4. bölüm / 7
Bir Üniversite Macerası4
Bölümler 7Şu an: 4
- 1 13.963 kelime
- 2 21.716 kelime
- 3 32.539 kelime
- 4 45.423 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 53.084 kelime
- 6 61.512 kelime
- 7 74.473 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Pelin Alp’e telefon etmek için elini cebine attığında Can’ın elini kolunda fark etti.
“Ne oldu canım?”
“Sana bir şey soracağım.”
“Efendim.”
“Geçen gün markete gittiğimizde o kadınla ne konuştunuz?”
Pelin tereddütte kalmıştı. Arzu aralarında bir sır olmasını istese de Can’a bunu anlatsa bir şey olmazdı. Zaten büyük ihtimal Can neler konuştuklarını biliyordu. Can’ın yeteneğini de göz önünde bulundurarak gerçekleri anlattı. Can onu dinlerken rahatlamıştı. Gözlerini ondan ayırmıyordu. Saatlerce gözünü bile kırpmadan onu seyredebilirdi. Hiç sıkılmadan da sabaha kadar dinlerdi. Pelin de farkındaydı bunun ve bu yüzden mutluydu.
Pelin Alp’e telefon açtı. Sonunda görüşmeyi ayarlayabilmişti. Bir saat içinde ruh ve sinir hastalıklarında buluştular.
Danışmaya gittiklerinde Pelin nazik bir dille, “Umut’la görüşecektik. Daha önce doktorlarıyla görüştüm ben.”
Kadın hiç konuşmadan eliyle buyurun dermişçesine işaret etti.
Umut’un odasının başında iki nöbetçi vardı. Nöbetçiler çok acil bir işleri çıkmadıkça kapıdan ayrılmıyorlardı. Acil bir durum olsa da en az bir tanesi kalıyordu. Doktorlar kontrole geldiğinde onları yalnız bırakmasını istiyordu sadece.
Nöbetçilerden biri elini duvara yasladı, “Dinleyin, günün yaklaşık on altı saatini uyuyarak geçiriyor. Kalan zamanda da zaten ölü gibi. Malum uykusu geç açılıyor. Biz içeriye girip bakmıyoruz bile. Anahtarlar sadece doktorlarda var. Kapısının altında yiyeceğini içeceğini koyuyoruz. İki günde bir de doktorlar geliyor.”
Can diğer nöbetçiye sordu, “Peki tuvalet ihtiyacı falan ne oluyor?”
“İçeride lavabosu da var banyosu da. Ara sıra temiz havlu da atıyoruz tabii.”
Alp çenesini kaşıdı, “Lütfen bir müddet müsaade edin. Zaten göremiyorum. Sadece sesini duysam bile benim için yeterli şu an.”
“Peki. Yalnız uzun bir süre size cevap vermezse yani konuşmayı keserse görüşme sona erecek.”
Biraz sonra Alptuğ kapıya yaklaştı ve içeri seslendi, “Orada mısın? Umut?”
Birkaç saniye geçmedi ki içeriden soluk bir ses cevap verdi, “Burada olduğum için gelmedin mi?”
Alp biraz şaşırsa da cevap geldiğine sevinmişti.
“Dinle beni dostum. Ben senin deli olduğunu düşünmüyorum. Hatta senin yapmaya çalıştığın olayı bende yapmak istiyorum. Bana bu konuda yardım etmelisin. Bu nasıl mümkün?”
“Kaderinde varsa mümkün. Fakat insanlar kendi kaderini kendileri belirleyemezler. Ben hariç. Ben ne istersem o olur. Ben kendi kaderimi değiştirip, insanların hayatlarıyla da oynamış olurum. Tabii bu salaklar beni ciddiye almıyorlar.”
Nöbetçilerden biri diğerine bakarak kısık sesle “salak herif” dedi.
“İnsan umutlarıyla yaşar. Umut etmeye devam et. Fakat başarılı olamayacaksın. Senin için tesadüf olan her şey benim çizdiğim kaderdir.”
“Dalgamı geçiyorsun sen benimle? Senin kaderin bu mu? Ömrünü hiçbir işe yaramadan dört duvar arasında geçirmek mi? Sanki bir saraydaymışsın da buradaki nöbetçiler senin hizmetkarlarınmış gibi konuşuyorsun. Deli olmadığını düşünüyorum derken çok yanılmışım.”
Pelin ve Can biraz sinirli olan Alp’i teselli etmeye çalıştı. Bu arada artık içeriden ses gelmiyordu. Nöbetçilerden biri elini cebine attı, “Büyük ihtimal yine uyudu. Hadi artık gidin.”
Çocuklar hastaneden çıktıklarında Alp kendi kendine dövünüyordu. Hayal kırıklığına uğramıştı. Telefonu çalmaya başladığında duymadı. Pelin parmağıyla Alp’i dürttü.
“Sakin ol artık. Bu çalan telefon seninki değil mi?”
Alp telefonu üfleye püfleye çıkardı cebinden. Tanımadığı bir numara arıyordu. Numaraya bakıp çıkarmaya çalıştı fakat hatırlayamadı. Arayanın kim olduğunu bilmiyordu. Biraz durduktan sonra telefona cevap verdi.
“Efendim.”
“Alo. Alp ile mi görüşüyorum.”
“Evet siz kimsiniz?”
“İyi akşamlar Alp. 7x7 ajanstan arıyorum. Yarın için müsait misin?”
“Okulum var saat kaç için soruyorsunuz?”
“Sabah 9,30 gibi.”
“Nerede?”
“Taksim Atatürk Kültür Merkezinin önünden kalkacak servis.”
“Tamam orada olacağım. Okulum akşam benim. Hangi dizi bu?”
“Erkek Kuruları. Yazdım adını. Mutlaka orada ol. İyi akşamlar.”
“Peki ne yapacağım?” Kadın telefonu kapatmıştı. Alp kafasını sallayarak telefonu cebine koydu. Can ve Pelin Alp’e bakıp gülümsüyorlardı. Alp’in yüzü hala asıktı.
“Hadi yine iyisin. Daha ne istiyorsun?”
Alp’in yüz ifadesi değişmemişti. Hava kararmaya başlarken evlerine dağıldılar.
***
Samet, Arzu’nun karşısında parmaklarını kütletirken, Kemal masasında oturmuş gazete okuyordu.
“Şu kıza güvenmekle doğru mu ettin Arzu?” diye sordu Samet.
Arzu onu duymuyordu. Masasındaki kaleme dalıp gitmişti. Kinle bakıyordu.
“Alo? Kime diyorum? Arzu?”
Arzu aniden kafasını kaldırıp fırçaladı Samet’i,
“Sen bilgisayarında kart falan oynasana!”
“Ne oluyor sana? İyi misin?”
“İyiyim Samet. Konuşturma beni dur.”
Samet sessizce masasına yürüyüp oturdu. Bu sırada Kemal gazetesinin ardından başını kaldırdı.
“Cinayet masasının bu olaydan haberi var değil mi?”
“Hangi haberden?” diye sorusuna soruyla karşılık verdi Samet.
Kemal elindeki gazeteyle beraber ayağa kalktı. Dün gece birkaç genç öldürülmüş. Hepsinin beyni dağılmış.
“Yapma ya. Vardır herhalde abi.”
Kemal Arzu’ya baktı sinsice,
“Arzu! İyi misin?” diye bağırdı.
Arzu aniden kafasını kaldırdı. Bir an korkmuştu. Sonra sakinleşti hemen, “İYİYİM.” Dedikten sonra yeniden daldı.
BİR GECE ÖNCE
Cem eve geldiğinde morali bozuk değildi. Aksine çok mutluydu. Eve girer girmez üstünü bile çıkarmadan çekmeceleri karıştırmaya başladı. Sonra ceketini çıkartıp kurcalamaya devam etti. Bütün çekmecelere tek tek baktı. Sonra kalkıp mutfağa gitti ve bir bardak su doldurdu kendisine. Bir eliyle su içerken diğer eliyle cebinden telefonunu çıkardı. Son aramalardan Burcu’nun ismini geçerek Can’ı aradı. Birkaç kere çaldıktan sonra cevap verdi Can telefona.
“Efendim?”
“Ne haber artist?
“Sağ ol abi senden?”
“İyiyim. Bir şey soracağım. Sen orta okuldayken bir hikaye yarışmasında birinci oluştun. Sana hediye olarak bir sürü roman vermişlerdi hatırlıyor musun?”
“Evet abi. Hayırdır? Ne alaka şimdi romanlar? Nereden çıktı?
“Onların nerede olduğunu hatırlıyor musun? Annem evdeyse sorsana.”
“Abi işi gücü bırakıp kitap okumaya mı karar verdin?”
Hava iyice kararmaya başlamıştı. Arzu’nun kız kardeşi Banu, meslek lisesinde okuduğu için haftanın üç günü çalışıyor iki günü okula gidiyordu. Haftanın işe gideceği son gününden nefret ediyordu. Tekstil firmasının muhasebe departmanında çalışan Banu o günde işten geç çıkmıştı. Ertesi gün okula gideceği için şirketteki herkes işlerini onun üstüne yüklemişti. Her çarşamba günü böyle oluyordu. Bu yüzden sevmiyordu bugünü. Şirket eve yakın olsa da gelirken ıssız ve tenha yerlerden geçmek zorunda kalıyordu.
Banu hızla yürürken köşede duran birkaç serserinin onu izlediğini fark etti. Birazdan önlerinden geçmek zorunda kalacaktı. Köşede dört kişi vardı. Döndüğünde ise üç kişi daha gördü. Önlerinden geçerken çocukların hepsi birden laf atmaya başladı kıza. Kız serserileri duymazdan geldi. Bir an önce eve gitmek istiyordu. Fakat ilerledikçe attığı her adımda arkasından gelen serserilerin hakaretlerini duyuyordu. Çocukların hepsi birden kızı takip ediyordu. Banu çok korktu, iyice hızlanıp birden koşmaya başladı. Birkaç adım atmıştı ki iki el, kızı kollarından kavrayıp yandaki duvara ittirdi. Çocuklar hep birlikte kızın vücuduna dokunmaya başladılar. Elleriyle sertçe sıkıyorlardı kızın her tarafını. Bir yandan gülüşerek kıza hakaret etmeye devam ediyorlardı. Kızın eli bir an boş kaldığında eteğini sıyırmak üzere olan çocuğa rastgele bir yumruk salladı. Çocuk kendinden geçercesine sinirlendi burnunu tutarken. Çünkü canı yanmıştı.
“Ulan sürtük!” demesiyle birlikte yumruklamaya başladı kızın kafasını. Çocuklardan biri adamı sakinleştirmeye çalışıyordu.
“Yapma Kamuran abi. Geberteceksin kızı.”
Anlaşılan bunların içinde en çok Kamuran dedikleri bu çocuğun sözü geçiyordu.
“Tutun ulan şu sürtüğü!” Eliyle iki evin arasında olan tenha yeri gösterdi Kamuran.
Kız can havliyle çocuklardan kurtulmaya çalışırken çığlıklar atıyordu. Bu sırada Kamuran kemerini çözmeye başladı.
Cem telefonla konuşurken dışarıdan gelen sesleri duymaya başladı. Kulağında telefonla evin yan tarafındaki ara sokağı gören camın oraya yürüdü. Bir yandan telefonu dinlerken diğer yandan perdeyi araladığında gördüklerine şok olmuştu. Birkaç serseri zavallı kıza tecavüz ediyorlardı. Kendi kız kardeşleri geldi aklına.
“Arayacağım seni Can.” der demez telefonu kardeşinin yüzüne kapattı. Dışarıya çıkmak için kapıya doğru yeltendi. Dördüncü katta oturuyordu ve binada asansör yoktu. Cem birdenbire arkasını döndü ve cama doğru koşmaya başladı. Çerçeveye yaklaştığında zıpladı ve camı kırarak aşağı doğru düştü. Adam kendisini dördüncü kattan attı ama yere düştüğünde iki ayağı üstündeydi. Sadece biraz alnı kanıyordu. Camı kırarken kesilmişti başı. Sesi duyan serserilerden bazıları arkalarını dönüp karşılarında Cem’i gördüklerinde afalladılar.
“Sen nereden çıktın!” diye artistçe sordu bir tanesi.
“Asıl siz nereden çıktınız şerefsizler. Rahat bırakın kızı!”
“Gel kurtarsana ulan kızı!”
Saçı sakalına karışmış olan çocuk bunu söyledikten sonra cebinden kelebek bıçağı çıkardı ve
Cem’e doğru salladı. Cem çocuğun elini kavrayıp bükerek kelebeğin düşmesini salladı. Sonra çocuğu yeniden doğrultarak burnunun üstüne tüm gücüyle kafa attı. Çocuk yere yığılırken arkadaşlarının hepsi birlikte Cem’in üstüne atladılar. Çocukların adama dokunmalarıyla birlikte yere yığılmaları bir oluyordu. Arkasından biri sopayla vurmaya kalktığında Cem gayet soğukkanlı bir şekilde yüzünü bile dönmeden sopayı tutup çocuğu kendine doğru çevirdi. Çocuk yüzüne öyle bir darbe aldı ki bayılacak gibi oldu. Yedi serseri neye uğradıklarını şaşırmışlardı.
Hep bir ağızdan “Kaçın” diye bağrıştılar. Korkudan her biri farklı bir yere doğru koştu.
Bu sırada Banu seri bir şekilde üstünü giyinip düzeltmişti. Kız bilincini yitirecek gibi oldu. Ağlamaktan gözleri mosmor olmuştu ve hala ağlamaya devam ediyordu. Cem yavaşça yaklaştı kızın yanına. Omzuna dokundu ve “İyi misin?” diye sordu. Kız o kadar korkmuştu ki Cem’i de o serserilerden biri sandı. “Bırak beni pislik herif!” diye bağırırken sesi kısık çıkıyordu.
“Dur. Sakin ol lütfen. Geçti.”
Banu adamı ittirdi ve ağlayarak kaçtı. Cem kafasını kaşıyarak kaçan kızı seyretti. Bu sırada yandaki binaların camlarından birkaç kadın çıktı. Hep bir ağızdan “Ne oldu?” diyorlardı. Cem çok sinirlendi kırılan camına bakarken.
“Girin hepiniz içeri! İki saattir film izler gibi izliyorsunuz? Bir de ne oldu diyorsunuz!”
Banu eve geldiğinde hala korkudan titriyordu. Çantasından anahtarı çıkarırken telefonunun titrediğini fark etti. Arayan ablasıydı. Meşgule verdi ve yedi cevapsız arama gördü. Arzu çok merak etmişti anlaşılan. Kapıyı açmaya çalışırken elleri titriyordu. Anahtarı yere düşürdü zavallı kız. Eğilip anahtarı aldığında nefesi tutulmuştu resmen. Birden kapı açıldı. Kız kalp krizi geçirecekti korkudan. Arzu eve daha erken gelmişti. Kız kardeşini yerde ağlarken görünce hemen eğildi ve sarıldı. Kızın kafasını kaldırıp yüzüne baktı. Banu’nun yüzü gözü mosmor olmuştu. Arzu kardeşinin bu halini görünce başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi oldu.
“Ne oldu sana? Ne bu halin!” diyerek kızı içeri çekip kapıyı kapattı. Banu ağlamaya devam ederken ablası panik halinde ne olduğunu soruyordu.
“Banu yeter! Sakin ol artık. Şimdi hemen bana ne olduğunu anlat tek tek.”
“Serseriler…”
“Ne serserisi?”
“Önümü kestiler.”
“Ne yaptılar sana?”
Banu ablasına sımsıkı sarılıp daha fazla ağlamaya başladı. Arzu’nun gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Başını aşağı doğru indirip kardeşinin bacaklarına baktığında kanların akıp kuruduğunu gördü. Şok olmuştu.
“Nerede oldu bu olay!”
Banu korkudan dilini yutmuştu. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
“Banu zırlama! Nerede oldu bu olay dedim!”
Banu kekeleyerek cevap verdi,
“İki... iki sokak ötede.”
“Kim bu orospu çocukları! Adları ne?”
“Birinin. . birinin adı Kamuran. . o. . o yaptı. . o şerefsiz yaptı. .”
Arzu kardeşini tuttu ve çekiştirerek koltuklardan birine oturttu. “Burada bekle. Sakın bir yere kımıldama ve sakın kapı çalarsa kimseye açma! Kaç kişiydi bunlar?”
“Yak... Yaklaşık yedi...”
Arzu yan koltuktan ceketini aldı ve odasına geçti. Bazasını kaldırıp yatağının altında sakladığı uzi silahını eline aldı. Aynı yerde duran şarjörü alıp silaha taktı. Ve ceketinin arasına sakladı. Evden öfkeyle çıkıp kapıyı kilitledi.
O serseriler dünyanın kaç bucak olduğunu göreceklerdi. Banu’nun tarif ettiği yere gitti ve sokağı boyluca gezdi Arzu. Etrafta kimseler yoktu. Diğer ara sokaklara girdi ve adımlarını büyük attı. Biraz sonra birkaç kahkaha sesi duydu. Hızlıca sesin geldiği yere doğru gitti. Sokaktan döndüğünde yedi tane çocuk saydı. Sırtları Arzuya dönüktü. Birbirlerine biraz önce yaşadıkları olayı anlatıyorlardı.
“Kamuran” diye seslendi Arzu arkalarından. Hep birlikte arkalarını döndüler. Uzun boylu çekici kadını görünce şaşırdılar. Ortalarından biri çıktı ve “efendim yavrum” dedi küstahça. Arzu gülümsedi ceketinden silahını çıkartıp susturucusunu taktı. Silahı doğrulttuğu gibi yanındaki altı çocuğu kafalarından vurdu. Kamuran yerde yatan arkadaşlarına bakarken donakaldı. Neredeyse altına kaçıracaktı. Şimdi silahı ona doğru çevirmiş olan Arzu’nun gözlerine bakıyordu. Ellerini kaldırdı.
“Öldürme beni! Yalvarırım öldürme!”
Arzu gözünü bile kırpmadan silahı ona tutmaya devam etti.
“Peki, kaçıp gidebilirsin. Seni öldürmeyeceğim.” Dediğinde hala kafasına tutuyordu silahı. “Kaç git hadi!”
Çocuk hızla arkasını dönüp kaçmaya başladı. Nefes nefese koşuyordu. Sokağın sonuna kadar geldiğinde Arzu içinden “şerefsiz” demesiyle birlikte tetiğe bastı ve parmağını çekmedi. Silahta kalan yedi kurşunun her biri çocuğun kafasının farklı yerlerini delip geçti. Beyni yerlere sıçrarken Arzu soğukkanlılığını bozmayıp eve geri döndü…
***
Alp erken kalkması gereken her durumda telefonunun alarmını sesi en yüksek çıkan müziğe ayarlayıp yastığının altına koyardı. Alarm çaldığında yatağından öyle bir fırladı ki neredeyse yere düşecekti. Telefonunun çaldığını fark edip yarı uykulu bir şekilde kapattı alarmı. Saat 08:00 gösteriyordu. Başını yastığa koydu. Beş dakika daha geç kalksa hiçbir şey olmazdı. Fakat öyle bir durumda istese de uyuyamazdı yeniden. Ayaklanıp banyoya doğru yürüdü. Çeşmeyi açtıktan sonra avucunu doldurarak suyu yüzüne hızla çarptı. İki üç kere tekrarladı bunu. Sonra banyo kapısının arkasında asılı duran temiz havlulardan birini alıp iyice kuruladı yüzünü. Aynada biraz kendisine baktıktan sonra odasına geri döndü. Gece uyumadan önce hazırladığı kıyafetleri aldı dolabının içinden. Biraz durdu ve kıyafetlere baktı. Sonra cama doğru yürüdü. Camı açıp havanın nasıl olduğuna baktı. Camdan kafasını uzattığında hazırladığı kıyafetlerin gayet uygun olduğuna karar verdi. Camı kapatıp içeri döndüğünde yeniden telefonunun saatine baktı. 08,10’du saat. Eşofmanını çıkarıp pantolonunu giyerken yastığına bakakaldı. Sonra rüyasındaki esmer kızı yatağında yatarken hayal etti. Bu sefer bilinçli bir şekilde hayal kuruyordu. Kız gözlerini açtı ve Alp’e gülümsedi. Çok sıcak bir gülümsemeydi bu. Alp üstünü de giymek için eşofmanının üstünü çıkardı. Yeniden yatağa baktığında kimsenin olmadığını gördü. Birden astı suratını. Yüzünü ekşitti ve üstünü düzeltti. Bir kere daha aynaya bakacaktı evden çıkmadan fakat vazgeçti. Evden çıktı ve kapıyı yavaşça kapadı annesini uyandırmamak için. Metrobüse doğru yürüdü. Neyse ki İncirlideki metrobüs durağı evine çok yakındı. Yine her zamanki gibi çok kalabalık olacaktı metrobüs. Hiç çekemezdi o trafiği. Tam da milletin işe gideceği saatti. Durakta ellerini ceplerine sokup aracın gelmesini bekledi. Durakta fazla bekleyen yoktu. Biraz sonra metrobüs geldi. İnsanlar sırayla metrobüse binerken araçtan sadece birkaç kişi indi. Orta yaşlardaki bir adam inerken önündeki genç kızı ezecekti neredeyse. Belli ki adamın çok acil işi vardı. Ya da işyerine geç kalacaktı. Alp metrobüse bindiğinde, biraz önce adamın ittirerek geçtiği kızı, üstünü başını düzelterek söylenişini izledi. Hareket eden metrobüs kısa bir süre içinde Mecidiyeköy’e gelmişti. Son durağa yaklaşmış olmalarına rağmen içerisi hala doluydu. Fakat şansı vardı ki başından beri o kadar da kalabalık değildi. Alp metrobüsten indiğinde kalabalığı takip etti. Taksime giden metroya binecekti ve Mecidiyeköy’de inen insanların çoğu metroya doğru yürüyordu. Alp otomatik merdivenlerden inerken duvarlara asılmış olan afişlere baktı. Taksime giden metro o kadar kalabalık değildi. İki durak sonra inecekti zaten. Otomatik kapı açıldığında trene ilk o bindi. Vagonda yeteri kadar boş yer vardı. Kendi yaşlarında genç bir çocuğun yanına oturdu. Çocuk büyük ihtimal kendisi gibi üniversite öğrencisiydi ve şu anda derse gidiyordu. Çünkü elinde bir kitap bir de ajanda vardı. Tren bir sonraki durağa yaklaşınca yavaşlamaya başladı. Durakta inen binen olmadı. Kapılar kapandı ve son durak olan Taksime doğru hareket etmeye başladı tren. Bu sırada Alp yanında oturan çocuğa baktığında camdan dışarıyı seyrettiğini gördü. O da dışarıya bakmaya başladı. Aniden camın önünde o esmer kız belirdi. Alp oturduğu yerden ayaklanacak gibi oldu bir anlık refleksle. Sonra cama yapışıp trenin geçtiği yere doğru baktı. Yanındaki çocuk Alp’i cama yapışmış bir vaziyette izlerken şaşkındı.
“İyi misin kardeş?”
Alp kafasını salladı, “İyiyim iyim” diye ikiledi ve devam etti, “Taksime gidiyor değil mi bu tren?”
“Evet”
“Geçtik sandım ben de.. Ondan. . Pardon.”
Çocuk anladım dercesine kafasını sallayıp önüne döndü ağzı açık bir şekilde. Bir dakika sonra tren durdu ve yolcular inmeye başladı. Alp de trenden indi ve otomatik merdivenlerden yukarı çıkarken yine duvarlarda asılı olan afişlere baktı. AKM’nin oraya doğru yürüdüğünde kalabalık bir grup gördü. Grup kızlı erkekli karışıktı. Onlara doğru yaklaştı. Başlarında elinde not defterine benzer bir kağıt ve kalemle bekleyen biri vardı. Çocuk yaklaşmakta olan Alp i gördü,
“7X7 ajans mı?”
“Evet” dedi Alp bir yandan gruptakilerle selamlaşarak.
“Hoş geldin kardeş. İsim neydi?
Alp çocuğun elindeki listeye baktı,
“Alptuğ Bulur”
İsmi listenin en alt sırasına yazılmıştı. Adı yazılı olan 17 kişi vardı. Alp 17. sıradaydı. Alp ismini gösterdi ve yanında yanlış yazılmış olan telefon numarasını gördü.
“Yalnız benim telefon numaram yanlış yazılmış. Sonu 57 olacak.”
Ekip başındaki çocuk elindeki kalemi bastırarak son numarayı düzeltti. Sonra ellerini kaldırdı ve bekleyenlere yüksek sesle,“Arkadaşlar gruptan ayrılmayalım. Birazdan servis gelecek” dedi.
Alptuğ diğerlerine baktı. İki kişi hariç hemen hemen hepsi onu yaşıtı gibiydi. Gruptaki birkaç kişi gayet şık giyinmişti. Kalan kısmı da Alp gibi gayet normal kıyafetlerle gelmişlerdi. Özellikle kızlardan üç dört tanesi çok alımlı görünüyordu.
Bir arada bekleyen kalabalık kendi aralarında gruplara ayrılmış muhabbet ediyorlardı. Saçlarını kazık gibi dikmiş bir genç Alp’e baktı ve sordu,
“Kardeş senin kaçıncı çekime gelişin olacak bu?”
“Bu ajansla ilk olacak.”
Sarışın güler yüzlü bir kız atladı araya, “Başka hangi ajanslara kayıtlısın? Kaç kere çekime gittin?”
“Fazla değil. Siz gittiniz mi?”
“Biz kuzenimle beraber” diyerek yanındaki kumral kızı gösterdi, ikisi de çok şıktı. “Beş ay önce falan Anadolu Hisarı dizisine gitmiştik beraber. Yine bu ajansla.”
“Öyle mi? Ne yaptınız bari?”
Kız çok Can’a yakındı, kuzeni de öyle görünüyordu. Fakat bu kız, Alp bıraksa sabaha kadar konuşabilirdi.
“Durduk öyle ya ne yapalım. Kamera çekmemiş bile bizi.”
Alp sırıttı, “Ne bekliyordunuz ki?”
Kuzeni olarak gösterdiği kumral kız ortaya söylendi, “Sıkıldım ben ama. Ne zaman gelecek bu servis? Geçen sefer de böyle olmuştu.”
Alp kızların ikisine birden baktı, “Demek siz kuzensiniz öyle mi?
“Evet. Tülin benim dayımın kızı oluyor.”
“Adın Tülin mi?” dedi diğer kıza bakarak. Sonra tekrar kumral olana döndü. “Peki senin adın ne?”
“Tuğba. Seninki ne?”
“Alp.”
Alp yanlarındaki dik saçlı çocuğa döndü, “Senin isim ne kardeş?”
“Gürsel. Memnun oldum.”
Alp çocuğun elini sıktıktan sonra Gürsel konuşmaya devam etti, “Biz akşama kadar bekleriz burada.”
Tuğba panik yaptı, “Ciddi misin sen?” telaşla kuzenine döndü, “Tülin ne yapacağız öyle olursa, evdekilerin de haberi yok zaten.”
Gürsel konuşmaya devam etti, “Ne yalan söyleyeyim, ben dünde çekimlerdeydim. Yine sabahın köründe çağırdılar. Bir saat sonra servis geldi. Bir saat servis dolarken rezillik çıktı bekledik. Oraya gittik bekledik. Kısacası ben akşam 11 de evdeydim.”
Tuğba elini ağzına götürdüğünde çok tatlı görünüyordu. Kuzeni kıza bakıp gülümsedi.
Bu sırada grubun içindeki kırklı yaşlardaki iki adam tartışıyorlardı. Bu kötü bir tartışma değildi. Adamlardan biri diğerine sürekli sitem ediyor onu dinleyen adam ise sürekli kıkırdıyordu. Adamın konuştuğu aksağandan Karadeniz tarafından olduğu belli oluyordu.
“ Ula ha puraya, sapahun korunde ceturdun peği, hala bekle dur.”
Diğer adamın konuşması gayet normaldi,
“Tamam Rizelim. Gelecekmiş şimdi servis. Çocuk aramış.”
Rizeli adam kafasını sallayıp kendisine tebessüm etmekte olan gençlere bakıp söylendi,
“Sapahun altısında uyandırdu ha pu peği.”
Biraz sonra ekipman geldi, “Evet arkadaşlar, servis gelmek üzere dağılmayalım…”
Tuğba çocuğun kolundan tuttu, “Bakar mısın? Telefonda söylemediler. Ne yapacağımızdan haberin var mı?”
“Benim bildiğim kadarıyla çocuğun teki rüya görecek. Rüyasında bir kafede erkekleri kız kızları da erkek olmuş şekilde görecek.”
Dik saçlı çocuk atladı, “Yani bizi kadın kılığına mı sokacaklar?”
“Evet. Keşke saçınla bu kadar uğraşmasaydın.” Kızlara döndü, “Keşke sizde bu kadar makyaj yapmasaydınız.”
Gençler bunu duyunca biraz tereddüt ettiler. Rizeli adam ise şok geçirdi.
“Ne! Peği karu mi yapacaklar? Pen ha puradan cideyrum”
“Dur abi nereye gidiyorsun?” diye engel oldu ekip başı. “Daha ne olacağı tam belli değil. Benim bildiğim kadarıyla bu ama sizi ne olarak kullanırlar bilmem.”
Rizeli adam yanındaki arkadaşına bir süre derince baktı, “ Ula Remzi. Hele pi peği karu yapsunlar. Pen o zaman sorarum sağa.”
Gençler kahkaha atmamak için kendilerini zor tutuyorlardı. Biraz sonra eski bir servis aracı geldi. Üzerinde “Erkek Kuruları çekim aracıdır” yazsını gördüklerinde kendi kendilerine “nihayet geldi” dercesine omuz silktiler. Ekip başı ellerini kaldırarak yüksek sesle bağırdı,
“Evet arkadaşlar! Tek sıra halinde yavaşça binelim servise. Binenler sakın inmesin. Hemen hareket edeceğiz.”
Gençler hep birlikte servise bindiler Rizeli servise binmek üzereyken hala söyleniyordu arkadaşına, “Ula hele peği karu yapsınlar. . Hele pi yapsunlar…”
“Ya Rizelim! Ben nereden bilirdim böyle bir şey olacağını. Bilseydim bende gelmezdim. Söylemediler ki…” derken gayet ciddi gözükse de arkadaşına gülmeden duramıyordu.”
Araç dolup kapısı kapandığında şoför arkasını dönüp bağırdı, “Herkes tamam değil mi? Eksik yok değil mi? Geçen seferki gibi rezillik çıkmasın.”
“Arkadaşlar eksik değiliz değil mi?” diye sorduktan birkaç saniye sonra “Devam et kaptan!” diye bağırdı ekip başı.
Araç hareket etmeye başladığında içerdekiler kendi aralarında muhabbet ediyorlardı. Tülin ve Gürsel yan yana oturmuştu. Tülin çenesini açtığı zaman susmak bilmiyordu. Çok gevezeydi ama bir o kadar çok iyi kalpli ve saf bir insan olduğu her anından belli oluyordu.
“Bildiğim kadarıyla ilk çekimlerde para vermiyorlar ama senin şimdiye kadar almış olman lazım değil mi?” diye sordu Tülin yanında duran Gürsel’e.
“Evet” dedi Gürsel yolu seyrederek.”
“Kaç para veriyorlar?”
“Sen, almış olman gerekiyor değil mi? Diye sordun. Ben ona evet dedim. Yani henüz hiç para almadım.”
“Nasıl yani?” diye araya girdi cam kenarında oturan Tuğba.
Tam bu sırada otuzlu yaşlarda bir adam kafasını soktu araya. Araca bindiklerinde adam tek başına oturuyordu.
“Ajansta para yok gençler, para yok…” diye tekrarladı kendinden emin ve sanki nasihat veriyormuş gibi bir şekilde.
Ayakta duran Alp adama dönüp sordu, “Sende 7x7 ajansta mısın?”
“Hayır. Ben Erkek Kurularında kadrolu oyuncuyum.”
“Vay be. Öyle mi gerçekten? Seni daha önce hiç görmedim. Gerçi izlemiyorum o diziyi.”
“Sürekli bir pastane sahnesi var orada. Ben orada çalışan şefim. Zaten şimdi çekecekleri sahnede orada olacak.”
Gürsel adamın yüzünü net görebilmek için arkasını iyice döndü,
“Abi erkekler kız, kızlar erkek olacakmış doğru mu?”
Adamın “doğru” demesine kalmadan en arkada oturan Rizeli ayaklandı,
“Turturun ha bu arabayi uşağum! Uşağum turtur.”
Remzi arkadaşını sakinleştirmeye çalışırken ekip başı araya girdi,
“Abi eğer gidersen bizi zor durumda bırakırsın. Ayrıca bir daha ajanstan aramazlar ve önceden alacağın varsa vermezler.”
Rizeli yerine otururken Remzi ye söylenip durdu. Gençlerin konuştuğu kadrolu oyuncu olduğunu söyleyen adam kısık bir sesle, “Zaten beş kuruş vermiyorlar ki” dediğinde Alp ve diğerleri onu duydular.
“Nasıl yani abi?” diye sordu Alp.
“Ben çok önceden sizin gibi 7x7 ajansa kayıtlıydım. En az on beş kere çekimlere gittim figüran olarak. Sonra şans eseri bir yönetmen beğendi beni. Şu an Allah’a şükür gecikmeden alıyorum paramı.”
“7x7 ajans vermiyor mu?”
“Benim hala 7x7 ajanstan alacağım var.”
“Hadi ya!” diye atladı Tülin. Kızın sesi hem cırtlak hem de yüksek çıkıyordu. Birkaç kelime söyleyip sussa o kadar rahatsız edici değildi.
“Sen ne kadar oldu ki 7x7 ajanstan ayrılalı?” diye devam etti Tuğba. Tuğba’nın ses tonu ise tam tersine bir hayli etkileyiciydi.
“İki yıla yakın oldu ama hala alacağım var.”
Servis çekimlerin yapılacağı Okmeydanı’na yaklaşmıştı.
“Bilseydim direk buraya gelirdim. Burası bana daha yakındı” dedi Alp ekip başına.
“Kardeşim formalite gereği Taksimden kalkıyor servisler. Kimi zaman ne olacağı belli olmuyor. Belki buradan Anadolu yakasına geçeriz.”
Biraz sonra servis durdu. Rizeli “uşağum ha pu çekumler ne kadar sürer?” diye sordu Rizeli araçtan inerken.”
“Hiç bilmiyorum. Siz şöyle geçip bekleyin. Makyajlarınız falan yapılacak.”
Ekipteki erkeklerin hiçbirinin hoşuna gitmemişti bu durum. Bazı kızlar için hiç sorun değildi. Fakat birkaç tanesi makyajı bir hayli abartıp, özene bezene giyinip gelmişti. Homurdanıp duruyorlardı bu yüzden.
Remzi sete doğru yürürken telaşlandı. Çünkü bıyıklıydı ve on beş yıldır hiç kesmemişti.
“Kardeş makyaj diyorsun, kadın diyorsun da benim bıyıklar ne olacak?”
“Sen unut abi o bıyıkları.”
Remzi tek eliyle bıyıklarını tutup endişelendi. Bu sırada ona ters ters bakan Rizeli, arkadaşının bıyıklarının kesileceğini duyunca kahkaha atmaya başladı. Gerçekten çok komik bir gülüşü vardı adamın.
“Hadi bakalum şekerum” diye dalga geçti arkadaşıyla, “Çayimun şekeru.”
“Sus Rizelim! Sus!”
Ekip başı araya girdi, “Abi telaş yapma bu kadar. Sanat için bir şeyler yapıyorsun fena mı?”
Adamın arkasından sırıtmaya başladı çocuk bunu dedikten sonra. Alp’in morali bir hayli fazla bozulmaya başlamıştı. Fakat ortam fena değildi. Gülüp geçiyordu. Bir daha asla ne olacağını tamamen anlamadan çekime gitmeyecekti zaten.
Hep birlikte sete girdiler. Biraz sonra bir adam ve yanında birkaç kişi gruba doğru yaklaştı. Adamın uzun ve kıvırcık saçları vardı. Aynı zamanda kalıplı ve uzun boylu biriydi.
Gelen kişiler gruptakilere dikkatle baktılar. Sonra uzun boylu adam yanındaki kızlara döndü. Konuşmalarına bakılırsa görüntü yönetmeni falandı adam.
“Ayşe, bayan arkadaşları sen al. Gizem sen de erkekleri götür. Mete sende yardım et. Hemen kıyafetlerini giydirin. Hatice ile Meral’e de söyleyin makyajlarını yapsınlar. Tek bir sahne kaldı. Biz onu bitirene kadar arkadaşlar hazır olsunlar. Bu sahneden sonra figüranları alacağız” bıyıklarını tutmakta olan Remzi ye dikkatle bakıp devam etti adam, “Abinin bıyıkları kesilsin.”
Rizeli gülmekten kendini tutamıyordu.
Adı Gizem olan esmer kısa saçlı kız bağırdı, “Erkekler beni takip etsinler!”
“Umarım etek giydirmezler bize” dedi Gürsel Alp’e.
Bunu diyen kız arkasını döndü,
“Aranızdan bazı şanslılar etek giyecekler.” Diyerek yürümeye devam etti.
“Ula Remzi her şeye tamam hele pi pağa etek giydursun bu cinik. Pen o zaman sağa sormaz miyum?”
Biraz sonra bütün erkekler soyunma odasına girdiler.
“Herkes pantolonlarını indirsin” dedi Gizem. Hayattan bezmiş gibi bir surat ifadesi vardı.
Erkekler biraz tereddüt ettiler. Kız soyunun dedi ama çıkmadı odadan. Gizem bu sefer ağır bir ses tonuyla bağırdı, “Duymadınız mı beni? Hepiniz pantolonları indirin.”
Hepsi birbirlerinin yüzünü aynı ifadelerle bakarak pantolonlarını çıkarttılar. Biraz sonra Mete içeri girdi.
“Gizem kıyafetler tamam mı?”
Gizem yan yana duran adamların bacaklarına baktı, “Kıyafet işi kolay hemen hallederiz de. Hangilerine etek giydireceğime karar veremedim.”
Alp kafasını eğip kıllı bacaklarını seyrederken bu konuda şanslı olduğunu düşündü.
“Kaç tanesi etek giyecek?” diye sordu Mete asabi kıza.
“İki tanesi.”
Mete biraz durdu ve adamlara baktıktan sonra eliyle Rizeliyi işaret etti.
“Tamam o zaman. Bak bu abinin bacaklar müsait.”
Rizelinin yanındaki sekiz erkek kahkaha atmamak için kendilerini zor tutuyorlardı.
Gizem dikkatle Gürsel’e baktı, “Bir de şu dik saçlı arkadaşa giydiriyorum etek. Diğerlerinin altına bir şey giydirmemize gerek yok değil mi? Nasıl olsa oturacaklar. Etek giyenler önlerde durur. Diğerleri normal pantolonlarını giysinler.”
“Tamam fark etmez. Ayarla işte kafana göre.
Kadın iki etek seçerek Rizeli ve Gürsel’e döndü. Bulundukları durumun makarasını yapmaya başlasalar da Alp’in git gide canı sıkılmaya başlamıştı. Çıkıp gitmeyi planlıyordu hatta. Kadın bütün figüranlara kıyafet verdi. Millet kıyafetini giydikten sonra bazılarınınkini beğenmeyip başka kıyafet verdi. Adeta bir oyuncak gibi oynuyordu. Sanki deneme tahtasıydı insanlar.
Rizeli eteği giyerken manalı bir şekilde kendisine bakıp pis pis sırıtan arkadaşına bakıyordu. Kız Alp’e ince bir penye vermişti. Onun üstüne de kağıt gibi bir hırka verip giymesini söyledi.
“Herkes kıyafetlerini giydikten sonra…” eline çekmeceden çıkardığı sutyenleri alıp masaya koydu kadın. “Buradaki gazete parçalarını göğsünüze sıkıştırıp takıyorsunuz sutyenleri. Biraz acele edin!”
Figüranlardan bazıları nefretle bakmaya başladılar kıza. Çocuklardan biri Alp’e döndü,
“Bu senaryoyu kim hangi mantıkla yazmış acaba?” dedi.
Birkaç dakika sonra hepsi kıyafetlerini giymiş birbirlerine bakıp sırıtıyorlardı. Kapı açıldı ve içeri iki makyöz girdi.
“Evet, herkes makyaj için bizi takip etsin” dedi bir tanesi içeriye.
Arkalarından içeri giren Mete Remzi’yi işaret etti.
“Abi sen beni takip et.”
Adam suratı asık bir şekilde ayağa kalkarken Rizeli, “Yürü uşağum yürü” diye alay etti.
Kapıdan çıkarken Gürsel’e baktı Mete, “Arkadaşım sen de o saçları git bir güzel yıka. Şuradaki havlulardan birini de al, iyice kurula. Peruk takacağız başınıza.
Alp’in can sıkıntısı git gide artıyordu. Soyunma odasından çıktıklarında koridordaki herkesin gözleri onların üzerindeydi. Bu sırada kızların hepsi kıyafetlerini giymişti. Bazılarının yüzüne kalemle sakal çizilip, takma bıyık takmışlardı. Tülin ve Tuğba Alp’i görünce gülmeye başladılar. Alp de durgun bir şekilde zorda olsa onlara güldü. Ekipteki herkes onlara bakıp sırıtıyordu. Onları gördükten sonra Alp artık aşırı derecede dolmuştu. Daha makyaj yapılacaktı üstelik. Orta boylarda, yumuşak sakallı bir çocuk ağzındaki sakızı gayet gıcık ve abartılı bir şekilde çiğneyerek yanındaki kıza, “Figüranlar bunlar mı?” diye sorarak sırıttı. Çocuğun sinir bozan havalı bir görüntüsü vardı. Yanındaki kızlarla gayet rahat ve ukala bir şekilde konuşuyordu. “Benim replikler neydi? Unuttum.” dedi aynı kıza. Herhalde Alplerle aynı sahnede oynayacaktı çocuk.
“Ben rüya göreceğim ya. Kafede gözlerimi açtığımda bu kızlara bakarak şaşırayım değil mi?” Bu kızlara derken Alp’e bakmıştı çocuk.
Makyözlerden biri, “Evet arkadaşlar. Şu odaya alıyoruz sizi” diyerek ilerdeki küçük odayı gösterdi.
Alp biraz daha orada dursaydı sinirden yumruklayacaktı çocuğu. Hep beraber makyaj odasına gittiler. Makyözler sırayla figüranların yüzlerine fondöten sürmeye başladılar. Biraz sonra içeriye Remzi girdi. Durgun bir şekilde bıyıklarının olduğu yeri tutuyordu adam. Rizeli onu görünce yine sırıtmaya başladı.
“Çek pakayum o elini.” Sesi kahkahayla karışmıştı adamın.
Remzi elini çektiğinde olmayan bıyıklarıyla çok komik görünüyordu. Rizeli çok tuhaf bir şekilde kıkırdamaya başladı. Makyözlerden biri ona baktı.
“Gel abi sıra sende.”
Rizeli kıkırdamayı aniden kesip surat ekşiterek aynanın karşısına oturdu. Makyöz adamın dudaklarına ruj sürerken o aynadan, kendisine bakıp sırıtmakta olan Remzi’yi izliyordu surat ifadesini bozmadan.
Bu sırada diğer makyöz Alpin makyajını tamamlamıştı. Alp aynaya baktığında kendini tanıyamıyordu. Neyse ki arkalarda oturacaktı. Kamera onu çekmeyecekti bile. Ya da o öyle düşünüyordu.
Biraz sonra hepsinin makyajı tamamlanmıştı. Ekip başı içeriye bağırdı,
“Arkadaşlar hadi! Yukarı çıkıyoruz. Sizin sahneyi çekecekler şimdi.”
Hep birlikte yukarı çıkarlarken kızlar erkeklere bakıp sırıtıyorlardı. Tülin hala aralıksız bir şekilde konuşuyordu. Her şeye yapacak bir yorumu vardı kızın. Alp, Tuğba’ya döndü ve “Bu kız hiç yorulmuyor mu?” diye sordu. Tuğba takma bıyıklarının ardından sırıtarak üstüne bol gelen takım elbisesinin ceketini düzeltti.
“Neden yorulayım ki?” diye atladı Tülin. “Konuşmak kötü bir şey mi ki? Ben çok severim konuşmayı. Bu dünyaya bir kere geliyorsun. Üstelik insanlar konuşa konuşa değil mi? Ben bir konuda fikrim olduğunda mutlaka söylerim.”
İşin kötü yanı kızın her konuda fikri vardı. Alp ağzını açtığına pişman olmuştu.
Biraz sonra hep beraber kafe tarzı bir yere girdiler. İçeride iki kamera vardı. Birkaç kişi sandalyeleri düzeltirken girişte onları karşılayan görüntü yönetmeni talimat veriyordu içerdekilere. Alp içeri girdiğinde toplam yedi adet masa saydı. Her birinde üçer tane sandalye vardı. Kameraların önünde duran masada üç tane kız oturmuş bekliyordu. Oturanlar ajanstan gelen kızlara göre bir hayli çekici ve güzellerdi. Üçünde de mini etek vardı.
Adam Rizeliye döndü, “Abi sen gel şöyle otur diğer etek giyen arkadaşla beraber” diyerek mini etekli kızların yanındaki masayı gösterdi. Sonra diğer figüranlara baktı tek tek. Tuğbaya işaret ederek onu da Rizeli ve Gürsel’in masasındaki diğer sandalyeye oturttu. Mekanı ve figüranları tek tek inceledikten sonra hepsini oturttu. Kamerayı en arkadan gören masa boş kaldığında ayakta bir tek Alp ve Tülin bekliyordu.
“Sizde oraya oturun arkadaşlar” diyerek boş masayı gösterdi adam.
“Evet, herkes sessizce birbirleriyle konuşuyormuş gibi yapıyor.” Ortada oturan kızlara dönüp devam etti, “Kızlar söyleyeceklerinizi ezberlediniz mi?” Üçü de başını salladıktan sonra “Kaan hazır mısın?” diye bağırdı dışarıya adam. İçeriye büyük adımlarla omuzlarını sallayarak giren çocuk “Hazırım!” diye bağırdı. Bu dışarıda figüranlarla dalga geçen orta boylu sakallı çocuktu. Hala dışarıdaki gibi ukalaydı. Belli ki onun diyaloglu sahnesi vardı. Ayrıca torpilli olduğu da belli oluyordu.
“Kameralar hazır mı?” diye seslendi yönetmen. “Kaan, işaret yaptığımda içeri giriyorsun. Etraftakilere bakarak şaşırıyorsun. Sonra kızlara yaklaşıp biraz seviniyorsun ve onları öpüp repliğe giriyorsun.”
Kaan öpücüğü duyunca sırıtarak, “Güzel.” Diye uzattığında bütün kızlar güldü. Gittikçe daha fazla canını sıkmaya başlamıştı Alp’in bu çocuk.
“Evet! Herkes hazır mı? Kayda giriyoruz.” diye bağırdı yönetmen, “Üç... iki... bir… Oynayın!”
Herkes yönetmenin dediği gibi birbirleriyle konuşuyorlarmış gibi yapmaya başladı. Alp kameraya bakmadan mini etekli kızların vücutlarını seyretmeye başladı. Tamamen sıkıntıdan yaptığı bir şeydi bu. Bir yandan da karşısında durmadan konuşan Tülin’i dinliyordu.
“Daha daha ne yapıyorsun Alp? Dünya tersine dönüyor ya baksana şu duruma.”
“Ya ya öyle” deyip kızı dinliyormuş gibi yapıyordu Alp.
“Kestik!” diye bağırdı dizi ekibinden biri sahne bitince.
Kameralar kaydı durdurunca herkes yüksek sesle konuşmaya başladı. Kameramanlardan biri Kanı yanına çağırdı. Kaan’a söyleyeceklerinden önce, ortam çok gürültülü olduğu için kibar bir ses tonuyla “Arkadaşlar sessizlik” dedi.
Kaan oturanlara döndü ve sert bir surat bir o kadarda ağır ses tonuyla, “Sessiz!” diye bağırdı. Alp bunu duyduğunda yerinden kalkmamak için kendisini zor tuttu ve çocuğa bakıp dişlerini sıktı.
“Arkadaşlar aynı sahneyi tekrar alıyoruz. Herkes biraz önce yaptıklarını tekrarlayacak. Üç... İki... Bir... Oyun!”
Alptuğ insanları inceliyordu. Bu sırada Tülin hala konuşmaya devam ediyordu.
“Geçen gün bizim evi aramışlar biliyor musun?”
“Öyle mi? Neden aramışlar?”
Alp kızla ilgileniyormuş gibi yaptı. Bir yandan kameralardan birinin yanındaki duvara doğru bakmaya başladı.
“Ya benim devamsızlığım varmış.”
“Tülin konuşmana gerek yok. Kamera bizi çekmiyor bile. Hem bizim sesimizde çıkmayacak.”
Alptuğ asık suratıyla beraber yanlışlıkla dudağındaki ruju yalayınca irkildi ve tükürdü. Sonra tekrar kameranın yanındaki duvara baktığında gözlerine inanamadı. Kameramanın arkasından rüyasında görüp aşık olduğu o esmer kız çıktı ve Alp’e gülümseyerek duvarın yanından geçip dışarı doğru yürüdü. Alp yine hayal gördüğünü zannetti. Gözlerini sımsıkı yumup yeniden açtığında kız kapıdan dışarı çıkıyordu ve bunu görmüştü. Alp birdenbire ayaklandığında yönetmen “Kestik!” diye bağırdı. “Arkadaşım neden kalktın?” diye sorduğunda Alp adamı tınlamadı bile. Hızla, oturan insanların arasından sıyrıldı çıkmak için. Kaan Alpin önünü kesti ve artist bir havayla “Sorunun ne bilader senin?” Alp bunu duyduğu anda çıldıracak gibi oldu. Çocuğu sol eliyle sertçe kavrayıp sağ yumruğunu sıkıp gözünün üstüne yerleştirdi. Çocuk yere yığılırken Alp kendini dışarı attı. Hızla merdivenlerden aşağı indi. O kadar süratliydi ki kafasındaki peruğun ipleri ağzına girmişti. Tükürüp peruğu çıkardı ve bir kenara fırlatıp binadan dışarı çıktı. Etrafına bakındığında kızın köşeden ona baktığını gördü. Alp eliyle işaret yapıp kızın yanına koşarken kız ona bakarak köşeden caddeye döndü. Alp üzerindeki belini rahatsız eden dar kıyafetlere aldırış etmeden hızla peşinden koştu. Köşeyi döndüğünde otobüs durağından yeni hareket etmek üzere olan otobüsü gördü. Etrafta hiç insan yoktu. Kızın otobüse binmiş olduğunu düşündü. Otobüs yavaş yavaş hızlanmaya başladığında Alp koşarak otobüsü durdurmaya çalıştı. Bu sırada caddeden geçen insanlar tuhafça onu izliyorlardı. Alp, otobüsün arkasından “Dur!” diye bağırıyordu. O an hiç olmadığı kadar sinirliydi. Otobüs şoförü Alp’i fark edip yavaşça durdu. Alp otobüsün açılan ön kapısına doğru koşarken camdan içerideki insanlara baktı. Bazı yolcular ona bakıp gülerken bazıları ise değişik gözle bakıyorlardı. Alp ön kapıdan basamakları çıkarken şoför eliyle onu durdurdu.
“Arkadaşım dönmeleri arabama almam!” dediğinde Alp el yardımıyla kenarlara tutunup şoförün yüzüne ayağının tabanıyla çok sert geçirdi. Adam acı içinde yüzünü tutarken otobüsteki insanların bazıları panik yaptı. Alp otobüsün arkasına doğru yürüyüp yolculara baktı. Gözü onu arıyordu. Fakat yoktu. Genç bir çocuğa yöneldi, ön taraftaki şoför hakaret ediyordu gözünü tutup.
“Bilader bu otobüse siyah uzun saçlı, aşırı güzel bir kız bindi mi?”
Çocuk cin görmüş gibiydi. Kafasını salladı, “Hayır, binmedi.”
“Emin misin? Hiçbiriniz görmediniz mi?”
Orta yaşlarda bir adam elini kaldırdı, “Manyak mısın kardeşim sen? İn şu arabadan işimiz gücümüz var.”
İnsanların böyle bir olayı normal karşılamalarını beklemiyordu Alp. Fakat o an gözü başka bir şey görmüyordu. O kıza aşık olmuştu. Onu bulmak için yapmayacağı delilik yoktu. Otobüsten inerken yolculardan bazıları hala ona bakıp söyleniyor ve hakaret ediyorlardı. Caddenin ortasından hayal kırıklığına uğramış bir şekilde yürüyen Alp onu seyreden insanları görmüyordu bile…
Bölüm etkileşimi
