31. bölüm · ANKA:BAŞKA BİR EVRENDE

FİNAL : ACI PASTA

Via Hayal

ve ilk serinin finaline geldik. Okuduğunuz için teşekkür ederim yorumlarınızı bekliyorum.🌺
Şarkıya tıklayın ve Şeyda'nın hislerine ortak olun...

"hata sende değil bende
Aşık olan bendim" 🫀❤️🩹

Zaman, Yavru Vatan Kıbrıs’ın o hırçın ama şifalı Akdeniz dalgaları gibi akıp giderken, takvimler tam iki koca yılı geride bırakmıştı. Ve ben, o iki yılın amansız mücadelesinin, dökülen unların, kabaran hamurların ve nasır tutan ellerimin ödülünü nihayet almıştım. Kendi ayakları üzerinde sarsılmaz bir dağ gibi duran şef Şeyda olarak, hayallerimi süsleyen o taptaze vanilya kokulu pastaneme sonunda kavuşmuştum.

Elbette bu mucizenin arkasında, Zeynep’in o asil, o koca yürekli annesinin emeği, hakkı ve bana sunduğu o devasa maddi-manevi desteği anlatılamayacak kadar büyüktü. Adanın en işlek, en şık caddelerinden birinde açtığım bu un kokulu krallığa, geçmişimin küllerine nazire yaparcasına "Anka Pastanesi" adını vermiştim.

Gecemi gündüzüme katıyor, şafak sökmeden tezgahın başına geçiyor, kalbimin en derin odalarında sızım sızım sızlayan o amansız aşk acısını, o bitmek bilmeyen Revan hasretini pastalarımın kremasını çırparak, çilekleri özenle dizerek bastırmaya çalışıyordum. Ürettiğim her tatlıda, içimdeki o zehirli acıyı eritiyordum.

Bizim dünyalar tatlısı, hayatımın neşesi olan Zeynep bebek ise artık iki yaşını doldurmuş, cıvıl cıvıl bir çocuk olarak kreşe başlamıştı. Her ne kadar artık dükkanın işleriyle boğuşuyor olsam da, ona o en zor günlerinde bir anne şefkatiyle emek vermiş, gecelerce koynunda uyutmuş biri olarak bağımı asla koparmamıştım. Haftada birkaç kez dükkandan erken çıkıyor, kreşteki o minik dünyasını ziyarete gidiyor, onunla bahçede koşturup çocuksu oyunlar oynayarak içimdeki o r kızı, Mira Marie’nin hiç dinmeyen evlat özlemini bir nebze olsun yatıştırıyordum.

Hayatımı tamamen minimal, sade ve pratik bir düzene oturtmuştum. Dükkanın hemen üst katında yer alan, pencereleri denize bakan o boş daireyi kendim yaşamak için tutmuştum. İçini sadece ihtiyacım olan eşyalarla, gözü yormayan renklerle dekore etmiştim.

Kıbrıs’taki bu huzurlu düzenimin içindeyken, geçtiğimiz Anneler Günü’nde içimdeki o buruk evlatlık duygusuna yenik düşerek, geçmişe dair küçük bir iz bulabilmek ümidiyle sokaktaki ankesörlü bir telefondan annemi aramıştım. Sesini duymak canımı acıtsa da, o soğuk konuşmanın arasında hayatımın en büyük prangalarından birinin tamamen çözüldüğünü öğrenmiştim. O bana hayatı zindan eden, bedenimi morluklar içinde bırakan Emrullah canavarı, işlediği başka suçlar yüzünden nihayet o gün parmaklıklar ardına, hak ettiği o karanlık hapse girmişti. Bu haberle göğsümden devasa bir yük kalkmıştı; çünkü bu demek oluyordu ki, Revan artık tamamen güvendeydi. O cani adamın Revan’a zarar verme ihtimali ortadan kalkmıştı. Annem ise o konuşmanın sonunda bana karşı olan o kronik nefretiyle, "Bizi bir daha sakın arama Şeyda, senin gibi bir kızımız yok bizim" diyerek telefonu yüzüme kapatmıştı. Fakat bu zamana kadar hayatımdaki eksikliği, sevgisizliği zaten hep var olduğu için, bu son reddediliş canımı çok yakmadı. Ben artık kırılmayacak kadar sertleşmiş bir kadındım.

Ve nihayet... Aylardır, hatta yıllardır takvim yapraklarını tek tek kopararak, içimdeki o çocuksu hevesle gün saydığım o kutsal zaman gelip çatmıştı. Bugün, takvimler o günü gösteriyordu: Bugün Revan’ın doğum günüydü. İçimde iki yıldır büyüttüğüm o devasa kararla birlikte, bugün Türkiye’ye, o aşkımın ve acımın harmanlandığı topraklara gidip onunla nihayet hasret giderebilecektim. Ona her şeyi anlatacak, kazandığım bu başarıyı, parmağımdaki o kaderin kırmızı ipini gözlerinin içine bakarak gösterecektim.

Onun doğum gününe özel, o evrende en çok sevdiğini bildiğim, tarifini sadece benim gizli defterimde sakladığım o yoğun çikolatalı özel doğum günü pastasını pastanenin mutfağında sevgiyle hazırladım. Ardından Kıbrıs’tan İstanbul’a uzanan o uçak yolculuğunda eriyip heba olmasın, o kusursuz şekli bozulmasın diye pastayı özel dondurucu kalıplara yerleştirip çantama kattım. O pasta benim aşkımın, sadakatimin somut bir kanıtıydı.

Türkiye topraklarına, İstanbul’un o tanıdık, ağır havasına adım attığım ilk dakika, kalbim göğüs kafesimi yırtacakmış gibi, içimde onu görecek olmanın verdiği o yakıcı heyecanla kavrulmaya başladım. Havalimanının kapısından çıkar çıkmaz sarı bir taksi çevirdim ve şoföre o adresin adını verdim. Benim hem cehennemim, hem de en büyük aşkım olan o eski, dar sokaklı mahalleye doğru yola çıktık. Yol biterken içimdeki o heyecan dalgası beni nefessiz bırakıyordu.

Mahallenin girişinde taksiden indim. Elimde, içinde o muazzam çikolatalı pastanın olduğu şık poşetle birlikte, Revan’ın o her gece devriye gezdiği, o eski evinin merdivenlerini birer birer çıkarken yüreğimde kopan o fırtınayı, o tarifsiz heyecanı kelimelerle anlatmam imkansızdı.

Kapının önüne geldim. Derin bir nefes aldım, parmaklarım titreyerek zile bastı. Kapının arkasından gelen ayak sesleriyle birlikte kalbimin duracağını sandım. Kapı yavaşça aralandı... Fakat karşımda beliren yüz, görmeyi umut ettiğim o bal köpüğü gözlerin sahibi değildi. Karşımda, saçları ak pak olmuş, yüz hatları tamamen yabancı, yaşlı bir teyze duruyordu. Şaşkınlıkla bana bakarak sordu:

— Kime bakmıştın kızım? Birini mi arıyorsun?

Gözlerimi kırpıştırarak, sesimdeki o titremeyi gizlemeye çalışarak yutkundum:

— Ben... Ben Revan’a bakmıştım teyzecim. Ailesiyle birlikte burada, bu dairede yaşıyorlardı. Nebahat teyze, yani annesi... Onlar evde yoklar mı? diye sordum, içimdeki o kötü hissi bastırmaya çalışarak.

Yaşlı kadın, yüzüne yerleşen o hüzünlü ve yabancı ifadeyle kafasını yavaşça iki yana salladı:

— Biz buraya yeni taşındık be güzel kızım... Birkaç ay oldu taşınalı. Benim dediğin isimde komşum da yok, öyle birilerini hiç duymadım buralarda. Yanlış geldin herhalde, dedi.

Duyduğum bu sözlerle içimdeki o heyecan kulesi bir anda sarsıldı. Dudaklarıma acı, buruk bir tebessüm yerleştirerek kafamı salladım:

— Anladım teyzecim... Teşekkür ederim, hayırlı olsun eviniz, dedim.

Arkamı dönüp o merdivenleri nasıl indiğimi inan bilmiyorum.

Gözlerim anında o sıcak yaşlarla dolmuştu ama gururumdan, canımın sızısından ağlayamıyordum bile. Bütün o pembe hayallerim, o sarsılmaz umutlarım daha ilk dakikadan suya düşmüştü. Revan, sanki bu dünyadan tamamen silinmek ister gibi, adeta ardında hiçbir kırıntı bırakmadan izini kaybettirmişti.

O hayal kırıklığının getirdiği ağırlıkla, ayaklarım beni istemsizce Ezgi ablanın olduğu o tanıdık sokağa doğru sürüklemeye başladı. Kendi kendime, "Neyse Şeyda, en azından buraya kadar, bu eski mahalleye kadar gelmişken ablam dediğin, canın olan Ezgi ablanı ziyaret edersin. Revan için yaptığın bu güzel pastayı onunla paylaşır, onun o dert ortaklığıyla teselli bulursun" diye düşündüm. Fakat Ezgi ablanın iki katlı evinin önüne geldiğimde, tam pencerelerine bakacakken karşımda gördüm o devasa, o beyaz tabelayı. Üzerinde kalın, siyah harflerle "SAHİBİNDEN SATILIK" yazıyordu. Ev bomboştu, perdeleri sökülmüştü. Onun da bu mahalleden tamamen taşındığını, hayatımdan bir parçanın daha koptuğunu o an anladım.

Hayatımda değer verdiğim, kokusunu özlediğim o güzel, o sığınacak liman olan insanlar artık bu lanet mahallede yoklardı. İçimi kaplayan o devasa yalnızlık hissiyle birlikte, kendi kendime fısıldadım: "Burada işin yok artık Şeyda. En iyisi hemen havalimanına dönmek ve seni bağrına basan o tek yere, Kıbrıs’a geri gitmek..."Bir taksi bulabilmek amacıyla, o hüzünlü, o kırık dökük adımlarımla mahallenin çıkışına doğru yürürken, yukarıdan, o tanıdık balkonların birinden bir ses yükseldi:

— Şeyda? Kızım, Şeyda! Hoş geldin! Yahu çok özledik seni, nerelerdesin sen, nasılsın bakayım?

Başımı yukarı kaldırdığımda mahallenin o her şeyden haberdar olan eski sakini Gülseren ablayı gördüm. Balkondan bana doğru sevgiyle el sallıyordu. İçimdeki o enkazı gizlemeye çalışarak zoraki bir sesle cevap verdim:

— İyiyim Gülseren abla, çok teşekkür ederim... Sen nasılsın, mahalleli nasıl?

— İyi be kızım, ne olsun işte... Aynı tas aynı hamam, yuvarlanıp gidiyoruz biz de. Değişen bir şey yok buralarda, dedi.Sözü evirip çevirmeden, kalbimi yakan o asıl soruyu sordum:

— Gülseren abla... Şey, Revanlar yok galiba evde? Taşınmışlar sanırım, kapıyı yabancı biri açtı da, dedim, sesimin titremesine engel olamayarak.

Gülseren abla balkon demirlerine biraz daha yaslanarak kafasını salladı:

— Evet kızım, evet... Doğru görmüşsün, taşınalı birkaç ay oldu onların, dedi.

İçimdeki o son umut kırıntısıyla arkama, Ezgi ablanın o boş evine doğru kısa bir bakış attım ve ekledim:

— Ezgi abla da yok buralarda... Onun evinde de satılık yazısı gördüm. O da mı başka bir mahalleye taşındı yoksa? diye sordum.

Gülseren abla, sorduğum bu soruyla birlikte bir an duraksadı. Yüzündeki o neşeli ifade anında silindi, yerini şaşkınlık ve acıyan bir bakışa bıraktı. Bana balkondan bakarak o hayatımı tek bir saniyede yerle bir edecek, göğüs kafesimi paramparça edecek o korkunç cümleyi kurdu:

— Amma yaptın be Şeyda... Haberin yok mu senin onlardan? Ezgi ile Revan evlendiler ya kızım! O olaylardan sonra nikahı kıyıp ikisi birlikte memlekete, Revan’ın memleketine yerleştiler. Evi barkı da o yüzden satılığa çıkardılar ya zaten... dedi.

O an... O saniyede duyduğum o feci cümle, yemin ederim göğsüme saplanacak bir kurşun olsaydı, kalbimi delecek bir bıçak olsaydı canımı daha az yakardı. Beynimin içinde bir şeyler büyük bir gürültüyle koptu. Dünya etrafımda devasa bir hızla dönmeye başladı. Yıllardır içimde büyüttüğüm o sadakat, o rüya evrenindeki o kutsal aşk, ablam dediğim kadının o şefkatli kolları... Hepsi koca bir yalandan, arkamdan çevrilen iğrenç bir tiyatrodan ibaretti.

Elimin bağı çözüldü; Revan’ın doğum günü için Kıbrıs’tan binbir emekle getirdiğim, üzerine titrediğim o çikolatalı pasta bir anlık refleksle elimden kayıp acımasızca yere düştü. Poşetin içindeki o kutu ters döndü. O an içimdeki o son gurur kırıntısıyla, Gülseren ablanın benim bu yıkımımı görmesini istemeyerek, o yere düşen pastayı hızla, darmadağınık bir halde yerden geri kaldırdım. Yukarıya, onun yüzüne bir kez bile bakmadan, tek bir kelime dahi etmeden arkamı döndüm ve adımlarımı deli gibi hızlandırarak oradan kaçarcasına yürüdüm.

Gözyaşlarım, sessizce, adeta bir nehir gibi yanaklarımdan aşağıya doğru akıyordu; ama içimden çığlıklar atarak ağlıyordum.Ayaklarım beni nereye götürdüğünü çok iyi biliyordu. Revan ile o gerçek dünyada ilk buluştuğumuz, o izbe ormana, o ağaçların en derin, en karanlık köşesine doğru koştum. Kimse beni görmesin, kimse bu zavallı halimi bulup içimdeki o feryadı duymasın istedim. Ormanın o en tenha, ağaçların gökyüzünü kapattığı o loş köşesine vardığımda, artık dizlerim, bedenim bu ağır ihanetin yükünü taşıyamayacak hale geldi. Dizlerimin üzerine, o nemli toprak fırlamış yaprakların üzerine sertçe çöktüm.

Ve o an... İçimde iki yıldır biriken ne kadar acı, ne kadar aldatılmışlık, ne kadar haksızlık varsa, ormanın derinliklerinde yankılanan devasa, yırtıcı bir çığlıkla haykırarak ağlamaya başladım. Kanatları bu sefer rüyada değil, gerçek hayatta tamamen kırılmış o yaralı Anka gibi, toprağı tırnaklarımla kazıyarak ağladım, ağladım... En sonunda hıçkırıklardan nefesim kesilene, bedenim yorgunluktan bitap düşene kadar kendimi tükettim.

Sakinleştiğimde, o çökmüş halimle yerdeki o darmadağın olmuş pastayı paketinden çıkardım. Kutunun içinde ezilmiş, şekli bozulmuş o çikolatalı pastaya baktım. Revan için yaptığım, onun o bal köpüğü gözleri için her bir zerresine aşkımı kattığım o pastadan parmaklarımla ağlayarak koparıp yemeye başladım. Kendi kendime o pastayı yiyordum... Her bir lokmada Revan’ın o korkakça gidişini, Ezgi ablanın o sinsi, o arkamdan vuran ihanetini çiğniyordum. Birkaç dilim aldım, yutmaya çalıştım ama o çikolata boğazımda lanet bir taş gibi takılı kalınca, nefes alamayarak yemeyi bıraktım.

Kendimi halsizce geriye doğru, yerdeki o kuru yaprakların ve nemli toprağın üzerine fırlattım. Gözlerimi o gri gökyüzüne kapatarak, hıçkırıklarla sessizce ağlamaya devam ettim. Tam o esnada, yakınlardaki çalıların arasından gelen bir ayak sesi, bir yaprak hışırtısı işittim; ama o an ölümü bile göze almış bir kadın olarak hiçbir şey umurumda olmadı. Fakat birkaç saniye sonra, üzerimde bir gölgenin belirdiğini, birinin beni büyük bir dikkatle izlediğini hissedince gözlerimi aralayıp yerimde doğruldum.

Karşımda duran adam, üzerinde resmi kıyafetleri olan bir bekçiydi... Muhtemelen bu mahallenin, Revan’ın o buralardan çekip gitmesinden sonra yerine atanan o yeni gece bekçisiydi. Tam karşımda, bana doğru eğilmiş bir halde duruyordu.O an, adamın yüzünü net olarak gördüğümde nefesim tamamen kesilecek gibi oldu, kalbim göğsümde donakaldı. Karşımda duran bu adam... Saçlarının kesimi, sakallarının duruşu, o yüz hatlarındaki o sert ama sarsıcı derinliğiyle Revan’a o kadar çok ama o kadar çok benziyordu ki... Belki de o an yaşadığım o devasa şoktan, o ihanet acısından dolayı zihnim bana son bir oyun oynuyor, kafayı tamamen yiyor olabilirdim. Fakat bu adamın Revan’dan çok büyük, çok net bir farkı vardı: Bu adamın gözleri, o her şeyimi verdiğim bal köpüğü rengi değildi. Bu adamın gözleri, ucu bucağı görünmeyen, insanı içinde boğabilecek kadar devasa olan Pasifik Okyanusu kadar parlak bir maviydi.

Mavi gözlerini gözlerime dikerek, sesindeki o tok, o mesleki ama son derece kibar tınıyla cebinden temiz, beyaz bir mendil uzattı bana doğru:

— İyi misiniz hanımefendi? Bir yardıma ihtiyacınız var mı? diye sordu.

Yavaşça doğruldum, parmaklarımdaki o çikolata lekelerine ve sol serçe parmağımdaki o kırmızı çizgi dövmesine kısa bir bakış attım. Onun uzattığı o beyaz mendili elinden nazikçe alarak gözlerimdeki o son ihanet yaşlarını sildim. Bakışlarımı o Pasifik mavisi gözlerine sabitleyerek, yüzüme o hayata karşı dimdik duran Anka’nın asil ifadesini yerleştirdim ve buz gibi bir sesle fısıldadım:

— İyiyim... Çok teşekkür ederim. Yemin ederim hayatımda daha iyi olamazdım... dedim.

Bu hikayenin sonunda benim Revan ile büyük, masalsı bir aşk yaşayarak Anka’nın o gökyüzünde sonsuza dek huzurla uçacağını düşündünüz, değil mi? Ama hayır... Ben bu kirli, bu acımasız gerçek dünyada sadece canımdan çok sevdiğim, uğruna cehennemleri göze aldığım o adamı kaybetmekle kalmadım; bu hayatta "ablam" dediğim, sığındığım tek kadının o sırtımdan vuran, o en sinsi ihanetiyle de sarsıldım.Çünkü bu gerçek hayat, benim o yaptığım, insanların yerken mutlu olduğu o tatlı, o hafif pastalarım kadar tatlı değil... Aksine; bu gerçek hayat, insanı her bir lokmasında boğan, her bir nefesinde yapayalnız bırakan çok ama çok acı bir masaldan ibaret...

- SON-