1.5

Vaveyla Yazarı: Valeorian .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: 1.5

Telefonu masanın üzerine bıraktım.
Ama elim hâlâ titriyordu.
Mesajı tekrar açmadım.
Açarsam bir şey değişecekmiş gibi hissettim.
Değişti de.
Çünkü yıllardır zihnimin en arka köşesine ittiğim bir an, bütün ayrıntılarıyla geri dönmeye başlamıştı.
⸻
Yedi yaşındaydım.
Temmuz ayının sonuydu.
Hava öyle sıcaktı ki bahçedeki taşlara çıplak ayakla basamıyordum. Annem mutfaktan sürekli sesleniyor, ben ise onu duymuyormuş gibi yapıyordum.
Çünkü bahçenin diğer ucunda o vardı.
Elinde kırmızı bir oyuncak araba tutuyordu.
Arabanın bir tekerleği kırıktı.
“Bunu sen al,” demişti.
“Niye?”
“Çünkü yarın gideceğim.”
Gülmüştüm.
Çocuk aklımla bunun bir oyun olduğunu sanmıştım.
“Nereye?”
Cevap vermemişti.
Oyuncak arabayı avucuma bırakmıştı.
Sonra bahçenin kapısına bakmıştı.
İlk kez o gün yüzündeki ifadeyi fark etmiştim.
Korkuyordu.
“Bana söz ver,” demişti.
“Ne sözü?”
“Beni unutma.”
O an anlamamıştım.
Çocukken verilen sözlerin ağırlığını bilmezsin.
Elimi uzatıp küçük parmağımı onun parmağına dolamıştım.
“Unutmam.”
⸻
O gün akşamüstü evime döndüğümde kırmızı araba hâlâ elimdeydi.
Ertesi sabah kapısını çaldığımda kimse açmadı.
Bir daha da açılmadı.
Ailesinin taşındığını çok sonradan öğrendim.
Bana kimse nedenini anlatmadı.
Ben de sormadım.
Çünkü çocukluğun en garip yanı budur.
Bir şeyin cevabını bilmezsin ama zamanla cevabı olmadığını sanmaya başlarsın.
⸻
Yıllar geçti.
Kırmızı oyuncak araba bir çekmecede kaldı.
Ben büyüdüm.
O günün ayrıntıları silindi.
Ta ki bugün çekmeceyi açana kadar.
Çünkü telefonumdan gelen bildirimle birlikte elim istemsizce eski çekmeceye gitmişti.
Aradım.
Her şeyi.
Eski fotoğrafları.
Çocukluk defterlerimi.
Ve sonunda onu buldum.
Kırmızı araba.
Tozlanmıştı.
Bir tekerleği hâlâ yoktu.
Ama alt kısmında daha önce hiç fark etmediğim küçük bir çizik vardı.
Üç harf.
A.R.E.
Kaşlarımı çattım.
Telefonumu aldım ve o üç harfi arama ekranına yazdım.
Hiçbir şey çıkmadı.
Sonra telefon yeniden titredi.
Bu kez bilinmeyen numaradan değildi.
Mesajın altında bir fotoğraf vardı.
Açtım.
Nefesim kesildi.
Fotoğrafta iki çocuk vardı.
Biri bendim.
Diğeri oydu.
Fotoğrafın arkasında ise tek bir cümle yazıyordu:
“Bunu da mı unuttun?”
Fotoğrafı elimden düşürdüm.
Çünkü fotoğraftaki tarih, benim hatırladığım tarihten üç gün sonraydı.
Ve o tarihte…
O çocuk çoktan gitmiş olmalıydı.
Fotoğrafı tekrar elime almam birkaç dakika sürdü.
Sanki dokunursam içindeki gerçek de dışarı çıkacaktı.
Masaya oturdum.
Fotoğrafı önüme koydum.
İki çocuk.
Ben ve o.
Arkamızda eski bahçe.
Köşede salıncak.
Ve fotoğrafın altında yazan tarih.
28 Temmuz.
Kaşlarımı çattım.
Ben onun 25 Temmuz’da gittiğini hatırlıyordum.
En azından yıllardır bana anlatılan buydu.
Fakat fotoğrafın üzerindeki tarih, bütün bildiklerimi anlamsız hâle getiriyordu.
Telefonumu aldım.
Annemin numarasını açtım.
Parmağım arama tuşunun üzerinde birkaç saniye bekledi.
Sonra aradım.
Üçüncü çalışta açtı.
“Efendim?”
Sesini duyduğum anda soruyu sordum.
“Anne… onun ailesi ne zaman taşındı?”
Karşı tarafta sessizlik oldu.
Öyle kısa bir sessizlik değildi.
Bir insanın cevap vermeden önce geçmişini yokladığı türden bir sessizlikti.
“Kimden bahsediyorsun?”
“Çocukken bizimle yaşayan çocuk.”
Yine sessizlik.
Bu kez daha uzundu.
“Sen bunu nereden hatırladın?”
Soruyu duyduğumda içim ürperdi.
Çünkü annem bana cevap vermemişti.
Benim soruma başka bir soruyla karşılık vermişti.
“Fotoğrafını buldum.”
“Ne fotoğrafı?”
“İkimizin fotoğrafını.”
Annemin sesi değişti.
“Onu sakın kimseye gösterme.”
Telefon elimde donup kaldım.
“Niye?”
“Çünkü o fotoğrafın çekildiği günü hatırlamanı istemiyorum.”
Ardından telefon kapandı.
⸻
O an anladım.
Benden saklanan bir şey vardı.
Ama ne olduğunu bilmiyordum.
Fotoğrafı tekrar çevirdim.
Arkasındaki yazıya baktım.
İlk bakışta yalnızca tarih vardı.
Fakat ışığa doğru tuttuğumda kâğıdın üzerinde silik bir iz fark ettim.
Bir isim.
Aras.
İsmi görünce içimde tuhaf bir şey oldu.
Aras.
Yıllardır hatırlamadığım bir isim.
Ama nedense yabancı gelmiyordu.
Tam o sırada kapının önünden bir ses geldi.
Üç kez vuruldu.
Donup kaldım.
Kimseyi beklemiyordum.
Telefonumu cebime koydum.
Fotoğrafı elimde tuttum.
Kapıya doğru yürüdüm.
Bir kez daha vuruldu.
Bu kez daha sert.
“Kim o?”
Cevap gelmedi.
Kapının dürbününden baktım.
Koridor boştu.
Kapıyı açmadım.
Tam geri dönecekken yerde küçük, siyah bir zarf fark ettim.
Kapının altından içeri itilmişti.
Üzerinde yalnızca ismim yazıyordu.
Zarfı açtım.
İçinden bir anahtar çıktı.
Ve küçük bir kâğıt.
Kâğıtta tek bir cümle vardı:
“28 Temmuz’u hatırlamak istiyorsan, eski eve git.”

Anahtara baktım.
Sonra fotoğrafa.
Eski ev…
Yıllardır kimsenin yaşamadığı o ev.
Benim çocukluğumun geçtiği yer.
Ve şimdi biri bana oraya gitmemi söylüyordu.
Anahtarı avucumda sıktım.
Çünkü artık bunun tesadüf olmadığını biliyordum.
Birileri geçmişimi benden önce hatırlıyordu.
Ve ben ilk kez şunu merak etmeye başlamıştım:
Aras gerçekten gitmiş miydi?
Sadece benim büyümemi beklemişti.
Bu gece geçmişi rafa kaldırdım.
Fotoğrafı çekmeceye koydum, anahtarı yanına bıraktım ve çekmeceyi kapattım.
Bu kez gerçekten.
Çünkü artık geçmişte ne olduğunu düşünmekten daha önemli bir şey vardı:
Gelecekte ne olacağım.
On yedi yaşındaydım.
Ve ilk defa yaşımı düşündüğümde küçük gelmedi.
Aksine…
Kendime yetmem gerektiğini hissettim.
Çocukluğumda dünyam küçüktü. Bir ev, bir sokak, birkaç insan yeterdi.
Şimdi ise önümde kocaman bir hayat vardı.
Okul bitecekti.
Herkes kendi yoluna gidecekti.
Bazıları üniversiteye gidecek, bazıları çalışmaya başlayacak, bazıları ise ne yapacağını bilmeden savrulacaktı.
Ben savrulmak istemiyordum.
Bir gün kendi paramı kazanmak istiyordum.
Kimseye muhtaç olmadan yaşayabilmek…
Kendi kararlarımı verebilmek…
Bir mesleğim, bir düzenim, kapısını anahtarımla açtığım kendi evim olsun istiyordum.
Bunlar kulağa sıradan hayaller gibi gelebilirdi.
Benim için değildi.
Çünkü kendi hayatını kurmak, sadece ne istediğini bilmekle olmuyordu.
Emek vermek gerekiyordu.
Sabretmek gerekiyordu.
Bazen istemediğin hâlde masanın başına oturmak, bazen herkes eğlenirken çalışmak, bazen de kimsenin seni alkışlamadığı günlerde bile devam etmek gerekiyordu.
Ben bunların hiçbirini henüz tam olarak bilmiyordum.
Ama öğrenmeye hazırdım.
⸻
Ertesi sabah alarm çaldığında yataktan kalktım.
Eskiden olsa birkaç dakika daha derdim.
Bu kez demedim.
Perdeyi açtım.
Odaya dolan gün ışığı gözlerimi kamaştırdı.
Aynadaki kıza baktım.
Hâlâ aynı bendim.
Ama artık kendime başka türlü bakıyordum.
Hayatımda bir şeylerin değişmesini beklemek yerine, onları değiştirmem gerektiğini anlamıştım.
Saçlarımı topladım.
Çantamı aldım.
Masamın üzerinde duran kâğıda son bir kez baktım.
Üzerinde dört kelime vardı:
Okul. Meslek. Para. Gelecek.
Kâğıdı katlayıp çantama koydum.
Kapıdan çıkarken annemin sesi geldi.
“Geç kalacaksın.”
Ayakkabılarımı giyerken gülümsedim.
“Bu kez kalmayacağım.”
Bunun yalnızca okula yetişmekle ilgili olduğunu sanıyordum.
Yanılmışım.
Çünkü o gün hayatımın en önemli dönemlerinden birine yetişmeye çalışıyordum.
Gençliğime.
Kendi hayatıma.
Ve farkında olmadan…
Geçmişimde bıraktığımı sandığım birine.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

7okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.