21. bölüm · ANKA:BAŞKA BİR EVRENDE
Bölüm 21 : Altın Kafesteki Çatlak
1 YIL SONRA
İnşa ettiğiniz her mutlu evlilik duvarı, ne kadar güçlü, ne kadar aşılmaz görünürse görünsün, er ya da geç bazen hiç beklenmedik anlarda çatlaklar verir. Bizim o kusursuz, o peri masalı gibi duran duvarımızın ilk çatırtılarını sokağa sızdırması da ne yazık ki pek uzun sürmemişti. Gökyüzünde küllerinden yeniden doğan bir Anka kuşu da olsanız, hayatın size sunduğu o mucizevi ikinci şansı en derinden yakalamış da olsanız, evliliğin o acımasız, o monoton gerçeklerinden kaçış yoktu.
Dışarıdan bakan bir göz için kariyerimiz, evimiz, sahip olduğumuz lüks standartlar ve Paris’teki hayatımız, çoğu evli çiftin ömrü boyunca erişmek isteyip de bir türlü erişemeyeceği cinsten, gıpta edilecek bir ihtişamdaydı. Bu konularda, maddi ya da fiziksel anlamda asla ama asla en ufak bir sorunumuz, bir eksiğimiz yoktu.
Fakat aramızda, görünmez ama her geçen gün daha da derinleşen bir uçurum vardı: Benim ruhum. Ben şu an bedenen 31 yaşında olsam da, o lanet kazadan ötürü zihnim, kalbim ve reflekslerim hala 22 yaşındaki o deli dolu, toy genç kızın evreninde sıkışıp kalmıştı. İçimden geldiği gibi verdiğim o çocuksu tepkiler, ani çıkışlarım ve belki de Revan’a göre olgunluktan uzak olan hareketlerim, bir süre sonra onun o entelektüel, kurallı ve ağırbaşlı gözüne batmaya, onu içten içe rahatsız etmeye başlamıştı.
O gün Paris sokakları, uzun zamandır hasret kaldığımız cıvıl cıvıl, sıcacık ve iç ısıtan güneşli günlerden birini yaşıyordu. İçimdeki o 22 yaşındaki yerinde duramayan genç kızın enerjisiyle, elimdeki kahve kupasını masaya bırakıp koltukta kitap okuyan Revan’a doğru neşeyle döndüm:
— Hadi hayatım, dışarısı inanılmaz güzel! Lunaparka ya da şık bir sinemaya gidelim, bu güzel havanın tadını çıkaralım, dedim gözlerim parlayarak.
Revan ise elinde tuttuğu o ağır, tarihi kitaptan kafasını bile tam anlamıyla kaldırmadan, sadece gözlüklerinin üzerinden bana buz gibi bir bakış fırlattı. Sesi her zamankinden daha mesafeli, daha öğreticiydi:
— Lunapark mı? Çocuk musun sen Şeyda? Yaşının kadını gibi davranman gerektiği hakkında seninle daha kaç kere konuşacağız?
Duyduğum kelimeler kalbime küçük bir iğne gibi battı, gülümsemem yüzümde donup kaldı:
— Oraya sadece çocuklar gitmiyor Revan, büyükler de gayet eğleniyor. Ayrıca sorun lunapark da değil... Ben ne yapsam, ne zaman içimden geldiği gibi bir teklifle gelsem, bana sürekli bu tepeden bakan, beni aşağılayan o can sıkıcı cümleyi kurmaya başladın!
Revan kitabı tamamen kapatıp masanın üzerine bıraktı, derin bir iç çekerek arkasına yaslandı:
— Çünkü tam olarak öyle davranıyorsun Şeyda. Olgun davranmıyorsun, kararların, tepkilerin hala çok çocuksu... Ve ben artık yanımda sürekli idare etmek zorunda olduğum bir çocuğu değil, benimle aynı çizgide yürüyen olgun bir kadını gezdirmek istiyorum.
Bu sözlerin ağırlığı, göğsüme devasa bir taş gibi oturdu. Gözlerimin aniden hücum eden yaşlarla dolduğunu hissettim, dizlerimin bağı çözülmüş gibi yanındaki tekli koltuğa adeta çöktüm. Başımı öne eğip sessizce yutkunmaya çalıştığımda, Revan’ın sesindeki o sabırsız, o bıkkın ton daha da yükseldi:
— Bak, görüyorsun değil mi? Seninle artık en ufak bir sorunumuz hakkında bile yetişkin gibi muhabbet edemiyoruz. En ufak bir eleştiride hemen gözlerin doluyor, hemen ağlamaya başlıyorsun! diye söylendi.
Tam o sırada, masanın üzerinde duran telefonunun ekranı keskin bir sesle titredi ve loş odada aydınlandı. Gözüm gayriihtiyari ekrana kaydı. Telefonu hızlı, ani bir hamleyle masadan kaptım. Mesaj, Revan'ın o Louvre Müzesi'nde birlikte çalıştığı, baştan beri tavırlarına, Bana olan o üstten bakan bakışlarına acayip gıcık olduğum Fransız iş arkadaşı Chantal'dan geliyordu.
Artık Paris'te geçirdiğim o bir yıl sayesinde Fransızcayı sökmüştüm, ne yazıldığını çeviriye ihtiyaç duymadan gayet net okuyabiliyordum. Ekranda tam olarak şöyle yazıyordu:
Chantal
On sort prendre un verre avec des amis ce soir, n'est-ce pas ?
(Bu akşam arkadaşlarla içmeye çıkıyoruz değil mi?)
Okuduğum satırlar beynime sıçrayan bir kıvılcıma dönüştü. Revan, elimdeki telefonu fark ettiği an öfkeyle ayağa kalktı, üzerime doğru yürüyerek telefonu elimden çekmeye çalıştı:
— Ne yapıyorsun sen Şeyda? Ne bu tavırlar! dondum kaldım öfkesinden. Bu huyundan gerçekten nefret ediyorum, kurcalama benim telefonumu, özel hayata saygı duymayı öğren artık!
— Sen neyden bahsediyorsun ya? dedim, sesim hıçkırıklarımın arasından çığlık gibi yükselerek. Beni o havalı, o entelektüel arkadaş ortamlarının arasına götürüp "Bu benim karım" diye tanıştırmaya, yanına yakıştırmaya bile layık görmüyorsun! Ama hala bana burada telefon gizliliğinden bahsediyorsun... Sana gerçekten inanamıyorum Revan!
Revan’ın gözlerindeki o sertlik, kalbimi paramparça edecek cinstendi. Tek bir geri adım bile atmadan, yüzüme baka baka o zehirli okları fırlattı:
— Evet Şeyda! Tam olarak bu yüzden sokmuyorum seni oraya. Böyle çocuk gibi davranan, sürekli triplere giren ve arkamı döndüğümde telefonumu kurcalayacak kadar güvensiz birini ben o nezih arkadaş ortamıma sokamam, anlıyor musun?
Damarlarımdaki kanın donduğunu hissettim. İçimdeki o büyük, o sonsuz güven köprüsü o saniyede yerle bir oldu. Elimde tuttuğum telefonu, tüm gücümle, öfkeyle tam suratının ortasına doğru fırlattım:
— Al o zaman o çok nezih arkadaşlarını da, o Chantal'ını da başına çal! diye bağırdım.
Eğer milisaniyelik bir refleksle kafasını yana doğru eğmeseydi, telefon tam yüzüne gelecekti; duvar kenarına çarpıp büyük bir gürültüyle yere düştü. Ama yemin ederim, canımı böylesine yakan bu adama karşı yaptığım o sert hareketten zerre kadar pişmanlık duymuyordum. Onun tarafından sürekli değiştirilmeye çalışılmak, çocuk gibi görülüp horlanmak içimi cayır cayır yakıyordu.
Revan, arkasından bıkkınlıkla söylenerek o arkadaşlarıyla eğlenmek, dışarı çıkmak için banyoya geçip hazırlanmaya başladığında, ben evde daha fazla kalamayacağımı anladım. Üzerime alelacele bir hırka geçirip kendimi dışarıya, gecenin o puslu Paris sokaklarına attım. Ayaklarımı beni doğrudan tek sığınağıma, pastaneme götürdü. Normal şartlarda dükkan bu saatlerde asla açık olmazdı; ama o an, o un kokulu sessizliğin içinde kendimi bulmanın, o boş dükkanda hamur yoğurmanın; evde tek başıma oturup gözyaşları içinde Revan’ın gece geç saatlerde, alkol kokusuyla eve dönmesini beklemekten çok daha iyi bir fikir olduğunu biliyordum.
Gece boyunca, bedenim yorgunluktan bitap düşene kadar durmaksızın çalıştım. Yeni öğrendiğim o zorlu Fransız tariflerini denedim, tezgahtaki tüm rafları, vitrinleri sabaha kadar taze taze pasta ve cupcake'lerle donattım. Ellerim un içinde, gözlerim ağlamaktan şişmiş bir vaziyette zamanı erittim.
Sabahın ilk ışıkları Paris semalarını gri bir aydınlıkla boyamaya başladığında, eve dönmeyi kesinlikle istemedim. Çünkü biliyordum ki, o lüks duvarların arasında artık benim "evim" gibi hissettiğim, kokusunu içime çektiğim o adam yoktu. Dükkanın arkasındaki o küçük personel dinlenme alanına geçtim. Eski, küçük koltuğun üzerine üzerimdeki hırkayla iyice kıvrılıp yattım. Dükkanın içi ne kadar buram buram şeker hamuru, vanilya ve o tatlı pasta kokularıyla bezeli olsa da; etrafımı saran bu yapay tatlılığın tam ortasında, ruhum hayatımın en acı, en kanlı ve en yalnız savaşını veriyordu. Anka kuşu, kendi küllerinin içinde ilk defa bu kadar üşüyordu.
