4. bölüm · Asena'nın Uyanışı

OBAYA DÖNÜŞ

Tomris Yıldız

Asena'yı taşıyan atlar bozkırın rüzgârını yararak ilerlerken gökyüzü kızıl bir perde gibi ufka yayılıyor, rüzgârın uğultusu ordunun ağır nal seslerine karışıyordu. Umay, prensesin atının hemen yanındaydı; gözlerini bir an bile Asena'dan ayırmıyor, onun her nefesini takip ediyordu. Asena'nın başı öne düşmüş, kirpikleri titriyor, bilinci uyanıklıkla karanlık arasında gidip geliyordu. Her şey ona hem yabancı hem garip bir şekilde tanıdık geliyordu. "Ben kim olduğumu biliyorum... ama buraya neden geldim? Neden geçmişteyim?" sorusu, zihninin kıyısında keskin bir sancı gibi duyuluyordu.
Obanın sancakları görünmeye başladığında hava ağırlaştı. Altın kurt başlı bayraklar savaş için yemin etmiş gibi gergin bir şekilde rüzgârda dalgalanıyordu. Asena dayanmak istese de göz kapaklarının ağırlığına yenildi; başı önde oturan askerin sırtına düşerken Umay hemen doğruldu.
Obanın girişinde iki adam bekliyordu. Biri, omuzlarına kadar inen kürkü, sert çizgili yüzü ve sarsılmaz duruşuyla Mukan Kağan'dı. Diğeri ise çelik gözleri ve yılların savaşını üzerinde taşıyan aynı zamanda Umay'ın babası olan heybetiyle bilinen Yabgu. Asena'yı getiren birlik yaklaştığında Mukan Kağan'ın gözleri bir anda parladı, sertliği bir anlığın kırılan bir taş gibi çatladı. Yüreğine gömülü sancı yüzüne vurdu.
"Getirin onu," dedi. Sesi güçlü görünmeye çalışsa da içinde saklamaya çalıştığı kırılganlık barizdi. "Hemen büyük otağa."
Hekimler hızla harekete geçti. Asena'yı atından indirirken Kağan geriye çekilmiş ama bakışlarını kızının üzerinden alamıyordu. Yabgu, Umay'a sert bir bakış attı.
"Umay. Kağan'ın emaneti sende. Çadırdan ayrılmayacaksın."
"Emredersin baba," dedi Umay hiç tereddüt etmeden.
Otağın içi sıcak, ağır bitki kokuları ve tüten otların gölgesiyle doluydu. Bronz kaplarda yanan karışımlar loş ışığı dans ettiriyor, gölgeler ateşin ritmine göre yer değiştiriyordu. Asena geniş deri yatağa yatırıldığında hekimler hemen etrafına dizildi. Nabzını yokladılar, göz kapaklarını araladılar, başındaki yarayı dikkatle incelediler.
"Nabzı zayıf ama düzenli," dedi bir hekim.
"Darbe ciddi," diye ekledi diğeri, yarayı incelerken kaşlarını çatarak.
Umay dayanamadı, sesini alçaltarak öne eğildi:
"Peki... hafızasını etkileyebilir mi? Bazı şeyleri hatırlamıyor."
Hekim, elini yaradan çekmeden cevap verdi:
"Evet. Böyle darbelerde hafıza buğulanabilir. Geçici unutkanlık... mümkündür. Zaman gerek."
Bu sözler Mukan Kağan'ın yüzüne bir darbe gibi çarptı. Çenesindeki kaslar gerildi, ama gözlerindeki acı saklanamadı.
"Ne kadar sürede toparlanır?" diye sordu. Sesindeki titreme, hükümdarlığın zırhını delip geçen bir baba kırılganlığı taşıyordu.
"Bilemeyiz Kağanım," dedi hekim. "Belki günler... belki aylar."
Yabgu kollarını bağlayarak söze girdi:
"Önemli olan yaşaması. Gerisi zamanla düzelir."
O anda Asena'nın kirpikleri titredi. Gözlerini araladığında çevresi bulanık çizgilerden ibaretti. Karanlığın içinden biri ona doğru eğiliyordu; güçlü ama gözlerinde gizlenmiş bir acı taşıyan bir yüz.
"Burası... neresi?" diye fısıldadı.
Bu soru Mukan Kağan'ın kalbine hançer gibi saplandı.
Eğildi, kızının omzuna dokundu.
"Burası senin yurdun, Asena. Ötüken. Göktürk'ün kalbi.
Evindesin... kızım."
Asena uzun bir süre ona baktı. Ama bakışı yabancılık doluydu.
"Ben... kim olduğumu biliyorum," dedi güçlükle. "Ama... burada olmamın sebebini... bilmiyorum. Neden buradayım? Neden... geçmişteyim?" Son sorusu kimsenin duyamayacağı şekilde kısıktı bunu Asena'dan başkası bilmemeliydi...
Mukan Kağan'ın yüzü gölgeler içinde titredi.
Hekimlerin yanında kendini tutsa da, sözler yüreğini parçalıyordu.
Bir an dayanamadı. Derin bir nefes aldı, tüm otağı yok sayar gibi kızına yaklaştı.
"Belki... beni unutmamışsındır," dedi alçak bir sesle.
Elini Asena'nın yüzüne koydu. Parmakları titriyordu.
Sonra dayanamadı... kızını kollarına çekti.
O an bir hükümdar yoktu, sadece kızını kaybettiğini sanan bir baba vardı.
"Asena'm..."
Sesi çatlamıştı.
"Seni bulduğuma şükür."
Asena sarılışı tam anlamasa da, içinden bir sıcaklık yükseldi. Tanıdık, eski bir anıya benzeyen bir şey... ama seçemiyordu. Yabancı ama çekici bir histi.
"Kağanım..." Yabgu boğazını temizledi. "Hekimler bekliyor."
Mukan Kağan ağır bir adımla kızından ayrıldı.
Ama kapıya varmadan önce bir kez daha dönüp fısıldadı:
"Unutmuş olabilirsin. Ama ben seni biliyorum. Sen benim Asena'msın."
Mukan Kağan, Hekimler ve Yabgu dışarı çıktığında otağın içinde sessizlik ağırlaştı. Ateşin çıtırtısı sığınacak tek ses hâline geldi. Umay prensesin yanına oturdu. Mukan Kağan ise hekimlerle konuştuktan sonra tekrar geldi ve kızının sessizce uzandığı yatağın kenarına çöktü.
"Asena," dedi yumuşak ama güçlü bir tonla. "Hiçbir şeyi zorlamayacaksın. Seni zorlamayacağız. Ne gelirse... zamanla gelecek."
Asena derin bir nefes aldı.
"Buraya bir amaçla geldiğimi hissediyorum," dedi. "Bir sebep... bir görev... ama ne olduğunu bilmiyorum. Bunu bilmeden burada nasıl duracağım?"
Kağan'ın yüzünde hem gurur hem hüzün vardı.
"Her insanın yolu sisle başlar. Sis açıldığında nereye yürümen gerektiğini anlayacaksın."
Umay da yaklaştı, onun elini tuttu.
"Yalnız değilsin Asena. Ne olursa olsun beraberiz."
Asena konuşmak istedi ama kelimeler boğazında düğümlendi.
Zihninde aynı soru yankılandı:
Ben buraya neden geldim?
Kağan ayağa kalktı.
"Dinlen. Kader, yorgun bir zihne konuşmaz."
Kapıya yöneldi, son kez kızına baktı.
Bu bakış, onu savunmak için dünyayı ateşe verebilecek bir babanın bakışıydı.
Sonra çadırdan çıktı.
Umay prensesin üzerindeki kürkü düzeltti.
"Her şey yerini bulacak. Söz veriyorum."
Asena cevap vermedi.
Gözleri ağırlaşıyor, düşünceler birbirine dolanıyordu.
Ben buraya boşuna gelmedim... Bir sebep var. Bir şey beni çağırdı.
Uyku yavaşça onu içine çekti.
Bozkırın sisli bir gecesi rüyasına aktı. Bozkır bir anda sisle kaplandı.
Uzakta bir at...Üzerinde zırhlı bir adam. Kimliği karanlıkta gizli.
Yaklaştıkça zırhındaki metal halkaların tınısı Asena'nın kalbinde yankılandı. Adam durdu...
Gözleri...
Tanıdık.
Tehlikeli.
Ve sanki Asena'ya ait bir şey taşıyor.
Rüzgârla gelen sesi ürpertici derecede netti:
"Asena... beni bul."
Adamın sesi bir anda rüzgâra karışıp kayboldu.
Sis dağıldı.
Asena'nın içinde tek bir his kaldı:
O adam... kimdi? Ve neden beni çağırıyordu..?