13. bölüm · ANKA:BAŞKA BİR EVRENDE
Bölüm 13 : Küllerinden Doğan Anka
Beyaz, tiril tiril bir tişörtün üzerine geçirdiğim kot tulum, beni ayna karşısında kronolojik yaşımdan çok daha genç gösteriyordu. Tıpkı ruhumun asılı kaldığı o taze yaş gibi... Tuhaf bir zaman paradoksunun tam ortasındaydım; ruhum henüz 22 yaşının hırçın sularında yüzerken, bedenim 31 yaşının olgun ve vakur hatlarını taşıyordu. Fakat bugün, o tulumun içinde kendimi sadece özgür hissediyordum.
Kapının melodik sesi koridorda yankılanınca içimdeki heyecan dalgası göğsüme vurdu. Eşiğe doğru adeta uçarak gittim ve kapıyı açtığım an, hiçbir engele takılmadan, korkusuzca Revan’ın boynuna sarıldım. Anneme doğru neşeyle, "Biz çıkıyoruz!" diye seslenip, güneşin altın sarısı ışıklarının altında bu yeni hayatın tadını çıkarmak üzere mahalleye ilk adımımızı attık. Eski dünyada, dedikodu çarklarının arasında ezilme korkusuyla yaptığımız o gölgeli orman yolu kaçamaklarından kat kat daha güzel, kat kat daha nefes aldırıcı olduğu kesindi. Sokaklar artık bizi gizlemiyor, aksine bizi selamlıyordu.
Yol boyunca neşeyle yüzüne bakıp, "Bugün beni nereye götürüyorsun bakalım Arkeolog Bey?" diye takıldım.
Muzipçe gülümsedi, gözlerindeki o bal köpüğü pırıltı güneşte daha da belirginleşti: — Sen bana o enfes pastanı tattırdın ben de seni tarihin derinliklerine çekeceğim. Önce müzeleri gezdireceğim, sonra da deniz kenarında derin bir soluk alırız, ne dersin?
— Harika olur, dedim içten gelen bir coşkuyla.
Aslında onunla gittiğim yerin, bastığımız toprağın zerre kadar önemi yoktu. Zihnimdeki o karmaşık kuantum hesaplarından, "Bu durum nasıl mümkün olabilir?" sorularının boğucu ağırlığından tamamen sıyrılmıştım. Sadece anı yaşayacak ve bu mucizenin tadını çıkaracaktım. Bu, hayatım boyunca en çok arzuladığım, mahrum kaldığım tek şeydi.
İlk durağımız, Revan’ın mesaisini harcadığı, adeta evi gibi gördüğü Arkeoloji Müzesi oldu. Taş duvarların ardında saklanan binlerce yıllık tarih, loş ışıklar altında sergilenen lahitler ve geçmişin tozlu izleri gerçekten büyüleyiciydi. Revan’ın her bir eseri anlatırken sesine yansıyan o tutku, beni tarihten ziyade ona bir kez daha hayran bırakıyordu. Zamana hükmeden bu devasa binanın koridorlarında, kendi zamanımızın ötesinde yürüdük.
Müze turundan sonra rotamızı sahil boyuna çevirdik. Sahilde dolaşan rengarenk baloncuları, pamuk şekercileri ve çocukların neşeli çığlıklarını duyunca içimdeki o küçük kız çocuğu kıpır kıpır oldu. 22 yaşından önceki o karanlık hayatımda da, çocukluğuma dair bu tür masum anıları yaşadığım pek söylenemezdi. Babam dünya iyisi, melek gibi bir adamdı ama maddi imkansızlıklar bana bu renkli dünyayı sunmasına hiçbir zaman el vermemişti. Şimdi ise her şeye yetecek imkanım vardı ama Şeyda artık 31 yaşına basmıştı. İçimde hafif, buruk bir sızı hissettim; bazı şeyler için geç kalmışlık hissi, insanın yakasını kolay kolay bırakmıyordu.
Revan’la birlikte dalgaların dövdüğü kayalıklara doğru geçip oturduk. Denizden esen hafif, tatlı bir meltem yüzümüze çarparak saçlarımı savuruyordu. Bal köpüğü rengindeki saçlarım, güneşin yansımasıyla daha da sarımsı bir tona bürünmüştü. Aynı güneş, Revan’ın gözlerindeki o muazzam bal köpüğü rengini de adeta patlatıyor, bakışlarını daha derin kılıyordu.
— Nasıl, benimle gezmek güzel miymiş? dedi, sesinde gururlu bir ton vardı.
— Harikaydı... dedim gözlerinin içine bakarak.
Bilmiyordu ki, bu hissettiğim şey "harika" kelimesinin fersah fersah ötesindeydi. 22 yaşındaki o çaresiz Şeyda, şu an yaşadığımız tek bir saniye için bile canını gözünü kırpmadan verirdi —ki zaten az kalsın veriyordu da.—
O an durup düşündüm; üzerimizde ne bir mahalle baskısının gölgesi vardı, ne de önümüzde duran aşılmaz bir engel... Belki de hayat, bizim için en doğru zamanı bu evrende ayarlamıştı. Her şey için, yepyeni bir sayfa açmak için tam sırasıydı. Ama yine de o eski dünyadan kalma korkularımla, önce bazı şeyleri garantilemem gerekiyordu.
— Sevgilin var mı? dedim bir anda.
Lafım dilimden dökülür dökülmez içimi ani bir pişmanlık kapladı. Kendime kızdım; durup dururken biraz patavatsızca ve fazla aceleci bir soru olmuştu.
Revan şaşırdı ama bozuntuya vermedi: — Hayır... Yok. Peki senin var mı?
— Eğer olsaydı, şu an burada seninle oturuyor olmazdım, dedim net bir sesle.
— Haklısın, doğru... dedi başını usulca sallayarak.
Tüm engeller, o görünmez duvarlar tamamen ortadan kalkmıştı. İçimde, bu adama ikinci kez aşkımı itiraf etme arzusu alevlendi. Ve bu sefer, o bankta yediğim o soğuk reddi tekrar yaşamak istemiyordum; duyacağım cevaptan içten içe ödüm kopuyordu. Mahalleye daha yeni taşınmışken, "Belki daha çok erken" deyip beni geri çevirmesinden korkuyordum. Ama bu yaşadığım şey her neyse, elimdeki bu devasa, büyülü fırsatı da korkaklığım yüzünden kaçıramazdım.
Revan’a doğru döndüm ve ciğerlerime derin bir nefes çektim. Kendimi yeniden o yangının ortasına atmaya, bir kez daha aşk itirafı yapmaya hazırlıyordum. Ya hep ya hiçti bu oyun. Ve bu, ömrüm boyunca yapacağım son itiraf olacaktı; vereceği cevap ikimizin de kaderini çizecekti. Eğer bu evrende de reddedilirsem, ne bu dünyada ne de başka bir boyutta asla ama asla bir daha aşkı denemeyecektim.
— Revan... Benim sana bir şey söylemem lazım.
— Dinliyorum, dedi merakla parıldayan gözlerini bana dikerek.
Onun o büyüleyici gözleri doğrudan gözlerime odaklanmışken bu kelimeleri fısıldamak o kadar zordu ki... Bir önceki dünyada, "Seni seviyorum," derken korkudan gözlerimi sımsıkı kapatmış, adeta bir uçurumdan aşağı atlamıştım. Ama bu sefer kapatmayacaktım; aksine, gözlerimi tam kalbinin aynası olan o gözlere dikecektim.
— Biliyorum, yani daha yeni tanıştık... Ama ben seni daha önce tanıyor gibi çok ısındım sana. —Aslında onu ruhumun en derin yerinden tanıyordum.— Ve bu ısınma bir arkadaş... Bir dosttan öte yani... Demek istediğim, ben senden hoşlanıyorum. Sana karşı çok yoğun bir sevgi besliyorum, dedim. Bunu söylerken gözlerimi bir saniye bile gözlerinden ayırmadım, ruhumu önüne serdim.
[İÇ SES] "Ben bu anı yaşadım, ayy daha fazla dayanamayacağım, kalbim duracak şimdi!"
Ellerimi sıkıca tutup bana baktı ve tebessüm etti.
-Bu kadar güzel duyguları bu kadar tatlı ve hoş birinden duymak içimi ısıtıyor heyecanımı pek yansıtmasam da tebbesümüm ve gözlerimi kaçırmamamdan anlayabilmişsindir.
-şeyy yani ne demek oluyor bu
[ İÇ SES] "kızım salak mısın oda istiyor işte"
Yanisi şu diyerek yaklaşarak dudaklarıma minik bir buse kondurdu. O an heyecandan bayılmak üzereydim.
Sahil boyunca yan yana yürürken, bu kez parmaklarımızın birbirine kenetlenmesinin, el ele tutuşmanın verdiği o sonsuz sevinci ve tatlı utangaçlığı yaşıyordum. Mahalleye de hiç çekinmeden, el ele girdik. Bir anlık eski alışkanlıkla elimi yavaşça çekmek, bırakmak istedim. Revan izin vermedi, parmaklarını daha sıkı kenetledi:
— Utanma ya... Bilsin tüm mahalle benim sevgilim olduğunu, dedi meydan okurcasına.
Beni tam bizim evin önüne bırakacaktı ki, karşı sokaktan annem ve Nebahat teyzenin ellerinde pazar poşetleriyle, yan yana koyu bir sohbete dalarak geldiklerini gördük. Bizi o şekilde, parmaklarımız kenetli vaziyette görünce adımları anlık bir şaşkınlıkla tekledi. Fakat hemen sonrasında, gözlerinde evlatlarının mutluluğunu gören o kadim ebeveyn memnuniyeti, o sıcak rıza belirdi.
Revan’ın elini hafifçe bırakıp annemin elindeki ağır poşetleri yüklenerek hızla eve geçtim. Kapı kapanır kapanır kapanmaz annem, o bildiğimiz "dedikodu tutkunu anne" modunu anında aktifleştirdi: — Ne ara oldu kız? Ciddi misiniz? Doğru düzgün anlat bakayım! diye soruları ardı ardına sıralamaya başladı.
— Anneeee... Daha çok yeni, lütfen üstüme gelme, diyerek yanaklarım al al mutfağa kaçtım.
— Tamam tamam, siz gençlere de bir şey sormaya gelmiyor hemen kaçın! dedi arkamdan gülerek. "Ama ne yalan söyleyeyim, efendi çocuğa benziyor, pek efendi..."
En azından bu dünyada annemin kutsal onayını alabilmiştim, bu bile dünyalara bedeldi. Eminim şu dakikalarda Revan da karşı evde Nebahat teyze tarafından tatlı bir sorguya çekiliyordu.
Gece karanlığı odayı kapladığında, yatağımda dönüp dururken telefonum titredi. Revan arıyordu. Heyecanla açtım açmaz:
— Sevgilim... Uyumadan önce o güzel sesini duymak istedim, dedi içimi eriten bir tonla.
— Seni şimdiden çok özledim... Eve girer girmez annem sorgu odasına alınca beni, telefonu ancak elime alabildim.
— Ahaha, sana da mı sorgulama seansı yapıldı? diye neşeyle güldü.
Ben de kıkırdayarak cevap verdim: — Sana da mı oldu desene? Bu ikisi bir araya gelince anlaşılan o ki tek mevzuları biz olacağız, şimdiden belli oldu.
— Beni rehberine ne diye kaydedeceksin bakalım? dedi, sesindeki tonla adeta liseli aşıklar gibiydik şu an.
— Bilmem... Arkeolog olduğun için, toprağın altından çıkardığım en değerli şey anlamında "Hazinem" diye kaydetmeme ne dersin? dedim gülerek.
— Bana fazlasıyla uyar, dedi keyifle.
Ama benim aklımda, kalbimin en derin köşesinde çok başka, çok daha kutsal bir gerçek yatıyordu. Bu bize kaderin sunduğu ikinci bir şanstı. Dudaklarımı ısırdım:
— "İkinci Şansım"... Evet, seni böyle kaydedeceğim.
Revan’ın sesindeki şaşkınlık ve hafif kıskançlık tınısı telefondan bile hissediliyordu: — Yaa... Peki o zaman senin birinci şansın kim bakayım?
— Ne oldu? Kıskandın mı yoksa sen?
— Yok canım, ne alakası var... dedi ama sesi hiç de öyle söylemiyordu, düpedüz kıskanmıştı.
Gülümsemem büyüdü, gözlerim loş tavana daldı: — Seni daha önce de tanıyor gibiyim Revan. Ve öncesinde, bir başka zamanda sana hiçbir şekilde kavuşamamıştım. Ama şimdi tamamen seninleyim... O yüzden, sen benim bu hayattaki ikinci şansımsın.
Bu açıklama, ona gidip de; "Biz aslında seninle beraber bir uçurumdan aşağı yuvarlandık, ben 31 yaşındaki halimle uyandım ve sen o eski dünyada 22 yaşındaki beni sadece bir kardeş gibi görüp kalbimi paramparça etmiştin" demekten çok daha makul ve mantıklı bir açıklamaydı. Sevgilisinin aklını kaçırdığını düşünmesini kimse istemezdi ne de olsa.
— Peki, o zaman ben seni ne diye kaydedeyim benim güzel pastacım? diye sordu.
O an durdum... Zihnimin içinde eski anılar, o acı hatıralar birer birer depreşti. O son gün... Ezgi ablanın Doğum günü kutlaması... Revan’ın cebinden çıkardığı gümüş kutu... Anka kolyesi... Uçurumun kenarındaki o son saniyeler... Ve kulağıma fısıldadığı o son nefes: "Hakkını helal et Anka..."
Her şey o salise zihnimde bir yıldırım gibi çaktı, taşlar yerine oturdu! Anka bendim... O kolye aslında Ezgi’ye değil, tamamen bana ait bir hediyeydi! Ama ben o gün sözünü sitemle, öfkeyle kesip kalbini kırdığım için sinirlenmiş ve kolyeyi Ezgi ablaya vermişti . Anlamıştım...
— Aşkım? Orada mısın, daldın yine?
— Anka... dedim fısıltıyla.
— Efendim?
— Beni rehberine "Anka" diye kaydet Revan...
— Peki... Peki benim güzel Ankam.
Telefonu kapattıktan sonra göğsüme bastırdım. Evet, ben bir Anka kuşuydum; kendi küllerinden, o eski dünyanın acılarından ve yangınlarından yepyeni bir boyutta doğan o efsanevi kuş... Bu evrende küllerimden daha güçlü doğmuştum. Beni canından çok seven melek gibi bir annem vardı, hayallerimin mesleğine sahiptim ve en önemlisi... Sevdiğim adamın elleri ellerimdeydi. Anka küllerinden doğmuştu ve bu sefer o gökyüzünde özgürce uçacaktı.
