3. bölüm · Asena'nın Uyanışı

KÜLLERİN İÇİNDEN

Tomris Yıldız

Rüzgârın uğultusu...
Soğuk toprağın çiğ kokusu...
Uzaklardan gelen metalin boğuk çarpışması.
Asena gözlerini araladığında önce ışığı, sonra karanlık gölgeleri seçti. Göğsüne bir ağırlık bastırıyordu; nefesi sıkışmış, ağzı kupkuruydu. Soluna dönünce dizine dayanmış bir enkaz parçasını fark etti. Yavaşça itti, tahtanın sürtünme sesi havayı yardı.
"Ben... neredeyim?" diye fısıldadı. Kendi sesini bile tanımıyordu.
Etraf bir savaş alanıydı. Devrilmiş arabalar, yırtılmış sancaklar, yanık kokusu... Hiçbirini hatırlamıyordu; ama hepsi rahatsız edecek kadar tanıdıktı. İçinde, sisli bir anı gibi rahatsız bir "bunu yaşadım" hissi kıpırdadı.
Az ileride askerler konuşuyordu.
"Prensesi bulamadık!"
"Umay komutan şuraya bakmamızı söyledi!"
"Enkazın altında kalmış olabilir!"
Prenses.
Kelime zihninde boş bir odada yankılandı.
Ayağa kalkmaya çalışırken çıkardığı ses askerleri alarma geçirdi. Ardından bir siluet hızla ona doğru koştu. Hafif zırhlı, rüzgârda savrulan saçlı genç bir kadın... Yüzünde hem öfke hem korku.
"Asena!" diye haykırdı kadın dizlerinin üzerine çökerek. Tek hamlede enkazı çekip attı, Asena'nın yüzünü avuçladı. "Tengri adına... seni kaybettik sandım! İyi misin? Konuş benimle!"
Asena bakıyordu ama anlamıyordu. Ses, tanıdık... ama geçmiş sisliydi.
"Ben seni... tanıyor muyum?" dedi.
Kadının gözleri bir an kırıldı. Ama hemen toparlandı.
"Ben Umay," dedi derin ve kararlı bir nefesle. "Senin sağ kolun. Dostun. Birlikte büyüdük, Asena. Hatırlamıyor musun?"
Asena hiçbir şey hatırlamıyordu. Umay'ın söyledikleri sadece boşluğa çarpıp geri dönüyordu.
"Hayır... hatırlamıyorum. Hiçbir şeyi."
Umay'ın yüzündeki acı ani bir bıçak gibi kısacık belirdi, sonra kayboldu.
"Tamam," dedi. "O zaman her şeyi yeniden anlatırız. Yeter ki sen ayağa kalk."
Asena Umay'ın elini tuttuğunda içinden sıcak bir titreşim geçti. Ev gibiydi bu dokunuş. Birlikte doğrulurken bozkırın griliği gözlerini doldurdu. Rüzgâr, silik anılar taşıyordu: mızrak uçları, bir savaş çığlığı, koşan atların gölgeleri. Hepsi bir anda parlayıp söndü.
Umay kolunu onun beline sardı.
"Haydi," dedi. "Hâlâ yaşıyorsun. Biz de yanındayız. Göktürk yanında."
Asena yürümeye çalışırken dudaklarından bir kelime döküldü:
"Göktürk...?"
Umay'a sorgularcasına baktığında. Umay başını ona çevirdi.
"Asena... sen Göktürk prensesisin. Bunu da hatırlamıyor musun?"
Asena'nın içi buz gibi oldu. Dünya ona yabancılaştı.
"Hayır," dedi kısık bir sesle. "Bu... bu doğru olamaz."
Nefesi hızlandı, kalbi göğsünde çırpınmaya başladı.
"Biz... hangi yıldayız?"
Umay soruyu önce anlamadı, sonra endişeyle kaşlarını kaldırdı.
"Asena"
"Lütfen!" diye bastırdı titrek ama kararlı bir sesle, "Bana söyle. Burası tam olarak neresi ve yıl kaç?"
Umay, prensesinin bu denli yabancı bir ifadeyle karşısında durmasına alışık değildi.
Yine de cevapladı. "Ötüken," dedi önce. Bozkırın kalbini işaret eder gibi.
Sonra ekledi: "Yıl beş yüz elli bir."
Asena'nın dizlerinin bağı çözüldü. Dünya bir anda kendi ekseninden kaymış gibi oldu. Rüzgâr uğuldadı, kulaklarının içinde yankılandı.
551...
551...
Bu gerçek olamaz. Rüya değil. Halüsinasyon değil.
Geçmiş... bu geçmiş. Anıları çarpıştı:
İstanbul... uçak... ailem...
Ve şimdi toprak, kan, savaş.
Ben... geçmişte miyim?
Bunu söylemeye bile cesaret edemedi.
Umay onun çöküşünü görünce omuzlarından tuttu, gözlerinin içine bakarak konuştu:
"Asena. Ne oluyorsa beraber çözeceğiz. Ama önce ayakta durman gerek."
Asena titreyen bir nefes aldı. Rüzgâr yüzüne çarptı.
Bozkır, yanık kokusuyla birlikte bir şey fısıldıyordu.
Sanki bu toprak onunla konuşmaya çalışıyordu.
Ve Asena ilk kez gerçekten hissetti:
Ama Hikaye Daha Yeni Başlıyordu...