BİR ŞEY OLMADI kitap kapağı

4. bölüm / 6

BİR ŞEY OLMADI

BÖLÜM 4 - UZAK DUR

Vaveyla Yazarı: Lara Demir

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: BÖLÜM 4 - UZAK DUR

BÖLÜM 4

DEVİN

Emirhan'ın karşısında durduğumda ellerimi belime koyup birkaç saniye nefeslendim. Kampüsün girişinden buraya kadar düşündüğümden hızlı yürümüştüm. Omuzlarıma attığım krem kazağın bir kolu geriye kaymış, çantam yürürken sürekli bacağıma çarpmıştı. Düzeltmekle uğraşmadım.

Emirhan duvara yaslanmış beni bekliyordu. Telefonu elindeydi ama ekrana bakmıyordu. Bana bakıyordu.

Bakışları önce yüzümde kaldı, ardından üzerimde ağır ağır gezindi. Siyah deri ceketimden eteğime, oradan ayakkabılarıma kadar inip yeniden yüzüme çıktı. Bunu yaparken yakalandığını düşünmüş gibi bir hâli de yoktu. Bileğini kaldırıp saatine baktı.

"Şaşırttın."

Kaşlarımı kaldırdım. Yanından geçip binaya doğru yürümeye başladım ve onun ses tonunu taklit ettim.

"Şaşırttın."

Arkamdan ayak sesleri geldi. İki adım sonra bana yetişti.

"Ben geç kalmam."

"Onu anladım."

Yürümeye devam ettim. Birkaç saniye sonra sesi yeniden geldi.

"Tarzın çok iyi. Beğendim."

Arkamı dönmedim.

"Bu bilgiyle ne yapmam gerekiyor tam olarak?"

Güldü.

"Teşekkür edebilirsin mesela."

"Gerek görürsem ederim."

Binanın girişine yaklaştığımızda adımlarını hızlandırıp önüme geçti ve kapıyı açtı. Yanından geçecekken göz göze geldik.

Bir an yavaşladım.

Emirhan bakışlarını çekmedi.

Kapıyı tutan kolu başımın biraz üzerindeydi. Aramızda rahatça geçebileceğim kadar yer vardı ama yanına geldiğim anda o mesafe olduğundan daha azmış gibi hissettirdi. Az önce gülen yüzü değişmişti. Ne gülümsüyor ne de konuşuyordu. Sadece bakıyordu.

Ben de baktım.

Bir saniye, belki iki.

Sonra yanından geçip içeri girdim.

Kapının arkamızdan kapandığını duydum. Emirhan birkaç adım sonra yeniden yanıma geldi. Hiçbir şey söylemedi, ben de söylemedim.

İçerisi dışarıdan göründüğünden çok daha kalabalıktı. Koridorun bir tarafında ellerinde kahvelerle duvara yaslanmış öğrenciler vardı, diğer taraftaki masaların üzeri kartonlar, cetveller ve yarım bırakılmış maketlerle doluydu. Merdivenlerin dibinde iki kişi yere çökmüş, büyük bir maketin kopan parçasını yerine oturtmaya çalışıyordu.

Emirhan'ın burada farklı göründüğünü söyleyemezdim. Daha çok, buraya fazlasıyla alışık görünüyordu. Yanımızdan geçen iki çocuk ona selam verdi. Birkaç metre sonra başka biri omzuna dokunup bir şey söyledi. Emirhan durmadan cevap verdi. Merdivenlere geldiğimizde yukarıdan inen bir kız onu görünce gülümsedi.

"Günaydın."

"Günaydın."

Kız yanımızdan geçerken bakışları kısa bir an bana kaydı. Üzerinde durmadan merdivenleri çıkmaya devam ettim.

"Popülersin."

"Etkilendin mi?"

"Hayır."

"Çok hızlı cevap verdin."

"Düşünmem gerekmedi."

Yanımdan hafif bir gülüş geldi.

Koridorun sonundaki cam kapıdan geçip daha sakin bir bölüme girdik. Emirhan içerideki kadına selam verdi. Kadın bilgisayarından başını kaldırdığında onu tanıdığı belliydi.

"Günaydın Emirhan."

"Günaydın. Dayım içeride mi?"

"İçeride. Sizi bekliyor."

Emirhan başıyla teşekkür edip yürümeye devam etti. Ben de peşinden giderken çantamın askısını omzumda düzelttim.

"Dayın burada ne yapıyor?"

Başını hafifçe bana çevirdi.

"Çalışıyor."

"Onu tahmin ettim."

"Güzel. Hızlı ilerliyoruz."

Gözlerimi devirdim.

"Ne iş yapıyor?"

"Birazdan kendisine sorarsın."

"Sen söyleyince devlet sırrı mı oluyor?"

"Hayır."

"E?"

Durdu. Sağımızdaki kapıyı gösterdi.

"Geldik."

Bir an ona baktım.

"Sinir bozucusun."

"Bunu daha önce söylemiş olabilirsin."

"Hatırlamıyorum."

"Benim hafızam iyi."

Elini kapının koluna uzattığı anda ona baktım.

O da bana baktı.

Üç ay önce kulüpte söylediği aynı cümle aklıma o kadar hızlı geldi ki yüzümde belli olup olmadığını anlayamadım. Emirhan'ın bakışındaki küçük değişimden onun da hatırladığını düşündüm.

"Kapıyı açacak mısın?"

Açtı.

İçeride pencerenin önündeki geniş masada oturan adam başını kaldırdı. Elli yaşlarında görünüyordu. Önünde açık duran dosyanın üzerinde kendi adımı görünce içeri girdim.

"Devin?"

"Evet."

Ayağa kalkıp elini uzattı.

"Hoş geldin. Ben Murat."

Elini sıktım.

"Memnun oldum."

"Ben de. Otur bakalım."

Çantamı sandalyenin yanına bırakıp oturdum. Emirhan diğer sandalyeye geçmek yerine pencerenin yanındaki dolaba yaslandı. Murat Bey gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı.

"Dosyanı dün Emirhan gönderdi. Sabah da öğrenci işleriyle ve bölümle konuştum."

Bakışım istemsizce Emirhan'a kaydı. Telefonuna bakıyordu.

Murat Bey önümdeki birkaç kâğıdı çevirdi.

"Derslerini dondurmuşsun."

"Evet."

"Nedenini sormayacağım. Gerekli belgeler zaten dosyada."

Birkaç saniye daha sayfalara baktı.

"Devam etmek istiyorsun?"

"Evet."

"Burada?"

Cevabım hemen çıkmadı.

Daha birkaç gün önce İstanbul'da yaşamayı düşünmüyordum bile. Dün bu evden, bu şehirden, Serhat'ın benim adıma verdiği bütün kararlardan kurtulup İzmir'e dönmek dışında bir şey istemediğime emindim. Şimdi ise önümde açık duran dosyaya bakıyordum.

"Eğer mümkünse."

"Gayet mümkün."

Başımı kaldırdım.

"Notların iyi. Sorun kabul edilmen değil. Daha önce aldığın derslerin ne kadarını saydırabileceğimizi kurul belirleyecek. O yüzden bugün sana kesin bir dönem söylemem doğru olmaz."

"Baştan başlamam gerekmeyecek yani?"

"Büyük ihtimalle hayır."

İçimde ne olduğunu tam anlayamadığım küçük bir rahatlama oldu.

"Ne kadar sürer?"

"Belgelerin tam olursa birkaç gün içinde netleşir."

Birkaç gün.

Başımı salladım.

Murat Bey dosyayı kapattı.

"Şimdi öğrenci işlerine geçin. Ben haber verdim. İstedikleri birkaç şey olacak, onları tamamlayın."

Ardından Emirhan'a baktı.

"Geri kalanını da sen halledersin."

"Tamam."

Ayağa kalktım, çantamı aldım.

"Teşekkür ederim."

"Rica ederim Devin. Bir sorun çıkarsa gel."

Başımı salladım. Emirhan kapıyı açtı, dışarı çıktım. O da arkamdan gelip kapıyı kapattı.

Öğrenci işlerinin bulunduğu kata indiğimizde ders arası başlamış olmalıydı. Merdivenler bir anda iki yönden gelen insanlarla doldu. Son basamağa yaklaşırken önümden geçen bir grup birden yön değiştirince Emirhan'ın eli belime yerleşti.

Beni kendine doğru çekip önlerinden aldı.

Hareket o kadar hızlı oldu ki ilk anda üzerinde durmadım. Bir adım yana kaydım. İnsanlar yanımızdan geçtikten sonra belimdeki eli fark ettim.

Başımı çevirmeden elimi onun elinin üzerine koydum.

Çekmek üzereydim.

Emirhan parmaklarımı tuttu.

Olduğum yerde yarım saniye durdum.

Elimi çekmeye çalıştım.

Bırakmadı.

Bir kez daha denedim. Bu kez parmakları biraz daha sıkı kapandı.

"Emirhan."

"Efendim?"

Sesindeki rahatlıktan yüzünü görmeme gerek yoktu. Gülümsediğini biliyordum.

"Elimi bırak."

"Sen tuttun."

"Senin elini çekmek için."

"Detay."

Önümüzdeki kalabalık yeniden hareketlenince yürümeye başladım. Elimi bırakacağını düşündüm ama bırakmadı. Büyük çantam yan tarafımızı kapatıyordu. Emirhan da hemen arkamdan yürüdüğü için ellerimiz neredeyse tamamen aramızda kalmıştı. Dışarıdan bakan birinin fark etmesi zordu.

Birkaç adım sonra öğrenci işlerinin bulunduğu koridora döndük. Kalabalık arkamızda kaldığında sonunda parmaklarımı elinden kurtardım.

Bu kez tutmaya çalışmadı.

Dönüp bakmadım.

Bekleme alanında yan yana birkaç sandalye vardı. Kapının üzerindeki numaraya baktıktan sonra Emirhan görevliye bir şey sordu ve geri geldi.

"Bir kişi var önümüzde."

Sandalyelerden birine oturdum. O da yanıma geçti.

Bekleme alanında bizden başka kimse yoktu. Az önceki koridorun gürültüsü buraya çok daha boğuk geliyordu. Telefonumu çıkarıp Deren ve Ece'yle olan grubumuzu açtım. Ekranda okumadığım bir sürü mesaj vardı.

Deren: Hafta sonu geliyoruz.

Hemen altından Ece yazmıştı.

Ece: "Geliyoruz" derken Deren karar verdi, bana da bildirdi.

Deren: İtiraz ettin mi?

Ece: Hayır.

Deren: O zaman geliyoruz.

Gülümsedim.

Ben: Ciddi misiniz?

Cevap neredeyse anında geldi.

Deren: Evet. Seni İstanbul'da tek başına bıraktığımızdan beri tabak çanak kırıyorsun.

Ben: Masayı kırmadım.

Ece: Kimse masa demedi.

Ekrana birkaç saniye baktım.

Ben: Gelmeden önce benim eve uğrayın.

Deren: Niye?

Ben: Odamdan bir şey getirmeniz lazım.

Ece: Ne?

Parmaklarım klavyenin üzerinde durdu.

Ben: Komodinin üst çekmecesinde küçük siyah bir kutu var. İçindeki kolyeyi getirin.

Deren'in üç noktası hemen belirdi.

Deren: Ne kolyesi?

Ben: Bir kolye.

Deren: Bu açıklama beni fazlasıyla tatmin etti.

Ben: Kutuyu al getir yeter. Açma.

Deren: Şimdi açmak istiyorum.

Ben: Deren.

Ece: Ben açtırmam.

Deren: Sen önce kendi merakına hâkim ol.

Gülerken yanımda bir hareket hissettim.

Emirhan bana doğru eğilmişti.

Telefonun ekranını anında kapattım.

Bakışları elimdeki telefondan yüzüme çıktı.

"Hayatında biri mi var?"

Kaşlarımı çattım.

"Ne?"

"Ekranı o kadar hızlı kapattın ki."

Bir an yüzüne baktım. Sonra ben de ona doğru biraz eğildim.

"Sevgilim olduğu anlamına mı geliyor?"

Emirhan gülümsedi.

"Gizli bir şeyler çevirdiğin anlamına gelir."

Başını hafifçe yana eğdi.

"Kızlarda da genelde sevgili olur."

Omuz silktim.

"Sevgilimi gizlemem."

Gözleri yüzümde kaldı.

Sonra biraz daha yaklaştı.

Yan yana oturduğumuz için aramızda zaten fazla mesafe yoktu. Şimdi omzu neredeyse benimkine değiyordu. Yüzünü bana çevirdiğinde bakışları gözlerimden dudaklarıma indi.

"Var mı?"

"Ne var mı?"

Gözlerini yeniden kaldırdı.

"Sevgilin?"

Cevap vermedim.

Onun yerine ben de biraz yaklaştım.

Aramızdaki mesafe birkaç santime düştü. Nefesini hissedebiliyordum. Gözlerim istemsizce dudaklarına indiğinde Emirhan bunu gördü ama geri çekilmedi.

Ben de çekilmedim.

Üç ay önce bu mesafenin nasıl kapandığını ikimiz de biliyorduk.

Sesimi alçalttım.

"Sana ne, Emirhan?"

Bakışları hâlâ dudaklarımdaydı.

Sonra yeniden gözlerime çıktı.

Hiçbir şey söylemedi.

Ben de söylemedim.

Kapının üzerindeki numara değiştiğinde içeriden bir kadın çıktı. Birkaç saniye sonra görevli kapıda göründü.

"Devin Soydan?"

Ayağa kalktım. Emirhan da benimle birlikte kalktı ve içeri girdik. İşlemler düşündüğümden kısa sürdü. Birkaç form doldurdum, kimliğimi verdim, eksik belgelerin listesini aldım.

İzmir'den getirmem gereken bir evrak dışında çoğunu internet üzerinden tamamlayabileceğimi söylediler. Emirhan arada görevlinin sorduğu birkaç şeye cevap verdi, geri kalanında telefonuyla ilgilendi. Yaklaşık yirmi dakika sonra elimde birkaç kâğıtla yeniden koridordaydım.

Kâğıtları çantama koyarken rahatladığımı fark ettim. Bu sabah buraya gelirken ne olacağını bilmiyordum. Şimdi birkaç belge tamamlandığında önümde gerçekten devam edebileceğim bir okul vardı.

Bunu ne kadar istediğimi düşünmemeye karar verdim.

Emirhan'la birlikte merdivenlerden inip binanın çıkışına yöneldik. Kapıdan dışarı adımımı attığım anda yüksek bir ses duyuldu.

"HOŞ GELDİN!"

Patlama sesiyle olduğum yerde sıçradım. Havaya renkli kâğıtlar saçılırken refleksle önce sağıma, sonra soluma baktım. Arkamı bile kontrol ettim.

Kimse yoktu.

Emirhan dışında.

O da elleri ceplerinde, birkaç metre ileride kollarını iki yana açmış duran çocuğa bakıyordu. Kaşlarımı çatıp parmağımla kendimi gösterdim.

"Bana mı dedi?"

Emirhan başını salladı.

Karşımdaki çocuğa tekrar baktım. Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Elindeki boş konfeti tüpünden birkaç parça daha yere düştü. Emirhan'a doğru hafifçe eğildim.

"Kim bu manyak?"

"Kerem."

Cevap Emirhan'dan gelmedi. Çocuk çoktan yanımıza ulaşmıştı. Elini bana uzattı.

"Kerem."

Önce eline baktım, sonra yüzüne. Bir daha eline baktım. Elimi uzatmadım.

Kerem'in gülümsemesi çok az tereddüt etti. Emirhan yanımdan kolunu uzatıp beni hafifçe kendine doğru çekti.

"Tamam."

Başımı kaldırıp ona baktım. Beni Kerem'den mi koruyordu, Kerem'i benden mi, emin olamadım. Muhtemelen Kerem'i.

Kerem elini yavaşça indirdi.

"Korkuttum mu?"

Sonunda ona döndüm.

"Sorunlu musun kardeşim sen?"

Emirhan'ın yanımda nefesini tuttuğunu duydum. Başımı ona çevirdiğimde dudaklarını birbirine bastırmıştı. Gülmemeye çalışıyordu.

"Sorunlu, evet!"

Arkamızdan gelen kadın sesiyle döndüm. Bir kız ve yanında başka bir çocuk bize doğru geliyordu. Kız yaklaşırken yerdeki konfetilere, sonra Kerem'in elindeki tüpe baktı.

"Kerem abartmayı sever."

"Abartmadım," dedi Kerem.

Kız yere baktı.

"Konfeti patlattın."

"Karşılama yaptım."

"Tanımadığın kıza."

"Tanıyorum."

Ona baktım.

Kerem hemen düzeltti.

"Yani adını biliyorum."

"Bu daha korkunç oldu."

Emirhan bu kez dayanamadı, başını öne eğip güldü. Kerem ona döndü.

"Sen dün anlatırken normal bir insanmış gibi anlattın."

"Ben sana hiçbir şey anlatmadım."

"Dosyasını gösterdin."

"Dosyayı sen gördün."

"Detaylara takılmayalım."

Yanımıza gelen kız başını iki yana salladı. Emirhan sonunda araya girdi.

"Devin, bunlar Kerem, Selin ve Mert."

Sonra arkadaşlarına döndü.

"Devin."

Selin gülümsedi.

"Ben Selin."

"Devin."

"Onu biliyoruz," dedi Kerem.

Üçümüz birden ona baktık.

Kerem ellerini kaldırdı.

"Tamam. Susuyorum."

Mert ilk kez konuştu.

"Bence iyi fikir."

İstemsizce güldüm.

Selin'in bakışları bir an Emirhan'a kaydı.

"Neredesin sen? Derse de girmedin."

"İşim vardı."

Selin tekrar bana baktı. Bakışı sadece bir saniye üzerimde kaldı ama ne düşündüğünü anlamak zor değildi. Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı.

"Yalnız..."

Parmağımla Emirhan'ı gösterdim.

"Şu şahsın yanında gördüğün her kadına o bakışı atma. Bazen sadece yardımcı oluyor."

Selin bir an bana baktı, sonra güldü.

"Yani başka türlü olduğunda da yardımcı oluyor aslında."

Emirhan da güldü.

"Çok yardımseverimdir."

Başımı çevirip ona baktım. Gayet memnun görünüyordu. Tabii ki.

Kerem elindeki boş konfeti tüpünü birkaç metre ilerideki çöp kutusuna atarken Selin bana dönüp bu kez daha normal bir sesle,

"Bu arada gerçekten hoş geldin," dedi.

"Teşekkür ederim."

"Bak, böyle yapılır," dedi Mert,

Kerem'in arkasından.

Kerem dönmeden elini kaldırıp orta parmağını gösterdi. Mert'in yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı.

İstemsizce güldüm. Sanırım bu grubun neye benzediğini anlamam uzun sürmeyecekti.

Telefonumu çıkarıp saate baktım. Buradaki işim bitmişti, daha fazla oyalanmam için de bir sebep yoktu. Çantamı omzumda düzelttim.

"Ben gideyim artık."

Selin'le Mert'e veda ettim. Kerem çöp kutusunun yanından elini kaldırdı.

"Görüşürüz Devin."

Bu kez bağırmadığı için ona başımla karşılık verip arkamı döndüm. Daha birkaç adım atmıştım ki arkamdan Emirhan'ın sesi geldi.

"Devin."

Durdum ve ona döndüm.

"Bekle."

Kaşlarımı hafifçe çattım ama bir şey söylemedim. Emirhan önce Selin'e bir şey söyledi, sonra Mert'in omzuna vurdu. Kerem hemen araya girip konuşmaya başlayınca birkaç saniye daha onları beklemek zorunda kaldım. Emirhan sonunda arkadaşlarından ayrılıp bana doğru yürümeye başladığında yüzüne ne oldu der gibi baktım. Yanıma gelince elini çenesine götürüp birkaç kez kaşıdı.

"Konuşacağız."

"Ne?"

Cevap vermek yerine önümden geçip yürümeye başladı. Birkaç saniye arkasından baktım. Sonra peşinden gittim.

Otoparka kadar tek kelime etmedi. Siyah arabasının yanına geldiğimizde kapıları açtı, yolcu tarafına geçip benim için kapıyı tuttu.

Açık kapıya, ardından ona baktım. Kaşımı kaldırıp kollarımı göğsümde birleştirdim.

"Serhat beni eve götürmeni mi istedi?"

Emirhan birkaç saniye yüzüme baktıktan sonra kapıyı yeniden kapattı ve bana doğru bir adım attı.

"Serhat bir şey istemedi."

Kollarımı bıraktım.

"O zaman görüşürüz."

Arkamı dönüp yürümeye başladım ama iki adım bile atamadan kolumdan tuttu. Beni yeniden kendine çevirdiğinde kaşlarımı çatarak yüzüne baktım.

"Bak, hayat bize nasıl bir oyun oynuyor hiçbir fikrim yok ama konuşmamız gerekiyor."

Bakışım istemsizce omzunun üzerinden biraz önce ayrıldığımız gruba kaydı. Üçü de bize bakıyordu. Selin yakalandığı anda Mert'e döndü, Mert telefonuna baktı. Kerem ise bakışlarını kaçırmaya gerek bile görmedi.

"Herkes bize bakıyor, Emirhan."

Emirhan başını çevirip arkadaşlarına kısa bir bakış attıktan sonra tekrar bana döndü.

"Arabaya binseydin bakmazlardı."

Gözlerimi devirdim.

"Ne istiyorsun Emirhan?"

Bu kez cevap vermesi birkaç saniye sürdü.

"Aramızda olanları unutmak. Mümkün mü?"

Ona uzunca baktım.

İçimde bir şey tuhaf bir şekilde yer değiştirdi. Küçük, anlamsız, adını koyamadığım bir şey. Yüzüme yansıtmadım. Başımı hafifçe salladım.

"Unuttum. Bir şey yaşanmadı."

Emirhan'ın yüzünde belli belirsiz bir değişiklik oldu. Kaşları hafifçe çatıldı. Sanki cevabım beklediğinden daha erken gelmişti.

"Aynı ev, aynı okul..." dedi. Bir an durdu. "Defne, Serhat... Aramızdaki şey olmaz."

"Haklısın, olmaz."

Sustu.

Hâlâ bana bakıyordu.

Söylediği şey gayet açıktı ama nedense devam edecekmiş gibi bekliyordu. Sanki benden başka bir cevap beklemiş, ben yanlış repliği söylemişim gibi.

Omuz silktim.

"Sadece bir gece eğlendik zaten. Kayda değer bir şey de yaşanmadı. Yok sayalım, ben okeyim."

Birkaç saniye bekledim.

"Gidebilir miyim artık?"

Emirhan cevap vermedi.

Bana öylece baktı.

Bu kez beklemedim. Arkamı dönüp yürümeye başladım. Beni yeniden tutmadı. Otoparktan çıkışa doğru ilerlerken çantamdan telefonumu çıkardım ama ekranını açmadım.

Elimde tutup yürümeye devam ettim.

Sinirlenmiştim.

Asıl sinir bozucu olan, neden sinirlendiğimi bilmiyor olmamdı.

Emirhan yanlış bir şey söylememişti. Hatta söylediklerinin hepsi mantıklıydı.

Aynı evde yaşayacaktık. Aynı üniversitede olacaktık. Defne onun ablasıydı, Serhat benim abimdi. Üç ay önce birbirini tanımayan iki insan için eğlenceli olan şey şimdi gereksiz yere karmaşıklaşabilirdi.

Olmazdı.

Haklıydı.

Zaten ne yaşamıştık ki?

Biraz dans etmiştik. Birbirimizi sinir etmiştik. Biraz fazla yaklaşmış, sonra öpüşmüştük. Hepsi buydu.

Üç ay boyunca onu düşünerek yaşamamıştım. Onu tekrar görmenin yollarını aramamıştım. İstanbul'a onun için gelmemiştim.

Dolayısıyla bu konuşmanın beni rahatsız etmesi için hiçbir sebep yoktu.

Telefonum elimde titreşti. Kimin yazdığına bakmadım.

Adımlarımı biraz daha hızlandırdım.

Belki de sinirlendiğim şey Emirhan'ın söyledikleri değildi.

Bunu benden önce söylemiş olmasıydı.

Otoparkın çıkışına vardığımda telefonum yeniden titredi. Bu kez ekrana baktım. Deren arıyordu. Birkaç saniye ismine bakıp cevap verdim.

"Efendim?"

"Sen niye mesajlara bakmıyorsun?"

"Yürüyorum."

"Yürürken mesaj okunabiliyor. Yeni bir teknoloji."

İstemeden gülümsedim.

"Ne oldu?"

"Hiç. Kutuyu bulduk diyecektim. Ece şu an odanda valiz hazırlıyor."

Arka plandan Ece'nin sesi geldi.

"Kendi valizimi hazırlıyorum, sanki hizmetçisiyim."

"Ben öyle bir şey demedim," dedi Deren.

"Ses tonun dedi."

Onları dinlerken kampüsün dışına çıktım. Yolun kenarında durup çantamı omzumda düzelttim.

"Kolyeyi unutmayın yeter."

"Unutmayız."

Deren birkaç saniye sustu. Sesini duyduğum anda devamında gelecek şeyi tahmin ettim.

"Ama bir şey soracağım."

"Sorma."

"Daha sormadım."

"Sesinden belli."

"Bu kolye kimin?"

Gözlerimi kapattım.

"Deren."

"Erkek kolyesi bu."

Kutuyu açmıştı.

"Ben sana açma demedim mi?"

"Ben açmadım."

Arka plandan Ece'nin sesi geldi.

"Ben de açmadım."

"E o zaman erkek kolyesi olduğunu nereden biliyorsunuz?"

Kısa bir sessizlik oldu. Ardından Deren güldü.

"Tamam, açtık."

"İkiniz de gerizekâlısınız."

"Kim bu?"

"Kimse."

"Kimsenin kolyesini altı bin beş yüz liraya tamir ettirmezsin."

Adımlarım durdu.

"Faturayı da mı buldunuz?"

"Fatura kutunun içinde, Devin."

Alnımı ovuşturdum. Tamirden aldıktan sonra fişi kutuya attığımı tamamen unutmuştum.

"Getirin işte."

"Getireceğiz zaten. Ben sadece kimin olduğunu soruyorum."

"Deren, kapatıyorum."

"Dur. Erkek mi?"

"Kolye kendi kendine cinsiyet değiştirmediyse evet."

"Onu sormadım."

"Ben de başka cevap vermiyorum."

Telefonu kulağımdan uzaklaştırmak üzereyken Deren'in sesi yükseldi.

"Üç ay önceki çocuk mu?"

Elim havada kaldı.

Bir an sustum.

Bu kadarı yetti.

"Oha."

"Ne ohası?"

"O."

"Kim o?"

"İstanbul'daki."

"İstanbul'da milyonlarca insan var."

"Öpüştüğün milyonlarca insan yok."

Dişlerimi sıktım.

"Bağırma."

"Yanında mı?"

"Hayır."

"Karşılaştınız mı?"

Sustum.

"Devin."

"Sonra konuşuruz."

"Karşılaştınız." Sesi bir anda hızlandı. "Nasıl? Nerede? Ne dedi? Sen ne dedin? Kolyesinin sende olduğunu biliyor mu?"

"Hayır, bilmiyor."

"Peki neden söylemedin?"

"Çünkü kolye İzmir'de."

"Bu cevap değil."

"Benim için yeterli."

"Devin, çocuk kim?"

"Hafta sonu gelince anlatırım."

Deren sustu. Onun susması genelde iyiye işaret değildi.

"Tamam."

Kaşlarımı çattım.

"Bu kadar mı?"

"Evet."

"İnanmıyorum."

"İnanma."

"Deren."

"Görüşürüz canım."

Telefon kapandı.

Ekrana birkaç saniye baktım. Şu anda Ece'ye dönüp hakkımda saçma sapan teoriler üretmeye başladığına emindim. Telefonu çantama atıp yoldan geçen taksilere baktım. Bir tanesine el kaldırmak üzereydim ki arkamdan kısa bir korna sesi geldi.

Dönmedim.

İkinci kez çaldı.

Başımı çevirdiğimde Emirhan'ın arabası birkaç metre ileride durmuştu. Camı açıktı. Bana bakıyordu.

"Bin."

Az önce yaptığımız konuşmayı hatırlayınca neredeyse gülecektim.

"Hayır."

"Devin."

"Emirhan."

"Eve gidiyorum."

"Ne güzel."

"Sen de aynı eve gidiyorsun."

"Tesadüfe bak."

Başını koltuğa yaslayıp birkaç saniye bana baktı.

"Gerçekten taksiyle mi gideceksin?"

"Evet."

"Ben buradayken?"

"Özellikle sen buradayken."

Yüzünde çok kısa bir gülümseme belirip kayboldu.

"Az önce konuştuğumuz şey yüzünden mi?"

"Az önce konuştuğumuz bir şey yoktu."

Kaşları hafifçe kalktı.

"Unuttun yani?"

Arabaya doğru birkaç adım attım. Kollarımı açık camın kenarına yaslayıp hafifçe eğildim. Emirhan başını bana çevirdiğinde gözlerinin içine baktım.

"Tekrar karşılaşmasaydık unutmuştuk zaten, Emirhan. Büyütülecek ya da unutulacak bir durum yok."

Doğrulup geri çekildim. Yolun kenarında yaklaşan taksiye doğru yürümeye başladım.

"O zaman sorun ne?"

Durmadım.

"Neden binmiyorsun?"

Gözlerimi kapatıp bir nefes verdim. Sonra geri döndüm. Arabaya yaklaşıp yeniden açık camın önünde durdum.

Bu kez sesimi alçalttım. Etraftaki insanların duymasına gerek yoktu.

"Çünkü asıl sorun orada. İkimizin aynı ortamda bulunması."

Emirhan kaşlarını hafifçe çattı.

"Birbirimize âşık değiliz. Âşık insanlar yan yana durabiliyor. Arabana seve seve binerdim, seninle saatlerce aynı ortamda da kalırdım."

Bir an durup yüzüne baktım.

"Bizim aramızdaki sorun fiziksel çekim. O gece yaşananlar gibi."

Emirhan cevap vermedi.

Yüzüme uzun uzun baktı. Söylediklerimi tartıyormuş gibi sessiz kaldı. Sonra gözlerinin yavaşça aşağı indiğini gördüm.

Dudaklarıma.

Gözlerimi devirdim.

"Yapamıyorsun işte. Bakmadan, dokunmadan yapamıyorsun."

Bakışlarını yeniden gözlerime kaldırdı.

"Sen yapabiliyor musun?"

Soru o kadar sakin geldi ki birkaç saniye cevap vermedim. Az önce bekleme odasında ona doğru yaklaşan bendim. Merdivenlerde elimi tuttuğunda kalbimin hızlanmasına engel olamamıştım.

Şimdi de arabasının camına yaslanmış, yüzümü onunkinden birkaç karış uzakta tutuyordum.

Ama bunu ona söyleyecek değildim.

"Konumuz ben değilim."

Ağzının kenarı hafifçe kıvrıldı.

"Tabii."

Kaşlarımı çattım.

"Eğer aramızda bir şey olmasını istemiyorsan benden uzak duracaksın. Bu kadar basit."

"Sen de benden uzak duracaksın."

"Zaten duruyorum."

Bakışları bir an camın kenarına yasladığım kollarıma, ardından yüzüme çıktı.

"Şu an bayağı uzaktasın."

Kollarımı hemen camdan çektim. Emirhan güldü.

"Arabana da binmeyeceğim."

Arkamı dönüp yola çıktım. Bu kez beni çağırmasına fırsat vermeden yaklaşan taksiye el kaldırdım. Taksi birkaç metre ileride durdu. Kapısını açarken arkamdan herhangi bir ses gelmedi.

Binmeden önce istemsizce dönüp baktım.

Emirhan hâlâ aynı yerdeydi. Dirseğini açık camın kenarına yaslamış, bana bakıyordu.

Gülmüyordu.

Ben de birkaç saniye ona baktım. Sonra taksiye binip kapıyı kapattım.

Adresi şoföre söyledikten sonra arkama yaslandım. Taksi hareket ettiğinde başımı cama çevirip dışarı baktım. Emirhan'ın arabası geride kalırken az önce söylediğim cümle yeniden aklıma geldi.

Bizim aramızdaki sorun fiziksel çekim.

Bunu ona bu kadar rahat söylemiş olmam komikti. Daha komik olan, söylediklerimin tek kelimesinin bile yalan olmamasıydı.

Emirhan'dan hoşlanmıyordum.

Onu özlememiştim.

Üç ay boyunca nerede olduğunu merak ederek yaşamamıştım.

Ama bana yaklaştığında geri çekilmek, olması gerektiğinden daha zor oluyordu.

Telefonumu çıkarıp ekranına baktım. Deren'den dört yeni mesaj vardı.

Deren: Adı ne?

Deren: Devin.

Deren: Sadece adını söyle.

Ece: Bana söyle ben ona söylemem.

Burnumdan kısa bir gülüş çıktı. Telefonu kilitleyip tekrar çantama attım.

Hafta sonuna kadar öğrenmelerine gerek yoktu.

Hem o zamana kadar Emirhan'la aramızdaki mesele de kapanmış olurdu.

Birbirimizden uzak duracaktık.

Bu kadar basitti.

Gerçekten de öyle oldu. Sonraki üç gün boyunca Emirhan'la neredeyse hiç karşılaşmadık. Aynı bahçeyi paylaşmamıza, odamdaki pencereden evinin ışıklarını görebilecek kadar yakın olmamıza rağmen konuşmadık. Mesajlaşmadık. Birbirimizi aramadık. Bir akşam yukarı çıkarken arabasının bahçeye girdiğini gördüm, başka bir gün mutfak penceresinin önünden geçerken misafir evinin önünde birini seçtim. O kadar. Demek ki mümkündü. Görmeyince sorun yoktu.

Hafta sonu Deren ve Ece gelecekti. Cumartesi sabahı onları almaya gideceğime söz vermiştim. Bunun için alarm bile kurmuştum. Alarmın ne zaman çaldığı, benim ne zaman kapattığım konusunda hiçbir fikrim yoktu.

Kapının vurulduğunu ilk başta rüyamın içinde duydum. Ardından bir kadın sesi geldi.

"Defne Hanım, uyandırmaya çalıştım ama uyanmadı."

Sonra Defne'nin sesi.

"Devin?"

Yastığı başımın üzerine çektim.

"Devin, uyan."

"Uyanığım."

"Değilsin."

Gözlerimi açmadan homurdandım. Tam tekrar uykuya kayacakken kapının tarafından Mira'nın sesi geldi.

"Kapının önünde iki tane kadın babamı tehdit ediyor."

Gözlerimi açtım.

Mira kapının eşiğinde durmuş bana bakıyordu.

"Deren? Ece?"

Yatakta doğrulup komodinin üzerindeki telefonumu aldım. Ekranda on yedi cevapsız arama vardı.

"Hay..."

Battaniyeyi üzerimden atıp yataktan fırladım. Defne arkamdan gülerken saçımı elimle toparlayıp odadan çıktım. Üstümü değiştirmek ya da aynaya bakmak aklımın ucundan bile geçmedi. Merdivenleri hızlıca indiğimde Deren'le Ece girişteydi. Karşılarında da Serhat duruyordu.

Deren beni görür görmez ellerini iki yana açtı.

"Kızım nerdesin sen? Az kalsın polisi arayıp bahçede arama yapıyordum."

Salondaki herkes Deren'e döndü.

"Ne?" Omuz silkti. "Büyük ihtimal buraya gömerlerdi."

"Abart."

Serhat bana baktı.

"Bir açıklama yapmayı düşünüyor musun?"

"Uyuyakalmışım."

"Bu iki şahsın kim olduğunu açıklamıyor."

Deren'in yüzü değişti.

"İki şahıs mı?"

Koluna girdim.

"Sus."

Sonra ikisine baktım.

"Siz buraya girmeyi nasıl başardınız?"

Arkamdan gelen sesi üç gündür duymamıştım.

"Arkadaşların olduğunu anlayınca girmelerine izin verdim."

Döndüm.

Emirhan birkaç metre arkamda duruyordu.

Serhat kaşlarını çattı.

"Burayı hapishane falan mı zannettin?"

"Ben çıkamamıştım."

"O sana özel talimattı."

Defne araya girdi.

"Evet, seri katil olmadıklarını öğrendiğimize göre herkes içeri."

Deren'i işaret etti.

"Yalnız senin için hâlâ şüphelerim var."

Deren'in yüzü aydınlandı.

"Ben sizi sevdim."

Ece gelip bana sarıldı.

"Telefon diye bir şey var, biliyorsun değil mi?"

"Uyuyordum."

Deren de üzerimize geldi.

"Gerizekâlı."

"Hoş geldin."

"Özür bu mu?"

"Evet."

İkisini de yukarı çıkarmak için döndüğümde Emirhan'ın yanından geçmem gerekti. Bakışlarımız buluştu. Hiçbir şey söylemedi. Ben de söylemedim. Yanından geçip merdivenlere yöneldim. Birkaç basamak çıktıktan sonra neden yaptığımı bilmeden arkama baktım.

O da bakıyordu.

Başımı çevirip yürümeye devam ettim.

İşte bu oluyordu.

Görmeyince sorun yoktu.

Görünce kalp atışım hızlanıyordu.

Odamın kapısı kapanır kapanmaz Deren bana döndü.

"Evet, anlat."

"Neyi?"

"O çocuğun bu evde ne işi var?"

Mira'dan bahsediyormuş gibi yatağa oturdum.

"Yeğenim ve burası onun evi."

Deren yüzüme baktı.

"Çocuk derken aşağıdaki, bir zamanlar seni tavlayan dev yakışıklı çocuktan bahsediyorum. Muhtemelen altı bin beş yüz liralık kolyenin de sahibi."

Ece ona döndü.

"Tavlamak nedir ya?"

"Adı Emirhan."

İkisi de sustu.

Deren gözlerini kıstı.

"Emirhan."

"Evet."

"Burada ne işi var?"

"Defne'nin kardeşi."

Odanın içinde birkaç saniye sessizlik oldu.

Ece'nin ağzı hafifçe açıldı.

"Devin, bu nasıl bir şaka?"

"Maalesef şaka değil ve ben bu gerçekle ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim yok."

Deren yatağın kenarına oturdu.

"İstanbul bu kadar küçük olamaz."

Ece omuz silkti.

"E tamam, olabilir. Bir gece eğlendiniz sadece. En fazla öpüştünüz, oldu bitti."

Deren'le aynı anda ona baktık.

Ece'nin yüzündeki ifade yavaşça değişti.

"Değil mi?"

Cevap vermedim.

"Devin?"

"Evet."

Bunu söylerken kendimi de ikna etmeye çalışıyordum.

Deren güldü.

"Kesin rahat durmayacaklar."

Yatağın üzerindeki kıyafetlerden birini alıp ona fırlattım.

"Saçmalama."

Kıyafeti yakaladı.

"Ben olsam rahat durmam."

"Senin ne yapacağını sormadık."

Ece odanın etrafına bakındı.

"Devin bu ev ne kızım? İnanılmaz büyük ve güzel. Sen bunca yıl neden süründün?"

Deren hiç düşünmeden cevap verdi.

"Gerizekâlı da ondan."

"İkiniz de çok yardımcı oluyorsunuz."

Ece yatağın üzerine oturdu.

"Ben olsam on sekizimde valizimi alıp kapıya dayanırdım."

"Ben on sekizimde bu evin varlığından bile haberdar değildim."

Deren'in yüzündeki eğlence biraz azaldı.

"Ciddi misin?"

"Serhat'la hayatlarımızın ne kadar ayrı olduğunu unutuyorsunuz."

Deren birkaç saniye sustu. Sonra çantasını açıp içinden küçük siyah kutuyu çıkardı.

"Bu arada."

Kutuyu elinden aldım. Komodinin çekmecesini açıp içine bıraktım.

Deren hareketimi izledi.

"Hım. Biraz daha delirteyim, sonra veririm kafası."

Güldüm.

"Arkadaşlarım gelmiş, Emirhan'la uğraşıp vakit kaybetmek istemiyorum desem?"

Deren ayağa kalktı.

"Doğru cevap. Evet, ne yapıyoruz?"

İki gün beklediğimden hızlı geçti. Deren ve Ece'nin evde olması her şeyi değiştirmişti. Sabah birinin kapımı çalmadan içeri girmesi, diğerinin aşağıdan seslenmesi, Deren'in Serhat'la daha ikinci günden yıllardır tanışıyorlarmış gibi tartışabilmesi, Defne'nin ikisini de hemen sevmesi... Mira da çok geçmeden onlara alıştı. Günün büyük kısmını dışarıda geçirdik. İstanbul onlar için yeni değildi. Daha önce defalarca gelmişlerdi, zaten Emirhan'la ilk karşılaştığım gece de birlikte buradaydık. Bu yüzden şehri gezmek gibi bir derdimiz yoktu. Sadece çıktık, dolaştık, yedik, konuştuk ve uzun zamandır yapmadığımız kadar güldük.

Emirhan'ıysa neredeyse hiç görmedim.

Bu benim için iyiydi.

En azından öyle olması gerekiyordu.

Pazar akşamı Deren ve Ece İzmir'e döndüğünde ev bir anda sessizleşti. İki gün boyunca odamın her köşesine yayılmış çantalar, kıyafetler ve sesler kaybolmuştu. Duştan çıktıktan sonra üzerimi değiştirip odama döndüm. Perdeyi kapatmak için pencereye yaklaştığım sırada bahçenin diğer ucunda ışık yandı.

Emirhan'ın evi.

Bir an olduğum yerde kaldım. Büyük camların arkasında sıcak ışıklar yanmıştı. Sonra sanki beni pencerede yakalayan biri varmış gibi perdeyi yarıya kadar çektim.

Saçmalıyordum.

Komodine doğru yürürken çekmeceyi gördüm.

Siyah kutu.

Durup birkaç saniye baktım.

Şimdi mi?

Değil mi?

Üç gündür birbirimizden uzak duruyorduk. Gayet güzel işliyordu. Ama kolye benim değildi ve onu odamda tutmaya devam etmem için hiçbir sebep yoktu.

Çekmeceyi açıp kutuyu aldım. Üzerime rahat kıyafetlerimi geçirip saçımı gelişigüzel topladım. Ayağıma terliklerimi geçirirken bir kez daha vazgeçmeyi düşündüm.

Sonra fikrimi değiştirmeden odadan çıktım.

Bahçeye adım attığımda istemsizce arkamdaki ana eve baktım. Kimse yoktu. Emirhan'ın evine doğru yürüdüm. Yaklaştığımda kapının açık olduğunu fark ettim. Girişte birkaç saniye bekledim.

"Emirhan?"

Cevap yoktu.

Kapıya hafifçe vurdum.

"Emirhan?"

Yine ses gelmeyince içeri birkaç adım attım. Etrafıma bakmaya fırsat bulamadan arkamdan sesi geldi.

"Devin?"

Döndüm. Bahçeden geliyordu.

Kaşlarımı çattım.

"Evin kapısını açık bırakıp gitmek nedir?"

Emirhan kaşını kaldırdı.

"Arabada bir şey unutmuştum, onu almaya gittim."

Bir an durdu.

"Ayrıca neden hesap verdiğimi de bilmiyorum."

Küçük bir kahkaha çıktı ağzımdan. Elimdeki kutuyu ona uzattım.

"Bunu vermeye gelmiştim."

Bakışları kutuya indi.

"Ne bu?"

"Aç."

Kutuyu elimden aldı. Kapağını kaldırdığı anda yüzündeki ifade değişti. Birkaç saniye hiçbir şey söylemeden baktı. Sonra parmakları zincire gitti.

"Kolyem."

"Evet."

Başını kaldırdı.

"Sendeymiş."

"İzmir'deydi."

Kolyeyi kutudan çıkardı. Zinciri parmaklarının arasından geçirirken kilide geldiğinde durdu.

"Bunu tamir mi ettirdin?"

"Evet."

"Niye?"

Kaşlarımı çattım.

"Ne demek niye? Kopuktu."

"Belki bir daha hiç karşılaşmayacaktık."

"Diyelim ki hiç karşılaşmadık. Neden eşyalarımın arasında kopuk bir kolye olsun?"

"Atsaydın. Takacak hâlin yok ya?"

Ciddiyetle yüzüne baktım.

"Takardım."

Emirhan sustu.

Bakışları birkaç saniye yüzümde kaldıktan sonra yeniden kolyeye indi.

"Zinciri değiştirtmedin."

"Hayır."

"Neden?"

"Senin kolyen. Kafama göre neden değiştireyim?"

Parmaklarını zincirin üzerinde gezdirdi.

"Borcum neyse öderim."

"Altı bin beş yüz."

Başını kaldırdı.

"Ne?"

Elimi hemen uzattım.

"Öderim dedin."

Emirhan güldü.

"Ciddi misin?"

Ben gülmedim.

"Ben iki gün uğraştım bu kolye için."

Alt dudağını hafifçe ısırdı.

"Hani sende değildi?"

"Değildi. İzmir'deydi. Kızlar getirdi."

Bana doğru bir adım attı.

Ben de farkında olmadan bir adım geri çekildim.

Bakışları hareketimi takip etti ama bir şey söylemedi. Ben de söylemedim. Bir süre sonra elindeki kutuyu kapattı.

"IBAN at."

"Tamam."

Yanından geçip çıkmak için hareket ettiğim anda kolumdan tuttu.

Durup ona döndüm.

Aramızda neredeyse hiç mesafe kalmamıştı.

"Biraz kalsana."

Gülümsedim.

"Benden nefret etsene?"

Kaşları hafifçe kalktı.

"Anlamadım."

"Başka türlü uzak duramayacaksın."

Emirhan birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra sanki söylediğimi hiç duymamış gibi döndü.

"Kahve?"

"Bak, tam olarak bundan bahsediyorum."

Mutfağa doğru yürüdü.

"Nasıl içiyorsun?"

"Emirhan."

"Kahveyi."

İç çektim.

"Fark etmez."

"Güzel."

Arkasından baktım.

"Sen benden nefret etmeyeceksin, değil mi?"

Kahve makinesinin önünde durup bana döndü.

"Yarın başlarım."

Gülümsedim.

"Ben de yarın başlıyorum."

Emirhan'ın eli bir an durdu. Birkaç saniye sessiz kaldı, sonra fincanlardan birini alıp bana uzattı.

"Biliyorum."

Kahveyi elinden alıp bir yudum içtim.

"Arkadaşın konfeti patlatmazsa sevinirim."

Emirhan güldü.

"Kerem mi?"

"Sanki başka bir arkadaşın yüzüme konfeti patlattı."

Kendi kahvesini alıp yanıma geldi. Ben koltuğun bir ucuna otururken o da yanımdaki boş yere geçti.

"Bence seni sevdi."

"Ne güzel. Karşılıklı değil."

"Daha tanımıyorsun."

"İlk izlenim diye bir şey var."

"Senin ilk izlenimlerine çok güvenmezdim."

Fincanı dudaklarımdan indirip ona baktım.

"Neden?"

Omuz silkti.

"Bana da ilk gece pek bayılmamıştın."

"Şu an bayıldığımı kim söyledi?"

Emirhan başını hafifçe eğdi.

"Gece vakti evime geldin."

"Kolyeni getirdim."

"Kahve içiyorsun."

"Sen yaptın."

"Yanımda oturuyorsun."

Kaşlarımı kaldırdım.

"Sen gelip yanıma oturdun."

Bir an durdu. Sonra kahvesinden bir yudum aldı.

"Doğru."

"Teşekkür ederim."

"Neye?"

"Haksız olduğunda kabul edebiliyormuşsun."

"Çok sık görmeyeceksin, tadını çıkar."

Güldüm.

Bir süre ikimiz de sustuk. Fincanı iki elimin arasında tutuyordum. Yan yana oturunca aramızdaki mesafe mutfakta karşılıklı durduğumuzdan daha azdı ama garip bir şekilde bu kez geri çekilme ihtiyacı hissetmedim.

Emirhan önüne bakarak sordu.

"Heyecanlı mısın?"

"Neye?"

"Yarına."

Biraz düşündüm.

"Bilmiyorum."

"Güzel başlangıç."

"Heyecanlıyım herhalde." Kahveme baktım. "Biraz da garip."

"Nesi?"

Omuz silktim.

"Uzun zamandır normal bir şey yapmıyorum gibi geliyor."

Emirhan bana baktı ama bir şey sormadı.

Ben de açıklamadım.

Annem hastalandığından beri hayatım okul, arkadaşlar, planlar gibi şeylerden çok başka bir yerde durmuştu. Bunu yüksek sesle söylemek istemiyordum.

Emirhan da üstelemedi.

Bir süre sonra fincanımdaki kahve azalmıştı. Saate baktım. Buraya yalnızca kolyeyi vermek için gelmiştim. Fincanı masaya bırakıp ayağa kalktım.

"Ben gideyim."

Emirhan da birkaç saniye sonra doğruldu.

"Yarın istersen..."

"İstemem."

Cümle ağzımdan o kadar hızlı çıktı ki Emirhan sustu. Yüzündeki ifade değişince ne kadar sert çıktığını ben de fark ettim. Elimi alnıma götürüp kaşıdım.

"Şey... O kız olmak istemiyorum. İlk günümde hem de."

Emirhan kaşlarını hafifçe çattı. Kapıya doğru birkaç adım attım. O da arkamdan geldi.

"O kız derken?"

Başımı ona çevirdim.

"Seninle görülen kızlardan biri olmak istemiyorum."

Kaşları biraz daha çatıldı.

"İlk kez biri yanımda durmanın kötü bir şey olduğunu hissettirdi."

Bir an düşündüm, sonra güldüm.

"Yani kötü bir şey değil de... Anladığım kadarıyla okulda, özellikle kızlar arasında popülersin."

Emirhan bir süre yüzüme baktı.

"Ne?"

"Beni okulun ortak kullanım alanı gibi anlattın."

İstemsizce güldüm.

"Öyle anlatmadım."

"Benimle görülen kızlardan biri olmak istemiyormuşsun."

"Tamam, o biraz kötü çıktı."

"Biraz."

Dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Peki, özür dilerim. Ama ne demek istediğimi anladın."

"Anladım."

"Güzel."

"Katılmıyorum."

"Neye?"

"Benimle okula gelince insanların seni öyle göreceği kısmına."

Emirhan kapının yanına yaslandı.

"İnsanların sana bakması için bana ihtiyacın yok. Seni gördüklerinde zaten bir etiket yapıştırıyorlar. Bazıları yanına gelmeye bile cesaret edemiyor."

Kollarımı göğsümde birleştirdim. Birkaç saniye önce gitmeye çalışırken şimdi Emirhan'ın benim hakkımdaki analizinin devamını merak ediyordum.

"Cesaret edemiyorlar?"

Dudaklarının bir kenarı kalktı.

"Çok fazla güzelsin."

Güldüm.

Emirhan kapıdan ayrıldı.

Ben yerimden kıpırdamadım.

Bana doğru bir adım attı.

"İnsanların baktığını zaten biliyorsun. Auran yüksek çünkü."

Bir adım daha attı.

"Kendinden eminsin. Güzelliğinin de fazlasıyla farkındasın ama onun üzerine oynamıyorsun."

Aramızdaki mesafe neredeyse tamamen kapanmıştı.

Başımı kaldırdığımda dudakları dudaklarıma değecek kadar yakındı.

"İnsanı hiçbir efor sarf etmeden kendine kilitliyorsun."

Kıpırdamadım.

O da kıpırdamadı.

Bakışlarım istemeden dudaklarına indi.

Emirhan bunu gördü.

Alt dudağını hafifçe ısırdı.

Gülümsedim.

"Bazıları da ise çok fazla cesaretli."

Gözlerindeki ifade değişti.

"Şikâyet ediyor gibi durmuyorsun."

"Etmedim zaten."

Emirhan'ın gülümsemesi yavaşça kayboldu.

"Karşı koymaya çalıştığımız şey yanlış değil. Bizim hiçbir kan bağımız yok, Devin."

Gözlerimi bir saniyeliğine kapattım.

Sonra yeniden ona baktım.

"İstemiyordun."

Emirhan'ın eli belime yerleşti.

Beni kendine doğru çektiğinde vücudu vücuduma değdi.

Nefesimi tuttum.

"İstemiyorum."

Yüzüne baktım.

"Dediklerin ve yaptıkların birbirine uymuyor."

Emirhan birkaç saniye yüzüme baktı.

Sonra birden gülmeye başladı.

Ne olduğunu anlayamadan belimdeki eli çekildi. Bir adım geri attı.

"Düşmeye hemen hazırsın."

Bir an öylece kaldım.

Çok kısa bir an.

Yüzümde hiçbir şeyin değişmesine izin vermedim ama ne yaptığını anlamam birkaç saniye sürdü.

Baştan beri oynuyordu.

Yaklaşması. Söyledikleri. Belime dokunması. Beni kendine çekmesi. İstemediğini söylerken dudaklarıma bakması.

Hepsi.

Az önce ona benden nefret etmesini söylemiştim.

O da bunu yapmıştı.

Hem de benim istediğim şekilde değil.

Kendi yöntemiyle.

Asıl sinirimi bozan onun bunu yapması değildi.

Benim fark etmemiş olmamdı.

Gözlerimi yüzünde gezdirdim.

Emirhan hâlâ gülümsüyordu.

Bir şey söylemedim.

Yanından geçtim.

"Devin."

Durmadım.

"Bak ama işe yaradı."

Adımlarım yavaşladı.

Sadece bir saniyeliğine.

Sonra yürümeye devam ettim.

Arkamdan güldüğünü duydum.

Kapıya ulaştım.

"Şu an benden nefret ediyorsun."

Elimi kapının koluna koydum.

Hâlâ cevap vermedim.

"İstediğin buydu."

Kapıyı açtım.

Tam dışarı çıkarken arkamı döndüm.

Emirhan birkaç metre ötede durmuş bana bakıyordu. Gülümsemesi hâlâ yüzündeydi.

Ben de gülümsedim.

Bu kez onun yüzündeki ifade biraz değişti.

"İyi geceler, Emirhan."

Ve çıktım.

Bahçeye adım attığım anda yüzümdeki gülümseme kayboldu.
Gerizekâlı.

Gerçekten gerizekâlıydı.

Ama ondan daha fazla sinirlendiğim biri varsa o da bendim.

Çünkü birkaç dakika önce "bazıları fazla cesaretli" derken oyunu gördüğümü sanıyordum.

Görmemiştim.

Beni kendine çektiğinde nefesimi tutmuştum. Dudaklarıma baktığında yerimden kıpırdamamıştım. Hatta bir an için ne yapacağını beklemiştim.

Başından beri istediği de buydu zaten.

Ana eve doğru yürürken dişlerimi sıktım.

Tamam.

İşe yaramıştı.

Ondan nefret ediyordum.

En azından bu gece.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

36okunma 6beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.