BİR ŞEY OLMADI kitap kapağı

2. bölüm / 6

BİR ŞEY OLMADI

BÖLÜM 2 - KAL

Vaveyla Yazarı: Lara Demir

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: BÖLÜM 2 - KAL

BÖLÜM 2

DEVİN

Üç ay sonra

Araba duralı beş dakika olmuştu.

Ben hâlâ inmiyordum.

Camın ardından karşımdaki eve değil, merdivenlerin önünde duran Serhat’a bakıyordum. Geldiğimizden beri yerinden neredeyse hiç kıpırdamamıştı. İki eli pantolonunun ceplerindeydi. Yüzünde ne sabırsızlık ne de beni burada gördüğüne dair herhangi bir memnuniyet vardı. Sanki saatler önce Yusuf’u İzmir’e gönderip beni İstanbul’a getirtmek için bütün düzenimi altüst eden kendisi değilmiş gibi sakin sakin bekliyordu.

Kapım çoktan açılmıştı. Yusuf birkaç dakikadır açık kapının yanında duruyor, ben de inmeyerek onun sabrını test ediyordum. Beni İzmir’den çıkarması zaten yeterince zor olmuştu. Önce gelmeyeceğimi söylemiş, sonra kapıyı yüzüne kapatmış, en sonunda eşyalarımı toplamaya başladığını görünce onunla da kavga etmiştim. Nasıl olmuştu bilmiyorum ama birkaç saat sonra kendimi bu arabanın arka koltuğunda bulmuştum. Yol boyunca dönmesi için söylediğim hiçbir şey işe yaramamıştı.

Yusuf sonunda hafifçe eğilip açık kapıdan bana baktı.

“Devin Hanım, beş dakikadır inmenizi bekliyorum. Adam orada ağaç oldu.”

Başımı çevirip ona baktım. Yüzünde beni acele ettirmeye çalışan bir ifade yoktu. Daha çok, buraya kadar getirdim, gerisini siz halledin der gibiydi.

Çantamı yanıma alıp arabadan indim.

Serhat o anda derin bir nefes aldı. Omuzları hafifçe gevşedi. Birkaç saniye bana baktıktan sonra tek kelime etmeden arkasını döndü ve eve doğru yürümeye başladı.

Olduğum yerde kaldım.

“Serhat.”

Durmadı.

Yusuf kapıyı arkamdan kapattı. Serhat merdivenleri çıkıyordu.

“Sen ciddi misin?”

Yine dönmedi.

Çantamı omzuma geçirip peşinden yürüdüm.

“İnsanı baskın yapar gibi evinden apar topar alamazsın. Kimsin sen ya?”

Kapıdan içeri girdi.

Ben de arkasından girdim.

“Seninle konuşuyorum.”

“Duyuyorum.”

“Duyuyorsan cevap ver.”

“Ne duymak istiyorsun?”

Koridor boyunca yürürken adımlarını bile hızlandırmamıştı. Ben arkasından yetişmeye çalışıyordum.

“Mesela beni hangi hakla buraya getirdiğini duymak istiyorum.”

“Abinim.”

“Şimdi mi geldi aklına abi olduğun?”

Bu kez adımları bir anlığına yavaşladı ama dönüp bakmadı.

“Abilik yapmamı sen istemedin.”

“Fikrim değişmedi.”

Koridorun sonunda geniş bir kapıdan geçip yemek odasına girdi. Uzun masanın başındaki sandalyeyi çekti ve oturdu. Ben kapının birkaç adım ilerisinde kaldım. Eve girdiğimden beri etrafı doğru düzgün görmemiştim. Ne kadar büyük olduğunu, koridorların nereye çıktığını, duvarlarda ne olduğunu bilmiyordum. Umurumda da değildi. Benim evim değildi.

“Benim burada ne işim var?”

Serhat masadaki sürahiye uzandı.

“Burada kalacaksın.”

Bir an yüzüne baktım. “Ne?”

Bardağına su doldurdu. “Burada kalacaksın, Devin.”

“Hayır, kalmayacağım.”

“Kalacaksın.”

“Ben yarın İzmir’e dönüyorum.”

“Dönmüyorsun.”

“Sen buna karar veremezsin.”

Serhat bardağı eline aldı. “Verdim.”

Bu kadar.

Ne uzun bir açıklama yaptı ne de beni ikna etmeye çalıştı. Söylediği şeyin ne kadar saçma olduğunu anlatmamı beklemiyor gibiydi. Kararını vermişti. Benim burada bulunmam bile onun açısından konunun son aşamasıydı.

“Sen kafayı mı yedin?”

“Hayır.”

“Beni arabaya bindirip İstanbul’a getirince hayatımın sahibi olmuyorsun.”

“Öyle bir iddiam yok.”

“Gayet var. Nerede yaşayacağıma karar veriyorsun.”

“Şimdilik burada yaşayacaksın.”

“Yaşamayacağım.”

Serhat suyundan bir yudum aldı.

“Serhat, benimle konuşurken su içmeyi bırakır mısın?”

Bardağını masaya bıraktı. Bu kez yüzüme baktı.

“Konu kapanmıştır.”

İçimde bir şey o anda koptu.

Belki de İstanbul’a geldiğimizden beri değil, çok daha uzun zamandır kopmayı bekliyordu. Hastane koridorlarında beklediğim gecelerden, ilaç saatlerinden, annemin her iyiyim dediğinde aslında iyi olmadığını anlamaktan, cenazeden sonra eve ilk kez yalnız girdiğim o akşamdan beri.

Üç aydır herkes bana bir şey söylüyordu. Bir şey yemem gerektiğini, uyumam gerektiğini, toparlanmam gerektiğini, yalnız kalmamam gerektiğini. Serhat da şimdi karşıma geçmiş nerede yaşamam gerektiğine karar veriyordu.

“Ne demek konu kapanmıştır?”

Serhat cevap vermedi.

“Ben daha konuşuyorum.”

“Devin.”

“Bana Devin deyip durma!”

Sesim odanın içinde yankılandı. Serhat’ın kaşları hafifçe çatıldı ama bu bile yetmedi. Tam tersine, sonunda yüzünde bir şey görmek daha fazla konuşmama neden oldu.

“Sen kimsin ya? Gerçekten soruyorum, sen kimsin? Üç ay önce neredeydin? Altı ay önce neredeydin? Bir sene önce neredeydin?”

“Bunu şimdi konuşmayacağız.”

“Niye? Sen istemediğin için mi?”

“Çünkü şu an ne söylesem dinlemeyeceksin.”

“Sen yıllarca beni dinledin de bugün mü sorun oldu?”

Serhat’ın çenesi gerildi. Ayağa kalkmadı. Sesini de yükseltmedi.

“İzmir’e tek başına dönmeyeceksin. En azından şimdilik. Bu kadar.”

Tek başına.

İki kelime göğsümün ortasına oturdu.

Başımı çevirdim. Gözlerimin yanmaya başladığını hissettiğim anda daha çok sinirlendim. Ağlamak istemiyordum. Son üç ayda yeterince ağlamıştım. Hastanede ağlamıştım, cenazede ağlamıştım, herkes gittikten sonra evin mutfağında tek başıma ağlamıştım. Artık vücudumun bundan sıkılmış olması gerekiyordu. Olmamıştı.

“Benim evim orada.”

“Biliyorum.”

“Bilmiyorsun.”

Sesim bu kez bağırarak çıkmadı.

Serhat sustu.

“Hiçbir şey bilmiyorsun.”

Ellerimi masanın kenarına koydum.

“O evde annemin eşyaları var. Kıyafetleri hâlâ dolabında. Banyoda şampuanı duruyor. Mutfakta kullandığı kupa duruyor. İlaçlarını bile kaldırmadım ben.”

Serhat’ın yüzündeki ifade değişti.

Görmek istemedim.

“Devin…”

“Ben daha hiçbir şeye dokunamadım.”

Sesim çatladı. Başımı eğip gözümden düşen yaşı elimin tersiyle sildim. Serhat sandalyesinden kalkınca hemen doğruldum.

“Yaklaşma.”

Durdu.

“Nereye gittiğimi bilmiyorum ben.” [I]Nefes almak zorlaşmıştı. [/I]“Sabah kalkıyorum, evin içinde dolaşıyorum, ne yapacağımı bilmiyorum. Sonra sen geliyorsun, beni oradan da çıkarıyorsun.”

“Seni oradan koparmaya çalışmıyorum.”

“Yaptın ama!”

Serhat sustu.

“Annemden geriye kalan her şey orada. Sen beni oradan aldın.”

“Devin, annen…”

“Annem öldü, biliyorum!”

Cümlenin ağzımdan çıkışıyla odanın içi sessizleşti.

Dudaklarımı birbirine bastırdım ama artık çok geçti. Gözlerimden yaşlar akıyordu. Üç aydır herkes annemin öldüğünü daha yumuşak kelimelerle söylemeye çalışmıştı. Kaybettik. Başın sağ olsun. Artık acı çekmiyor. Ben ilk kez bu kadar açık söylemiştim.

Annem öldü.

Ve ben İstanbul’daydım.

Bir anda masanın üzerindeki her şey gözüme battı. Düzgün yerleştirilmiş tabaklar, bardaklar, ortadaki sürahi, hiç kullanılmamış peçeteler. Serhat’ın karşısında oturup birazdan hiçbir şey olmamış gibi yemek yemem bekleniyormuş gibi duran o masa.

Elim örtünün kenarına gitti.

Serhat fark ettiğinde çok geçti.

“Devin.”

Örtüyü çektim.

Ne kadar sert çektiğimi ben de bilmiyordum. Tabaklar birbirine çarptı, bardaklardan biri masanın kenarından düşüp yerde parçalandı. Sürahi devrilirken içindeki su masadan aşağı boşaldı. Çatal bıçaklar taş zemine dağıldı. Gürültünün ortasında Serhat bir adım geri çekildi.

Örtü elimde kaldı.

Nefes nefeseydim.

Yaptığıma bakmadım bile. Örtüyü yere bıraktım, gözlerimi sildim ve sandalyenin üzerindeki çantamı aldım.

“Ben burada kalmayacağım.” [I]Sesim titriyordu ama umurumda değildi. [/I] “O kadar.”

Arkamı döndüm.

O ana kadar yemek odasının kapısında birilerinin durduğunu fark etmemiştim. Ne zaman geldiklerini, tartışmanın ne kadarını duyduklarını bilmiyordum. İlk gördüğüm kadın oldu. Kapının bir yanında sessizce duruyordu. Göz göze geldik. Yüzünü daha önce görmemiştim ama kim olduğunu düşünecek durumda değildim. Bana şaşkınlıkla bakmıyordu. Bir şey söylemeye de çalışmadı.

Yanından geçmek için bir adım attım.

Sonra onu gördüm.

Emirhan kapının diğer tarafına yaslanmıştı. Olduğum yerde kaldım.

Üç ay önce İstanbul’da bir gece kulübünün kapısında elimi tutup beni içeri sokan, saç çubuğumu çekip alan, gecenin büyük kısmında kalabalığın arasından bana bakıp duran adam. Bir duvarın önünde beni öpen adam. Son gördüğümde insanların birbirine girdiği bir kavganın ortasında kalan, birkaç saat sonra çantamı açtığımda kolyesini içinde bulduğum Emirhan.

Ben onu hemen tanımıştım.

Tanımamam zaten mümkün değildi.

Emirhan ise önce yalnızca bana baktı. Yüzünde belirgin bir şey yoktu. Birkaç saniye gözlerini üzerimden çekmedi. Sonra bakışı değişti. Sanki yüzümün nereye ait olduğunu o anda bulmuştu. Kaşlarının arasına hafif bir çizgi yerleşti, kapıya yaslanan omzu doğruldu.

Tanıdı.

Bunu yüzünde gördüm.

Ardından başka bir şey geldi. Şaşkınlık.

Benim burada ne yaptığımı anlamıyordu.

Ben de onun burada ne yaptığını anlamıyordum ama o anda bunu düşünecek durumda değildim. Ellerim hâlâ titriyordu, yüzüm ağlamaktan ıslaktı ve üç ay önce öpüştüğüm adam az önce yaşadığım rezaletin ne kadarını izlemişti hiçbir fikrim yoktu.

Gerçekten bir bu eksikti.

Emirhan’ın dudakları hafifçe aralandı. Bir şey söyleyeceğini sandım.

“Çekilir misin?”

Bir an daha yüzüme baktıktan sonra kenara çekildi.

Yanından geçtim.

Arkamdan kimse gelmedi. Serhat seslenmedi, kapıda duran kadın da bir şey söylemedi. Emirhan’ın bakışını sırtımda hissedip hissetmediğimi bile bilmiyordum. Koridoru hızlı adımlarla geçip giriş kapısını açtım, merdivenlerden indim ve doğruca bahçenin girişine yöneldim. Yusuf’un arabası hâlâ evin ön tarafındaydı. Ona gidip beni geri götürmesini istemek aklımdan geçti ama aynı adamı bütün yol boyunca İzmir’e dönmeye ikna etmeye çalışmıştım. Sonuç ortadaydı. Serhat onu beni almaya göndermiş, Yusuf da zor da olsa bunu başarmıştı. Şimdi birden taraf değiştireceğini sanmıyordum.

Bahçenin sonundaki büyük demir kapıya kadar yürüdüm. Nereye gideceğime dair hiçbir fikrim yoktu ama bunu kapıdan çıktıktan sonra düşünebilirdim. Bir taksi çağırır, otele gider, sabah da ilk fırsatta İzmir’e dönerdim. Girişte duran iki adamdan birine bakıp kapıyı açmasını söyledim. Adam hareket etmedi. İlk anda duymadığını düşündüm, daha yüksek sesle tekrarladığımda yanındakiyle kısa bir bakış paylaştı.

“Üzgünüm Devin Hanım.”

Elimdeki telefonu indirdim. “Neye üzgünsün?”

Adam cevap vermedi. Kapıya uzanıp kendim açmayı denediğimde kilitli olduğunu anladım. Birkaç saniye demirlerin ardından dışarıdaki yola baktım, sonra ikisine döndüm.

“Serhat mı söyledi?”

Cevap vermediler. Vermelerine de gerek yoktu.

“Kapıyı açın.”

“Yapamayız.”

“Ben dışarı çıkacağım.”

Adamın yüzünde bundan hoşlanmadığı belliydi ama yine de yerinden kıpırdamadı.

“Emir aldık.”

Sinirden birkaç saniye güldüm. Sabah İzmir’deydim, akşam İstanbul’da tanımadığım insanların bana kapı açmayı reddettiği bir evin bahçesinde duruyordum. Bir an yeniden içeri girip Serhat’la kavga etmeyi düşündüm. Sonra o düşünce bile beni yordu. Az önce bağırmış, ağlamış, masanın üzerindekileri yere indirmiştim. Söyleyebileceğim ne varsa söylemiştim. Serhat’ın fikri değişmemişti.

“Harika,” deyip arkamı döndüm.

Eve doğru yürürken geldiğim zamanki öfkem hâlâ içimdeydi ama onu taşıyacak gücüm kalmamıştı. Omzumdaki çanta ağır gelmeye başlamış, başım zonkluyordu. Sabah doğru düzgün bir şey yemediğimi hatırladım ama açlık hissetmiyordum. Son aylarda ne zaman duracak olsam üzerime çökeceğini bildiğim için sürekli bir şeylerle uğraşmıştım. Hastane bitmiş, cenaze başlamıştı. Cenaze bitmiş, evde yapılması gerekenler çıkmıştı. İnsanlar gidince mutfağı toplamış, çamaşır yıkamış, annemin ilaç kutusunu gördüğümde çekmeceyi kapatıp başka bir işle uğraşmıştım. Bir şekilde günleri doldurmuş, düşünmemeyi beceremediğim zamanlarda en azından hareket etmeye devam etmiştim.

Şimdi ilk kez yapacak hiçbir şeyim yoktu.

Merdivenlere ulaştığımda eve girmedim. Çantamı yanıma bırakıp basamaklardan birine oturdum. Serhat kapıyı açtırmıyorsa ben de onun evine girmeyecektim. Bunun çocukça olup olmadığı umurumda değildi. Başımı ellerimin arasına aldım ve bir süre öyle kaldım.

Zamanı takip etmedim. Telefonum çantamdaydı. Birkaç kez arkamdaki kapının açıldığını duydum. Birileri girip çıktı, ayak sesleri yanımdan geçti ama kimse yanıma gelmedi. Bir ara Yusuf arabaya doğru yürürken beni gördü. Göz göze geldik. Bir şey söyleyecek gibi oldu ama ben bakışımı çevirdiğimde yoluna devam etti. İyi yaptı. O an biri bana iyi olup olmadığımı sorsa muhtemelen yeniden ağlardım.

Hava yavaş yavaş serinledi. Bahçenin üzerindeki gökyüzü önce soldu, sonra karardı. Işıklar yandığında hâlâ aynı basamakta oturuyordum. Bacaklarımı kendime çekmiş, kollarımı dizlerimin etrafına dolamıştım. Öfkem tamamen geçmemişti ama ilk geldiğimdeki gibi yakmıyordu artık. Yerine ağır bir yorgunluk bırakmıştı. Son birkaç ay sanki ilk kez o merdivenlerde üzerime çökmüştü. Annemin hastalığı boyunca güçlü durmaya çalışmak, onu kaybetmek, eve tek başıma dönmek, her sabah birkaç saniyeliğine hâlâ yan odadaymış gibi uyanmak, sonra gerçeği yeniden hatırlamak. Bir yandan okul, bir yandan ev, bir yandan ne zaman ortaya çıkacağı belli olmayan babam. Şimdi de yıllardır hayatımın kenarında duran Serhat’ın bir anda ortaya çıkıp benim için karar vermesi.

Yemek odasında yalnızca ona bağırmamıştım galiba.

Bir süredir içimde ne varsa hepsi aynı anda çıkmıştı.

Telefonumu ancak hava tamamen karardığında çıkardım. Saate baktığımda neredeyse iki saat geçtiğini gördüm. Masayı devirdiğim an çok daha önce olmuş gibi geliyordu. Ellerim artık titremiyordu ama gözlerim şişmiş, başım ağrımaya başlamıştı. Yine de içeri girmeyecektim. Serhat’ın istediğini yaptığı hissini ona vermek istemiyordum. Belki bunun hiçbir mantığı yoktu ama o anda elimde kalan tek şey inadım gibiydi.

Telefonu yeniden kapatıp yanıma bıraktım. Annem hayatta olsaydı şimdi çoktan beni aramış olurdu. Nerede olduğumu sorar, sesimden sinirli olduğumu anlar, anlatmak istemediğimi söylesem bile telefonda kalırdı. Muhtemelen Serhat’a söylenirken beni dinler, sonra ikimizi de kızdıracak kadar tarafsız bir şey söylerdi. Onu arayamayacağımı hatırlamak artık yeni bir bilgi değildi ama bazı anlarda insan aynı şeyi yeniden öğreniyordu.

Arkamdaki kapı tekrar açıldı.

Bu kez ayak sesleri yanımdan geçmedi. Merdivenlerde birkaç basamak indi, sonra yakınımda durdu. Başımı çevirmedim. Birkaç saniye sonra biri yanıma oturdu.

Yemek odasının kapısında gördüğüm kadındı.

Yakından bakınca yüzünü daha iyi seçebiliyordum. Saçlarını gelişigüzel toplamıştı, üzerinde evde giydiği belli olan rahat kıyafetler vardı. Bana değil, karşıdaki bahçeye bakıyordu. Birkaç saniye ikimiz de konuşmadık.

“İki saattir seni izliyorum,” dedi sonunda. “Bir noktada içeri girersin sandım.”

“Girmeyeceğim.”

“Onu da yaklaşık kırk dakika önce anladım.”

Başımı çevirip ona baktım. Yemek odasında Serhat’ın yanında duruşunu, evin içinde yabancı biri gibi görünmeyişini düşündüm.

“Yengemsin sanırım?”

O da bana döndü.

“Sadece Defne de diyebilirsin.”

“Daha iyi.”

Ağzının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Ben de öyle düşünüyorum.”

Tekrar önüme döndüm. Garip olan, sessizliğin rahatsız edici olmamasıydı. Yanıma oturduğundan beri neden ağladığımı sormamış, içeride olanlarla ilgili tek kelime etmemişti. Beni teselli etmeye de çalışmıyordu. Sadece yanımda oturuyordu.

“Serhat mı gönderdi seni?”

“Hayır.”

“Emin misin?”

“Serhat gönderse iki saat beklemezdim.”

Mantıklıydı.

“Niye geldin o zaman?”

Defne bahçeye bakmaya devam etti.

“Çünkü hava karardı, sen hâlâ buradasın. Ben de artık dayanamadım.”

“Beni içeri sokmaya mı geldin?”

“Evet.”

“Girmeyeceğim.”

“Onu da söyledin.”

Başımı çevirip ona baktım. “Pek iyi gitmiyor ikna işin.”

“Daha başlamadım.”

İstemeden ağzımın kenarı kıpırdadı. Defne bunu fark etti ama üzerine gitmedi. Birkaç dakika daha öyle oturduk. İçeriden belli belirsiz sesler geliyor, sonra kesiliyordu. Bu evin içinde hayat devam ediyordu. Ben iki saattir kapısında oturuyordum.

“Kapıyı açtırmadı,” dedim sonunda.

Defne’nin yüzündeki hafif gülümseme kayboldu. “Biliyorum.”

“Normal değil.”

“Değil.”

Cevabı o kadar hızlı geldi ki ona döndüm. “Onu savunmayacak mısın?”

“Hayır.”

“Sonuçta kocan.”

“Bu yaptığı her şeyi mantıklı bulmam gerektiği anlamına gelmiyor.”

Bunu Serhat’a kızgın görünmeden söyledi. Sanki evliliklerinin en normal taraflarından biri, gerektiğinde birbirlerini haksız bulabilmeleriydi.

“Yine de içeri girmemi istiyorsun.”

“Evet.”

“Girmeyeceğim.”

“Bunu da birkaç kez söyledin.”

“Fikrim değişmedi.”

“Ben de fikrini değiştirmeye çalışmıyorum zaten.”

Kaşlarımı çattım. “Az önce beni içeri sokmaya geldim dedin.”

“İçeri girmen için. Burada kalman için değil.”

Bir şey söylemedim.

Defne ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi.

“Bu gece burada oturman yarın İzmir’e gitmeni kolaylaştırmayacak. Sadece sabah her yerin ağrıyacak.”

“İçeri girersem Serhat istediğini yaptığımı düşünecek.”

“Serhat zaten şu anda istediğini yaptığını düşünüyor.”

Yüzüne baktım.

“Çok yardımcı oldun.”

“Rica ederim.”

Burnumdan istemsizce küçük bir gülüş çıktı. Defne de güldü ama bunu bir zafer gibi görmedi. Birkaç saniye sonra yeniden bahçeye baktı.

“İçeri gir, Devin. Duş alırsın, bir şeyler yersin. Sonra odana geçip kapını kapatırsın. Serhat’la konuşmak istemiyorsan konuşmazsın. Yarın hâlâ gitmek istiyorsan yine gitmek istersin. İçeri adım atman burada yaşamayı kabul ettiğin anlamına gelmez.”

Başımı dizlerime çevirdim. Söylediğinde mantıksız hiçbir şey yoktu ve tam da bu yüzden hoşuma gitmedi. İki saattir orada oturmamın sebebi zaten mantık değildi.

“Ben sadece eve dönmek istiyorum,” dedim.

Defne hemen cevap vermedi.

“Biliyorum.”

O kadar.

Alışırsın demedi. Zamanla geçer demedi. Serhat’ın beni düşündüğü için böyle yaptığını anlatmaya çalışmadı. Annemin artık o evde olmadığını hiç söylemedi. Bunlardan herhangi birini söylese muhtemelen ayağa kalkıp bahçenin başka bir köşesine giderdim.

Defne yalnızca yanımda oturmaya devam etti.

Bir süre sonra, neden bilmiyorum, konuşmak istedim.

“Masayı biraz abarttım galiba.”

Defne dudaklarını birbirine bastırdı.

Ona baktım.

“Gülüyorsun.”

“Hayır.”

“Bayağı gülüyorsun.”

“Biraz.”

“Evinizin masasıydı.”

“Ben masayı düşünmüyorum.”

“Neyi düşünüyorsun?”

Bu kez bana baktı.

“Serhat’ın yüzünü.”

İstemeden güldüm. Gülmek başımı daha fazla ağrıttığı için hemen sustum ama Defne de artık gülüyordu.

“Çok mu kötüydü?”

“Hayır. Asıl komik olan oydu zaten. Ne yapacağını bilemedi.”

“İyi olmuş.”

“Bence de.”

Bu kadını sevebileceğimi ilk kez o an düşündüm.

Bacaklarımı uzattığımda dizlerimin iki saattir aynı pozisyonda kalmaktan uyuştuğunu fark ettim. Ayaklarımı birkaç kez oynattım. Defne hâlâ kalkmamı söylemiyordu. Sonunda çantamı elime alıp ayağa kalktım. O da ancak ben kalkınca doğruldu.

“Bir şartım var.”

“Dinliyorum.”

“Serhat’la konuşmayacağım.”

“Tamam.”

“Onu görmek de istemiyorum.”

Defne kapıya bakıp tekrar bana döndü.

“Aynı evde olduğunuz için ikinci kısım biraz zor olabilir ama elimizden geleni yaparız.”

“Biz?”

“Evet. Artık masayı devirdiğine göre taraf seçmek zorundaymışım gibi hissediyorum.”

Gözlerimi kıstım.

“Dalga geçiyorsun.”

“Biraz.”

Başımı iki yana sallayıp merdivenleri çıkmaya başladım. Defne de yanımda yürüdü. Kapıya geldiğimizde bir an durup arkamdaki bahçeye baktım. İki saattir orada oturmuş, bir şekilde çıkıp gidebileceğime kendimi inandırmaya çalışmıştım. Hiçbir şey çözülmemişti. Hâlâ İzmir’e dönmek istiyordum. Hâlâ Serhat’a kızgındım. Hâlâ bu evde bir gece bile geçirmek istemiyordum.

Yine de Defne’nin ardından içeri girdim.

Burada kalmayı kabul ettiğim için değil.

Sadece artık çok yorulduğum için.

Defne içeri girer girmez kapıyı arkasından kapattı. Ben birkaç adım sonra durdum. Az önce öfkeyle geçtiğim koridor şimdi sessizdi. Yemek odasının olduğu taraftan kimse görünmüyordu. Defne de beni o tarafa götürmedi. Hiçbir şey söylemeden merdivenlere yöneldi.

“Gel, odanı göstereyim.”

“Benim odam yok.”

İlk basamağa ayağını koyup bana döndü.

“Yine de bir oda hazırlamışlar. Gel.”

İstemeden yüzüne baktım.

“O da Serhat gibi kendi kendine karar vermiş demek.”

“Bu evde bulaşıcı olabilir.”

Peşinden merdivenleri çıkmaya başladım. Yarısına geldiğimizde alt koridordan ayak sesi duyuldu. Başımı çevirdiğimde Serhat yemek odasının olduğu taraftan çıkmıştı. Beni merdivenlerde görünce bakışları önce bana, sonra Defne’ye gitti. Ağzını açtığı anda konuşmasına fırsat vermedim.

“Hayır.”

Kaşları çatıldı.

“Daha bir şey söylemedim.”

“Şimdiden hayır.”

Önümde duran Defne yüzünü diğer tarafa çevirdi. Omzunun hafifçe oynadığını görünce güldüğünü anladım. Serhat da fark etmiş olacak ki bu kez ona baktı.

“Defne.”

“Ben hiçbir şey yapmıyorum.”

“Belli.”

Daha fazlasını duymadan merdivenleri çıkmaya devam ettim. Serhat arkamdan seslenmedi. İyi yaptı. İki saat dışarıda oturmuş olmam sinirimin geçtiği anlamına gelmiyordu. Sadece yeniden bir şeyler kıracak enerjim kalmamıştı.

Üst kata çıktığımızda Defne uzun koridorun sonlarına doğru yürüdü. Ben de arkasından giderken eve ilk kez gerçekten baktım. Geldiğimde Serhat’ın peşinden bağırarak geçtiğim için hiçbir şey görmemiştim. Koridorun bir tarafında odalar, diğer tarafında bahçeye bakan uzun pencereler vardı. Her şey fazla düzenliydi. Annemle yaşadığımız ev hiçbir zaman böyle görünmezdi. Benim bir şeyim mutlaka salonda kalırdı, annemin gözlüğü her gün başka bir yerden çıkardı. Sabah aradığı anahtarı bazen akşam hiç alakasız bir yerde bulurduk. Aklıma gelen görüntüyü kovmak ister gibi başımı çevirdim.

Defne koridorun sonlarına yakın bir kapının önünde durup açtı.

“Burası.”

Odanın eşiğinde kaldım. Büyük bir yatak, pencerenin önünde iki koltuk, duvar boyunca uzanan bir dolap vardı. Gözüme takılan şeyse yatağın yanına bırakılmış valizler oldu.

Benim valizlerim.

“Bunlar buraya nasıl geldi?”

“Yusuf getirdi.”

“Tabii.”

İçeri girip valizlerden birinin yanına çömeldim. Fermuarını açtığımda üst üste yerleştirilmiş kıyafetleri görünce elim durdu. Sabah evden çıkarken bu kadar eşya hazırlamamıştım. Zaten hazırlamak gibi bir niyetim de yoktu.

Başımı kaldırdım.

“Evime kim girdi?”

Defne’nin yüzündeki ifade değişti.

“Bilmiyorum.”

“Bunları ben toplamadım.”

“Yusuf’a sorarız.”

“Serhat’a hiçbir şey sormayacağım.”

“Serhat demedim zaten. Yusuf’a sorarız.”

Bir süre yüzüne baktım.

“Tamam.”

Valizin kapağını kapatıp ayağa kalktım. Defne odanın ortasında kısa bir süre durduktan sonra kapıya doğru yürüdü.

“Aç değilsin, biliyorum.”

“Değilim.”

“Yine de bir şey getirsem?”

“Yemem.”

“Çorba?”

“Hayır.”

“Tost?”

Başımı çevirip ona baktım.

“Ne?”

“Hayır.”

“Patates?”

“Defne.”

“Tamam.” Ellerini kaldırdı. “Çay?”

Bu kez birkaç saniye düşündüm.

“Olur.”

“Güzel. İlk başarım.”

“Abartma.”

Gülümseyerek odadan çıktı. Kapı kapanınca sessizlik bir anda daha belirgin hâle geldi. Telefonumu çantamdan çıkarıp yatağın kenarına oturdum. Ekranda Deren’den birkaç mesaj vardı. İstanbul’a doğru yola çıktığımı biliyordu ama yol boyunca aramalarına cevap vermemiştim.

Vardın mı bari?

Vardım.

Mesajı gönderir göndermez cevap geldi.

Hayatta mısın?

Şimdilik.

Telefon birkaç saniye sonra çalmaya başladı. Ekranda Deren’in adını görünce reddettim.

DEVİN.

Konuşacak halim yok.

Bu kez biraz bekledi.

Tamam. Gece fikrin değişirse ara. Saat önemli değil.

Telefonu yanıma bırakıp valizin fermuarını kapatmak için eğildiğimde kıyafetlerin arasındaki gri kumaş gözüme çarptı. Önce benim bir hırkam olduğunu düşündüm. Elime alıp çıkardığımda hareketim yarıda kaldı.

Annemindi.

Hırkayı iki elimle tuttum. Nasıl valizin içine girdiğini bilmiyordum. Kumaşı yüzüme yaklaştırdığım anda düşünmeyi bıraktım. Kokusu çok hafifti ama hâlâ oradaydı.

Yatağın kenarına oturdum.

“Of anne…”

Sesim hırkanın içinde kayboldu.

Kapı tıklatıldığında yüzümü sildim. Hırkayı kucağıma indirip kapıya baktım.

Defne başını içeri uzattı. Elinde küçük bir tepsi vardı.

“Girebilir miyim?”

Başımı salladım.

İçeri girip tepsiyi komodinin üzerine bıraktı. Üzerinde iki bardak çay vardı.

“Bir tane istemiştim.”

“Ben de içeceğim.”

Pencerenin önündeki koltuklardan birine oturdu. Bakışı kucağımdaki hırkaya indi.

“Annenin mi?”

Başımı salladım. “Hâlâ kokusu var.”

Defne birkaç saniye hırkaya baktı.

“O zaman yıkama.”

Başımı kaldırıp ona baktım.

Hepsi buydu.

Ben de önümdeki çayı aldım. Bir süre konuşmadan oturduk. Sonunda aklıma aşağıda bıraktığım felaket geldi.

“Masayı görünce ne dedi?”

Defne’nin dudaklarının kenarı kıvrıldı.

“‘Gürültü olacak demiştim, dedi.”

Kaşlarımı çattım. “Gürültü mü?”

“Sanırım gelişinin sessiz olmayacağını tahmin etmiş.”

“Çok komik.”

Çayımdan bir yudum aldım.

“Ne kadar kırıldı?”

“Bir yemek takımı kaybettik.”

Bardağı indirdim. “O kadar mı?”

“Masayı devirdin Devin.”

“Masayı devirmedim. Örtüyü çektim.”

“Sonuç olarak masa üzerindeki her şeyle vedalaştık.”

İlk kez ne yaptığımı dışarıdan düşündüm.

“Kaç kişilikti?”

Defne birkaç saniye sustu.

“On iki.”

İstemeden güldüm.

“İyi, Serhat yenisini alır.”

“Kesinlikle böyle düşünüyordur.”

“Düşünmüyorsa da artık düşünür.”

Defne çayını bitirip bardağını tepsiye bıraktı.

“Ben seni biraz yalnız bırakayım. Banyo şurada. Havlular içeride. Bir şeye ihtiyacın olursa odam koridorun başında.”

“Tamam.”

Ayağa kalkıp kapıya yürüdü. Eli kapının koluna gittiğinde yemek odasının kapısında gördüğüm görüntü yeniden aklıma geldi.

“Defne.”

Elini kapıdan çekip bana döndü.

“Efendim?”

Çay bardağını dudaklarıma götürdüm.

“Bir kişi daha vardı, o kim?”

İlk anda kimi kastettiğimi anlamadı. Birkaç saniye düşündü, sonra yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.

“Emirhan mı? Kardeşim.”

Aldığım yudum yanlış yere gitti.

Öksürerek bardağı ağzımdan çektim. Çayın bir kısmı elime dökülürken Defne hemen bana doğru geldi.

“İyi misin?”

Elimi kaldırıp onu durdurdum. Öksürüğüm geçince gözlerimi ona diktim.

“Kardeşin mi?”

“Evet.”

Elimdeki bardağa, sonra yüzüme baktı.

“Niye bu kadar şaşırdın?”

“Şaşırmadım.”

Defne birkaç saniye beni süzdü.

“Çayla kavga ettin yalnız.”

“Yanlış yere gitti.” Elime dökülen çayı sildim. “Burada mı yaşıyor?”

“Bahçedeki küçük evde. İstanbul’da okuduğu için bir süredir burada kalıyor.”

Başımı salladım. Üç ay önce bir gece kulübünde öpüştüğüm adamın Serhat’ın karısının kardeşi çıkması yeterince saçmaydı. Bir de aynı bahçede yaşıyordu.

“Anladım.”

Defne hâlâ bana bakıyordu.

“Ne?”

“Hiç.”

“Öyle bakma.”

“Nasıl bakıyorum?”

“Bir şey soracakmış gibi.”

Defne hafifçe güldü.

“Siz tanışıyor musunuz?”

Cevap vermem yalnızca bir saniye gecikti.

“Hayır.”

Kaşlarından biri kalktı.

“Kapıda birbirinize bayağı baktınız da.”

“Ben bugün herkese bayağı baktım.”

Güldü ama üstelemedi.

“Tamam. İyi geceler o zaman.”

“İyi geceler.”

Kapı kapandığında birkaç saniye olduğum yerde kaldım. Defne’nin kardeşi. Bir de burada yaşıyordu. Harika.

Daha fazla düşünmek istemedim.

Annemin hırkasını yastığın yanına bırakıp banyoya geçtim. Duştan çıktığımda başım biraz daha az ağrıyordu ama yorgunluğum geçmemişti. Üzerime bir tişört geçirip saçlarımı kuruladıktan sonra yatağa oturdum. Birkaç dakika uzanırım diye düşünerek kendimi örtünün üzerine bıraktım.

Sonrasını hatırlamadım.

Gözlerimi açtığımda oda karanlıktı.

İlk birkaç saniye nerede olduğumu anlayamadım. Tavan yabancıydı. Odanın kokusu bile yabancıydı. Sonra hatırladım. İstanbul. Serhat’ın evi.

Telefonumu komodinden alıp saate baktım. Gece yarısını geçmişti. Annem hastalandığından beri geceleri birkaç saatten fazla kesintisiz uyuduğum nadirdi. Bazen telefon çaldı sanıp uyanır, bazen hiçbir sebep yokken kalkıp odasına giderdim. Nefes aldığını görmeden tekrar yatağa dönemezdim. Artık korkmam gereken o telefon gelmeyecekti. Ama ben hâlâ uyanıyordum.

Bir süre yeniden uyumaya çalıştım. Olmadı. Sağa döndüm, sonra sola. Sonunda örtüyü üzerimden atıp kalktım.

Valizimi açıp kahverengi takımımı çıkardım. Uzun kollu kısa üstünü ve aynı renkteki uzun pantolonunu giyip saçlarımı açık bıraktım. Telefonumu da alıp odadan çıktım.

Ev sessizdi. Merdivenlerden inerken kimseyle karşılaşmadım. Giriş kapısını açıp dışarı çıktığımda serin hava yüzüme vurdu. İlk iş ana kapıya baktım. Gündüz beni çıkarmayan adamlar hâlâ oradaydı.

Orası olmayacaktı.

Bahçenin diğer tarafına yöneldim. Bu kadar büyük bir yerin başka bir çıkışı olmak zorundaydı. Duvar boyunca yürümeye başladım. Birkaç dakika sonra yukarıdaki kameralardan birini, ardından diğerini fark ettim.

“Ruh hastası.”

Yürümeye devam ettim. Ağaçların arasına geldiğimde ana evden ayrı küçük bir yapı olduğunu fark ettim. İçeride bir ışık yanıyordu. Defne’nin söyledikleri aklıma gelince ne olduğunu anladım.

Emirhan’ın evi.

Harika.

Onun tarafına gitmek yerine yönümü değiştirdim. Biraz ileride duvarın arasında kapıya benzeyen bir bölüm vardı. Oraya doğru yürürken arkamdan hafif bir ses geldi.

Durup döndüm.

Kimse yoktu.

Bir süre bekledim. Sonra tekrar önüme döndüm.

İki adım atamamıştım ki bir el kolumu yakaladı.

Ne olduğunu anlamadan geriye çekildim. Bedenim yön değiştirdi, sırtım duvara değdi. Başımı kaldırdığımda Emirhan karşımdaydı.

Bir eli hâlâ kolumdaydı. Üzerinde koyu renk bir tişört vardı, saçları dağınıktı. Yemek odasının kapısında yüzünde gördüğüm şaşkınlık tamamen kaybolmuştu. Kolumu elinden çekmeye çalıştım.

“Ne yapıyorsun?”

Bırakmadı. Birkaç saniye yüzüme baktı.

“Kolyem nerede?”

Kaşlarımı çattım. “Ne kolyesi?”

“Devin.”

“Ne?”

“Kolyem.”

“Bende değil.”

Bakışları yüzümde kaldı. “Emin misin?”

“Eminim.” Elimi çektiğimde bu kez bıraktı. “Kavgada kaybetmiş olabilirsin.”

Emirhan birkaç saniye daha bana baktı. Sonra gözlerini kapatıp benden iki adım uzaklaştı.

“Bir umut sende olabilir diye düşündüm.”

Sesindeki değişikliği fark ettim. Gülümsemiyordu artık. Kolyenin önemli olduğunu ilk kez o an anladım ve verdiğim cevap gerçekten canını sıkmıştı.

“Ben neden senin kolyeni alayım?”

Emirhan gözlerini açtı. Bir şey söylemeden yeniden bana doğru yürüdü. Bir adım, sonra bir tane daha. Arkamda duvar olduğu için kıpırdamadım. Önümde durduğunda aramızda gereğinden az mesafe kalmıştı.

Nefesimi tuttuğumu fark ettim.

Emirhan uzun uzun yüzüme baktı. Gözleri en sonunda dudaklarımda durdu.

“En son senin parmaklarının arasındaydı diye hatırlıyorum.”

Bir saniye göz göze geldik. Sonra gözleri yeniden dudaklarıma indi.

“Aklından bile geçirme.”

Bakışları gözlerime çıktı.

“Defne’nin kardeşi olduğunun şokunu daha atlatmış değilim. Başka sorun istemiyorum.”

Emirhan birkaç saniye öylece kaldı. Sonra güldü ve geri çekildi.

“Kendini fazla önemsiyorsun.”

Bir an yüzüne baktım. Sonra duvardan ayrılıp üzerimi düzelttim.

“Kendini fazla önemsiyorsun,” diye onu taklit ettim.

Emirhan dönüp bana baktı.

Ona doğru bir adım attım. Bu kez kendi sesimle devam ettim.

“Bir adım daha yaklaşsam dudaklarıma yapışırsın, gerizekâlı.”

Yüzündeki gülümseme biraz daha belirginleşti.

Sinir bozucuydu.

Yanından geçerken omzum omzuna çarptı. İki adım attım, sonra aklıma bir şey gelince durup geri döndüm. Emirhan hâlâ aynı yerdeydi ve yüzündeki gülümseme kaybolmamıştı.

“Benim saç çubuğum nerede?”

Kaşını kaldırdı.

“En azından onun sende olduğuna eminiz.”

Emirhan cebinden sigara paketini çıkardı. Bir tane alıp dudaklarının arasına yerleştirdi, çakmağını çıkarıp yaktı.

“Çöpte.”

Ağzımı açtım. “Sen…”

“Önemsiz bir çubuğun peşinden koşacak değilsin, değil mi?”

Sustum.

Hatırlıyordu.

O gece kulübün kapısında ona söylediğim şeyi üç ay sonra bana geri vermişti.

“Üç ay geçti.”

“Evet.”

“Hâlâ bunu hatırlıyorsun.”

Emirhan sigarasından bir nefes alıp omuz silkti.

“İyi hafızam var.”

Başımı sallayıp arkamı döndüm.

“Çıkış o tarafta değil.”

Adımlarım durdu.

Yavaşça ona döndüm. Emirhan sigarasını parmaklarının arasına almış bana bakıyordu.

“Bahçeyi geziyordum.”

“Gece yarısı?”

“Uykum kaçtı.”

Bakışları arkamdaki duvara kaydı, sonra yeniden bana döndü.

“Duvar boyunca mı kaçtı?”

Cevap vermedim.

Yakalanmıştım.

Bakışım Emirhan’ın omzunun üzerinden arkasındaki küçük eve kaydı. Birkaç saniye baktıktan sonra yeniden ona döndüm ve iki adım yaklaştım.

“Senin evin sokağa bir çıkış veriyor mu?”

Emirhan önce arkasındaki eve, sonra bana baktı.

“İzmir diyorsun.”

Hâlâ soruma cevap vermesini bekliyordum.

“Çıkış var mı?”

“Annen geri dönmeyecek, biliyorsun değil mi?”

Ağzımı açtım ama hiçbir şey çıkmadı.

Göğsüm bir anda sıkıştı. Bunu ben de biliyordum. Birkaç saat önce Serhat’ın yüzüne kendim söylemiştim. Ama onun ağzından duymak başka geldi.

Emirhan susmadı.

“Bu gece ne oldu biliyor musun? On bir yaşındaki yeğenim kendi odasında yatamadı.”

Kaşlarımı kaldırdım. “Anlamadım?”

“Şu an benim yatağımda uyuyor. Senin yüzünden.”

Ona doğru bir adım daha attım.

“Benim yüzümden?”

“Aynen.” Sigarasından rahatça bir nefes aldı. “Bağırmalar, masa devirmeler… Olanları görmesin diye buraya aldılar.”

“Ben onun evde olduğunu bile bilmiyordum.”

“Biliyorum.”

“E o zaman?”

Omuz silkti. “Karakterin var. Hoşuma da gitti, yalan yok.”

“Şaka mısın sen?”

Bu kez o bana doğru bir adım attı.

“Acın var, anladık. Daha ne kadar uzatmayı düşünüyorsun?”

Yüzüne baktım.

“Annen dün ölmedi, değil mi? Bir ay oldu mu?”

Hiçbir şey söylemedim.

“Serhat bence sana fazlasıyla zaman tanımış.”

İçimde yükselen öfkeyi bastırmaya çalışıyordum. Emirhan ise bunu görmesine rağmen durmadı.

“Annen bahane. Sadece korkaksın.”

Sigarasını yeniden ağzına götürürken elinden aldım ve yanımızdaki duvarın üzerinde ezdim.

“Korkak?”

Emirhan’ın bakışları önce sönen sigaraya, sonra bana geldi.

Bir anda eli belime yerleşti.

Beni kendine çektiğinde aramızdaki mesafe kapandı. Ellerim refleksle göğsüne gitti. Nefesi yüzüme değiyordu.

“Değil misin?” dedi. “Var mı cesaretin İstanbul’da kalmaya?”

“Beni tanımıyorsun.”

“Tanımıyorum.”

Cevabı o kadar hızlı geldi ki sustum.

“Gördüğümü söylüyorum. İzmir’e dönmek istiyorum diye ortalığı yıktın. Şimdi de gece yarısı kaçacak kapı arıyorsun.”

“Bunun adı kendi hayatımla ilgili karar vermek.”

“Bence bunun adı korkmak.”

Gözlerimi kıstım.

“Bence sen Serhat’ın haklı çıkmasından korkuyorsun.”

Bu kez cevap vermedim.

Emirhan elini belimden çekmedi. Diğer elinin işaret parmağını kendi şakağına götürdü.

“Burası başka bir şey söylüyor.”

Parmağı aşağı indi ve kalbimin üzerine dokundu.

“Burası başka.”

Kalbimin hızlanması sinirimi daha da bozdu.

“Çok konuşuyorsun.”

“Sen de hiç cevap vermiyorsun.”

Çünkü verecek düzgün bir cevabım yoktu.

“Sen bu kadar değilsin, Devin.”

Kaşlarımı çattım.

“Burada kalmak istemediğinden emin değilsin.” Yüzüme baktı. “Bence asıl sinirini bozan da bu.”

“Ne istediğimi senden öğrenecek değilim.”

“Öğretmiyorum.”

Elini kalbimin üzerinden çekti ama benden uzaklaşmadı.

“Gözün daha yükseklerde.”

“Ne biliyorsun benim gözümün nerede olduğunu?”

Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

“Belli oluyor.”

Başparmağı çenemin kenarına dokundu. Yavaşça yukarı çıktı ve dudaklarımın üzerinde durdu.

Bir anda sıcak bastı.

“Emirhan…”

“Ve bunda yanlış bir şey yok.”

Adını onu uyarmak için söylemiştim ama umurunda olmadı.

“Cesaretin yok ama.”

Kaşlarım kalktı.

“İstediğini almaya değil mi, İzmir’in cici kızı?”

Tam cevap verecekken başını kulağıma doğru eğdi.

“Yiyorsa öptüğün adamla aynı çatı altında yaşa.”

Nefesi kulağıma değdi.

“Yengenin kardeşiyle.”

Bir an öylece kaldım.

Sonra iki elimi göğsüne koyup sertçe ittim.

“Ters psikoloji ha?”

Emirhan geri giderken güldü.

“Beni bu şekilde mi kalmaya ikna edeceksin?”

Cevap vermedi.

Ben de geri geri yürümeye başladım.

“Bir konuda haklısın.”

Yüzündeki gülümseme biraz azaldı.

“Yaşadığım hayatla istediğim hayat arasında çok fark var.”

Bu kez ciddileşti.

“O zaman önüne serilen fırsatları geri tepme.” Bana bakmayı bırakmadı. “Bunu kendine yapma.”

Bir süre yüzüne baktım. Serhat saatlerdir beni ikna edememişti. Emirhan birkaç dakikada aklımı karıştırmıştı.

Bundan hiç hoşlanmadım.

Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı.

“Benden uzak dur, Emirhan.”

Kaşını kaldırdı.

Geriye doğru bir adım daha attım.

“İkimiz de yanarız.”

Arkamı dönüp ana eve doğru yürüdüm. Bu kez beni durdurmadı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

33okunma 7beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.