3. bölüm / 6
BİR ŞEY OLMADIBÖLÜM 3 - KENDİ AYAĞIMA
Bölümler 6Şu an: BÖLÜM 3 - KENDİ AYAĞIMA
BÖLÜM 3
EMİRHAN
Kahvaltıya indiğimde herkes masadaydı. Mira karşımda oturmuş, bir eliyle ekmeğine peynir sürerken diğer eliyle telefonuna bakmaya çalışıyordu. Defne üçüncü kez telefonu bırakmasını söylediğinde Mira hiç itiraz etmeden telefonu masaya bıraktı, iki saniye sonra ekranı yeniden açtı. Serhat masanın başında kahvesini içerken telefonuna bakıyordu. Ben de ikinci çayımı bitirmek üzereydim ki merdivenlerden ayak sesleri geldi.
Başımı çevirdiğimde Devin salonun girişinde göründü. Dün gece onu son gördüğümde saçları açık, uykudan yeni kalkmış hâliyle bahçede kaçacak bir kapı arıyordu. Şimdi saçlarını toplamış, üzerine lacivert uzun kollu dar bir spor üstüyle aynı renkte tayt giymişti. Ayağında spor ayakkabıları vardı. Kahvaltıya gelmediği belliydi.
Masanın ucuna kadar gelip durdu. Önce masaya baktı. Sonra bize. Kimse konuşmadı. Serhat telefonundan başını kaldırdı, Defne elindeki çaydanlığı masaya bıraktı. Mira ise Devin içeri girdiğinden beri açık açık onu inceliyordu. Devin’in bakışları tabakların üzerinde biraz fazla uzun kalınca hepimizin aklından aynı şey geçti.
Sessizliği Defne bozdu.
“En sevdiğim kahvaltı takımı.”
Bardağımı ağzıma götürüp başımı eğdim. Mira hemen dudaklarını birbirine bastırdı. Serhat’ın yüzünde hiçbir şey değişmedi ama bakışlarını masaya indirdi.
Devin önce Defne’ye, sonra masaya baktı. Yanaklarının içini ısırdı. Birkaç saniye ciddi kalmayı başardıktan sonra elini kaldırıp alnını kaşıdı.
“Komik.”
“Ben sadece önceden söylemek istedim,” dedi Defne. “Benim için manevi değeri var.”
Devin’in ağzının kenarı oynadı ama cevap vermedi. Bakışlarını Serhat’a çevirdi.
“Sabahları kahvaltı yapmadan koşuya çıkarım.”
Serhat ona baktı.
Devin bekledi.
Cevap gelmeyince başını geriye atıp kısa bir nefes verdi. “Kaçmayacağım.”
Çayımdan bir yudum aldım.
“Ayrıca kaçarsam da elini koymuş gibi bulursun beni. İzmir’den başka gidecek yerim yok.”
Dün gece bahçede bunun tam tersini savunan kadının sabah bunu kendi ağzıyla söylemesi şaşırtmadı beni. Kalacağını zaten anlamıştım. Yine de onu sabah o merdivenlerden inerken görmek tuhaf bir şekilde içimi rahatlatmıştı.
Tam o sırada Yusuf salona girdi. Serhat’ın bakışları Devin’den ayrılıp ona kaydı. Birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Yüzündeki ifadeden bir şey düşündüğü belliydi.
“Yusuf seninle gelsin.”
Yusuf olduğu yerde durdu. Önce Devin’e, sonra Serhat’a, en son kendine baktı.
“Ben koşmam.”
Güldüm.
Devin de birkaç saniye onu süzdü.
Yusuf gayet ciddi bir ifadeyle devam etti.
“Arabayla takip ederim.”
“Kimse beni takip etmeyecek.”
“Benim için sorun değil. Arabada otururum.”
Devin gözlerini kapatıp kısa bir nefes verdi.
“Bu evde herkes böyle mi?”
“Nasıl?” diye sordu Yusuf.
“Boş ver.”
Dönüp gidecekti ki birden durdu. Telefonunu çıkardı, ekrana birkaç kez dokundu. Birkaç saniye sonra Serhat’ın masanın üzerindeki telefonu titredi.
“Bu arada bana bir okul lazım. Dosyamı yolladım.” Telefonunu indirirken ekledi. “Okulumu dondurmuştum annemin hastalığı ağırlaşınca.”
Masadaki hava çok hafif değişti. Defne bir şey söylemedi. Serhat gönderilen dosyayı açmış, parmağıyla ekranda aşağı doğru iniyordu. Birkaç saniye sonra kaşları kalktı.
“Hukuk seçmişsin.”
Hâlâ telefona bakıyordu ama gülümsediği belliydi.
Devin kaşlarını çattı. “Neden şaşırdın?”
“Annem tıp seçeceğini söylemişti.”
Devin’in yüzü değişti. Tıp yüzünden değildi.
Bunu anlamak zor olmadı. Serhat’ın ağzından ilk kez annem kelimesini duyuyordu. Dün gece annesinden bahsederken sanki o kadın yalnızca ona aitmiş gibi konuşmuştu. Şimdi karşısında aynı kadına annem diyen bir adam vardı.
Devin’in yüzündeki şaşkınlık kısa sürdü. Ardından küçük bir gülümseme geldi.
“Büyük avukat Serhat Aksoy’a karşı dava kazanmak varken tıp biraz sıkıcı geldi.”
Serhat sonunda telefondan başını kaldırdı.
Bu kez gerçekten güldü.
“O günü iple çekiyorum.”
Dosyaya bir kez daha baktıktan sonra telefonu masaya bıraktı.
“Bu kadar başarılı bir dosyayla seni karşımda değil, yanımda görmek isterdim.” Çayından bir yudum aldı. “Ama kapışalım. Kabul.”
Devin cevap vermedi. Serhat’ın söylediği şeyin hoşuna gittiği belliydi ama bunu göstermek gibi bir niyeti yoktu.
Sonra bakışları masanın sağ tarafına kaydı.
Mira’ya.
Mira zaten başından beri onu izliyordu.
Devin önce şöyle bir baktı. Ardından kaşları hafifçe çatıldı ve bu kez daha dikkatli baktı.
Ben de istemeden karşımdaki Mira’ya baktım. Sonra Devin’e.
İlk anda fark etmemiştim.
Devin masanın ucuna biraz daha yaklaştı. Mira da elindeki ekmeği tabağına bıraktı. İkisi birkaç saniye hiçbir şey söylemeden birbirlerine baktılar.
Devin hafifçe eğildi.
“Sen bana ne kadar çok benziyorsun.”
Mira’nın kaşları kalktı.
Defne güldü.
Ben de gülümsedim. Şimdi dikkatli bakınca gerçekten vardı. Saçları, kaşları, yüz hatlarındaki benzerlik bir yana, asıl insanın gözüne çarpan bakışlarıydı. İkisi de karşısındaki insanı rahatsız edecek kadar uzun süre hiç çekinmeden bakabiliyordu.
Serhat hâlâ telefonuyla ilgileniyordu.
“Sadece benzese iyiydi.”
Devin doğrulup ona baktı. “Ne demek o?”
Mira, babasının cevap vermesini beklemedi.
“Karakterimi diyor.”
Devin yeniden ona döndü. “Öyle mi?”
“Evet.”
“Nasıl bir karakterin var?”
Mira omuz silkti. “Ona göre zor.”
Serhat telefonundan başını kaldırmadan konuştu.
“Bana göre değil.”
“Geçen hafta anneme ‘bu kız beni delirtecek’ dedin.”
Defne hiç düşünmeden, “Dedi,” diye onayladı.
Serhat başını kaldırıp karısına baktı.
“Sen niye dahil oldun?”
“Doğruyu söyledim.”
Devin’in dudaklarının kenarı kıvrıldı.
Mira’nınki de.
Neredeyse aynı anda.
Serhat bu kez telefonunu indirip ikisine baktı. Bakışı önce kızında, sonra kardeşinde kaldı.
“Harika.”
Mira’nın dikkati çoktan başka bir yere kaymıştı.
“Dün masayı gerçekten sen mi kırdın?”
Devin’in yüzü değişti. “Masayı kırmadım.”
“Annem kırdın dedi.”
Defne hemen araya girdi. “Ben öyle demedim.”
“Yemek takımı kırıldı dedin.”
“İkisi aynı şey değil.”
Mira tekrar Devin’e baktı.
Devin son derece ciddi bir ifadeyle, “Örtüyü çektim,” dedi.
Mira birkaç saniye düşündü.
“İyiymiş.”
Serhat gözlerini kapattı.
Ben güldüm.
Devin’in de güleceğini düşündüm ama yalnızca dudaklarını birbirine bastırdı. Sonra masanın kenarına biraz daha yaklaştı. Ben sol tarafında kalıyordum, Mira tam karşımdaydı. Devin’in bakışları Yusuf’a kayarken eli masanın üzerinde duran çay bardağıma uzandı.
Bardağı aldı.
O kadar doğal yaptı ki ilk anda kendisinin bile kimin çayını aldığını düşündüğünü sanmıyordum.
Bir yudum içti.
Ben elimde hiçbir şey olmadan bardağın az önce durduğu yere baktım.
Dün gece bana benden uzak dur diyen kadın, sabah benim çayımı almıştı.
Üstelik yüzüme bile bakmadan.
Hiçbir şey söylemedim.
Devin çay bardağı hâlâ elindeyken Yusuf’u bir kez daha baştan aşağı süzdü. Yusuf da ona bakıyordu.
“O zaman Boğaz’da koşalım. Ormanda arabayla takip zor olur.”
Yusuf’un yüzü hemen rahatladı. “Olur.”
Devin çıkışa doğru yürümeye başladı. Yusuf da arkasından giderken seslendi.
“Çay simit de yapar mıyız?”
Devin elindeki çay bardağını kaldırdı.
“En sevdiğim.”
Kapıdan çıktı.
Elimde olmayan çayıma baktım.
Bu sefer güldüm.
Serhat’ın sesi geldi.
“Emirhan.”
Başımı çevirdim. Telefonunu bana doğru uzatıyordu.
“Baksana, çok iyi değil mi?”
Telefonu elinden aldım. Devin’in gönderdiği dosya açıktı. Notları, aldığı dersler, okuldan gelen belgeler alt alta sıralanmıştı. Ekranı aşağı kaydırırken Serhat konuşmaya devam etti.
“Dayına yollayalım. Sizin üniversiteye rahat girer bu dosyayla.”
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Bizim üniversiteye mi?”
“Evet.”
Tekrar ekrana baktım.
Dün gece bahçede İstanbul’da kalması için ona meydan okurken bunun benim üniversiteme kadar uzanacağı aklımdan geçmemişti.
Parmağımla dosyanın bir sonraki sayfasına geçtim.
İçimdeki o rahatlama nedense biraz önceki kadar masum gelmedi.
Serhat’ın sesi geldi.
“Emirhan.”
Başımı çevirdim. Telefonunu bana doğru uzatıyordu.
“Baksana, çok iyi değil mi?”
Telefonu elinden aldım. Devin’in gönderdiği dosya açıktı. Ekranı aşağı kaydırmaya başladım. Notları, aldığı dersler, sınav sonuçları, birkaç referans… Birkaç sayfa geçtikten sonra Serhat’a baktım.
“İyi.”
“Dayına yollayalım. Sizin üniversiteye bu dosyayla rahat girer.”
Parmağım ekranın üzerinde durdu.
“Bizim üniversiteye mi?”
“Evet.”
Tekrar dosyaya baktım.
Dün gece bahçede kıza İstanbul’da kalacak cesareti olmadığını söyleyen bendim. Hatta yetmemiş, yiyorsa öptüğün adamla aynı çatı altında yaşa diye üstüne gitmiştim.
Şimdi aynı üniversiteye girmesi için dosyası elimdeydi.
Güzel.
Kendi ayağıma bu kadar hızlı sıkacağımı hesaba katmamıştım.
“Dayım halleder.”
Defne merakla bana doğru uzandı. “O derece mi? Emirhan versene, ben de bakayım.”
Telefonu ona uzattım. Defne dosyayı incelerken Serhat kahvesinden bir yudum aldı.
“Gerçekten iyiymiş,” dedi birkaç saniye sonra. “Bunları ne zaman yaptı?”
“Okulu dondurmadan önce herhalde,” dedi Serhat.
Defne birkaç sayfa daha baktıktan sonra telefonu bana geri verdi.
Dosyayı kendime gönderdim. Dayımı gün içinde arardım.
Serhat kahvesini bitirip ayağa kalktı.
“Ben çıkıyorum.”
Defne saate baktı. “Bugün geç çıkacaktın.”
“Toplantıyı erkene aldılar.”
Mira hemen başını kaldırdı. “Bugün beni sen alacaktın.”
Serhat durdu.
“Hatırlıyorum.”
“Hatırlamıyorsun.”
“Hatırlıyorum, Mira.”
“Hatırlasan toplantıyı erkene almazdın.”
Başımı eğip gülümsedim. Serhat bunu gördü ama bana bulaşmadı.
“Kaçta çıkıyorsun?”
Mira ona baktı. “Biliyorsun.”
Serhat birkaç saniye sustu.
Mira’nın kaşları kalktı.
“Üç buçuk.”
Yüzündeki ifade hemen düzeldi.
“Tamam.”
Serhat yanına gidip başının üzerinden öptü. “Ben alacağım.”
Mira hiçbir şey olmamış gibi kahvaltısına geri döndü.
Defne çayından bir yudum aldı.
“Sadece benzese iyiydi.”
Serhat önce ona, sonra Mira’ya baktı.
“Bir tane yetmiyormuş gibi şimdi iki tane oldular.”
Mira birden gülümsedi.
“Devin çok güzel değil mi?”
Konu öyle bir anda başka yere döndü ki Serhat bile kızına baktı. Defne güldü.
“Devin’i sevdin galiba.”
Mira annesine döndü. “Hala deyince benim aklıma yaşlı, sinir bozucu, aşırı çirkin biri geliyordu. Devin’i gördünüz mü?”
Kaşımı kaldırdım.
“Sinir bozucu tarafı var sanki…”
Mira beni duymamış gibi devam etti. Gözleri bir anda parladı.
“Kızlar aşırı kıskanacak halamın genç ve güzel olduğunu görünce.”
Ellerini göğsünün önünde iki kere küçük küçük çırptı.
Kendimi işaret ettim. “Ben de fena değildim.”
Mira gözlerini devirdi.
Bir an yüzüne baktım.
Dün gece Devin’in bana yaptığı hareketin aynısıydı.
“Dayı, sen yakışıklısın. Sana anca âşık olurlar.” Gayet ciddi bir ifadeyle devam etti. “Ama Devin’le çok iyi hava atılır.”
Defne’nin ağzı açıldı.
“Laflara bak. Hava atılır falan. Hayırdır küçük hanım?”
Mira omuz silkti. “Ne var?”
“On bir yaşındasın.”
“Biliyorum.”
“Hiç belli olmuyor.”
“Teşekkür ederim.”
“İltifat değildi.”
“Ben öyle aldım.”
Gülmeye başladım.
Defne bana döndü. “Sen de gülme.”
Elimi kaldırdım. “Ben hiçbir şey yapmadım.”
Serhat ceketini alırken başını salladı.
“Ben size kolay gelsin diyorum.”
Mira arkasından seslendi. “Üç buçuk!”
Serhat kapının önünde durup kızına baktı.
“Biliyorum.”
“Unutma diye söyledim.”
Kapı kapandıktan sonra Mira gayet memnun bir şekilde kahvaltısına döndü. Ben hâlâ ona bakıyordum. Devin’in yüzünü ilk gördüğünde neden bu kadar tanıdık geldiğini şimdi daha iyi anlıyordum. Mesele sadece saçları ya da yüz hatları değildi. Mira az önce gözlerini devirdiğinde aynı ifadeyi dün gece bahçede görmüştüm.
Defne kızının önündeki boş tabağı alırken bana baktı.
“Sen bugün okula gitmiyor musun?”
Saate baktım.
“Gidiyorum.”
Telefonu elime alıp ayağa kalktım. Devin’in dosyası hâlâ ekrandaydı.
“Hazırlanacağım.”
Merdivenlere yönelirken dosyayı bir kez daha açtım. Dayımı sonra arardım. Önce benim de okula yetişmem gerekiyordu.
İki saat sonra evden çıktığımda güneş iyice yükselmişti. Çantamı arka koltuğa atıp cipin direksiyonuna geçtim. Güneş gözlüğümü taktım, telefonu yan koltuğa bıraktım. Motoru çalıştırdığım sırada villanın büyük kapıları ağır ağır açılmaya başladı.
Vitesi takacaktım ki kapının önündeki hareket dikkatimi çekti.
Yusuf’un arabası içeri giriyordu.
Yusuf direksiyondaydı, camı sonuna kadar açıktı. Devin ise arabanın yanında yürüyordu. Koşusunu bitirmiş olmalıydı. Saçları biraz dağılmış, birkaç tutam yüzüne yapışmıştı. Yusuf arabayı onun temposunda sürüyor, bir yandan da bir şeyler anlatıyordu.
Ne söylediğini duymadım.
Devin güldü.
Başını hafifçe geriye atıp gerçekten güldü.
Direksiyondaki elim sıkıldı.
Burnumdan yavaşça nefes verdim.
“Ben bu kızdan nasıl uzak duracağım?”
Camı indirdim. Güneş gözlüğümü burnumun üzerinde biraz aşağı çekip üzerinden ona baktım.
Yusuf’la konuşmaya devam ediyordu. Beni ancak cipin yanına geldiklerinde fark etti.
Bakışları bir an üzerimde durdu.
Küçücük bir bakış attı.
Sonra önüne döndü.
Yusuf da bir şey söylemedi. Arabayı Devin’in yürüyüş hızında sürmeye devam ederek önümden geçti. Başımı hafifçe çevirip arkalarından baktığımda gözüm Devin’in eline takıldı.
Simit.
Kaşımı kaldırdım.
“Koşu iyi geçmiş.”
Devin yürümeye devam etti. Elindeki simidi hafifçe havaya kaldırdı.
“Çok verimli.”
Yusuf güldü. Ben de istemeden gülümsedim. Daha ilk sabahtan Yusuf’la arkadaş olmuştu.
Dayım dosyasını kabul ederse birkaç güne benim üniversitemde olacaktı.
Üstelik dün gece onu burada kalmaya ikna eden bendim. Motor hâlâ çalışıyordu. Elimi vitese attım. Kendi ayağıma sıkmak az kalıyordu.
Ben silahı doldurup Devin’in eline vermiştim.
Üniversitenin otoparkına girdiğimde ilk dersin başlamasına on dakika kalmıştı. Her zamanki yere yanaşıp motoru kapattım, çantamı arka koltuktan alırken telefonumun ekranı yandı. Dayımdı. Sabah gönderdiğim dosyaya cevap vermişti. Öğleden sonra bakarım. Mesajı okuyup telefonu cebime koydum ve binaya doğru yürüdüm.
Mimarlık fakültesinin önü her zamanki gibiydi. Merdivenlere yayılmış insanlar, ellerinde kahveler, son dakikada yetiştirilmeye çalışılan maketler, ders başlamadan sigara içmeye çalışanlar… Kapıya yaklaşırken birkaç kişiye selam verdim. Birileri uzaktan adımı seslendi, elimi kaldırıp karşılık verdim.
“Sonunda.”
Sesi duyunca başımı çevirdim. Kerem merdivenlerin korkuluğuna yaslanmıştı. Mert hemen yanında oturmuş, dizlerinin üzerinde tuttuğu maketin kopmuş bir parçasını yerine yapıştırmaya çalışıyordu. Selin ise gayet rahat bir şekilde onun kahvesini içiyordu.
Yanlarına çıkarken, “Ne oldu?” dedim.
Kerem saate baktı. “Dokuz buçuk dersine dokuz yirmi sekizde gelmişsin. Seni kaybettik sandım.”
“Daha iki dakika var.”
Mert başını kaldırmadan, “O iki dakikada benim bunu kurtarmam lazım,” dedi.
Maketine şöyle bir baktım. “Kurtulmaz.”
Başını kaldırıp bana baktı. “Moral vermeye mi geldin?”
“Gerçeği söyledim.”
Selin elindeki kahveyi Mert’e doğru uzattı. “Ben de sabahtan beri söylüyorum.”
Mert bardağı ondan aldı. “Sen benim kahvemi niye içiyorsun?”
“Benimki bitti.”
“Git al.”
Selin hiç istifini bozmadan bardağı tekrar elinden çekti. “Geç kaldık.”
Kerem bana baktı. “Sen niye bu kadar sessizsin?”
“Sabahın körü.”
“Saat dokuz buçuk.”
“Benim için sabah.”
Yanlarından geçip kapıya yöneldim, üçü de arkamdan geldi. Koridora girdiğimiz anda karşı taraftan gelen iki kızın bakışları üzerimde kaldı. Birini tanıyordum, diğerini daha önce görmemiştim. Tanıdığım kız yanımızdan geçerken gülümseyip elini kaldırdı.
“Emirhan.”
“Selam.”
Yürümeye devam ettim. Kerem birkaç adım sonra yanıma sokuldu. “Kim?”
“Kim kim?”
“Kız.”
“Hangisi?”
Bir an sustu. Sonra yüzüme döndü.
“Bu cevap beni rahatsız etti.”
Güldüm. Arkamızdan gelen Selin, “Seni niye şaşırtıyor hâlâ?” deyince Kerem başını iki yana salladı.
“Bir gün düzeleceğine inanıyorum.”
“Ben inanmıyorum,” dedi Mert.
Sınıfa girip arka taraftaki masalardan birine çantamı bıraktım. Kerem yanıma oturdu. Mert hâlâ maketiyle uğraşırken Selin de karşısındaki sandalyeyi çekti. Telefonumu masaya bıraktığım anda ekran yeniden yandı ve Kerem’in gözü oraya kaydı.
“Kim o?”
Ekranı kendime çevirdim. “Dosya.”
“Gördüm dosya olduğunu. Devin kim?”
Telefonu önüme çektim. “Eniştemin kardeşi.”
“Niye dosyası sende?”
“Okul için.”
Kerem sandalyesini biraz bana doğru çevirdi. “Sen ne zamandan beri öğrenci işleri oldun?”
“Dayımla konuşacağım.”
Selin de başını kaldırdı. “Buraya mı gelecek?”
“Muhtemelen.”
“Kaç yaşında?”
“Yirmi bir.”
Kerem’in kaşları hafifçe kalktı. “Yirmi bir?”
Ona baktım. “Ne oldu?”
“Hiç. Merak ettim.”
“Neyi?”
“Kızı.”
Elimdeki kalemi parmaklarımın arasında çevirdim. “Sen herkesi merak ediyorsun.”
Mert maketinden başını kaldırmadan güldü. “Doğru.”
Kerem onu umursamadı. “Fotoğrafı var mı?”
Kalem elimde durdu. “Niye?”
“Allah Allah, görmek için.”
“Gelince görürsün.”
Kerem birkaç saniye yüzüme baktıktan sonra, “Tamam,” deyip arkasına yaslandı.
Ben de önüme döndüm. Konu kapanmıştı. En azından benim için öyleydi.
“Emirhan.”
Selin’in sesiyle ona baktım. “Ne?”
“Elindeki kalemi kıracaksın.”
Elime baktım. Fark etmeden parmaklarımı kalemin etrafında gereğinden fazla sıkmıştım. Elimi gevşetip kalemi masaya bıraktım.
“Kalem dandik.”
Kerem güldü. “Tabii.”
“Ne tabii?”
“Hiçbir şey.”
Tam o sırada hoca içeri girdi. Kerem önüne dönerken Mert maketini aşağı indirdi, Selin de çantasından bilgisayarını çıkardı. Ben kendi bilgisayarımı açarken gözüm masadaki telefonuma kaydı. Devin’in dosyası hâlâ ekrandaydı.
Kerem’in söylediği şeyde rahatsız olacak hiçbir şey yoktu. Kızı merak etmişti, o kadar.
Telefonumu ters çevirip masaya bıraktım.
Zaten yoktu.
Ders başladıktan sonraki ilk yarım saat boyunca önümdeki çizime odaklanmaya çalıştım. Hoca geçen hafta teslim ettiğimiz projeleri tek tek açıyor, bulduğu her hatayı tahtaya yansıtarak anlatıyordu. Mert’in maketi kurtulmamıştı. Hoca daha masasına gelmeden yamulan köşeyi fark etmiş, Mert de hiçbir şey olmamış gibi eliyle o tarafı kapatmaya çalışmıştı. Selin bunu görünce dirseğiyle bana vurdu. Gülmemek için başımı eğdim.
“Emirhan.”
Başımı kaldırdım. Hoca bana bakıyordu. “Burada mısın?”
“Buradayım.”
“Emin olamadım.”
Sınıftan birkaç kişi güldü. Önümdeki ekrana baktım. “Dinliyorum hocam.”
“Öyleyse bunun taşıyıcı sisteminde neyi değiştirirdin?”
Tahtadaki projeye birkaç saniye baktıktan sonra cevabımı verdim. Hoca önce ekrana, sonra bana döndü.
“Demek gerçekten dinliyormuşsun.”
Kerem yanıma doğru eğildi. “Şerefsizde yetenek var.”
Dirseğimi koluna geçirdim. “Kes.”
Ders devam ederken telefonum masanın üzerinde bir kez titreşti. Bakmadım. İkinci kez titreyince ekranı elimle kapattım. Üçüncüsünde Selin gözlerini önümdeki telefona çevirdi.
“Çok aranan adamsın.”
“Dayımdır.”
“Sabahın köründen beri ailecek ne iş çeviriyorsunuz?”
Telefonu alıp ekranına baktım. Dayım değildi. Bilmediğim bir numaradan mesaj gelmişti. Açmadan bildirimleri kapattım. Selin çoktan önüne dönmüştü.
Dersin ortasında kapı açıldı. İçeri giren Ceren hocadan özür diledikten sonra doğrudan arka tarafa baktı. Birkaç boş sandalye olmasına rağmen gelip Kerem’in diğer tarafına oturdu. Çantasını bırakırken bana doğru eğildi.
“Dün niye gelmedin?”
“Nereye?”
Yüzüme baktı. “Ciddi misin?”
Bir an düşündüm. “Bar?”
“Evet, bar.”
“Gitmedim.”
“Onu fark ettim.”
Önüme döndüm. Ceren birkaç saniye bekledi. “Mesaj da attım.”
“Görmüşümdür.”
Kerem güldü.
Ceren kaşlarını kaldırdı. “Görmüşümdür?”
“Telefon elimde değildi.”
“Emirhan, dün gece çevrimiçiydin.”
“Olabilirim.”
“Sen gerçekten korkunç bir insansın.”
“Bunu daha önce de söylemiştin.”
“Ve yine seninle konuşuyorum. Sorun bende.”
“Bence de.”
Ceren koluma vurdu. Gülerek elini ittim. “Ders dinliyorum.”
“Bir de beni susturuyor.”
Kerem gözünü ekranından ayırmadan, “Ceren, hâlâ bu adamdan açıklama bekliyor olman daha büyük problem,” dedi.
“Ben açıklama istemiyorum.”
“Üç dakikadır hesap soruyorsun.”
“Merak ettim.”
“Gitmemiş işte.”
Ceren ona ters ters baktıktan sonra bana döndü. “Bu akşam geliyorsun.”
“Bakarız.”
“Bakarız ne?”
“Bakarız.”
Başını iki yana sallayıp önüne döndü. Birkaç saniye sonra kalemimi önümden aldı. Geri istemedim.
Hoca konuşmaya devam ederken Kerem yanıma eğildi. “Gidecek misin?”
“Nereye?”
Kerem yüzüme baktı.
Güldüm. “Bilmiyorum.”
“Senin hayatın çok yorucu.”
“Ben yorulmuyorum.”
“Biz yoruluyoruz.”
“Takip etmeyin.”
Kerem güldü, tekrar önüne döndü.
Ders bittiğinde sınıf bir anda hareketlendi. Sandalyeler çekildi, bilgisayarlar kapandı. Mert maketini iki eliyle kaldırırken yamulan taraf yeniden açıldı. Birkaç saniye baktıktan sonra küfretti.
Kerem arkasından, “Cenazeyi nereye kaldırıyoruz?” diye seslendi.
Mert dönmeden orta parmağını kaldırdı.
Ceren çantasını omzuna taktı.
“Kahve?”
“Ben varım,” dedi Selin.
Kerem de ayağa kalktı. “Ben de.”
Ceren bana baktı. “Sen?”
Çantamı omzuma attım. “Geliyorum.”
Fakültenin alt katındaki kafeye indik. Öğle arasına daha vardı ama masaların yarısı doluydu. İçeri girer girmez iki ayrı masadan selam geldi. Birine elimi kaldırdım, diğerinde oturan çocukların yanına uğrayıp birkaç dakika konuştum. Kerem arkamdan seslenince yanlarına döndüm. O sırada Ceren çoktan dışarıdaki masalardan birine oturmuştu.
Kahvemi alıp yanlarına geçtiğimde Kerem telefonunu masaya bırakıp bana baktı.
“Az önceki kız kimdi?”
“Hangisi?”
Selin güldü. “Bugün ikinci kez aynı cevabı veriyor.”
Kerem eliyle arkamdaki masayı gösterdi. “Beyaz gömlekli.”
Başımı çevirip baktım. “İpek.”
“Nereden tanıyorsun?”
“Tanıyorum.”
“Bu nasıl cevap?”
“Yeterli bir cevap.”
Ceren kahvesinden bir yudum aldı.
“Sorma. Sonra bilmek istemediğin şeyler öğreniyorsun.”
“Sen niye hâlâ buradasın?” dedim.
Bardağını masaya bıraktı. “Bak işte, insan bir anda kendine geliyor.”
Güldüm.
Telefonum tam o sırada çaldı. Ekranda dayımın adını görünce sandalyeden kalktım. “Bir dakika,” deyip masadan birkaç adım uzaklaştım.
“Efendim dayı.”
“Dosyaya baktım.”
“E?”
“Gayet iyi. Kim bu?”
“Eniştemin kardeşi.”
“Serhat’ın mı?”
“Evet.”
“Niye kendi aramadı?”
“Dosyayı bana verdi.”
“Sen de hemen üstlendin.”
Kafamı çevirip masaya baktım. Kerem bir şey anlatıyor, Ceren gülüyordu.
“Dayı, kız okula girer mi?”
Dayım kısa bir sessizlikten sonra, “Girer,” dedi. “Ders saydırmada biraz uğraşabiliriz. Hangilerini kabul edeceklerine bölüm karar verir ama dosyası iyi. Ben öğrenci işleriyle konuşurum. Yarın gelsin.”
“Yarın mı?”
“Ne zaman gelsin?”
Bir an durdum. “Yok. Yarın iyi.”
“Numarasını yolla. Sekreterlik arasın.”
Telefonu kulağımda tutarken sustum.
Numarası.
Tabii.
Devin’in numarası bende yoktu. Üç ay önce bir kulübün ortasında kızın adını arkadaşının bağırmasından öğrenmiştim. Dün gece bahçede kavga etmiş, sabah çayımı alıp gitmişti. Telefon numarasını sormak hiçbirimizin aklına gelmemişti.
“Serhat’tan alırım.”
“Tamam. Bana gönder.”
Telefonu kapatıp masaya döndüm. Kerem kahvemi önüme itti.
“Ne oldu?”
“Yarın gelecekmiş.”
“Kim?”
“Devin.”
Kerem hemen hatırladı. “Eniştenin kardeşi.”
Ceren ona baktı. “Kim?”
“Buraya başlayacakmış.”
Ceren bu kez bana döndü. “Bizim bölüme mi?”
“Hukuk.”
“Kaçıncı sınıf?”
“Bilmiyorum. Dersleri saydıracaklar.”
Konu onlar için orada bitti. Selin, Mert’in maketinin hâlâ kurtarılabilir olup olmadığını sordu, Mert ona küfürle karışık bir cevap verdi. Kerem de ikisinin arasına girince konuşma başka yere kaydı.
Telefonumu çıkarıp Serhat’a mesaj attım.
Devin’in numarasını atsana.
Cevap çok geçmeden geldi.
Numaranın üzerine basıp rehbere ekledim.
Devin.
Kaydete bastığım sırada Kerem omzumun üzerinden ekrana baktı.
“Fotoğraf yok mu?”
Başımı ona çevirdim. “Sen hâlâ orada mısın?”
“Merak ettim oğlum.”
Telefonu kilitleyip masaya bıraktım. “Yarın görürsün.”
“Güzel mi bari?”
Kahvemden bir yudum aldım.
Üç ay önce loş bir kulüpte saçlarını önümde açtığı hâli geldi aklıma. Sonra bu sabah lacivert spor kıyafetleriyle masanın ucunda duruşu.
“İdare eder.”
Kerem omuz silkti. “Tamam.”
Konu yine kapandı.
Ben kahvemi içerken istemeden güldüm.
İdare eder.
Devin duysa muhtemelen o kahveyi kafamdan aşağı dökerdi.
Kahveler bittikten sonra Selin’le Mert stüdyoya dönmek için kalktı. Kerem sigara içeceğini söyleyip yerinden kıpırdamadı, Ceren de telefonuyla uğraşmaya başlamıştı. Ben sandalyede biraz daha geriye yaslanıp ekrana baktım. Dayımın istediği numarayı göndermem gerekiyordu. Rehberden Devin’i açıp numarayı kopyaladım, tam dayıma yollayacaktım ki ekranda yalnızca adı görünce durdum.
Üç ay önce adından başka hiçbir şey bilmiyordum. Dün gece soyadını öğrenmiştim. Bu sabah telefon numarası da rehberimdeydi. Yarın aynı üniversitenin koridorlarında dolaşacaktı.
Hızlı ilerliyorduk.
Numarayı dayıma gönderip telefonu masaya bıraktım. Kerem sigarasını yakarken bana baktı.
“Akşam geliyor musun?”
“Nereye?”
Ceren başını telefonundan kaldırdı.
“Bak yine başladı.”
“Bu sefer biliyorum.” Kerem dumanı yana doğru üfledi. “Erenlerin mekâna geçeceğiz.”
“Bakarım.”
Ceren güldü. “Onun dilinde evet demek bu.”
“Hayır, bakarım demek.”
“Gelmezsen ararım.”
“Telefonu açmam.”
“Onu da biliyorum.”
Ayağa kalkıp çantamı omzuma geçirdim. Ceren elini uzatıp tişörtümün kenarından tuttu.
“Nereye?”
“Elini çek.”
“Cevap ver.”
Elini bileğinden tutup üzerimden aldım. “Derse.”
“Bir sonraki dersin kırk dakika sonra.”
“Demek ki kırk dakika erken gidiyorum.”
Kerem güldü. “Bu adamın peşinden niye koşuyorsunuz anlamıyorum.”
Ceren hiç düşünmeden, “Yüzü güzel,” dedi.
“Teşekkür ederim.”
“Karakteri bozuyor.”
“Her şey bir arada olmuyor.”
Ceren gözlerini devirdi. Kerem kahkahayı basarken masadan uzaklaştım. Fakültenin kapısına doğru yürürken telefonum cebimde titreşti. Dayımdan cevap gelmişti.
Tamamdır. Sekreterliğe verdim.
Altında bir mesaj daha belirdi.
Yarın 10.30’da gelsin.
Mesaja bakarak yürümeye devam ettim. Serhat’a yazabilirdim. Zaten dosyayı bana o vermişti. Bir an parmağım ekranın üzerinde kaldı, sonra rehberi açtım.
Devin.
Arama tuşuna bastım.
Telefon iki kez çaldı.
Üçüncüde açıldı.
“Alo?”
Sesini duyunca istemeden yavaşladım.
“Yarın on buçuk.”
Karşı tarafta birkaç saniye sessizlik oldu.
“Sen kimsin?”
Olduğum yerde durdum.
Telefonu kulağımdan çekip ekrana baktım. Doğru kişiyi aradığımdan emin olduktan sonra tekrar kulağıma götürdüm.
“Ciddi misin?”
“Numara kayıtlı değil. Kim olduğunu nereden bileyim?”
“Sesimi de mi tanımadın?”
“Tanımak zorunda mıyım?”
Güldüm.
“Emirhan.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra, “Numaramı nereden buldun?” dedi.
“Serhat’tan.”
“Niye?”
“Sabah dosyanı önüme bıraktınız, hatırlıyor musun?”
“Ben sana bırakmadım.”
“Sonuç olarak bana kaldı.”
Koridorun kenarındaki pencereye yaslandım.
“Dayımla konuştum. Dosyana baktı. Yarın on buçukta öğrenci işlerinde olman gerekiyor.”
Bu kez sustu.
“Devin?”
“Buradayım.”
“Duydun mu?”
“Duydum.”
“Güzel.”
“Senin dayın okulda ne yapıyor?”
“Sonunda teşekkür edeceksin sandım.”
“Etmeyecektim.”
“Fark ettim.”
“Ne yapıyor?”
“Yarın öğrenirsin.”
“Emirhan.”
Gülümsedim. “Efendim?”
“Sinirimi bozma.”
“Daha hiçbir şey yapmadım.”
“Ses tonun yetiyor.”
Koridordan geçen iki kişiye yol vermek için pencereden ayrıldım.
“On buçuk. Geç kalma.”
“Ben geç kalmam.”
“Dün gece evden kaçmaya çalışıyordun. Güvenilirlik puanın biraz düştü.”
“Kaçmaya çalışmıyordum.”
“Çıkış arıyordun.”
“Bahçeyi geziyordum.”
Güldüm. “Tabii.”
Karşı taraftan bir kapının açıldığını duydum. Ardından Devin’in sesi biraz uzaklaştı. Birine kısa bir şey söyledi, sonra yeniden telefona döndü.
“Başka bir şey var mı?”
“Yok.”
“Tamam.”
Telefon kapandı.
Ekrana baktım.
Ne teşekkür etmişti ne de görüşürüz demişti.
Şaşırmadım.
Telefonu cebime koyup sınıfa doğru yürümeye devam ettim. Birkaç adım sonra yeniden titreşti. Çıkarıp baktım.
Devin: Hangi bina?
Durdum.
Mesajın altında üç nokta belirdi, kayboldu, tekrar belirdi.
Devin: Ve Serhat gelmeyecek. Baştan söyleyeyim.
Gülümsedim.
Ben : Gelmesine gerek yok. Ben oradayım.
Gönderdikten sonra ekrana birkaç saniye baktım.
Cevap hemen geldi.
Devin: Daha kötü.
Kahkaha atınca koridordan geçen iki kişi bana baktı. Telefonu kilitleyip cebime koydum.
Yarın uzun olacaktı.
Bölüm etkileşimi
