötede duran kara çöp torbasına odaklanmıştı. Bir bomba vakası olduğunu anladı hemen. Etraftaki kalabalık da bombadan bahsediyordu. Hemen kenarda bir bomba imha uzmanı vardı. İki kişi tuhaf giysilerle giydiriyorlardı adamı.
Ali polislerden birine yaklaştı,
“Memur Bey arabamı ileriye park ettim. Diğer yollardan gidemem. Müsaade edin iki dakika geçeyim. Hastaneye yetişmem lazım, eşim doğum yapacak.”
Polis memuru eliyle milletin odaklandığı torbayı gösterdi,
“Bomba patlarsa hiç göremezsin eşini ve çocuğunu, Allah korusun. Bu yüzden geri çekil. Kimseye izin veremeyiz.”
Dükkanların birçoğunun kapatılmasını sağlamıştı polisler. Ali insanlara baktı ve arabasına binemeyeceğini anladı, o anda taksi çağırma kararı verdi kendi kendine. Tam buna yeltenmek için arkasını dönecekken kafasını hafif çevirdiğinde tuhaf bir şey hissetti. Garip bir duyguydu bu. İçinde bir korku oluşurken hemen çaprazında duran ayakkabı kutularına ilişti gözü. Sonra biraz durdu ve tek bir kutuya baktı bu sefer. Sonra o kutu ona doğru yaklaşmıştı sanki. Kutu her saniye gözüne daha çok yaklaşıyordu. Sanki gözüne girecekti Ali’nin. Ali birden yutkundu ve elini kaldırmasıyla o kutunun içindeki bomba bir anda patlayıverdi. O an o meydanda hiç görülmemiş bir patlama gerçekleşti. Bomba tahmin ettikleri yerden değil ayakkabı kutusundan çıkmıştı, üstelik çok da yakındı insanlara. Bazı zavallı insanlar parçalara ayrıldı. Ne yazık ki bombayı fark eden ama elinden hiçbir şey gelmeyen Ali de bu kurbanlardan biri oldu. Yapılan bu terörist saldırı uzun yıllar konuşuldu ve unutulmadı… Unutulamadı…
***
2009
Özel bir üniversitede psikoloji okuyan Alptuğ, geçen akşam internetten başvuru yaptığı oyunculuk ajansından aranmıştı. Alptuğ psikolojiye çok meraklı olduğu kadar oyunculuğun da üstüne düşerdi. Çevresindekilere göre Alptuğ’un ilgilendiği bu şeyler boş işlerdi. Alptuğ bunları aklına getirmemeye çalışıyor ve yürümeye devam ediyordu. Bir yandan da etrafındaki insanları seyrediyordu. “Her zaman böyle kalabalık mı olacak burası?” diye geçirdi içinden. Alptuğ psikolojiyle ilgilenmeyi çok seviyordu, bu yüzden hayatını bu yola adadı ve psikoloji okumayı tercih etti. Bir yandan etrafta gezen insanlara bakarken yine içinden geçiriyordu Alp. Çoğu arkadaşı Alp derdi ona daha kısa ve kullanışlı olduğu için. Sürekli düşünüyordu Alp. Gelecek hakkında kaygıları vardı ve paranoyak birisiydi. Her zaman bu dünyaya gelmesinin bir nedeni olduğunu düşünmüştü. Doğduğu gün babasının ölmüş olması kader de olsa bir işaret olabilirdi. Yine düşünüyordu içinden etrafı seyredip ilerlerken,
“Yıllar önce babamı burada kaybettim. Daha doğrusu burada öldü. Doğru ya, bir şeyi kaybetmek için sahip olmak gerekir ilk önce… Doğduğum gün bir uğursuzluk mu getirdim ben? Onu bir kerecik bile göremeyecek kadar kötü bir şey mi yaptım ben hayata gelerek? Üniversitedeyim. Parasal açıdan hiç sıkıntı çekmedim. O olmasa da ondan kalan paralar vardı hep. Peki ne zamana kadar öyle devam edeceğim? Çok şükür halimiz yerinde. Etrafımdaki herkes, özellikle annem, sanki hepsi benden bir şeyler bekliyor…”
Alp meydandaki banklardan birine yöneldi. Ajans 17.30’a randevu vermişti. Daha vakit vardı. Oturup sakin kafayla devam etti düşünmeye, “dersler de kötü gidiyor” diye geçirdi içinden.
O sırada yanına 40 yaşlarında fakat bir hayli çekici bir kadın oturdu ve elindeki poşetleri yere bıraktı. Kadın yorulmuş gibiydi. Soluklandı ve çantasından bir sigara çıkardı. Sigarayı yakarken daha bir çekici oldu kadın. Alp’in dikkatini çekmişti ama o düşünmeye devam ediyordu, “Keşke kolay yoldan para kazanmanın bir yolu olsaydı…”
O an Alp’in bir saniyelik başı döner gibi oldu. Yanındaki kadın Alp’e seslendi,
“Merhaba.”
Alp kafasını çevirdi ve kadına bakarak, “Merhaba hanımefendi.”
“Adın ne senin?”
“Alptuğ. Alp kısaca.”
“Ne kadar yakışıklı birisin sen böyle”
“Sağ olun.”
Kadın sigarasını içine derince çekerek üfledi dumanı,
“Jigolom olmak ister misin?”
Alp şaşırdı, “Nasıl yani? Cidden mi soruyorsunuz bunu?”
“Tabii ki.”
“Evet isterim. Hem de bunu sadece paraya ihtiyacım olduğundan falan değil, özellikle bu kadar güzel olduğunuz için isterim.”
“Tamam o zaman tatlım.” Kadın çantasından telefonunu çıkardı, “Söyle bakalım telefon numaranı.”
Alp tam numarayı söylemek için ağzını açmak üzereyken kadının telefonu çaldı. O an yine Alp’in başına küçük bir ağrı girdi ama hemen geçti etkisi.
Telefona cevap veren kadın, “Hayatım neredesin? Seni bekliyorum. Park ettin mi arabayı?”
Alp kadının evli olduğunu düşünürken çok şaşırdı. Hayal gördüğünü yani bilinçsizce hayal kurduğunu anladı o anda. Kadın arkasını döndü ve bakındı,
“Evet, gördüm seni canım. Geliyorum.”
Kadın kocasıyla birlikte giderken Alp şaşkındı. Çünkü gerçek gibiydi her şey. Ara sıra böyle şeyler yaşıyordu ama her seferinde daha bir gerçekçi oluyordu gördükleri.
“Yok, zaten daha neler?” diye düşündü. “Ne kadar salağım ben? Sanki bu kadar basit? Alp cebinden telefonunu çıkardı ve saate baktı. Saat 17.17 gösteriyordu. Ayağa kalktı ve üstünü silkti. Sonra yine etrafını seyrederek ajansa doğru yol aldı.
Dar bir ara sokağa girdiğinde gittiği bu ajanstan iş çıkmayacağını daha iyi anlıyordu. Ön yargılı olmasa da yaşadığı bu olaylar onun pozitif düşünmesine engel oluyordu. Kafasını kaldırdığında binanın üçüncü katında asılmış olan 7X7 AJANS tabelasını gördü. İçeri girdiğinde pek heyecanlanmadı. Çünkü bu görüşeceği dördüncü ajans olacaktı. Şimdiye kadar gittiği hiçbir oyunculuk ajansı onu adam akıllı bir şey için aramamıştı. Birçoğu para talep ediyordu. Alp bu insanlara para kazandırmak istemedi. Fakat buna bir nebze mecbur olduğunu biliyordu. Para talep etmeyen ajanslar da ilk birkaç çekim için hak ettiği parayı vermiyordu sözde sözleşme gereği. Her seferinde bir daha bu işle uğraşmayacağını söylese de her aradıklarında gitti Alp. Daha önce dört tane dizide figüranlık için aranmıştı. Sabahın köründe kalkıp o kadar yol gidiyor, saatlerce bekliyordu her defasında. Neyse ki tek başına değildi. Bazen dört beş kişi daha oluyordu. Bazen de bir hayli kalabalık olmuştu.
Kapıya geldiğinde saçına başına düzen vermek istedi Alp. Etrafta ayna yoktu. Nasıl göründüğüne bakmak için cebinden telefonunu çıkarıp fotoğraf çekecekti. Sonra birden “boş ver” dedi ve umursamıyormuş gibi cebine koydu telefonu yeniden. Zile bastı. Biraz sonra onun yaşlarında bir bayan açtı kapıyı ve “hoş geldiniz” dedi.
Alp hoş bir ses tonuyla, “hoş bulduk” diyerek içeri girdi.
“Benim 17.30’da randevum vardı, onun için gelmiştim.
“İsminiz neydi?”
“Alptuğ. Alptuğ Bulur.”
Genç kız eliyle işaret ettiği masasını gösterdi, “Şöyle oturun siz. Ben geliyorum.”
İçerisi o kadar da kötü bir yer değildi. Gayet güzel dekor edilmişti. Alptuğ yavaşça kızın gösterdiği masaya yönelirken duvardaki posterleri inceliyordu. Alptuğ oturduktan birkaç saniye sonra gülümseyerek geldi kız.
“Birinin tavsiyesi üzerine mi gelmiştiniz?”
“Hayır. Ben internetten başvuru yaptım. Sonra telefonda Seher Hanımla görüştüm.”
“Benimle görüşmüşsünüz.”
“Seher siz misiniz? Memnun oldum.”
“Teşekkürler ben de. Şimdi size şöyle izah edeyim. Bizim bire bir çalıştığımız belli başlı ekipler var. Bunların dışında yeni çekilecek olan sinema filmlerine de oyuncular gönderiyoruz.”
“Ne kadar da monoton...” diye geçirdi Alp içinden. Hele bir de şuna “oyuncular” demiyor muydu?
Seher çekmeceden bir sözleşme çıkardı ve uzattı Alp’e. “Sen bunu doldururken ben devam edeyim istersen?”
Alp elini uzattı ve sözleşmeyi aldı. Daha önce bunun gibi üç tane daha doldurmuştu. Bu konuda tecrübesi olduğundan dolayı hızlı bir şekilde doldurmaya başladı.
“Biz size uygun rol çıktığında, ertesi gün sizi verdiğiniz telefon numarasından arıyoruz.”
Alp araya girdi, “Yarın çekim var. Bunun için müsait olup olmadığımı soruyorsunuz. Ben müsaitim dersem adımı yazıyorsunuz. Geleceğim deyip de gelmezsem eğer, sizi zor durumda bırakmış oluyorum ve beni bir daha kesinlikle aramıyorsunuz değil mi?”
Kız biraz şaşkındı. Fakat bozuntuya vermedi. “Evet” dedi.
Alp içinden hala ne kadar monoton diye düşünürken başı döndü. Midesi bulanmıştı bir an. Öksürdü. Boğazı yanmıştı birdenbire. Kafasını kaldırdığında şaşırdı. Seherin yanında ünlü yönetmen Kıvanç Fener’i gördü. Gözlerine inanamadı. Yine hayal mi görüyorum diye düşünecekken boğazının acısı daha çok etki etti.
“Bir su alabilir miyim?”
Yönetmen tedirgin bir şekilde Alp’e yaklaştı ve Seher’e, “Kızım kalk su getir çabuk. Çabuk ol!”
“İyi misin? Alpciğim iyi misin?”
Alp yüzünü kaldırıp yönetmene baktı boğazını tutarken. Çok şaşkındı. Ne demekti “Alpciğim?”
Suyu içtiğinde biraz kendisine geldi.
Kıvanç Bey küçük bir kahkaha atarak kalktı ve karşısındaki koltuğa oturdu, “Hayırdır Alp. Söylediğimiz rakam az mı geldi fazla mı anlayamadım?”
Alp olup biteni anlamaya çalıştı. “Ne kadar demiştiniz ki?”
Adam iki elini birleştirdi. “Tamam sizin için tekrarlayayım. Dizide Aysun Kayacı ile başrol oynuyorsunuz.”
Alp’in bunu duyunca yüz şekli değişti ve yutkundu.
“Haftanın dört günü çekimler, üç günü tatil yapacaksınız. Paranızı haftalık olarak alacaksınız. 25, 25. Yani aylık 100.000 YTL.
Alptuğ çok şaşırdı. Duyduğu rakam da neydi öyle? Kafasını eğdi ve o parayla neler yapabileceğini düşündü. “Haftalık ne kadar!” diyerek kafasını kaldırdığında karşısındaki yönetmen kaybolmuştu.
Seher Alp’e baktı ve “25” dedi. “25 lira. Yalnız haftalık değil gittiğiniz çekim başına. Tabii ayda tek çekim de olabilir.”
Alptuğ dudaklarını ısırıp kafasını salladı. Her seferinde daha bir gerçekçi oluyordu bu kurduğu hayaller. Bunu kontrol edemiyordu. Her seferinde de onu hayal kırıklığına uğratıyordu bu yaptığı.
***
Emek dershanesinde öğretmenlik yapan Burcu, üniversiteye hazırlık yapan lise öğrencilerine ders anlatıyordu. Burcu derslerde çok enerji kaybediyordu. Bazen dersi gereğinden fazla bağırarak anlatıyordu. Lise öğrencileri sınıfın nüfusunun az bile olmasına rağmen rahat durmuyorlardı bazen. Erkek arkadaşı olan zengin iş adamı Davut, hemen hemen her gün onu almaya gelirdi. Burcu aynı zamanda otistik olan abisi Halil`e bakıyordu. Anneleri Burcu beş, Halil ise sekiz yaşlarındayken, Bakırköy’deki patlayan o bombada öldü. Uzun bir süre yaşlı babaları baktı çocuklara. Babaları birkaç yıl önce artık evlatlarının yeterince büyüdüğünü ve kendisinin bir hayli yaşlandığını kabullendi ve huzur evine gitmek istedi. Hem Halil hem babalarına bakmak Burcu için yorucu olsa da pek razı olmadı babasının bu kararına ama kabul etti. Halil sürekli tekerlekli sandalyedeydi, konuşamıyor ve yürüyemiyordu. Fakat okuma yazma öğrenmişti ve çok severdi okumayı. Yerli yabancı birçok edebiyat eserini okumuş bitirmişti. Günün çoğunda kitap okumayı severdi. Bazen de dershane kantininde çaycı Mehmet ile birlikte televizyon seyrederlerdi. Halil her türlü kitabı okuyordu. En çok bilimsel kitaplar onun ilgisini çekmişti. Birçoğu bilim kurgu kitaplarıydı ve bilim kurgu filmleri izlemeyi de çok severdi.
Burcu o gün dershaneye erken gelen Davut’tan abisiyle ilgilenmesini istemişti dersi bitene kadar. Davut Burcu’ya rol yapsa da Halil’den hiç hoşlanmazdı. Hep yadırgar ve kötü davranırdı ona Burcu’nun olmadığı zamanlar.
Halil ve Davut boş bir sınıfta Burcu’nun dersten çıkmasını beklerken Davut bir yandan kitap okumakta olan Halil’i izliyordu ters ters. Ara sıra da söyleniyordu ona, “Kız kardeşin gerçekten çok iyi. Hem de her konuda.” derken pis pis sırıttı, “Açıkçası onun kadar iyisini görmedim. Dışarıdan geçen birinin senin onun öz abisi olduğuna inanması çok zor. Sence de öyle değil mi?”
Halil onu duymazdan geliyordu. Zaten dinlemiyordu bile. Tamamen önünde açılmış olan kitaba odaklanmıştı ve okumaya devam ediyordu.
Davut, Halil’in yanına doğru ilerleyerek önündeki kitabı aldı, “Hayatın boyunca anca böyle saçma sapan şeyler okudun ve buna devam edeceksin değil mi? Tabii bir işe yaramamak kötü bir duygudur. Ben bunu bilemem.”
Gülem Holding’in varisi olan Davut hayatı boyunca baba parası yemiş, hiç çalışmamış, yan gelip yatan kalpsiz bir adamdı. İnsanlara çok güzel rol yapardı ki bunlardan biri de Burcu’ydu. Burcu da son zamanlarda onun bu davranışlarını görmüyor, anlamıyor değildi. Davut, Burcu ona bakmak zorunda olduğu için hiç sevmezdi Halil’i. Resmen ayak bağı gibi bir şeydi ona göre. Fakat Halil zavallı, kimseye zararı olmayan bir insandı. Kimseyle konuşmuyordu bile. Çünkü konuşamıyordu.
Davut, Halil’e söylenip dururken o sadece ağzıyla burnuyla ve elleriyle hareketler yaparak kitabını geri vermesini istedi. Davut ise onu anlamazlıktan gelerek alay etmeye devam etti,
“Ne diyorsun? Neden yırtınıyorsun? Anlamıyorum seni. Sen konuşamıyorsun ki. Yorma kendini boşuna.”
Dershanede teneffüs zili çaldı. Davut hemen bulunduğu pozisyonu değiştirdi. Biraz sonra Burcu geldi, “Çok yoruldum ama sonunda son dersti bu.” diye söylendi ortaya, “siz ne yaptınız bakalım?”
Davut Burcu’ya yaklaşıp yanağından öptü, “Merak etme tatlım. Ben de yorgunluk çayı içeriz diye planlıyordum. Sana bir sürprizim de var bugün. İstersen Halil kalsın burada. O gelmiyor diye içimde rahat etmeyecek ama dediğim gibi sürpriz.
Burcu abisine döndü, “Onlar da maç seyrederler Mehmet’le birlikte.” Yanına gidip oturdu abisinin, “Siz ne yaptınız bari? Kitap nasıl gidiyor?”
Davut araya girdi, “Sanırım çok heyecanlı gidiyor kitabı.”
“Neden ki?”
“Kitabı öyle bir heyecanla okuyordu ki sayfayı çeviremedi ve yere düşürdü. Benden de rica etti mimikleriyle, anladım zaten. Hemen kalktım kitabı almak için. Verdim ona hemen. Kırılmasın dedim hevesi.”
“Teşekkür ederim abimle ilgilendiğin için. Çok iyisin.”
Burcu Halil’i alnından öptü, “Halilciğim biz şimdi çıkıyoruz. Mehmet’e söylerim alır seni birazdan. Kantine çıkıp maç falan izlersiniz. Sen seversin zaten Mehmet’i. Biz seni gelip alırız tamam mı canım?”
Davut kapıyı açarken, “Hadi hayatım, gecikmeyelim” dedi.
Burcu önden çıktı. Arkasından Davut ters bir surat ifadesiyle Halil’e baktı ve kapıyı çarptı. Halil kapıyı seyrediyordu. Odanın içi kararıyordu sanki gitgide. Sanki uzaklaşıyordu. Uzaklaşıyor ve kayboluyordu karanlıkta.
***
Pelin çalışma masasının üstündeki kitapları topluyordu. Bir yandan bilgisayardan internete bağlanmayı denedi. Bir türlü giremiyordu.
“Anne, bakar mısın bir dakika?” diye bağırdı.
Birkaç saniye sonra odaya giren kadın, “Ne oldu?” diye sordu.
“Burak bilgisayarın kablolarıyla falan mı oynadı?”
“Ben nereden bileyim kızım. Burak bilgisayarı açmadı bugün.”
“Anlaşıldı” dedi kitaplarını alıp masadan kalkan kız.
“Ben internet faturasını yatırmaya gidiyorum. Bir şey istiyor musun?”
“Kızım bir gün de açmayıver şu bilgisayarı. Kafayı bozdun bilgisayarla.”
“Olmaz anne. Araştırmam gereken çok önemli şeyler var.”
O sırada ev telefonu çaldı. Kadın telefona cevap verdi. Arayan eşiydi.
“Geliyor musun hayatım?”
“Evet” dedi telefondaki ses.
“Neredesin şu an?”
“İnternet faturasını yatırdım.”
“Tamam o zaman. Senin bu deli kızın da başımın etini yiyordu internet diye.”
Kadın telefonu kapattığında şeker kız yanına yaklaştı,
“Anne çok hainsin sen biliyor musun?”
“Canım kızım benim.”
“Hadi ben de yardım edeyim sana.”
Kadın her zaman gurur duymuştu kızıyla. Aynı şekilde babası da öyleydi. Zaten babasına çok düşkündü kız. Okul hayatı boyunca hep başarılı olmuştu. Hiçbir zaman ek ders almasına veya dershaneye gitmesine gerek kalmamıştı. Mükemmel bir zekâsı vardı. Bu yüzden çok titrerlerdi Pelin’in üstüne…
***
Gün ağarıyordu. Hava kararmaya başlamıştı. Yarım saat önce çiseleyen yağmur şimdi hızlanmaya başladı. O sıralar ortalıkta dolaşan kadın satıcıları bir hayli fazlaydı. Polisler bir bir bunları arıyorlardı. Son zamanlarda içlerinde en çok aranan Nezih adlı kadın satıcısıydı. Polisler uzun süredir bu adamın peşindeydi. Bu işlerin başında da İstanbul emniyetinde görev yapan özel polis Kemal vardı. Kemal ortağı Arzu ile beraber gerçekleştirdiği birçok operasyonu başarıyla tamamlamıştı. Gayet başarılı bir ikiliydi. Emniyetinde gözdesiydiler. Nezih işinin başına da bunlar görevlendirilmişti. Meslektaşlarının çoğu bu ikilide özel güçler olduğundan bahsediyorlardı. Fakat bunları çay saatlerinde dile getirdiklerinde dalgaya alıp konuyu saptırırdı ikisi de…
Taksimdeki ara sokakların birinde bir evin kapısının önündeki merdivenlerden birine oturmuş olan hayat kadınına benzeyen kadın sinsice bakınıyordu. Biraz sonra ona doğru yaklaşan uzun boylu zayıf, kara kuru bir adam fark etti. Adam kadının yanına geldi, “İyi akşamlar güzelim. Hava soğuk yağmur da yağıyor sen ne yapıyorsun burada böyle?”
Kadın çantasındaki paketten bir sigara alarak, “Ateşleyecek birini arıyordum” diye karşılık verdi.
Adam pis bir şekilde sırıtarak çakmağını çıkartıp sigarasını yaktı kadının, “Adın ne senin?”
Kadın sigarasından bir duman alarak, “Sen ne demek istersen o” dedi.
Adam pis bir şekilde sırıtmaya devam ederken yanına oturdu,
“Anladım. Çalıştığın biri var mı senin?”
Kadın öne doğru kalkmış olan saçlarını düzeltmeye çalışarak cevap verdi,
“Topal Nuri’yi tanır mısın?”
“Tanımam mı çakalı. Şerefsizin önde gidenidir Nuri.”
“Aynen öyle şekerim. Kurtulamıyorum heriften.”
“Vardır her şeyin bir çaresi yavrum. Bak ne diyeceğim sana. Gel seni Nezih abimin yanına götüreyim. O seni ortada bırakmaz emin ol. O Nuri şerefsizine de bırakmaz.”
Kadın ufak bir tebessümle sigarasını söndürerek devam etti,
“Tanırım. Kaliteli adamdır. Yani duyduğuma göre öyleymiş.”
“Hadi kalk o zaman güzelim.”
Beraber sokağın başına gittiklerinde adam cebinden anahtarı çıkarıp otomatik kapı düğmesine bastı. Kadın arabayı fark etti. Belli ki adam zaten oraya gidecekti. Arabaya binip yola çıktıklarında muhabbetleri devam etti.
Kadın dikiz aynasından çaktırmadan arkasını gözetlerken siyah bir WW polo marka arabanın onları takip ettiğini fark etti. Kolunu cama dayayarak elini alnına götürüp hayattan bezmiş bir şekilde sordu,
“Neyi oluyorsun sen Nezih’in?”
“Akraba sayılırız yavrum.”
“Anladım. Sakata getirmesin senin Nezih abin beni. Polislerin onu aradığını duymuştum.”
Yola odaklanan adam güldü, “Merak etme güzelim. Hayatta bulamazlar o aynasızlar bizi.”
“Umarım öyle olur. Uğraşamam vallahi. Bak ne diyeceğim, iyi para verir mi bu herif bana?”
Adam gülmeye devam ederek cevap verdi, “Hele bir gidelim de yaparız pazarlığı. O konuda endişelenme sen. Tıkır tıkır alırsın paranı.”
Kadın arada arkadaki arabayı gözlerken cevap verdi, “İyi bakalım. İnşallah dediğin gibi olur. Senin adın ne bu arada?”
“Selim.”
Biraz sonra dar bir ara sokağa girerlerken yavaşladı Selim. Adam arabayı iki katlı bir evin önüne park etti yavaşça. Dışarıdan bakılınca eski bir ev gibi durmasa da, çok hoş görünümlü bir ev de değildi. Arabadan indiler. Eve doğru yürürlerken kadın yine yanındaki adama çaktırmadan kafasını çevirip onları takip eden ve ileriye park etmiş olan siyah arabaya göz attı ve beraber içeriye girdiler. Kadın eve girdiğinde odayı inceledi. Aslında içerisi dışarıdan gözüktüğü gibi değildi. İçeride dikkat çekici bir hayli pahalı ve o kadar da kaliteli mobilyalar vardı. Adeta bir zengin evi gibiydi burası. Zaten Nezih’in normalde burada yaşıyor olması ihtimalini düşününce burası bir zengin evi oluyordu. Anlaşılan burayı her seferinde genelev olarak değil sadece özel ve zengin müşterileri için kullanıyorlardı. Adam ve kadın birlikte bir odanın içine girdiler. Kadın içeri girdiğinde hemen karşısındaki masada oturmuş top sakallı, hafif şişman ve kısa boylu adamı gördü. Selim’in bahsettiği Nezih bu adamdı. Nezih yanındaki adamı dikkatle dinliyordu. Adam ona korsan CDlerden bahsederken Selim ve kadının içeri girdiğini gördüğünde sustu. Nezih kadını gözleriyle ağır bir şekilde süzdükten sonra yüksek sesle, “Gelin bakalım Selim. Bu yanındaki de kim böyle? Hayırdır?”
“Kanadı kırık bir kuş abi. Gerçi kuş mu diyeyim? Şahin mi anlayamadım?”
Odadaki üç erkekte Selimin bu iğrenç esprisine bir hayli eğlenerek güldüler.
“Nezih abim bu güzelliğin kimseye yem olmasını istemez diye düşündüm. Aldığım gibi getirdim buraya.”
Kadından sanki bir malmış gibi bahsediyorlardı ki zaten onlara göre öyleydi.
Nezih kadına döndü, “Adın ne senin yavrum?”
Kadın pis bir tebessümle cevap verdi, “Sen ne demek istersen o.”
Nezih yüksek sesle iğrenç bir kahkaha daha attı, “Sevdim tavrını.”
“Ne oldu? Hoşuna mı gitti?”
Nezih havalı bir şekilde ayağa kalktı ve omuz silkti. Kadının yanına yürüdü yavaşça, “Hele bir tadına bakalım da ona göre karar verelim, hoşumuza gidip gitmediğine. Kadın ağır bir şekilde ayaklandı. Nezih ondan bir şeyler beklerken kadın adamı omuzlarından kavradı ve bacak arasına diziyle sertçe vurdu. Aynı anda çorabında sakladığı silahını çıkardı hızla. Nezih’e CD lerden bahseden adama nişan aldı ve onu kolundan yaraladı. Gerçekten iyi silah kullanıyordu. Tam bu sırada ne olduğunu anlamayan Selim silahı görünce kadının üstüne atlamaktan vazgeçip kaçmaya karar verdi ve koşarak uzaklaşmaya başladı. Kadın kasıklarına vurduğu adamı yerden kaldırdı ve kelepçeledi. Bu arada da Selim kendisini dışarı atmıştı. Kadın iki adamı da koluna takıp gayet soğukkanlı bir şekilde ve büyük bir güçle sürüklemeye başladı dış kapıya doğru. Bu sırada damarları şişmeye başladı... Kolları kalınlaşıyordu yavaş yavaş. Göğüsleri git gide kas şeklini almaya başladı. İlerledikçe surat şekli değişmeye başladı ve hafiften sakalları oluştu. Aynı anda da zaten kısa olan saçları biraz daha kısalarak tıpkı bir erkek saçına döndü. Kapıdan çıkmak üzerelerken kadın artık tamamen bir erkekti! Hem de bu özel polis Kemal idi. Sürüklediği adamlar kafalarını bir anlık ona çevirip bakınca baygınlık geçirecek gibi oldular. Adeta cin çarpmışa dönmüşlerdi. Selim tüm hızıyla koşuyordu. Arada arkasını dönüp bakarken çıktıklarını fark etti. Kemal peşinden koşmuyordu bile adamın. Bir anda bir silah sesi duyuldu. Yaklaşık yetmiş metre kadar ötede duran arabanın içindeki kadının silahından çıkan kurşun Selim’i omzundan yaralamıştı. Adam kurşunun etkisiyle yere yuvarlandı. Arabadaki kadın Kemal’in ortağı Arzu’ydu…
Arzu çok iyi bir keskin nişancıydı. Hedefini her taraftan görebiliyordu. Hiçbir zaman ıskalamamıştı ve ıskalamazdı. Arzu arabayı yaralanan Selim in olduğu yere doğru sürdüğünde Kemalde adamları oraya sürükleyip getirmişti. Arzu arabadaki telsizden seslendi, “Ambulans ve ekip gelsin.”
Birkaç saniye sonra ambulans ve bir polis arabası geldi. Ambulanstan inenler yaralı olan CD satıcısı ve Selim i içeri aldılar. Polis arabası da Nezih’i aldı. Ambulans hastaneye ekip arabası emniyete doğru yol alırken Arzu arabaya binen Kemal’e bakıp gülüyordu.
Kemal üstündeki dar gömleği çıkardı, “Gülme Arzu.”
“Tamam tamam anladık. Yalnız arkanda ben varım diye de rahat rahat takılıyorsun. Tekini ben hallettim. Gerek kalmaz diyordun.”
“Canım ben de pek rahat takılamadım. Erkekleri tatmin etme konusunda bir deneyimim olmadığı için iyi değilim pek.”
“Ne diyeceğim, eve bırakayım mı seni? Ben uğraşmak istemiyorum bunların sorgusuyla falan.”
“Aynen öyle yapalım. Sür hadi sür.”
Arzu direksiyonu kırdı ve gaza bastı…
Kemal anahtarı sehpanın üstüne bırakıp yanındaki koltuğa oturdu. Çok yorucu bir gün olmuştu onun için. Biraz soluklandı ve televizyon izlemek için kumandayı nereye fırlattığını hatırlamaya çalıştı. Koltukların arasına baktı. Orada değildi. Ayaklandı ve sağına soluna bakındı. “Hayda” dedi kendi kendine. Birçok insan gibi o da genellikle televizyonu izledikten sonra kumandayı bir köşeye fırlatıyor sonra nereye koyduğunu hatırlamayıp saatlerce aradığı oluyordu. Camın kenarındaki sehpaya baktığında kumandanın orada olduğunu fark etti. Nefesini çekerek almaya gitti. Kumandayı aldığında sehpanın üstünde duran çerçevedeki resme bakakaldı. Yedi yıl önce kaybettiği eşinin resmiydi bu. Ölümünün üstünden yedi yıl geçmesine ve bir o kadar tempolu bir iş yapmasına rağmen hala unutamamıştı onu. Resmi iki eliyle sımsıkı tutup bakmaya başladı. Çok özlüyordu onu. Gözleri yaşardı, kendini biraz sıksa da gözyaşlarını tutamadı. Erkekler de ağlardı. Hem de bir erkek ağlarsa kolay kolay kimse teselli edemezdi onu. Yağmur hala yağıyordu. Telefonu çaldı adamın. Fakat o hala resme odaklanmıştı. Telefonu açmak için hareketlenmedi bile. Telefon ısrarla çalmaya devam edince biraz kendine geldi. Arayan Arzuydu. Derin bir nefes alıp verdikten sonra açtı telefonu, “Efendim” derken sesi titremişti.
“Ne yapıyorsun devrem?”
“Sağ ol Arzu. Sen ne yapıyorsun?”
“İyiyim de. Hayırdır? Sesin bir garip geliyor. Neyin var senin?”
“Bir şeyim yok. İyiyim.”
“Kemal seni beş yıldır tanıyorum bir şeyin olup olmadığını anlarım.”
“Bir şey yok dedim Arzu.”
Arzu ve Kemal’in arasında iş arkadaşlığı dışında çok derin ve ilginç bir bağ vardı. Birkaç kere sevişmişlerdi bile.
“Evden ayrılma geliyorum.”
“Peki”
Arzu paltosunun önünü bağlayıp kapıyı kapatırken kendisine bakıp sırıtan kız kardeşini fark etti. Lise son sınıf öğrencisi olan kız hayatta en çok ablasına önem verirdi. Zaten bu iki kardeşin başka kimseleri de yoktu. “Senin dersin falan yok mu Banucum. Hadi dersini yap sen” diyerek sırıttı. Evden çıkarken kardeşi ona bakıp gülmeye devam etti. Kemal’in evi iki blok ötedeydi. Ellerini cebine attı ve başını eğerek hızla yürümeye başladı. Biraz sonra Kemal’in kapısındaydı. Kapıyı üç kere tıklattı. Kemal gelenin Arzu olduğunu anlamıştı. Çünkü Arzu her gelmesinde üç kere vururdu kapıya. Zaten o saatte başka birini de beklemiyordu o an. Kemal’e kapıyı açtığında karşısında sırılsıklam duran Arzu’yu gördü.
“Gelmeseydin keşke.”
“Boş ver. Canım çok sıkılıyor zaten.”
“Gel hadi içeri. Yağmur dinmezse bu gece kal bari. Sonra hastalanıp operasyonlara tek yollama beni.”
“Teşekkürler çok incesin.” diyerek alay etti Arzu.
“İstersen duş al.”
Arzu, Kemal’i omzundan tutarak banyoya doğru çekti. “Beraber alacağız...”
***
İstanbul’da güzel bir sabahtı. Cem kahvaltısını hazırlamış işe gitmek üzere hazırlanıyordu. Yedi kardeş olan Cem tek başına yaşıyordu. Müşteri temsilcisi olarak çalıştığı Gülem Holding’de umduğu kadar olmasa da yine de iyi para kazanıyordu. Cem dost canlısı bir insandı. Dünyada en çok önem verdiği insan kardeşi Can’dı. Kardeşleri arasında en çok onu severdi. Çoğu zaman Can’la beraber kalırdı.
Cem mutfakta ayaküstü kahvaltısını yaparken kapının açıldığını fark etti. Gelen yine Can’dı. Cem’in evi tam bir erkek evi kadar da dağınık olmasa da o kadarda toplu değildi.
Cem bir yandan ceketini giydi aynadan kardeşine bakarken, “Hoş geldin beyefendi. Ne yapıyorsun?”
“Hoş bulduk paşam. Bildiğin gibi, sen ne yapıyorsun?”
“Çıkmak üzereyim ben de, önemli bir toplantı var.”
“Yoğun abimiz bu aralar.”
“Aynen. Hadi gel bırakayım seni de.”
“Yok abi sağ ol.”
“Ne oldu? Gel bırakayım işte.”
“Pelinle konuşacağım. Onunla geçeceğiz okula.”
“Sonunda açılmaya mı karar verdin yoksa?”
“Aslında çoktan açıldım bile.”
“Öyle mi? Bildiğin gibi diyorsun. Hiçbir şeyden haberimiz yok. Sonuç ne peki?”
“Bakacağız abi işte.”
“İyi bakalım hadi”
derken kapıdan çıktılar beraber…

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.