17. bölüm · Asena'nın Uyanışı

DUVARIN ARDINDAKİ GÖLGE

Tomris Yıldız

Çardakta gün ağır ağır ilerliyordu. Güneş, ince işlemeli ahşap sütunların arasından süzülüyor, yere düşen ışık desenleri hafif bir rüzgârla kıpırdıyordu. Prenses Li ile Asena yan yana oturmuş, önlerindeki çaydan yükselen buharı izliyordu. Konuşmuyorlardı; ama bu sessizlik huzursuz değildi. Anneyle kızın arasında söze ihtiyaç bırakmayan bir bağ vardı.
Asena fincanını iki eliyle tutmuştu. Gözleri bahçede dolaşıyor, ama zihni çok daha uzaktaydı. Sarayda geçen günler kısa gibi görünse de içinde ağır izler bırakmıştı.
Ayak sesleri yaklaştığında Prenses Li başını kaldırdı. Feng, Atilla ve Wang birlikte çardağa doğru geliyordu. Üçü de rahat görünüyordu ama Atilla'nın omuzlarındaki duruş, kararını çoktan verdiğini belli ediyordu.
Prenses Li hafifçe doğruldu, Atilla'ya baktı. Sesi yumuşaktı ama kararlıydı.
"Her şey hazır oğlum. Yola çıkalım mı artık?"
Atilla annesine gülümsedi. Bu gülümsemede hem özlem hem de görev vardı.
"Hazırım annem. Sen hazırsan çıkalım."
Sonra oturduğu yerden kalkmadan Asena'ya döndü. Kız kardeşini iki koluyla kendine çekti, alnını onun saçlarına dayadı.
"Asena..."
Asena abisinin göğsüne yaslandı. Sesi istemsizce kırıldı.
"Bu kadar çabuk mu abi?"
Atilla kardeşini biraz geri çekip yüzüne baktı. Gözleri doluydu ama bunu saklamıyordu.
"Üzülme prensesim," dedi. "Wang Beyler Göktürk'e en erken vakitte teşrif edecekler. Beraber gelirsiniz. Babam seni çok özledi. Umay da... sen gittiğinden beri daha sessiz. Seni sorup duruyor."
Asena'nın boğazı düğümlendi. Bir an gözlerini kapadı.
"Biliyorum abi," dedi fısıltıyla. "Ben de hepinizi çok özledim. Ama..."
Sözünü bitirmeden Wang'a baktı. Sonra kararlı bir sesle devam etti:
"Eşim nerede, ben oradayım artık. O ne zaman gitmek isterse, biz de o zaman geliriz. Beraber."
Wang bu sözle irkildi. Kısa bir an şaşkınlık yaşadı ama hemen ardından yüzünde sıcak bir gülümseme belirdi. Asena'nın elini daha sıkı tuttu.
"Prensesimin gönlü ne zaman isterse," dedi. "Müsait bir vakitte inşallah birlikte geliriz."
Feng bu anı kaçırmadı. Kahkahasını tutamadan konuştu:
"Ooo, bizim çifte kumrular birbirlerinden ayrılmak da istemiyorlar anlaşılan. Atilla, sıkboğaz etme prensesimizi. Bir gün mutlaka gelirler."
Atilla gülümserken Wang, Feng'e hafifçe dirseğiyle dokundu.
"Kes sesini," dedi alçak ama uyarıcı bir tonla.
Tam o anda Wang'ın zihninde bir anı canlandı. At sırtında önünde oturan Asena ile birlikte Çin sarayına geliş yolunda olanlar geldi aklına Asena'nın dirseğiyle ona vurduğu o an... Asena'nın kendinden emin bakışı... Kendi gülüşü... Farkında olmadan dudaklarının kıvrıldığını hissetti.
Prenses Li ve Atilla bu bakışmaları kaçırmadı. Asena'nın Wang'ın yanında huzurlu duruşu ikisinin de içini rahatlattı. Saray entrikalarına rağmen kızlarının güvende olduğunu görmek, ayrılığı biraz olsun hafifletiyordu.
Prenses Li ayağa kalktı.
"Vakit geldi," dedi sakin ama duygulu bir sesle.
Bahçede kısa bir hazırlık oldu. Hizmetliler toparlandı. Atlar hazırlandı. Asena annesine sarıldığında Prenses Li kızının sırtını uzun uzun sıvazladı.
"Güçlüsün," dedi. "Ama güçlü olmak, duygusuz olmak demek değildir. Kalbini koru kızım."
Asena başını salladı.
"Söz anne."
Atilla kardeşini son kez kucakladı.
"Kendine dikkat et prensesim. Wang'a emanet değilsin, Wang senin yanında olduğu için şanslı."
Wang bu söz karşısında başını eğdi.
"Elimden geleni yapacağım," dedi ciddi bir tonla. "Onu korumak benim görevim."
Vedalaşma bittiğinde Wang, Asena'nın elini bırakmadı. Bahçeden çıkarlarken bile elini sımsıkı tutuyor, adımlarını onunla aynı ritimde atıyordu. Bu sahipleniş gösterişli değildi; sessiz ama netti.
Asena yürürken geriye baktı. Annesi ve abisi onları izliyordu. İçinde bir hüzün vardı ama ilk defa bu hüzün yalnız değildi. Elini sıkan sıcak bir el vardı yanında.
Saraydan ayrılırken Asena şunu fark etti:
Artık gittiği yer kadar, kiminle gittiği de önemliydi.
Asena ile Wang çardağa doğru yan yana yürürken bahçede hafif bir hareketlenme vardı. Yaprakların arasından süzülen rüzgâr, Asena'nın saç uçlarını hafifçe savuruyordu. Wang'ın adımları sakindi, ama dikkati etraftaydı; sarayın sessizliği her zaman güven anlamına gelmezdi.
Tam bu sırada Feng onlara doğru yaklaştı. Yüzündeki ifade ciddiydi ama telaşlı değildi.
"Wang," dedi, "İmparator seni çağırıyormuş kardeşim. Gidelim mi?"
Wang duraksadı, hemen Asena'ya döndü.
"Sen hizmetlilerle odaya döner misin?" dedi yumuşak bir sesle. "Ben babamla konuşup gelirim."
Asena bir an düşündü. Wang'ın imparatora çağrılması, sarayın nabzının hızlandığı anlamına gelirdi. İçgüdüleri devreye girdi. Wang'a baktı ve gülümsedi.
"Sen imparatorun yanına git," dedi sakince. "Ben çardakta oturup biraz kitap okurum, çay içerim. Annemler de gitti zaten. Hava çok güzel, odada sıkılırım. Biraz kafamı dağıtmam iyi olur."
Wang onun bu sakin ama kararlı tavrını sevmişti. Başını onaylar şekilde salladı. Asena'nın alnına hafifçe eğilip kısa bir öpücük kondurdu. Bu hareket kısa sürdü ama çevredeki gözler için yeterince anlamlıydı.
"Pekâlâ," dedi. "Çok oyalanmam."
Wang ve Feng sarayın iç kısmına doğru uzaklaşırken Asena bir an arkalarından baktı. Aralarındaki çekim inkâr edilemezdi; ama aşk olsun ya da olmasın, sarayda her hareket bir mesajdı. Her tebessüm, her dokunuş pusuda bekleyenler için bir açık olabilirdi. Asena bunun farkındaydı. Kimsenin bilmediği şey ise şuydu: O sadece bir gelin değil, bir bozkurttu. Ve avlanmayı bilenlerin tuzaklarını da tanırdı.
Asena çardağa yöneldi. Shu onu uzaktan izliyordu.
"Teyze," dedi Asena, "bana gül çayı ve kitaplarımdan birini getirir misin?"
Shu gülümsedi, başıyla onayladı. İki hizmetliyi görevlendirdi; biri kütüphaneye, diğeri mutfağa yöneldi.
Asena çardağın içine oturdu. Sırtını ahşap direğe yasladı. Gözleri bir noktaya takıldı ama zihni çok daha uzaklara gitti. Türkiye... Göktürk... Annesi, babası, abisi... Alparslan'la geçen anılar... Sonra Atilla... Zaman, iç içe geçmiş görüntüler gibi zihninde akıyordu.
Shu sessizce yanına oturdu. Asena'nın yüzündeki o tanıdık uzak bakışı gördü. İçinde bir sızı hissetti. Prenses Li'yi düşündü. Li evlenirken ne kadar mutluydu... Mukan Kağan'la birbirlerini severek bir hayat kurmuşlardı. Asena ise severek gelmemişti. Buna rağmen dimdik duruyor, öğreniyor, güçleniyor, ayakta kalıyordu.
Tam o sırada masaya biri oturdu.
Asena ve Shu aynı anda başlarını kaldırdı. Gözleri tek bir noktada kilitlendi. Xi Shi.
Shu tam bir şey söyleyecekken Asena sakince konuştu.
"Shu teyze, rica etsem bizi yalnız bırakır mısın?"
Shu tereddüt etmeden ayağa kalktı. Hizmetlilerin bulunduğu tarafa geçti ama gözlerini çardaktan ayırmadı.
Xi Shi büyük, yapmacık bir gülümsemeyle söze girdi.
"Merhaba Prenses Asena," dedi. "Arkadaş olduğumuza göre sana Asena diyebilir miyim?"
Asena gülümsedi. Ama bu gülümseme yumuşak değil, kontrollüydü. Elini uzatıp Xi Shi'nin elinin üstüne koydu, gözlerinin içine baktı.
"Ne kadar samimi olursak olalım," dedi sakin bir sesle, "veliahtlığımın küçük düşmesini istemem. Asılsız dedikoduların çıkmasını, hele ki veliaht prensin, yani eşim Wang'ın moralinin bozulmasını hiç istemem. Özellikle şu dönemde."
Sesi yükselmedi, ama kelimeler netti.
"Aramızdaki dostluk baki, onda şüphem yok. Fakat Wang'la arama en ufak bir meselenin bile girmesine izin vermem. Olur mu... arkadaşım?"
Xi Shi'nin yüzündeki gülümseme bir anlığına gerildi. Asena bunu fark etti ama belli etmedi. Xi Shi kendini toparladı.
"Tabii ki," dedi. "Seni anlıyorum."
Asena ortamı yumuşatmak ister gibi başını hafifçe eğdi.
"Peki senin hayatında biri var mı?" diye sordu. "Mutlu musun?"
Xi Shi gülümsedi, bu kez daha temkinliydi.
"Aslında karışık," dedi. "Ama seni kendi meselelerimle yormak istemem, veliaht prensesim. Var gibi... Umarım biz de sizin gibi mutlu oluruz. Aramızdaki engeller kalkınca."
Asena'nın kaşları hafifçe çatıldı.
"Engeller mi?" dedi. "Ne gibi engeller? Halledilebilecek bir mesele mi? Kim bu kişi? Belki tanımam ama Wang'a sorabilirim, yardımcı olabiliriz."
İçinden geçen düşünceyi bastırdı: Umarım düşündüğüm şey değildir.
Xi Shi gülümsedi ama gözleri gülmüyordu.
"Soyluluk meseleleri," dedi. "Ailelerimiz çok farklı. Bir engel kalksa diğeri çıkıyor. Ne olacağını kestirmek zor. Ama siz bunları düşünmeyin."
Tam bu sırada çay ve kitaplar geldi. Shu uzaktan bakıyor, Xi Shi'nin niyetini anlamaya çalışıyordu. Hizmetliler sessizce ayrıldı.
Xi Shi çayı görür görmez hafifçe eğildi.
"Veliaht prens nerede?" dedi. "Yanınızdan ayrılmaz sanırdım. İlk evlilik zamanları geçince bütün erkekler aynı oluyor demek."
Asena güldü. Rahat, hatta dostça.
"Aslında bizim ilişkimiz sandığın gibi değil," dedi. "İstersen anlatabilirim. Artık arkadaşımsın, sana güvenebilirim."
Xi Shi'nin gözleri parladı. Heyecanla başını salladı.
Asena derin bir nefes aldı.
"Diplomatik bir evlilik gibi görünse de," dedi, "biz Wang'la birbirimizi seviyoruz. Evli olduğumuz için de doğal olarak birbirimizden kopamadık. Belki bu yüzden Wang biraz işlerini aksatmış olabilir."
Xi Shi donup kaldı.
Asena sözünü sürdürdü, gülümsemesini hiç kaybetmeden:
"İmparatorun çağırması da belki bundandır. Aramızdaki yakınlığı gördüğü için mutlu bir haber duymayı planlıyordur, kim bilir."
Xi Shi'nin sesi titredi.
"P-peki... mutlu haber var mı?"
Asena başını hafifçe yana eğdi.
"Bilmiyorum," dedi. "Belki bizden habersiz bir minik vardır. Belki gelmeyi bekliyordur. Tanrı bilir."
Xi Shi aniden ayağa kalktı.
"Ben kalkayım," dedi aceleyle. "Artık dostuz. İyiliğinizi dilemeliyim. Eğer böyle bir şüphe varsa dinlenmelisiniz. Saray tehlikelidir. Güvendiğiniz insanlar dışında kimseyle paylaşmayın. Herkes sizin gibi olmayabilir."
İzin bile beklemeden uzaklaştı.
Shu hemen Asena'nın yanına geldi.
"Prensesim... size kötü bir şey söylemedi değil mi?"
Asena başını iki yana salladı. Shu'ya dönüp gülümsedi.
"Aksine," dedi kıkırdayarak, "istediğini ona vermedim. Gördün mü hâlini? Biraz daha üstüne gitsem kendini tutamayacaktı."
Shu'nun içi rahatladı. Asena'nın duruşuna baktı. Tehditleri tehdit ile karşılayan, ama bunu zarafetle yapan bir veliaht prenses duruyordu karşısında.
Asena çayından bir yudum aldı. Gözleri bahçeye kaydı.
Artık sadece savunmada değildi.
Oyun başlamıştı, ve kuralları o koyuyordu...
Asena fincanındaki son yudumu da içti. Gül çayının sıcaklığı boğazından aşağı inerken içindeki düğümü biraz olsun gevşetti. Fincanı masaya bıraktı, bakışlarını bahçeden çekip Shu'ya döndü.
"Wang'ın işi uzun mu sürer sence?" dedi yumuşak bir sesle. "Saraya mı dönsek... ya da imparator sarayı da çok uzak değil. Biraz yürümüş oluruz. Ne dersin teyze?"
Shu gülümsedi. Asena'nın bu sakin ama bilinçli hâline alışmıştı artık.
"Olur veliaht prensesim," dedi. "Ben hizmetlilere haber vereyim. Kitabını alıp sarayda bizi beklesinler."
Asena elini uzattı, Shu'nun elini tuttu. Parmakları hafifçe sıkıldı.
"Teyze," dedi, sesi bu kez daha alçaktı, daha içtendi. "Yalnızken bana Asena diyebilirsin. Sen benim teyzemsin. Annemin kardeşisin. Burada senden başka kimseye güvenemem. Lütfen... yalnızken rahat konuş."
Shu'nun gözleri doldu ama bunu belli etmedi. Asena'nın elini iki eliyle kavradı.
"Tamam kızım," dedi. "Merak etme. Sen benim de kızımsın. Ne pahasına olursa olsun seni koruyacağım. Kardeşimin bana emanetisin."
Ayağa kalktı, hizmetlilere kısa talimatlar verdi. Asena da çardaktan indi. Birlikte, imparator sarayına giden yola doğru yürümeye başladılar. Taş döşeli yolun kenarındaki ağaçlar gölge yapıyordu; yaprakların arasından süzülen ışık, adımlarına eşlik ediyordu.
Bir süre sessiz yürüdüler. Bu sessizlik rahatsız edici değildi; aksine güvenliydi.
Sonunda Shu konuştu.
"Asena," dedi yavaşça, "benim bir kızım vardı."
Asena başını çevirdi, dikkatle baktı. Shu'nun sesi titremiyordu ama kelimeler ağırdı.
"Doğumdan sonra yaşamadı," diye devam etti Shu. "Kucağıma aldım... ama kısa sürdü. O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı."
Asena'nın boğazı düğümlendi. Adımlarını yavaşlattı ama durmadı. Shu da yürümeye devam etti.
"Bu yüzden," dedi Shu, "seni ilk gördüğüm andan beri içimde bir şey yerli yerine oturdu. Seni kızımdan ayırmadım hiç. Belki de Tanrı bana seni böyle emanet etti."
Asena gözlerini yere indirdi.
"Üzülmemi istemiyorsun biliyorum," dedi kısık bir sesle. "Ama bilmeni isterim... ben de seni gerçekten teyzem gibi görüyorum. Burada tutunduğum nadir şeylerden birisin."
Shu hafifçe gülümsedi.
"Ve bu yüzden," dedi kararlılıkla, "artık sadece savunmada kalamayız. Güç toplamamız gerekiyor. En erken vakitte oğlum Zicheng'le konuşacağım. Seni onunla görüştüreceğim. Ama dikkatli olacağız. Kimse bilmeyecek. Şimdiden temelleri atmamız gerek."
Asena başını salladı.
"Hazırım," dedi. "Ne gerekiyorsa yaparım."
İmparator sarayının yüksek kapıları uzaktan görünmeye başlamıştı. Taş duvarlar görkemliydi ama Asena artık bu görkemi sadece hayranlıkla izlemiyordu. Her sütunu, her kapıyı bir satranç tahtası gibi görüyordu.
Shu son bir kez Asena'ya baktı.
"Unutma," dedi, "yalnız değilsin. Ne olursa olsun."
Asena derin bir nefes aldı. Göğsündeki ağırlık biraz hafiflemişti.
"Biliyorum," dedi. "Ve artık korkmuyorum."
İki kadın yan yana, imparator sarayının kapılarına doğru yürürken güneş yavaş yavaş eğilmeye başlamıştı.
Oyun büyüyordu.
Ve Asena artık sadece oyunun içinde değil, oyunun farkındaydı...
İmparator sarayının avlusuna açılan dar geçide vardıklarında, bir ses yankılandı.
Kesik, boğuk...
Bir kadının bastırılmaya çalışılan ağlaması.
Shu'nun refleksi Asena'dan hızlı oldu. Bir anda Asena'nın kolundan tutup onu sertçe duvarın arkasına çekti. Parmakları güçlüydü ama titriyordu. Diğer eliyle sus işareti yaptı. Gözleri uyarıcıydı: tek bir nefes bile fazla gelirdi şimdi.
Ağlama sesi yakındı. Fazla yakın.
"Asena..." diye hıçkırdı bir kadın sesi.
Ardından tanıdık, bastırılmış bir öfkeyle dolu erkek sesi geldi.
"Xi Shi, sus artık! Durumları biliyorsun. Biri görürse dedikodu çıkar. Yeter! Sürekli sorun yaratıyorsun. Gereksiz sahnelerle her şeyi zorlaştırmayı bırak."
Wang'dı bu.
Sesindeki gerginlik saklanamıyordu. Derin bir nefes aldı, sanki kendini tutmak için.
Xi Shi ağlayarak konuştu. Kelimeleri keskin, sesi kırgındı ama kararlıydı.
"Ben seni seviyorum," dedi. "Peki o kız seni benim kadar sevdiğini mi sanıyorsun? Seni ona kaptırmam. Biz birlikte büyüdük. Ben... çocukluğumdan beri âşık olduğum adamı başkasına vermem."
Bir an durdu. Sonra sesi sertleşti.
"Üstelik veliaht prenses oldu diye her şeyi ona mı yapacaksın? Bana 'yapma' dediğin şeyleri ona yaptırıyorsun. Beni buna zorlama, Wang."
Asena'nın içi buz kesti.
Kalbi bir an durdu sandı. Sonra öyle sert attı ki göğsü acıdı. Dişlerini sıktı. Nefesi düzensizleşti. Shu'nun eli hâlâ kolundaydı ama artık Asena'nın bedeni öfkeyle kasılmıştı.
Duymak istemediği hiçbir şey kalmamıştı.
Bir adım attı. Shu hemen elini sıktı ama Asena çoktan kararını vermişti. Sessizce, ama sert bir hareketle Shu'nun elini kavradı. Göz göze geldiler. Shu Asena'nın yüzündeki ifadeyi görünce artık durduramayacağını anladı.
İkisi de tek kelime etmeden oradan uzaklaştı.
Asena neredeyse koşar adım ilerliyordu. Adımları sertti, etekleri savruluyordu. Saray koridorları ona hiç bu kadar dar gelmemişti. Kendi sarayına vardığında durdu. Kapıya girmeden önce bir an sendeledi.
Sonra Shu'ya döndü.
Hiçbir şey söylemeden sarıldı. Bu sarılış güçlü değildi; içten, sessiz ve kırgandı. Shu Asena'nın saçlarını okşadı. Parmaklarıyla başını kendine yasladı.
"Kızım," dedi fısıltıyla, "üzülme. Eminim sandığımız gibi değildir. Wang seni seviyor. Bu... Xi Shi'nin oyunlarından biridir. Kalbini böyle karartma."
Asena yavaşça geri çekildi.
Gözleri doluydu ama ağlamıyordu. Gözyaşları yanıyordu. Shu'ya baktı. Bakışı karışıktı ama kararlıydı.
"Teyze," dedi. Sesi sakindi ama içindeki fırtına hissediliyordu.
"Zicheng abiyle yarın görüşelim. Hemen."
Shu bir şey söyleyecek oldu ama Asena devam etti.
"Burası sandığımdan daha kötü. Ben artık sadece hayatta kalmak için güçlenmeyeceğim."
Derin bir nefes aldı. Omuzlarını dikleştirdi.
"Buradaki bütün kötülere inat... gerekirse Wang da dâhil... burada hükmetmek için güçleneceğim."
Bir an durdu. Son cümlesi fısıltıydı ama kesindi.
"Duygularımla hareket etmeyeceğim artık. Zaten burası benim dünyam değil. Ana vatanım burası değil. İnceldiği yerden kopsun."
Shu'nun gözleri doldu. Ama başını eğdi. Çünkü Asena'nın sesi artık bir prensesin değil, bir hükümdarın sesiydi.
Asena kapıyı açtı. İçeri girdi. Kapı arkasından sessizce kapandı.
O an Asena'nın kalbinde bir şey öldü.
Ve onun yerine...
korkmayan bir irade doğdu.