22. bölüm · Bir Kokteyl Fazla
22# Gece gelen fırtına
Abimin odasının kapısı yukarıda sarsıcı bir gürültüyle kapandığında, salonun ortasında öylece kalakaldım. Dizlerimin bağı çözülmüştü. Koltuğun kenarına tutunarak yavaşça yere çökerken, gözyaşlarım Onur’un yüzüme haykırdığı o haksız ama bir o kadar da haklı ithamların sıcaklığıyla yanaklarımdan süzüldü.
Bizi görmüştü. Emir ile parktaki o çaresiz, o can havliyle birbirimize sığındığımız anı görmüştü. Ama beyni, o beyaz duvarların arkasındaki acı gerçeği bilmediği için bunu bir ihanet sanmıştı. Canımdan çok sevdiğim abim, sırtını yasladığı dağ gibi dostunun ve gözünden sakındığı kardeşinin ona yalan söylediğini düşünüyordu. Haklıydı... Yalan söylüyorduk. Ama bu yalan sadece bir aşkın değil, ölümün yalanıydı. Ona gerçeği anlatıp kalbine bir hançer daha saplamaya gücüm yoktu. Annemin mutfaktaki o çaresiz hıçkırıkları kulağımda çınlarken, abimi bu koca yükten uzak tutmak benim bu hayattaki son görevimdi. Gerekirse benden nefret etsin, gerekirse yüzüme bakmasın, yeter ki babamın ölüme giden o sessiz yolculuğunun altında ezilmesin istiyordum.
Eksiktim. Abimin o sarsılmaz desteği olmadan kendimi bu dünyada ilk defa bu kadar yapayalnız, bu kadar çaresiz hissediyordum. Onur benden uzaklaştıkça, içimdeki o feda planı daha da keskinleşiyordu.
Ertesi sabah okula gittiğimde ayaklarım beni adeta zorla taşıyordu. Kampüsün o gürültülü kalabalığı, insanların dertsiz tasasız gülüşleri içimdeki yangına tamamen tezat oluşturuyordu. Sınıfa girip en arka sıraya oturdum. Çantamdan o gün teslim etmem gereken aşk projesinin defterini çıkardım. Sayfalarını son bir kez çevirirken, Emir’i o şifreli cümlelerle anlattığım satırlara çarptı gözüm.
"Günü geldiğinde o kale için feda edilecek bir can varsa, o da hiç düşünmeden fırtınaya yürür..."
Bu defter, hocanın eline geçtiğinde sadece bir ödev olacaktı belki de. Ama benim için Emir’e yazılmış gizli bir mektup, babama adanmış bir hayatın itirafıydı.
"Asya!" diye seslendi Defne, sıranın yanına telaşla gelerek. "Kızım ne bu halin? Akşam hiç uyumadın mı sen? Yüzün kireç gibi."
"İyiyim Defne," dedim zoraki bir tebessümle defteri sıranın üzerine bırakırken. "Biraz başım ağrıyor sadece."
"Hoca ödevleri topluyor, hadi verelim de kurtulalım şu stresten."
Defteri hocanın masasına bırakıp sınıftan çıkarken, içimdeki o büyük boşluk her geçen saniye beni daha da dibe çekiyordu. Cebimdeki telefonum titrediğinde ekranda onun adını gördüm: Emir
Hızla kampüsün arkasındaki tenha botanik bahçeye doğru adımladım. Etrafta kimsenin olmadığından emin olduğum an telefonu açtım. Daha "Alo" diyemeden, arkamdan dolanan güçlü kollar beni kendine çekti. Korkuyla arkama dönecekken burnuma dolan o tanıdık, erkeksi kokuyla gevşedim. Emir buradaydı.
"Emir..." diyebildim sadece fısıltıyla.
"Çok özledim," dedi, sesindeki o hırıltılı ton içimi titretti. Beni tamamen kendi gövdesiyle duvar arasına sıkıştırıp yüzüme doğru eğildi. Gözlerindeki o deli aşık bakış, az önceki tüm mutsuzluğumu bir anda sildi. "Gözlerinin altı neden mor sığındığım? Kim sıktı senin canını?"
"Abim..." dedim, dudaklarım titredi. "Bizi parkta görmüş. Her şeyi yanlış anlamış Emir. Evde kıyamet koptu, yüzüme bile bakmıyor."
Emir’in kaşları çatıldı, gözlerinde bir anlık bir öfke şimşeği çaktı ama benim korktuğumu görünce ifadesi hemen yumuşadı. Elini yanağıma koyup başparmağıyla dudağımın kenarını yavaşça okşadı. Bu minik dokunuş bile tenimi alev alev yakmaya yetti. "Bırak ne anlarsa anlasın," diye fısıldadı, yüzünü yüzüme daha da yaklaştırarak. "Seni benden almaya kimsenin gücü yetmez. Abin bile olsa..."
Dudakları, titreyen dudaklarımın üzerine kapandığında dünyadaki tüm uğultu kesildi. Beni öyle bir güvenle, öyle derin bir şefkatle öpüyordu ki, sanki tüm o çaresizliğimi, korkularımı kendi içine çekmek istiyordu. Kollarımı boynuna dolayıp ona daha sıkı tutundum. Dudaklarımızın arasındaki o sıcak, aceleci ama bir o kadar da derin bağ, taze sevgililiğimizin en gerçek kanıtıydı. Ayrıldığımızda alnını alnıma yasladı, nefes nefeseydik. "Ben senin yanındayım, sakın unutma," dedi saçlarımın arasına derin bir öpücük bırakarak.
O an, abisi Emir'in okulda olduğunu bilmeyen Defne'nin bize doğru seslenişini duyduk. Hızla birbirimizden ayrıldık. Emir bana göz kırpıp ağaçların arasından kaybolurken, kalbimin ritmi nihayet normale dönmüştü.
Akşam eve döndüğümde odama kapandım. Üzerimi değiştirip yatağın kenarına oturduğumda içimde garip bir huzur vardı. Emir’in o sıcaklığı, abimin yarattığı tüm o soğukluğu unutturmuştu sanki. Tam derin bir nefes alacaktım ki, masanın üzerindeki telefonum peş peşe iki kez titredi.
Ekranı açtığımda ilk mesajın gizli bir numaradan geldiğini gördüm. Kaşlarımı çatarak mesajı açtım. Okuduğum kelimeler kanımın damarlarımda donmasına yetti:
Gizli Numara: Abine gerçekleri ne zaman anlatacaksın Asya? Yoksa senin yerine ben mi anlatayım? Arkasından dönen bu oyunu öğrendiğinde yüzünün alacağı hali çok merak ediyorum. Fazla zamanın kbilmelisin bilmelisin.
Telefon ellerimin arasından kayıp yatağa düşerken nefesim kesildi. Bizi kim görmüştü? Bu tehdit kimdendi? Cihan mıydı, yoksa Onur’un yanından ayrılmayan Yeliz mi? Beynim durmuş gibiydi. Tam o sırada telefon bir kez daha titredi. Bu kez gelen mesaj, hastanede numarasını kaydettiğimiz Prof. Dr. Vedat Saygın’dandı.
Dr. Vedat Saygın: Asya Hanım, babanız Ahmet Bey'in laboratuvar ve ilk doku uyum tahlili sonuçları çıktı. Yarın sabah hastaneye gelebilirseniz sonuçlar hakkında sizi bilgilendirmek isterim. Annenizle ya da abinizle birlikte gelmeniz süreci hızlandıracaktır.
Mesajı okurken kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı. Sonuçlar çıkmıştı. Babamı kurtarıp kurtaramayacağım, o ciğerin loblarının bana uyup uymadığı yarın sabah netleşecekti. Ama üstümdeki o gizli göz, abimi her an her şeyi patlatmakla tehdit ediyordu.
Yatağın ortasında dizlerimi kendime çekip telefona bakakaldım. Bir yanda babamın yaşam savaşı, bir yanda bizi adım adım izleyen o karanlık gölge, diğer yanda ise benden nefret eden abim... Çember daralıyordu ve benim yarın sabah o hastaneye tek başıma gitmekten başka çarem yoktu.
Bölüm sonu. ✨
