19. bölüm · ANKA:BAŞKA BİR EVRENDE
Bölüm 19 : İki Ülke, Tek Masal
Gecenin büyülü karanlığı Paris’in üzerine bir pelerin gibi serilirken, biz tam karşımızda tüm ihtişamıyla ışıldayan Eyfel Kulesi’nin manzarasında eşsiz bir akşam geçiriyorduk. Üzerimdeki kombin, buranın o eforsuz ama asil ruhunu taşıyan dökümlü hatlarıyla tam bir Fransız kadınını andırıyordu. Saçlarımın o parıltılı bal köpüğü rengi de, bu efsunlu şehirde bir Fransız kadınıymışım gibi görünmeme ekstra bir destek, zarif bir illüzyon katıyordu.
Revan ise o gün, her zaman görmeye alışık olduğum o spor, rahat kıyafetlerinin aksine, başımı döndürecek kadar şık ve özenli giyinmişti. Fransız modasının o asil çizgilerini taşıyan, vücuduna tam oturan keten bir gömlek ve kumaş pantolonla hem kendi maskülen tarzını konuşturuyor hem de Paris’in o yüksek modasına kusursuzca ayak uyduruyordu. Kelimenin tam anlamıyla nefes kesecek kadar yakışıklıydı.
Eyfel’in sarı, sıcak ışıkları gecenin karanlığında adeta aşklara yön gösteren bir deniz feneri gibi parıldarken; insanlar da bu ölümsüz manzaranın tadını çıkarmak için nehir kenarına akın etmişti. Etraf bir hayli kalabalık, cıvıl cıvıldı. Biz de bu atmosfere eşlik edecek oldukça kaliteli, yıllanmış bir Fransız şarabı almış, kadehlerimizi bu eşsiz manzaraya karşı ağır ağır yudumluyorduk. Ancak Revan’ın bal köpüğü gözlerinde, sabahtan beri çözemediğim muzip, heyecanlı bir tavır vardı.
— Bugün sende bir haller var sevgilim... dedim, kadehimin arkasından ona doğru gülümseyerek.
— Evet, var... dedi, sesindeki o gizemli tınıyı saklamayarak.
Meraklı ve sabırsız bir tavırla öne doğru eğildim:
— Ne oldu, anlatsana?
Revan derin bir nefes aldı, masanın üzerindeki elimi kavradı:
— Türkiye’deki o söz merasimi, buraya geleceğimiz için çok aceleye geldi Anka... Ve ben yollara düşme telaşından, erkek olarak yapmam gereken en önemli şeyi yapmayı unuttum. Yani, o an doğru dürüst fırsatım olmadı, dedi.
— Neymiş o? dedim, kalbimin ritmi aniden hızlanırken.
Tam o anda, nereden geldiğini anlamadığım sarışın, sevimli bir Fransız çocuk aniden masamıza yaklaştı ve elime devasa, muazzam bir buket tutuşturup aynı hızla kalabalığın arasında kayboldu. Kokusu bir anda tüm genzime, ruhuma yayılan taptaze, kadife yapraklı kırmızı güllere şaşkınlıkla dikkat kesilmiştim. Başımı kaldırıp Revan’a "Bu neydi şimdi?" demek üzere döndüğümde ise nefesim tamamen kesildi.
Revan, Eyfel’in ışıkları altında, Paris’in kalbinde önümde dizinin üzerine çökmüştü. Elinde, kadife kutusunun içindeki o küçük ışıkla akşamın karanlığını aydınlatan, fasetleri ışıl ışıl parıldayan ve oldukça şatafatlı, asil gözüken pırlanta bir baget yüzükle doğrudan gözlerimin içine bakıyordu.
— Benimle evlenir misin Anka'm? Benimle ömrünü birleştirir misin? dedi, sesi titreyerek.
Resmi olarak nişanlıyken, parmağında zaten bir söz yüzüğü varken kentin ortasında böyle evlilik teklifi alan dünyadaki nadir şanslı kadınlardan biri olmalıydım. O an etraftaki Fransız kalabalık bir anda başımıza toplandı; coşkulu alkışlar, ıslıklar ve öğrenebildiğim kadarıyla o yarım yamalak Fransızcamla duyduğum "Oui! Oui!" (Evet! Evet!) tezahüratları yükseldi sokağın ortasında.
Ben de içimden taşan o devasa mutluluk dalgasına ve bulunduğum ortama uyumlu olarak:
— Oui! Oui! Evet, seninle evlenirim! diye bağırdım coşkuyla.
Revan, gözlerindeki o rahatlamış ve aşık ifadeyle ayağa kalktı, o muazzam baget yüzüğü parmağıma taktı ve beni ayaklarımı yerden kesecek şekilde göğsüne bastırıp kocaman sarıldı. Artık evlilik yolundaki o büyük menzil için her şeyimizle hazırdık.
FRANSA
Büyük düğünümüz kendi vatanımızda, Türkiye’de olacaktı ancak gitmeden önce Fransa’nın, o Eyfel Kulesi’nin kartpostal gibi duran şık manzarasında profesyonel bir dış çekim yaptırmak istemiştim. Asıl, o ağır ve gösterişli gelinliğimi Türkiye’de seçecektim; buradaki çekim içinse tamamen ünlü bir Fransız modaevinin elinden çıkan, Paris’in o asil ve vintage ruhunu yansıtan, buram buram dantel işlemeli, zarif ve uçuş uçuş bir model tercih etmiştim. Düğünden önce, sadece bir çekim için bile olsa o beyaz gelinliğin içinde olmak kalbimi yerinden çıkaracak kadar heyecan vericiydi. Binbir türlü romantik poz, koşuşturmaca ve geçen birkaç saatin ardından çekim başarıyla tamamlandı. Fotoğraflarımız, biz Türkiye’deki düğünü yapıp Paris'e döner dönmez tamamen hazır hale gelecekti.
TÜRKİYE
Evin salonunda tam bir düğün telaşı hakimiyeti vardı. Annem üzerine giydiği simli, ağır bordo abiyesiyle birlikte heyecandan elleri ayakları birbirine dolanmış bir vaziyette bir o yana bir bu yana koşturup duruyordu.
Teyzem arkasından seslendi:
— Abla, gözünü seveyim bir dur, heyecan yapmasana!
Annem ellerini dizine vurdu, sesi titreyerek:
— Bacım nasıl heyecan yapmayayım? Kız veriyorum ben, kolay mı! Erkek tarafı da neredeyse damlar birazdan. Şeyda hazır mı, ona bak sen!
— Kuaförden geldi, odasında gelinliğini giydiriyor kuzenleri, merak etme.
O sırada, odanın kapısından o hayalini kurduğum, kabarık gelinliğimle, kapılardan geçmekte zorlansam da çıkmayı başardım. Annem başını çevirip beni o beyazlığın içinde ilk defa öyle gördüğünde, gözyaşlarını daha fazla tutamadı ve hıçkırarak boynuma atıldı:
— Ah benim güzel kızım... Büyümüş de gelin mi olmuş annesinin gülü? Keşke... Keşke baban da hayatta olsaydı da senin şu prensesler gibi halini, bu mutlu günlerini görebilseydi...
— Anne, yapma ne olur... Ağlatacaksın beni de, bak şimdi makyajım akacak, mahvolacağım, dedim gözlerimi yukarı doğru kırpıştırarak.
— Tamam, hadi sulu göz olmayın hemen, günümüzü ağlayarak geçirmeyelim, diye araya girdi teyzem; ama farkındaydım, kendisinin de gözleri nem nem olmuş, dolu doluydu.
Teyzemin o şefkatli haline bakıp gülümsedim:
— Ne kadar güzel, ne kadar asil olmuşsun teyzecim. Yeşil renk sana gerçekten çok yakışmış, dedim.
Tam o sırada, caddenin başından gelmeye başlayan o coşkulu davul zurna sesi tüm mahallede yankılandı; artık zaman gelip çatmıştı. Odadaki boy aynasının önüne geçip son bir kez kendimi süzdüm. Tıpkı küçüklükten beri kurduğum o şatafatlı hayallerimdeki gibi; oldukça kabarık, üzeri incilerle ve el emeği dantellerle işlenmiş ihtişamlı bir model tercih etmiştim. Bu gelinliğin içinde kendimi kelimenin tam anlamıyla bir saray prensesi gibi hissediyordum.
Kapı zili deli gibi çalmaya başladığında, kuzenlerimden biri olan İkser, geleneksel o kapı tutma görevini üstlenerek damat tarafından sağlam bir bahşiş koparmayı da ihmal etmedi. Zarfı beğenmeyerek kapıya iyice yaslandı:
Kapı
— Yetmez enişte, yetmez! Ver ver, bu kadar ucuza kız vermeyiz biz! diyerek adeta Revan’ın ceplerini son kuruşuna kadar boşaltmıştı.
Nihayet evden çıkıp gelin arabasına bindiğimizde, ikimizin de kalbinin nasıl delice çarptığı, birbirine kenetlenen titreyen ellerimizden çok net belli oluyordu. Arabayı, bizi o Paris masalına ilk sürükleyen, Revan’ın o cana yakın kuzeni sürüyordu. Biz ise arka koltukta, tüm dünyayı arkamızda bırakmış gibi birbirimize aşkla bakıyor, ellerimizi sımsıkı tutuyorduk. Tabii bu romantik ana erişmeden önce, o devasa, tarlatanlı gelinlikle arabanın daracık koltuğuna ne kadar komik bir çabayla sığıştığımdan, o anki rezilliğimden ve gelinliğin sökülmesin diye çektiğim çileden sizlere hiç bahsetmek istemiyorum.
Nikah memurunun o can alıcı sorusuna şahitlerin ve tüm salonun önünde gür bir sesle verdiğimiz o "Evet!" cevaplarının ardından, artık resmen karı kocaydık. Memurun elime tutuşturduğu o kırmızı evlilik cüzdanı, benim için sadece resmi bir belgeden ibaret değildi; o cüzdan, kazandığım hayallerimdi.
Düğün salonunun kapıları açılıp içeri adım attığımızda ise heyecandan nefesim kesildi. Benim tarafımdan o kadar çok akraba yoktu ama Revan’ın ailesi, sülalesi o devasa salonu kelimenin tam anlamıyla tıka basa doldurmuştu. Heyecanımı ve göğsümdeki o tatlı baskıyı iki katına çıkaran muazzam bir kalabalıktı bu.
İlk dansımız için salonda Emilly Watts'in meşhur şarkısı "La Vie En Rose" şarkısı yankılanmaya başladı. Biz pistin ortasında kuğu gibi dönerken, sahneye yavaşça yayılan o beyaz sis bulutu, tüm organizasyonu sanki bulutların üzerindeymişiz gibi tam bir peri masalının içine çevirdi. Ama zaten öyleydi... Yaşadığım o kötü, o talihsiz kaza ve kafa travmasının ardından, hayatın bana sunduğu en güzel, en gerçek masaldı bu.
Takı töreni başladığında ise, Revan’ın ailesinden hiç ama hiç beklemediğim kadar cömert, ağır takılarla karşılaştım. Kayınvalidem Nebahat teyze, gözleri gururla parlayarak belime o kalın, işlemeli altın kemeri takarken kulağıma eğildi:
— Güzel kızım Bu kemer senin bu yuvadaki sarsılmaz duruşunun, namusunun ve ağırlığının nişanesidir. Oğlumu sana, seni de Allah’a emanet ediyorum. Yüzün hep böyle gülsün annem, dedi şefkatle.
Kayınpederim ise boynuma o göz alıcı, beş zincirli ağır gerdanlığı gururla takarken omuzlarımı sıktı:
— Benim akıllı, çalışkan gelinim... Bu gerdanlık senin o asil boynuna, o güzel kalbine layıktır. Soyadımızı gururla taşıyacağına inancım tam. Bir ömür mutlu olun inşallah, dedi.
Ardından takılan o kalın kelepçe altınlar, kollarımdaki sıra sıra bilezikler ve zarflar dolusu paralar... Bunların hepsinin geleceğimiz için en güvenli şekilde bankada duracağı şimdiden belliydi; ve en önemlisi de, bu biriken gücün büyük bir kısmı Paris'teki o gözbebeğimiz olan La Maison de Pâtisserie d'Anka dükkanını daha da büyütmek, orayı bir dünya markası yapmak için kullanılacaktı.
Nihayet o yorucu ama rüya gibi düğün bitti, tebrikler son buldu ve herkes evine dağıldı. Biz ise önceden bizim için balayı adına rezerve edilen o lüks, loş ışıklı otele doğru arabamızla yola çıktık. Yol boyunca düğün telaşı, gelinlik stresi, kalabalığın yorgunluğu derken... Başımı koltuğa yasladığım an o düşünce zihnime bir bomba gibi düştü. Artık kaçış yoktu. O mukaddes, o heyecanla beklenen, tenlerimizin tamamen bir olacağı o gizemli gece... Nihayet gelmiş çatmıştı.
