9. bölüm · ANKA:BAŞKA BİR EVRENDE

Bölüm 9 : Yaralı Sayfalar

Via Hayal

Zaman, o itiraf gününden sonra benim için bir nehir gibi akmayı kesti; adeta dibi görünmeyen, durgun bir göle dönüştü. Aradan geçen günlerin, eriyip giden saatlerin ya da ruhumu kemiren dakikaların farkında değildim. O günden sonra yaşayan bir ölüden farksızdım. Revan, kaç kez aramıştı; telefonumun ekranında onun ismini her gördüğümde kalbim önce şaha kalkıyor, sonra o reddedişin ağırlığıyla yerin dibine giriyordu. Konuşmak istemediğimi, utancımdan yerin dibine geçtiğimi ve artık onun yüzüne bakacak takatim kalmadığını kısa mesajlarla geçiştirdim. O, her ne kadar "Utanmana gerek yok, ben sana kızmıyorum, her şey yolunda" dese de, asıl meseleyi anlamıyordu. Onu görmek istemeyişimin sebebi utançtan ziyade; onca reddine, onca mesafesine rağmen ona olan aşkımın azalmak yerine daha da bilenerek artmasıydı.

Ezgi abla da birkaç kez kapıma dayandı. Sesindeki o dert ortağı tınısıyla beni görmek, yüz yüze konuşmak istedi. Ama benim ruhum bir koza örmüştü etrafına; kimseyi içeri alacak, kimseye derdimi dökecek halim yoktu. Onu da nazikçe ama kesin bir dille geri çevirdim. Kimsenin tesellisi, o gün Revan’ın bankta bıraktığı boşluğu dolduramazdı.

Zihnimin karanlık dehlizlerinde ise sadece o an yankılanıyordu: Anlık bir cesaretle yapıştığım o sıcak dudakların tadı... Dudakları o kadar yumuşak, o kadar güvenli hissettirmişti ki, hayatım boyunca aradığım limanı bulduğumu sanmıştım. Ama o liman, beni fırtınanın tam ortasında bırakıp kapılarını yüzüme kapatmıştı. O anın hayaliyle uyuyor, o anın sızısıyla uyanıyordum.

Bu süreçte elim hiçbir şeye gitmiyordu. Gastronomiye olan tutkum, o rengarenk tatlılar, mutfağın o büyüleyici kokusu sanki bir başka hayata aitti. Yemek yapmak benim için bir aşk hikayesiyken, şimdi sadece evin içindeki o iki nefesin —annem ve Emrullah’ın— boğazını doyurmak için yerine getirilmesi gereken iğrenç bir mecburiyete dönüşmüştü. Onlar için tencere kaynatıyor ama kendim tek bir lokma bile yutamıyordum. Kendi yasımı tutarken, bedenimi beslemeyi çoktan unutmuştum.

Bir akşamüzeri, aynadaki aksimle göz göze geldim ve gördüğüm manzaradan dehşete düştüm. Saçlarım günlerdir taranmamış, birbirine karışmış bir çalı yığınına dönmüştü. Gözlerimin altı mor halkalarla çevrelenmiş, yanaklarım çökmüştü. Karşımda yirmi bir yaşında bir genç kız değil, hayatın sillesini yemiş, ruhu evvelinden yaşlanmış bitik bir Şeyda duruyordu.

Bu enkaz halimi gören Emrullah, her gün o zehirli diliyle üzerime çöküyordu:
— Ne oluyor be sana kadın? Bu halin ne? Ölü gibisin ortalıklarda! diye kükrüyordu.

Bilmiyordu ki, bu kadın kalbine yenik düşmüştü. Bilmiyordu ki, ruhu çoktan bu evden firar etmişti. Beni her bitik gördüğünde, televizyondaki ya da mahalledeki başka kadınların güzellikleriyle kıyaslıyor, bana bedelalar okuyordu.
— Kalk kendine çeki düzen ver! Rezil ettin beni iyice. Senin gibi kadına hayır mı gelir? diye hakaretler yağdırıyordu.

O anlarda içimden geçen tek bir cümle oluyordu: "Ne Revan seviyordu beni, ne de kocam olacak bu adam..." Görünüşe göre ben, kimsenin sevgisine, aşkına ya da şefkatine layık değildim. Bir fazlalıktım bu hayatta; bir cam kırığı gibi herkesin canını yakan ama en çok kendi parçalanan...

Gece yarısını çoktan geçmişti. Odanın sessizliği, kafamın içindeki gürültüyle yarışıyordu. Artık eskisi gibi pencere başına geçip Revan’ı gözetlemiyordum; ona bakmak, yaramı parmaklamak gibi geliyordu. Onun bana hediye ettiği, o hayallerimi süsleyen tarif kitabını elime aldım. Kapağına dokunduğumda bile parmak uçlarım sızlıyordu. Sanki her sayfayı çevirdiğimde onun o kendine has kokusu burnuma çarpıyordu. Belki de özlem beni halüsinasyonlar görecek kadar delirtmişti. Evet, onu nefesim kesilene kadar özlemiştim ama ona çıkan tüm yollar artık yüksek duvarlarla örülüydü.

Tam o sırada, kapı hayvan gibi bir gümlemeyle ardına kadar açıldı. Emrullah, kör kütük sarhoş bir halde, odanın ortasına devrildi. Sağa sola yalpalanarak, ağzından saçılan o iğrenç alkol kokusuyla yanıma geldi. Terli ve titrek elleriyle yüzümü kavrayıp dudaklarıma asılmaya çalıştı. Büyük bir tiksintiyle kendimi geri çektim.

— Neden geri çekiliyorsun be? Karım değil misin? Gelsene buraya! diye hırladı, gözleri şehvet ve öfke arasında gidip geliyordu.

— İğrenç kokuyorsun, git başımdan! dedim, sesimdeki nefret odanın buz kesmesine yetti.

Asıl sebep sadece alkol kokusu değildi; ona karşı içimde bir kırıntı dahi sevgi olmamıştı. Kalbim başka bir adama mühürlüyken, onun dokunuşu tenime atılmış bir asit gibi geliyordu. Ancak o, beni dinlemedi. Bir hayvanın vahşiliğiyle üzerime atıldı, kemerine asılıp pantolonunu soymaya çalıştı. Debelenerek, tırnaklarımı kollarına geçirerek onu ittirdim.

— İstemiyorum ya! Anlasana, istemiyorum seni! diye bağırdım hıçkıra hıçkıra.

O an, az önceki arzu dolu adam gitti; yerini o bildiğim, o tanıdığım canavar aldı. Bağırıp çağırarak etrafı dağıtmaya, çekmeceleri yere fırlatmaya başladı. Gürültüye annem yetişti öteki odadan. Emrullah’ı zor bela kolundan tutup dışarı çıkardı. Ama biliyordum; annem bunu beni korumak için değil, "evdeki eşyalar daha fazla zarar görmesin, mahalleli uyanmasın" diye yapmıştı. Annemin gözünde benim canım, bir yemek masası kadar bile etmiyordu.

Dağılmış, mahvolmuş odada tek başıma kalınca yatağın kenarına, soğuk zemine çöktüm. O gece, her zamankinden daha çok, daha derinden ağladım. Revan’ın hediye ettiği kitaba sanki bir can yeleğine sarılır gibi sarılarak ağlıyordum. O kitabın sert kapakları, sanki Revan’ın göğsüymüş gibi geliyordu. Gözyaşlarım, tariflerin yazılı olduğu sayfaları birer birer ıslatıyor, mürekkepleri dağıtıyordu.

— Ah Revan... Neden? dedim hıçkırıklarımın arasında. Neden sadece bir şans vermedin ki?

Gecenin o sağır sessizliğini bozan tek şey; bu soruyu bir zikir gibi tekrar edişim ve sayfaların üzerine damlayan yaşlarımın çıkardığı o sessiz, kimsesiz sesti. O gece anladım ki; ben o kitapta sadece yemek tariflerini değil, yaşayamayacağım o mutlu hayatın enkazını taşıyordum.