10. bölüm · Asena'nın Uyanışı
İSTENEN PRENSES
Kağan kızına uzun uzun baktı. Bakışları sert değildi; aksine fazlasıyla sakindi. Bu sakinlik, fırtınadan önceki durgunluk gibiydi. Asena'nın yüzünde dolaştı gözleri. Omuzlarına, ellerine... Bir baba gibi değil, bir kağan gibi bakmaya çalışıyordu ama başaramıyordu. Atilla bir adım öne çıktı. Annesine döndüğünde sesi bastırılmış ama titriyordu.
"Çin'le bunlar konuşulurken ben neredeydim, anne?" dedi.
"Yanındaydım sanıyordum. Ama değilmişim."
Prenses Li cevap vermeden önce nefes aldı. Atilla durmadı.
"Bana neden söylemedin?"
"Ben kardeşimi onların arasına atmam."
Sesi yükseldi. Yumruğu sıkıldı.
"Veliaht prensi severim, evet. İmparatoriçe senin akraban olabilir. İmparator iyi biri olabilir. Ama olmaz."
"Orası entrika dolu. Sen bilmiyor musun?"
Bir adım daha attı.
"Ne kadar orada doğmuş olsan da, yuvan burası değil miydi anne?"
"İyi olsaydı, burası mı yuvan olurdu?"
Sustu. Sonra daha alçak, daha çaresiz bir sesle devam etti.
"Vergi verelim."
"Altın verelim."
"Toprak verelim."
"Ama kardeşim olmaz."
Nefesi düzensizdi artık.
"Ben de veliaht prensim," dedi. "İki veliaht oturup konuşalım. Ben giderim. Ama Asena gitmez."
Ne yapacağını bilmeyen bir adam gibiydi artık. Sözleri birbirine dolanıyordu. Asena yerinden kalktı. Atilla'ya sarıldı.
"Abi," dedi yumuşakça. "Sakin olur musun?"
Zoraki bir gülümseme kondurdu dudaklarına.
"Hem... belki onlar benden korkmalı."
Gülmeye çalıştı. Ama gülüşü yarım kaldı. Atilla'nın göğsüne daha sıkı sarıldı. O an, hiç istemeden, kendi zamanındaki abisi düştü aklına. Bir anda özlediğini fark etti. Daha da sıkı sardı kollarını Atilla'ya. Kağan gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı. Bir kağan gibi düşünmeye çalıştı. Ama içindeki baba buna izin vermiyordu.
Prenses Li söze girdi.
"Atilla," dedi sakin ama yorgun bir sesle. "Biz konuşurken sen yaralıydın. Uyuyordun."
Atilla başını kaldırdı.
"Senin güvenliğini sağlarken," diye devam etti Li, "hayatını nasıl tehlikeye atayım?"
"Ben senin annenim."
Bir an durdu.
"Hata yapmanı istemiyorum. Şimdi duygularınla konuşuyorsun."
Asena'ya baktı. Gözleri doluydu ama akmıyordu.
"Evet," dedi. "Ben Çinliyim."
"Ama burası benim yuvam oldu."
Kağan'a döndü.
"Kağanım bana eş oldun," dedi. "Anne baba oldun."
"Bir hatayla yuvamızı dağıtamayız."
Sessizlik çöktü.
"Bir yolunu bulacağız," dedi sonunda. "Ama bu gece değil."
"Yarın konuşuruz. Kahvaltıda."
Ayağa kalktı.
"Hadi," dedi yumuşakça. "Dinlenin."
"Duyguyla düşünmenin sırası değil şimdi."
Kağan'a elini uzattı.
"Sabah ola," dedi.
"Hayr ola."
Kağan sessizce elini tuttu. Ayağa kalktılar. Asena da kalktı. Annesine ve babasına sarıldı. Gözlerini kapattığında, bir anlığına Türkiye geldi gözünün önüne. Annesi, babası... Ona sarılıyorlarmış gibi hissetti.
"Anne," dedi. "Baba..."
Geri çekildi, yüzlerine baktı.
"Benim için üzülmeyin," dedi. "Kadere inanırız değil mi?"
"Tengri'nin bildiği bir şey vardır."
Güçlü durmaya çalışıyordu. Mantıklıydı. Ama Çin hanedanlığının gerçek yüzünü de biliyordu. Taht kavgaları, cariyeler, güç savaşları... Prenses Li ve Kağan kızlarına daha sıkı sarıldılar. Ne kağan, ne imparatoriçe... O an sadece anne ve babaydılar. Kağan Asena'nın yüzünü avuçlarının arasına aldı.
"Merak etme, güzel prensesim," dedi.
"Biz seni koruruz."
Kulağına eğildi, sesi yumuşadı.
"Şimdi abinle otur," dedi.
"Bir tek sana kızamaz o."
"Bir tek sen söndürebilirsin o ateşi."
Gülümsedi.
"Yakmasın obamızı."
Sonra Prenses Li'nin elini tuttu. Birlikte çadırlarına doğru yürüdüler. Asena arkalarından baktı. Bu yük... Bir prenses için bile ağırdı. Ve gece, henüz bitmemişti. Asena sessizce Atilla'nın yanına oturdu. Önce hiçbir şey demedi. Sadece başını onun omzuna yasladı. Bir süre sonra kollarını Atilla'nın beline doladı.
"Abiii..." dedi, hafifçe sitemli.
"Toparlanmalısın."
Atilla'nın omzu gerildi ama Asena bırakmadı.
"Bak," dedi. "Şimdi bunları düşünmenin sırası değil."
"Önceden ne yapardık hatırlıyor musun?"
Başını kaldırıp ona baktı.
"Birlikte kafamızı dağıtırdık."
"Belki anılarım da geri gelir."
Gözleri bir an parladı.
"Bu arada," dedi, "benim bir tarif defterim varmış."
"Umay anlattı."
"Yeni bir yemek yazdım bile."
Atilla istemsizce gülümsedi.
"Biz ne yapardık abi?" diye sordu Asena.
"Anlatsana biraz."
Atilla kardeşine baktı.
Asena hep böyleydi. Yaşından büyük davranırdı. Güçlüydü. Onun Asena olduğunu bilmek... İçimi biraz olsun rahatlatıyor, diye geçirdi içinden. Ama ya başına bir şey gelirse...Yüreği sıkıştı.
Aklına, Asena'nın bir gün karşısına dikilip ordu başına geçmek istediğini söylediği an geldi. Ne kadar kararlıydı. Babalarına nasıl meydan okumuştu. Ve kendisi... Yine itiraz etmişti. Asena yine onu ikna etmişti. Ama bu sefer... Bu sefer ikna olmak istemiyordu.
Savaşa gitsin, diye düşündü. Yaralı gelsin. Saralarını ben sararım. Ama başka bir yere gitmesi...Gözünün önünden uzak olması... Hayır. Saçının tek teline zarar gelmesi fikri bile canını yakıyordu. Asena'yı kendine çekti. Sıkı sıkı sarıldı. Bırakmak istemedi. Ne zaman düşüncelerle boğuşsa, Asena onu ağılın oralara götürürdü. Bozkıra uzanırlardı. Yıldızlara bakarlardı. Atilla bir şey benzetirdi. Asena hemen itiraz ederdi.
"Abiii," derdi gülerek.
"Saçmalama."
"Neresi ceylana benziyor bunun?"
Parmağıyla gökyüzünü gösterirdi.
"Bak şuna," derdi.
"Tıpa tıp yılkıma benziyor."
Sonra eklerdi:
"İyice yaşlandın hee."
"Gözler de görmüyor artık."
Atilla onu gıdıklardı.
"Demek yaşlandım!"
"Sen bana dede mi diyorsun?"
"Ben Göktürk'ün en genç, en yakışıklı veliahtıyım!" Asena'nın '' Çünkü tek velihat sensin ya senden genci yok abi.'' Demesiyle birlikte kahkahaya boğulurlardı.
Anılar Atilla'nın gözünün önünden geçti. Asena'nın aklına gelmemesi canını acıttı. Atilla bir anda olduğu yere uzandı. Yanını gösterdi.
"Gel," dedi.
"Prensesim."
Asena şaşkınca baktı.
"Ne zaman beni böyle düşünceli görsen," dedi Atilla,
"buraya gelirdik."
"Yıldızları neye benzettiğimi sorardın."
Gülümsedi.
"Gel göstereyim sana."
Asena uzanırken kalbi sıkıştı. Bir an... Alparslan geldi aklına. Gerçek abisi. Onunla da bulutlara bakarlardı. Ne zaman hüzünlense, Alparslan onu alır piknik alanına götürürdü. Yeşilliklere uzanır, bulut oyunu oynarlardı. Aslında... diye düşündü Asena. Bu prensesle aramda sandığımdan daha güçlü bir bağ var. Yaşadıklarımız... Abilerimiz...
Yan yana uzandılar. Gökyüzü sessizdi. Yıldızları seyretmeye başladılar benzetmeye çalışıyorlardı ama bugün yıldızlarda farkındaydı bir şeylerin, dağınıklardı. Bir süre sonra Asena'nın nefesi yavaşladı. Atilla fark etti. Kıpırdamadı. Kardeşi uyuyakalmıştı.
Atilla gözlerini gökyüzünden ayırmadan fısıldadı:
"Kimse seni benden alamaz, Asena."
Ve o gece... Bozkır ilk kez ona dar geldi. Şafak, bozkırın üzerine ağır ağır çökerken oba uyandı. Önce nal sesleri duyuldu. Sonra metalin metale çarpan soğuk tınısı. Ardından... Kızıl ve altın işlemeli sancaklar. Çin.
Obanın girişinden giren uzun alay, sabah sessizliğini paramparça etti.
İpeklerle örtülmüş sandıklar, altın işlemeli kasalar, yeşim taşları...
Hediyeler bir bir indirildi. Oba ayaklandı.
Göktürk meydanında Kağan yerini aldı. Yanında Prenses Li. Yabgu biraz geride, dikkatle olan biteni süzüyordu. Karşılarında... Çin İmparatoriçesi. Ve veliaht prens. Gözler sertti. Gülümsemeler diplomatikti. Kağan, Umay'a doğru eğildi.
"Prensesi ve Atilla'yı çağır," dedi alçak sesle.
Umay başını sallayıp hızla ayrıldı. Önce Asena'nın çadırına gitti. Boş. Atilla'nın çadırına koştu. Orası da boştu. Kalbi sıkışarak meydana döndü. Kağan'ın yanına yaklaşıp kulağına fısıldadı:
"Kağanım... ikisi de çadırlarında yok."
Bir anlık sessizlik. Meydandaki herkes Kağan'a baktı. Kağan yüzünü bile bozmadı.
"Sorun yok," dedi sakin bir sesle.
"Abi kardeş kafa dağıtıyordur."
Umay'a döndü.
"Ağıla bak," dedi.
"Dün gece oradaydılar."
"Kesin yine yıldızlara bakıp uyuyakalmışlardır."
Umay başını salladı ve koşarak uzaklaştı. Ağıl sessizdi Bozkırın sabah serinliği hâlâ çimenlerin üzerindeydi. Umay içeri girer girmez onları gördü.
Asena ve Atilla... Yan yana. Birbirlerine sarılmış. Uyuyorlardı. Umay derin bir nefes aldı. Sonra hiç beklemeden sesini yükseltti:
"UYANIN!"
"UYANIN ARTIK!"
Bir yandan Asena'yı dürttü.
"Çinliler geldi!"
"Kalksanıza artık!"
Asena gözlerini araladı. Daha ne olduğunu anlayamadan... Atilla "Çin" kelimesini duyar duymaz ayağa fırladı. Asena da refleksle doğruldu.
Atilla'nın bir anda sertleştiğini hisseden Asena, hemen ona sarıldı.
"Abi," dedi fısıltıyla ama kararlı.
"Sakin olur musun?"
Başını göğsüne yasladı.
"Ben senin prensesinim değil mi?"
"Beni kırmazsın."
Bir an durdu.
"İstediğim her şeyi kabul edersin ya..."
Sesini biraz daha alçalttı.
"Lütfen."
"Kararlarıma saygı duy."
Başını kaldırıp gözlerinin içine baktı.
"Yanımda ol."
"Biliyorum korkuyorsun."
"Bana bir şey olmasından korkuyorsun."
Ellerini Atilla'nın göğsüne koydu.
"Ama bu karar annem ve babamız için de çok zor."
"Daha fazla zorlaştırmayalım."
Hızla ekledi:
"Bak... sen prensle iyi anlaşmıyor musun?"
"Üçümüz oturur konuşuruz."
"Sadece diplomatik evlilik deriz."
"Gerçek olmayacak deriz."
Gözleri yalvarıyordu ama sesi sakindi.
"Lütfen."
"Sadece sakin ol."
"Dost olalım."
Atilla cevap vermedi.
Sadece Asena'nın saçlarını öptü. Kollarını onun etrafında biraz daha sıktı.
"Bakacağız," dedi sadece.
Elini tuttu.
"Asena," dedi kısa bir nefesle.
"Yanındayım."
Asena başını salladı. Umay onları izlerken içi biraz olsun rahatladı. Üçü birlikte ağıldan çıktılar. Bozkıra doğru yürürlerken sabah güneşi yükseliyor, oba çoktan onları bekliyordu. Ve meydanda... Çin sancakları hâlâ dalgalanıyordu. Meydan sessizleşti. Asena, Atilla'nın elini bırakmadan birkaç adım öne çıktı. Bozkırın rüzgârı saçlarını hafifçe savuruyor, sabah ışığı yüzüne vuruyordu. Çin veliaht prensi, onu ilk gördüğü anda istemsizce duraksadı.
Bu kadar... bu kadar güzel olacağını beklemiyordum.
Bakışları Asena'nın yüzünde bir an fazla kaldı. Sonra hemen kendini toparladı.
Ama bu sadece diplomatik bir evlilik, diye geçirdi içinden.
Soğukkanlı olmalıyım.
Umarım bana âşık olmayı aklının ucundan bile geçirmez.
Yüzüne ölçülü, zarif bir gülümseme yerleştirdi.
İmparatoriçe öne çıktı.
"Göktürk Kağanı," dedi sakin ama otoriter bir sesle.
"Bu topraklara barışla geldik."
Kağan başını eğmeden cevap verdi.
"Barış, niyetle gelir," dedi.
"Hoş geldiniz."
İmparatoriçe bakışlarını Asena'ya çevirdi.
"Ve nihayet..."
"Göktürk'ün prensesi."
Asena bir adım öne çıktı. Omuzları dikti, bakışı sakindi.
Ne korku vardı gözlerinde... Ne de teslimiyet. Sadece dikkat. Atilla fark etti. Kardeşi dimdik duruyordu. Bu çocuk hâlâ benim küçük prensesim, diye düşündü. Ama şu an bir devletin karşısında duruyor.
Veliaht prens Asena'ya doğru eğildi.
"Prenses," dedi nazik bir sesle.
"Şeref verdiniz."
Asena başını hafifçe eğdi.
"Şeref, niyeti temiz olana aittir," dedi.
Kısa bir sessizlik oldu. Veliaht prensin kaşları istemsizce kalktı.
Zeki, diye düşündü.
Ve düşündüğümden çok daha güçlü.
İmparatoriçe söze girdi.
"Bu hediyeler," dedi eliyle sandıkları işaret ederek,
"iki hanedan arasındaki bağın nişanesidir."
Atilla bir adım öne çıktı.
"Bağ," dedi sertçe.
"Zincir değildir."
Meydan gerildi. Kağan hemen elini kaldırdı.
"Atilla."
Tek kelimeydi. Ama yeterliydi. Atilla geri çekildi, dişlerini sıktı. Asena, abisinin koluna hafifçe dokundu.
"Sakin," dedi fısıltıyla.
Veliaht prens bu sahneyi dikkatle izliyordu. Demek böyle, diye geçirdi içinden. Onu koruyan bir abi. Ve teslim olmayan bir aile. İmparatoriçe gözlerini Kağan'dan ayırmadan konuştu:
"Veliaht prensimiz, Göktürk prensesini resmen istemeye gelmiştir."
Söz meydanın ortasına düştü. Ağır. Keskin. Geri dönüşü olmayan bir cümle gibi. Asena nefesini tuttu. Atilla'nın eli yumruk oldu. Kağan'ın yüzü taş kesildi. Ve rüzgâr... Bozkırda bir anlığına durdu. Kağan, meydandaki ağırlığı bir anlığına omuzlarında topladı. Bakışlarını Asena'ya çevirdi.
"Kızım," dedi.
"Bu mesele herkesten önce senin meselendir."
"Burada verilecek karar, senin hayatındır."
Meydan nefesini tuttu. Kağan konuşurken yüzü sakindi ama içi fırtınaydı. Bu çemberden seni nasıl çıkarırım? Hangi yolu seçersem seçeyim seni kaybetmeden... Asena bir adım öne çıktı. Atilla başını çevirdi. "Hayır," demek istedi. Ama sesi çıkmadı. Asena'nın sesi bozkırda yankılandı.
"Eğer barış olacaksa," dedi net bir tonla,
"Göktürk'e en ufak bir yanlış yapılmayacaksa..."
Kısa bir duraksama. Sonra kelimeler, bıçak gibi indi.
"Veliaht prensle evlenmeyi,"
"ve veliaht prenses olmayı kabul ediyorum."
Meydan dondu. Bu söz, bir kabulleniş değildi. Bir ilandı. Asena'nın bakışı bir anlığına veliaht prensle buluştu. Veliaht prenses demek... O makamda başka bir kadına yer yoktur, diye geçirdi içinden. Cesaret edemezler. Prensin omuzları fark edilmeden gerildi.
Bu kız...
Teslim olmuyor, diye düşündü.
Tahtın yanına gelmiyor.
Tahtı karşısına alıyor.
Asena'nın iç sesi sakindi ama kesindi:
Demek ki evleneceğim.
O hâlde bunu en iyi şekilde yapacağım.
Çin'e Göktürk'ün gücünü göstereceğim.
Bir anlık zayıflığa bile izin vermeyecekti.
Göktürk hatayı affetmez.
Çin de affetmez.
Ama ben affedilmeye değil...
saygı görmeye gidiyorum.
Atilla kardeşine bir adım attı.
"Asena..."
Asena abisine dönmesiyle. Atilla durdu. Ama gözleri doluydu. Asena abisine baktı. Gözlerini abisine güven vermek istercesine kısa bir kapatıp açtı. Gözlerinde bir ricadan çok bir söz vardı. Yanımda dur. Veliaht prens başını eğdi.
"Göktürk prensesinin kararı," dedi,
"hanedanımız için onurdur."
Ama içinden geçen bambaşkaydı. Bu evlilik kolay olmayacak. İmparatoriçe hafifçe gülümsedi.
"O hâlde," dedi,
"tarih yazılmaya başladı."
Asena başını kaldırdı. Bozkırın rüzgârı bu kez saçlarını savurmadı.
Sanki... Ona yol açtı...
