19. bölüm · Asena'nın Uyanışı
SESSİZ GÜÇ
Yol yarıda kalmıştı. Ahıra giden patikadan geri döndüklerinde, güneş hâlâ gökyüzünün ortasındaydı. Ne akşamın serinliği çökmüştü ne de sabahın masumluğu kalmıştı. Hava, karar verilmiş ama henüz uygulanmamış düşünceler gibi gergindi.
Asena yürürken başını öne eğmişti. Adımları hızlıydı ama aceleci değildi. Shu onun yanında, sessizce ilerliyordu; yeğeninin omuzlarındaki sertliği, yüzündeki donuk ifadeyi fark etmemek mümkün değildi. Bir süre sonra Asena aniden durdu.
"Teyze," dedi, sesi sakin ama tartışmaya kapalıydı.
"Yılkıyı sonra alırız."
Shu şaşkınlıkla ona döndü.
"Prensesim... yolun yarısındaydık."
Asena başını kaldırdı. Gözlerinde gördüklerine, duyduklarına dair tek bir kırıntı yoktu artık. Orada başka bir şey vardı: soğuk, berrak ve keskin bir kararlılık.
"İlk önce kılıç kullanmayı öğrenmek istiyorum," dedi.
"Bugün. Şimdi."
Shu bir an sustu. Sonra Asena'nın yüzüne dikkatle baktı. Bu bir heves değildi. Bu, içten içe verilmiş bir emirdi.
"Anlıyorum," dedi yavaşça.
"Öyleyse çardağa gidelim."
Bahçeye girdiklerinde çardağın gölgesi taş zemine düşüyordu. İçeride Wang, Feng ve Zicheng oturuyordu. Çaydan yükselen buhar, hafif bir rüzgârla dağılıyor; Feng neşeli bir şeyler anlatıyor, Wang dalgınca çayını karıştırıyordu.
Asena'yı gördükleri anda Zicheng ayağa kalktı. Shu ile Asena'ya doğru birkaç adım attı, bakışları doğrudan Asena'daydı.
"Yılkıyı almaya gitmiyor muydunuz?" diye sordu.
"Atlar hazırlanmıştı."
Asena gözünü kaçırmadan konuştu.
"Abi," dedi, sesi yumuşaktı ama içeriği kesindi.
"Önce kılıç öğrenmek istiyorum. Sonra dinlenirken atlarla kısa bir gezinti yaparız. Ne dersin?"
Zicheng'in kaşları hafifçe kalktı. Bir an düşündü. Sonra Asena'nın gözlerindeki ifadeyi gördü: geri dönüşü olmayan bir karar.
"Peki," dedi. "Öyle olsun." Gülümseyerek ama bir o kadar da gergince onayladı kardeşini.
Çardağın yanındaki silah rafına yöneldi. Kılıçların arasından geçip iki uzun, düz değneği aldı. Geri döndüğünde birini Asena'ya uzattı.
"Abicim," dedi, sesi öğretici ve sakindi.
"Önce bununla başlayacağız. Gerçek kılıçla hemen çalışmayız. Kaza olmasını istemem. Derslerimiz böyle ilerleyecek, olur mu?"
Asena değneği iki eliyle aldı, başını hafifçe salladı.
"Olur," dedi.
"Nasıl öğretirsen öyle yapacağım."
Zicheng gülümsedi.
"Güzel. Şimdi beni dikkatle izle."
Asena onun tam karşısına geçti. Ayaklarını yere sağlam bastı. Zicheng değneği eline aldığında sesi değişti; artık abi değil, eğitmendi.
"Önce duruş," dedi.
"Ayakların omuz genişliğinde açık. Dizler kilitli olmayacak. Gücün yerden gelir, unutma."
Asena dediklerini birebir yaptı. Ayakları toprağa kök salmış gibiydi.
"Şimdi tutuş," dedi Zicheng.
"Değneği boğar gibi sıkma. Ama düşecek kadar da gevşek olmayacak. Kılıç, elinin uzantısı gibi olmalı."
Asena parmaklarını yeniden ayarladı. Nefesini farkında olmadan tuttu. Zicheng yavaşça ilk hareketi gösterdi.
"Bu temel savunma. Bilekten, omuzdan değil."
Asena onu izledi. Sonra aynı hareketi yaptı. İlk seferde biraz sertti.
"Dur," dedi Zicheng hemen.
"Sinirini koluna yığma. Kılıç seni taşır, sen kılıcı değil."
Asena bir an durdu. Gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı. Sonra yeniden denedi. Bu kez hareket daha akıcıydı.
"İşte bu," dedi Zicheng.
"Şimdi tekrar."
Bir kez daha. Bir kez daha. Ter, Asena'nın şakağından süzülmeye başladı. Ama yüzünde en ufak bir şikâyet yoktu. Her hareketi biraz daha netleşiyor, sertliği yerini kontrollü bir güce bırakıyordu. Çardaktan onları izleyen Wang, farkında olmadan çayını soğutmuştu. Feng hâlâ konuşuyordu ama Wang'ın dikkati bahçedeydi.
Asena'nın duruşu... Bakışı... Sessizliği...
"Prensese ne oldu?" diye geçirdi içinden.
"Bu bakış... Dün yoktu."
Zicheng'in söylediklerini uzaktan duyuyor, Asena'nın her hareketi tekrar edişini izliyordu. Ne şımarık bir itiraz vardı ne de yorgunluk. Sanki içindeki bir şey kırılmış da yerine çelik dökülmüştü. Wang, fincanı yavaşça masaya bıraktı. Gözlerini ondan alamıyordu.
Asena değneği son kez indirdiğinde, Zicheng başıyla onayladı.
"Bugünlük bu kadar," dedi.
"Devamını sonra yaparız."
Asena değneği yere bıraktı. Göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu ama yüzü sakindi.
"Teşekkür ederim abi," dedi.
"Devam edeceğim."
Zicheng onun omzuna hafifçe dokundu.
"Belli," dedi.
"Bu yol yarım kalmaz."
Asena başını kaldırdı. Gözleri bir an çardağa, Wang'ın olduğu yöne kaydı. Ama bakışında ne sitem vardı ne de beklenti. Sadece mesafe. Sonra arkasını döndü. Ve Wang, ilk kez şunu hissetti: Asena artık onun etrafında dönmüyordu. Kendi ekseni oluşmuştu. Zicheng'e döndüğünde Asena'nın yüzünde yorgun ama net bir ifade vardı.
"Abi," dedi, sesi biraz kısık ama kararlıydı.
"Atlarımızı alıp gezelim mi? Hem konuşmamız gereken meseleler olacak gibi."
Zicheng, Asena'nın yüzünü bir an dikkatle süzdü. Sonra gülümsedi, başıyla onayladı.
"Olur," dedi.
"Ama kardeşim, ikimiz de bir hayli terledik. Önce gidip üzerini değiştir. Ben de değiştireyim. At üstünde üşütüp hastalanmanı istemem, olur mu?"
Asena itiraz etmedi.
"Sonra," diye devam etti Zicheng, sesi yumuşaktı,
"gezinti sırasında içindeki sıkıntının nedenini anlatırsın. Nereden başlamamız gerektiğini de konuşuruz."
Asena başıyla onayladı.
"Tamam abi."
Shu ile birlikte odasına doğru yürüdü. Odasına girdiğinde Asena, hizmetlilerin getirdiği kıyafetleri aldı. Paravanın arkasına geçti. Üzerindeki hanfuyu çıkarırken hareketleri yavaştı. Kumaş ellerinin arasından kayarken bir an durdu.
Elindeki hanfu... Wang'ındı.
Asena gözlerini kapattı. Göğsü hafifçe sıkıştı. Nefesini düzenlemeye çalıştı ama içindeki dalga geçmek bilmiyordu. Bir anlığına paravanın arkasında öylece kaldı; ne kızgın ne ağlamaklı... sadece yorulmuştu. Paravandan çıktığında hanfuyu dikkatle katladı. Shu'ya doğru uzattı.
"Teyze," dedi, sesi titremiyordu ama sertti.
"Bunu yakıp yok eder misin? Görmek istemiyorum."
Shu'nun gözleri büyüdü. Bir şey söylemek istedi ama sustu. Asena'nın yüzündeki kararlılık tartışmaya kapalıydı.
"Peki kızım," dedi sadece.
Kapıdaki hizmetçi kızlardan birini çağırdı. Hanfuyu temiz bir kumaş parçasına sardı, hizmetliye uzattı.
"Bunu sakın açma," dedi net bir sesle.
"Kimse görmeden yakacaksın. Küllerini de toprağa gömeceksin."
Hizmetçi başını eğip sessizce çıktı. Asena hiçbir şey söylemedi. Sadece derin bir nefes aldı ve Shu ile birlikte odadan çıktı. Yılkıya doğru yürürken Asena'nın adımları yavaşladı. Ağıla yaklaşmak üzereyken aniden durdu ve Shu'ya sarıldı. Bu ani hareket Shu'yu bile şaşırttı.
"Teşekkür ederim teyze," dedi Asena, sesi çatallandı.
"Hep yanımda olduğun için... beni desteklediğin için..."
Shu kollarını sıkıca sardı.
"Burada benimle olan sensin," diye devam etti Asena.
"Bir de yılkı... Ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Her şey yabancı geliyor bana."
Shu, Asena'nın saçlarını okşadı. Yeğeninin içinin ne kadar dolu olduğunu biliyordu.
"Biliyorum kızım," dedi yumuşak ama güçlü bir sesle.
"Haklısın. Olmaması gereken şeyler oluyor. Bu senin suçun değil ama seni en çok etkileyen yine sen oluyorsun."
Asena'nın omuzları biraz gevşedi.
"Şimdi sakin ol," diye devam etti Shu.
"Yılkı da seni özledi. Seni bekliyordur. Hadi gidelim. Onunla vakit geçirmenin tadını çıkar."
Asena derin bir nefes aldı.
"Haklısın teyze," dedi.
"Güçlü olmalıyım... güçlü olmak zorundayım."
Yılkının yanına gittiğinde ona sarıldı. At, sahibini gördüğüne sevinmişti ama Asena'daki huzursuzluk ona da geçmişti. Asena eline bir elma aldı, yılkıya yedirirken diğer eliyle tarağı aldı. Tüylerini yavaşça taradı. Kafasını dağıtmak istiyordu. Ben buraya neden geldim? diye geçirdi içinden. O sırada toynak sesleri yaklaştı.
"Evetttt," dedi neşeli bir ses.
"Prenses hazır mı?"
Asena dalgınlığından sıçrayarak döndü. Zicheng atının üstündeydi. Kaşlarını çattı.
"İyi misin Asena?" diye sordu.
"Korkuttuysam özür dilerim ama... neyin var senin?"
Asena bir şey demedi.
"Hadi atla," dedi Zicheng.
"Biraz uzaklaşmak iyi gelir belki. Ne dersin?"
Asena başıyla onayladı ve yılkının üstüne atladı. Shu, oğluna döndü.
"Asena her şeyi anlatacaktır sana," dedi.
"Destek ol ona. Dikkat edin. Bir şey olmasın."
Zicheng gülümsedi.
"Merak etme annem," dedi.
"Asena artık benim kardeşim. Göktürk topraklarında Atilla varsa burada da ben varım. Güneş batmadan döneriz."
Shu'nun yüzü yumuşadı. Asena yılkısıyla Zicheng'e yaklaştı.
"Gidelim mi abi?" dedi.
"Ama sen önden git. Buraları bilmiyorum."
Zicheng güldü.
"Merak etme minik prensesimiz," dedi.
"Ben öğretirim. Yanımdan ayrılma."
Saraydan uzaklaşırken Asena sessizdi. Kapıdan çıktıktan sonra konuştu.
"Abi," dedi,
"Xi Shi ile Wang arasında bir şeyler var sanırım."
Zicheng şaşkınlıkla döndü.
"Nasıl yani?"
Asena, Xi Shi ile konuşmasından, gördüklerine kadar her şeyi anlattı. Sesi sakin ama içi kanıyordu.
"Ben Wang'a güvenmek üzereydim," dedi sonunda.
"Ama... bana güvendiğine pişman etmek istiyorum onu. Güçlenmek istiyorum abi. Güçlü olmalıyım."
Zicheng, Asena'nın gözlerine baktı. Hüznü bastırılmıştı ama altında sert bir irade vardı. Bir an düşündü. Sonra gülümsedi.
"Takip et beni," dedi.
"Seni seveceğin bir yere götüreceğim."
Bir süre sonra bozkırı andıran, geniş ve yemyeşil bir alana geldiler. Asena'nın gözleri parladı. Çevresine bakarken yüzündeki sertlik dağıldı. Zicheng bunu görünce mutlu oldu.
"Hadi kardeşim," dedi gülümseyerek.
"Yarışa var mısın? Şu tepeye kadar."
Asena heyecanla başını salladı.
"Sayıyorum!" diye bağırdı Zicheng.
"Üç... iki... bir... başla!"
Yılkı dört nala koşmaya başladı. Asena'nın içi doldu. Rüzgâr saçlarını savururken geçmişi geldi aklına. Türkiye... Alparslan... ilk at... abisiyle yaptığı yarış...
Eğildi, yılkının boynuna yaklaştı. Daha hızlı gitmesini ister gibi. Rüzgârın onları durdurmasına izin vermiyordu. Kazanmak istiyordu. Güçlenmek istiyordu. Kimsesi yoktu. Yılkı hariç. Ama yılkı yetiyordu. Onu hissediyordu. Bu bağ, Asena'nın içini ilk kez günler sonra huzurla doldurdu.
Bozkırın açık yeşilliği arkalarında kalırken atların temposu yavaşladı. Güneş, gökyüzünde hâlâ parlaktı ama ışığı artık daha yumuşaktı. Toprak yol, saraya doğru kıvrılarak uzanıyordu.
Zicheng, atının dizginlerini gevşetti. Yanındaki Asena'ya baktı. Rüzgâr saçlarını savuruyor, yüzündeki sert ifade yarıştaki gibi değildi artık; daha derin, daha düşünceliydi.
"Kendini iyi hissettin mi?" diye sordu.
"Biraz olsun?"
Asena başını salladı.
"Evet abi," dedi.
"Koşarken... düşünmedim. Uzun zamandır ilk defa."
Zicheng gülümsedi ama sesi ciddiydi.
"Bu iyi," dedi.
"Çünkü güçlenmek dediğin şey sadece kılıç tutmak değildir. Zihnin de nefes alabilmesi gerekir."
Asena merakla ona döndü.
"Peki nereden başlayacağız?" diye sordu.
"Gerçekten güçlü olmak istiyorum abi. Laf olsun diye değil."
Zicheng atını biraz yavaşlatıp Asena'nın hizasına geldi.
"O zaman iyi dinle," dedi.
"Üç adım var. Biri olmadan diğeri işe yaramaz."
Asena dikkat kesildi.
"Birincisi beden," diye devam etti Zicheng.
"Kılıç, ok, at... Bunlar dışarıdan görünen güçtür. Her gün çalışacağız. Yorulana kadar değil, kontrol edene kadar."
Asena başını salladı.
"Kaçmıyorum," dedi net bir sesle.
"Ne gerekiyorsa yaparım."
Zicheng'in bakışları yumuşadı.
"Biliyorum," dedi.
"İkincisi duruş."
Asena kaşlarını çattı.
"Duruş mu?"
"Evet," dedi Zicheng.
"Sarayda nasıl yürüdüğün, sustuğunda bile ne söylediğin... Korktuğunu belli edersen üstüne gelirler. Kararsızlığını hissederlerse bastırırlar."
Asena'nın dudakları ince bir çizgi hâline geldi.
"Xi Shi gibi," dedi.
"Ben zayıfken üzerime geldi."
Zicheng başını salladı.
"Aynen öyle. Ama artık o eski Asena yok."
Bir süre sessiz ilerlediler. Atların toynak sesleri ritmik bir şekilde toprağa vuruyordu.
"Üçüncüsü?" diye sordu Asena.
Zicheng bu kez daha yavaş konuştu.
"Üçüncüsü kalp," dedi.
"En zoru da bu."
Asena nefes aldı.
"Onu nasıl güçlendireceğiz?"
"Keserek," dedi Zicheng açıkça.
"Her duyguyu değil. Ama seni zayıflatan bağı."
Asena'nın bakışları yere kaydı.
"Wang mı?" diye sordu, sesi alçaktı.
Zicheng cevap vermeden önce düşündü.
"Ben isim vermem," dedi.
"Sen kime bağlandığını, kimin seni kırabileceğini en iyi bilen kişisin."
Asena sessiz kaldı. Sonra başını dikleştirdi.
"Ben artık kimsenin beni zayıflatmasına izin vermeyeceğim," dedi.
"Sevgi bile olsa."
Zicheng bunu duyunca hafifçe gülümsedi.
"İşte bu," dedi.
"Güç dediğin şey tam olarak burada başlar."
Sarayın yüksek duvarları artık net bir şekilde görünüyordu. Gün ışığı taşlara vuruyor, kapılar uzaktan ağır ve heybetli duruyordu.
"Unutma Asena," dedi Zicheng son kez.
"Güçlü olmak demek herkesle savaşmak demek değildir. Ne zaman susacağını, ne zaman vuracağını bilmektir."
Asena başını salladı.
"Öğreneceğim abi," dedi.
"Adım adım."
Atlar saray kapısına yaklaşırken Asena'nın içi hâlâ ağırdı. Ama artık dağınık değildi.
Bu kez ne yapacağını bilmiyordu belki...
Ama nasıl biri olacağını biliyordu.
Saray kapısı birkaç adım ötelerindeyken Asena bir anda dizginleri çekti. Yılkı, sahibinin bedenindeki gerilimi hisseder gibi hemen durdu. Zicheng de onunla birlikte atını durdurup Asena'ya döndü.
Asena bir süre konuşmadı. Gözleri kapının ağır taşlarına değil, daha çok içindeki soruya odaklanmış gibiydi. Sonra başını kaldırıp Zicheng'e baktı.
"Abi," dedi, sesi sakindi ama derindi.
"Peki... nasıl ittifak toplayacağız?"
Zicheng'in yüzünde aceleci bir ifade belirmedi. Aksine, atının üzerinde rahatça doğruldu.
"Önemli olan çok insan değildir kardeşim," dedi.
"Ne kadar çok insan olursa, kimin iyi kimin kötü olduğunu o kadar zor anlarsın."
Asena dikkatle dinliyordu.
"Az insan da demiyorum," diye devam etti Zicheng.
"Ama mesele sayı değil. Yeterli sayıda, güvenilir ve sadık insan."
Bir an durdu, sonra Asena'ya anlamlı bir bakış attı.
"Tek bir insan bile, bilmediğimiz yüzlerce kişiden daha güçlü yanlara sahip olabilir," dedi.
"Bu yüzden bu konuyu kafana takma. Benim çevremdeki güvenilir insanlar zaten şu an senin safında."
Asena'nın omuzları biraz gevşedi.
"Unutma," dedi Zicheng.
"Sen güçlü olursan, seni güçlü gören insanlar zaten safına geçer. İyi ya da kötü fark etmez."
Asena kaşlarını çattı.
"Kötüler de mi?"
Zicheng hafifçe gülümsedi.
"Evet," dedi.
"İşte o zaman kimin kötü olduğunu bilmen gerekir. Kendi kazdığı kuyuya kimi atacağını..."
Sesi sertleşmeden netleşmişti.
"Güçlenirken en önemli şey," diye devam etti,
"etrafındakileri ölçüp tartmak. Kimi yanında tutacağını, kimin karşısında duracağını bilmek."
Asena başıyla onayladı.
"Şimdi kendine odaklan," dedi Zicheng.
"Ne kadar çok pratik, o kadar çeviklik. Ama saatlerce yanlış yapıp kendini yormak değil. Her şeyi kararında bırakmak... kilit nokta bu. Sakın unutma."
Asena'nın bakışları bu kez netti.
"Unutmam," dedi.
Birlikte saraya doğru ilerlediler. Ağıl tarafına geldiklerinde Shu onları bekliyordu. Asena ve Zicheng attan iner inmez Shu'nun gözleri ikisinin üzerinde gezindi. Yüzlerinde bir sıkıntı görmeyince rahat bir nefes aldı. Asena hemen Shu'ya döndü.
"Teyze," dedi,
"akşam yemeğine kadar odamdayım. Kitap okuyacağım. Bana sadece gül çayı getirtir misin?"
Shu başını salladı.
"Odada güvendeyim," diye ekledi Asena.
"Merak etme. Bir şey olursa çağırtırım. Sen abimle vakit geçir."
Sonra Zicheng'e döndü.
"Abi," dedi gülümseyerek,
"okumamı önerdiğin bir kitap varsa onu isterim."
Zicheng düşündü.
"Ne üzerine?" diye sordu.
"Kılıçta temel duruşlar," dedi Asena.
"Hızlanmam gereken hareketler. Günlük egzersizlerle ilerlemek istiyorum. Ne kadar pratik, o kadar hız... öyle demişti eğitmenim."
Zicheng gülümsedi.
"Anlaşıldı," dedi.
"Sen odana geç annemle. Ben kütüphaneden alıp getireyim."
Asena başını salladı ve Shu'yla birlikte odasına yöneldi.
Odaya girdiğinde Asena, Wang'ı orada görmeyi beklemiyordu. Feng dışarıda yoktu; bu yüzden Wang'ın da odada olmadığını sanmıştı. Kısa bir şaşkınlıktan sonra hiçbir şey söylemeden cam kenarına gidip oturdu.
Wang, onu sessizce izliyordu.
Dayanamadı.
"Bir sorun mu var?" diye sordu.
"Zicheng'le at geziniz nasıl geçti? Ne yaptınız?"
Asena sakince ona baktı.
"İyiydi, veliaht prensim," dedi.
"Temiz hava iyi geldi. Abim yolları gösterdi, gezip geldik. Başka bir şey yok."
Kısa bir tebessümle yeniden camdan dışarı baktı.
Tam o sırada kapıdan Shu'nun sesi geldi.
"Veliaht prensesimizin istediği kitabı getirdim."
Asena hemen ayağa kalkıp kapıyı açtı. Kitabı aldı.
"Teşekkür ederim teyzeciğim," dedi.
"Abime de teşekkürlerimi iletir misin?"
Shu gülümseyerek başını salladı ve ayrıldı.
Asena tekrar cam kenarına geçti, kitabı açtı. Sayfaları dikkatle incelemeye başladı.
Wang bu sessizlikten hoşlanmamıştı. Derin bir nefes aldı.
"Siz atla gezerken babam beni yanına çağırdı," dedi.
"Evleneli hayli zaman olduğunu, artık veliahtlık görevlerimi yerine getirmem gerektiğini söyledi."
Asena başını kaldırdı.
"Nasıl yani?" dedi.
"Veliaht doğurmam gerektiğini mi söyledi?"
Wang gülümsedi.
"Aslında öyle de denebilir," dedi.
"Ama ben konuştum. Bazı şeyler için zaman olduğunu söyledim. Sorumluluk almamız gerektiğini anlattım, kabul etti."
Sonra ekledi:
"Yine de devlet işleriyle daha fazla ilgilenmem gerekecek. Sana yeterince vakit ayıramazsam yanlış anlama. Zicheng seni korur, onunla da konuştuk."
Asena kitabı kapattı. Yavaşça ayağa kalktı.
"Önemli değil," dedi.
"Senden böyle bir beklentim yok zaten. Kafana göre takıl."
Wang konuşmaya devam edemeden Asena odadan çıktı. Hizmetliler peşinden geldi.
Asena onlara döndü.
"Oturabilirsiniz," dedi.
"Ayakta beklemeyin. Biraz alıştırma yapacağım. Buradayım. Shu teyzeme de haber vermeyin."
Deyneği eline aldı. Gözlerini kapattı.
Derin bir nefes aldı.
Rüzgârın serinliğini hissetti. Zicheng'le yaptıkları, kitabın sayfalarındaki duruşlar gözünün önünden geçti. Ayakları istemsizce hareket etti. Elindeki deyneği bir kılıç gibi savurdu.
Vücudu, farkında olmadan uyumla akıyordu.
Asena bunu görmüyordu.
Ama Wang görüyordu.
Sessizce.
Şaşkınlıkla.
Ve ilk kez... duraksayarak... Wang, olduğu yerde kalakaldığını fark ettiğinde Asena çoktan ritmini bulmuştu.
Elindeki deynek artık bir tahta parçası gibi durmuyordu; sanki yıllardır tutulmuş, yıllardır savrulmuş bir kılıçtı. Ayakları zemini yokluyor, bedeni rüzgârla aynı yönde akıyordu. Ne acele vardı ne tereddüt. Sadece kontrol... ve bastırılmış bir öfkenin soğukkanlı disiplini.
Bu... diye düşündü Wang.
Bu bir heves değil.
Gözlerini ayıramadı.
Daha dün, kırılgan sandığı kadının bugün kendi başına bir fırtınaya dönüşmesini izliyordu. Ne ağlıyordu. Ne şikâyet ediyordu. Ne de yardım istiyordu.
Kendini toparlamak böyle mi olur?
Kendini kaybetmeden güçlenmek...
İçinde bir yerde bir şey sıkıştı. Tanıdık olmayan, ama inkâr da edemeyeceği bir duygu.
Ona yaklaşmak istiyorum, diye geçirdi içinden.
Ama dokunursam... sanki bozulacak.
Asena bir hamle daha yaptı. Deynek havayı yararak savruldu, sonra durdu. Dengesi kusursuzdu.
Benden korkmuyor, diye düşündü Wang.
Ama bana da yaslanmıyor.
Bu düşünce canını acıttı mı, yoksa hoşuna mı gitti, ayırt edemedi.
Onu seviyor muyum?
Hayır... diye karşı çıktı kendi kendine hemen.
Bu... bu hayranlık.
Ama bakışlarını ondan ayıramıyordu.
Eğer gerçekten seviyor olsaydım, diye düşündü,
onu korumaya çalışırdım.
Oysa şu an yaptığı tek şey, onu izlemekti.
Ve ilk kez anladı: Asena'nın korunmaya ihtiyacı yoktu.
Belki de, diye geçirdi içinden sessizce,
ona en çok yakışan şey... ona engel olmamaktı.
Asena bir an durdu. Gözlerini açtı. Derin bir nefes aldı.
Wang farkında olmadan bir adım geri çekildi. Kendime bile itiraf edemediğim bir şey var, diye düşündü.
Eğer bu kadın gerçekten güçlenirse...
Yutkundu.
...onu kaybetmekten korkmuyorum.
Bir an durdu, sonra içindeki gerçeği ilk kez bu kadar net duydu: Ona yetişememekten korkuyorum. Ve bu düşünce, bir veliaht prens için bile fazlasıyla ağırdı...
