8. bölüm · Adını Kanla Yazdım

(7) Bölünmüş Ruhlar

F.Z. S.

Bölümler
1 Giriş 2 (1) Kanlı İntikamın Başlangıcı 3 (2) Kırık Düşler 4 (3) Karanlıkta Bir Işık 5 (4) Bir Adım Daha Yakın 6 (5) Kaderin Oyunu 7 (6) Hayaller Üzer 8 (7) Bölünmüş Ruhlar 9 (8) Yara ve Yanık İzleri 10 (9) Karanlık Gece 11 (10) La Rosa Proibita 12 (11) Ateşle Barut 13 (12) Yasemin Çiçeği 14 (13) Kan ve Gül 15 (14) Dikiş Tutmaz Yaralar 16 (15) Ölümün Kıyısında: Nabız 17 (16) Seçimler ve Pişmanlıklar 18 (17) Geçmişin İzleri 19 (18) Azrail ve Kurban 20 (19) Çatlayan Duygular 21 (20) Yaşamak ve Yanmak 22 (21) Açığa Çıkan Sırlar 23 (22) Mezarlık Çiçeği 24 (23) Gül ve Kül 25 (24) Değişen Ruhlar 26 (25) Gölge'nin Yasaklı Gül'ü 27 (26) Cehennemin Kral'ı 28 (27) Ölmek İçin Yaşamak 29 (28) Küçük Can Kırıkları 30 (29) Gözlerindeki Gözlerim 31 (30) Kor Olan Canlar 32 WP KANAL 33 (31) Bıçak ve Yarası 34 (32) Yok Olan ve Var Olan Duygular 35 (33) Ateşten Gül 36 (34) Çelişki 37 (35) Sönecek Umut Işıkları 38 (36) Enkazında Kalınan Hayaller 39 (37) Duygular Da Ölür 40 (38) Özgür Ama Tutsak 41 (39) Ortak Yaralar 42 (40) Geç Kalan Keşkeler ve Hiç Gelmeyecek Olan İyikiler 43 (41) Cehennem'in Kraliçe'si 44 (42) Kahpe Yazgı (Sezon Finali) 45 Okurlar'ıma... 46 (43) Can Yanığı 47 (44) Daire: 543 48 (45) Gözyaşından Öpücük 49 (46) Aşk ve İhanetin Arasında Sıkışan Ruh 50 (47) Yalancı ve Yabancı Hayat 51 (48) Tanrı ve Tanrıça 52 (49) Hayal Hırsızı 53 (50) Kesik Bileklerle Buzun Üzerinde Dans 54 (51) Kırmızı Güller Çabuk Solar 55 (52) Kızgın Değil Kırgın 56 Wp kanal 57 (53) Kandan Gözyaşları 58 (54) Kırık Kalpler ve Ölü Ruhlar 59 (55) Nefessiz Kalan Duygular 60 (56) Kalp Kırıkları ve Güven Parçaları 61 (57) Solan Canlar 62 (58) Kader Ağları

"Bizim ruhumuz geçmiş, şimdi ve gelecek olmak üzere üçe bölünmüştü..."

Hayat, bildiği gibi davranmayı severdi. Bazıları ona semer vurmayı başarırdı, bazıları ise başaramazdı. Başaramadığımız zaman hayat bildiği gibi akıp giderdi. Yol arkadaşı da kaderdi. Benim ikisiyle de pek aram yoktu.

İçinde bulunduğum taksinin Serkan'ın evinden ayrılmasından ve benim bir oyunu daha kaybetmemin üzerinden yarım saat geçmişti. Bu süre içinde geçirdiğim sinir krizleri yorulmama sebep olmuştu. Kafamı arabanın camına yaslamış yanından geçip gittiğimiz ağaçları izliyordum. Çiftliğe yaklaşıyorduk ama benim onunla karşılaşacak mecalim yoktu.

"Her gün karşılaşıyor musun böyle bir manzarayla?" diye sordum arada bir bana kaçamak bakışlar atan taksiciye. Geçirdiğim sinir krizlerinden sonra ilk defa konuşan ben olmuştum. "Veya şöyle sorayım: kaç kez karşında bir kadın tehdit edildi, şiddete, tacize uğradı ve sen sessiz kaldın, sessiz kaldınız?" O pislik ambulans şoförü yüzünden bu tuzağa düşmüştüm belki de?

Bana cevap vermek yerine yola bakmaya devam etti. "Tabii senin gibi bir günahı bende işleseydim, bende konuşamazdım." Bitik durmama rağmen ses tonum oldukça güçlü çıkıyordu. "Ama çekeceksin bu günahının cezasını." Benim gibi. "Belki şimdi değil ama ileride çok çekeceksin." Eğer ben sekiz yaşındayken o polis amca, "Yangın nasıl çıktı, kızım?" diye sorduğunda ben susmasaydım şuan bunların hiçbiri yaşanmıyor olurdu. Eğer ben susmak yerine haykırsaydım o adam hakettiği yerdeydi. Benim son yirmi yılım sessiz kalarak, korkarak, ağlayarak, vicdan azabı çekerek geçmeyecekti.

Herkesin bir pişmanlığı vardır. Herkes keşkeden oluşan boncukları bir ipe dizer ve o pişmanlığın boynuna asar. Benim en büyük pişmanlığım on yıl boyunca susup korkarak oturmak olmuştu. Ben bu pişmanlığın farkına üniversiteyi kazandığımda varmıştım. İşte tamda bu yüzden üniversiteye giden Işık'la önceki Işık çok farklıydı. Üniversiteden önceki Işık bir arabaya yalnız binemezken üniversiteye giden Işık Blue Angel'ın Kızıl Melek'i olmuştu.

"İyi para verdi mi bari?" diye sordum alayla. "Yoksa seni de mi canınla tehdit etti?" Beni canımla tehdit etmişti. Serkan'la, Eren'le, ailemle... Taksici yine cevap vermedi. "Buradan çıkıp polise gidersen bel-"

"Abla, yaşatmaz." dedi taksici en sonunda. "O an orada ona karşı gelseydim seni de beni de yaşatmazdı. Şuan seni bıraktıktan sonra polise gidip her şeyi anlattığımda da ailemi yaşatmaz."

Haklı olabilirdi ama bunu düşünemeyecek kadar öfkeliydim. "Nasıl yaşatmıyor ya? Dağ başımı burası? Yok mu adalet?"

"Yok, abla. Yok. Hâlâ farketmedin mi sen bunu? Hem olsada onun gibi adamlara işlemiyor adalet. Onlar kendi adaletini yazıyor." Daha fazla konuşmayacağını belli edercesine dikiz aynasından kısa bir süreliğine yüzüme baktı sonra tekrar önüne döndü.

Dudaklarımı sımsıkı birbirine bastırdım. Daha yirmili yaşlarının başındaydı. Böyle konuşacak kadar ne yaşamıştı kim bilir? Bak, Işık. Hayat sadece sana kötü davranmıyormuş. Tüm belalar seni bulmuyormuş. Yalnız değilmişsin.

Çiftlik görüş açıma girdiğinde sertçe yutkundum. Saniyeler sonra uyandığım kâbusa yeniden uyuyacaktım. Nitekimde öyle oldu. Taksi yavaşladı ve çiftliğin büyük tahta kapısının önünde durdu. Ben dudaklarımı kemirmeye başladığımda arkamızdan gelen siyah bir araba çiftliğin açık kapılarından içeri girdi. Takip mi ediliyorduk biz en başından beri?

Son bir kez dikiz aynasından taksiciye baktım. "Işık Solman, ben." dedim doğrulurken. Gözleri şaşkınlıkla açıldı. "Şu güvenlik şirke-"

"Evet onların. Eğer buradan kurtulduğumda hâlâ yaşıyor olursam seni bulurum." Bir şeyler söylemesini beklemeden kapıyı açtım ve arabadan indim. İsmini bilmiyordum ama söz verdiğim gibi onu bulacaktım. Bu yaştayken konuştuğu şeyler çok şey yaşadığını gösteriyordu. Ona yardım edebilirdim.

Taksi, dönüp geldiğimiz yoldan gittiğinde çiftliğe doğru bir adım attım. Bacaklarım daha fazla beni taşıyamayacağını belli edercesine titriyordu. Bunun sebebi açlık mıydı, fazla koşmuş olmam mıydı, dikişlerimin patlamış olma ihtimali miydi yoksa korkuyor olmam mıydı bilmiyordum.

Çiftlikten iki siyah takım elbiseli adam yanıma geldiğinde dizlerimin üzerine çöküp ağlamak istedim. Birisi kolumdan tutmak istediğinde geri çekildim. "Dokunma." Soğuk ve net çıkan sesim onu durduran şey oldu. İkisi de bir adım geri çekildi.

Onları umursamadan yavaş adımlarla çiftlikten içeri girdim. Kâbusum, cezam az önce çiftliğe giren siyah arabanın yanında dikiliyordu. Parmakları arasındaki sigarayı yere atıp ayağının ucuyla ezdi. Bu kadar rahat tavırlar sergilemesi damarlarımda kan yerine öfke ve nefretin akmasına sebep oluyordu.

Ellerim iki yanımda yumruk olup tırnaklarım avuç içlerimi kanatırken damağımı dişlediğimin daha yeni yeni farkına varıyordum. Öfkemi içimde yaşayıp kendime zarar veriyordum ve bu huyumdan nefret ediyordum.

Kayzer'i umursamadan yanından geçmek üzereydim ki, "Nasılmış sevgilin?" diye sordu. "Keyfi yerinde miymiş?"

İşte o an bende zincirlerin koptuğu andı. Aramızdaki o bir adımı sıfırladım ve siyah gömleğinin yakalarından tutup onu arkasındaki arabaya yasladım. Benden böyle bir şey beklemiyor olacak ki karşı koyamamıştı.

"Bir daha sevdiklerime dokunursan seni de kendimle birlikte yakarım, Al Capone." dedim her kelimenin üzerine basa basa. "Bunu da kanımla yazarım ama bu kez son satır olur."

Söylediklerimle önce kaşlarını çattı ama sonra dudağının kenarı alayla yukarı doğru kıvrıldı. "Şuan fazla yakınsın, Doktor." dedi. "Tehlikeli."

Tiksinerek ellerimi ondan çektim ve birkaç adım geriledim. "Allah senin de senin itin olanlarında belasını versin." Bu adama olan nefretim, Altan'a olan nefretimle yarışırdı. Önüme dönüp ahıra doğru bir adım atmıştım ki dönen başım daha fazla ilerlememe izin vermedi. Bir anda tüm dünyam karardı bacaklarımın titremeye başlamasıyla.

Üçüncü gündü ağzıma lokma girmeyeli. Yiyemiyordum ki. İştah açıcı ilaç almadan yiyemezdim de. Ağzıma attığım her lokmada midem bulanıyordu ama midem boş olduğu için kusamıyordum ve kasılmalarım başlıyordu.

Sertçe yutkunup başımın dönmesini umursamadan bir adım daha atmaya çalıştığımda yer ayaklarımın altından çekilir gibi oldu. Tam yere düşecekken birisi belimden tuttu. Parfümünün ve az önce içtiği sigaranın kokusunu soluduğumda bu kişinin Kayzer olduğunu anlamıştım. Bana dokunmasını istemiyordum ama buna engel de olamıyordum.

Karanlıktı etraf. Gözlerim mi kapalıydı? Gece mi olmuştu? Yoksa ben kendi karanlığımda mı boğuluyordum? İsmi Işık olan birisinin karanlığı olur muydu ki? Oluyormuş demek ki.

Ayaklarımın tamamen yerden teması kesildiğinde Kayzer'in beni kucağına aldığını anladım. Bunu başkasının yapmış olması mümkün değildi çünkü onun kokusunu soluyordum. Kokusu burnumdaydı, elleri üzerimde. Bu durumdan her ne kadar hoşlanmasamda ağzımı açıp da tek kelime edemiyordum. Bedenim beynimin kontrölünden çıkmıştı, şuan bir işlevi olmayan et ve kemik torbasıydı.

༻༺

"Konuşmamakta ısrarcı mısın hâlâ?" Annemin sorusuyla yerimde rahatsızca kıpırdandım. Küçücük bedenimle annemin yattığı yatağın tam karşısında dikilmiş, açık mavi tüllerden oluşan elbisemin eteklerinden tutmuş tatlı tatlı salınıyordum. Annem uzandığı yerden elimi tuttu ve beni yatağa doğru çekti. "Niye dikilmiş sabah sabah bu prenses karşıma?" diye sordu zayıf çıkan sesiyle. Annem son zamanlarda hep hastaydı. Göz altları mosmordu ve sesi hep kısık çıkıyordu.

Babam banyodan çıkıp yanımıza geldi ve yatağın boş kısmına oturdu. Kollarını uzatıp beni kucağına aldığında ve dizinin üzerine oturttuğunda gülümsedim. "Bu ne güzellik..." diye mırıldandı şekil vermeye çalıştığım ama pek de beceremediğim saçlarıma bir öpücük bırakırken. Bir elini düşmeyeyim diye belimde tutarken diğer eliyle elbisemin düşen omzunu düzeltti. Bu elbiseyi bana o almıştı.

Kafamı göğsüne yasladım. Güvenliydi burası. Mayıştırıyordu. Uykumu getiriyordu. Belki de uykumu getiren babamın verdiği güven duygusu değil de sabahın altısında uyanmam olmuştu? Altıda uyanma alışkanlığım o gün başlamıştı.

"Neden uyanıksın bu saatte?" diye sordu babam. Annem sessizce bizi izliyordu. Başımı babamın göğsünden kaldırmadan konuştum: "Bugün sekiz yaşına giriyorum ya baba?" Sesim uykulu çıkıyordu. Gözlerim ağırlaşıyordu. Etrafı bir sis bulutu kaplıyordu.

Az önce söylediklerime annemde babamda güldü. "Bugün değil, güzelim." dedi babam gülüşlerinin arasından. "Yarın doğum günün senin."

Doğrulup babamın gözlerine baktım. Benimkilerle aynı olan gözlerine. "Gerçekten mi?" diye sordum masumca.

Babam olumlu anlamda usulca başını salladı. "Bugün on sekiz şubat. Senin doğum günün şubatın on dokuzu." Olumsuz anlamda başını salladı. "Giymiş bir de kış günü bu elbiseyi." Beni kucağından indirip ayağa kalktı ve annemin üzerindeki yorganı araladı hafifçe. Annemde sanki babamla sözsüz anlaşmışlar gibi yana kaydı.

Babam beni yeniden kucağına alıp annemin yanına yatırdı ve ikimizinde üzerini sıkıca örttü. "Güzelliklerim..." diye mırıldandı annemle bana bakarken. Eğilip önce annemin alnına sonrada benim alnıma öpücük kondurdu. Beni öperken gözlerimi kapatmıştım.
Gözlerimi araladığımda gördüğüm son şey babamın odanın kapısından çıkmasıydı. İşe gidiyordu. İşe hep erken giderdi. Bazen sırf sabahları ona 'günaydın' diyebilmek için erken kalkardım ama kaçırırdım çoğu zaman.

Evin dış kapısının da kapandığını duyduğumda yatakta dönüp annemin göğsüne sokuldum. Annem çok sıcaktı. Saçlarıma bir öpücük kondurdu. "Güzel kızım benim." dediğini duydum. Sonradan bir şeyler daha söyledi ama ne dediğini algılayamayacak kadar uyku bastırmıştı.

Uyku tamamen küçük bedenimi etkisi altına aldığında az önceki sis de beni alıp gökyüzüne çıkardı...

Hayır, ben hiçbir zaman böyle bir an yaşamamıştım. Beynimin bana oynadığı oyunlardan bir tanesiydi sadece. Gerçek değildi. Gerçek olamayacak kadar güzel bir rüyaydı. O kadar güzel bir rüyaydı ki gerçek olması imkânsızdı.

Dakikalar önce uyanmış tavana bakarak gördüğüm rüyayı düşünüyordum. Kaldığım odayı hiç incelememiştim ama rahat bir yatakta yattığımı anlayabiliyordum. Ayrıca kolumada bir serum takılıydı. Serumum biter bitmez kalkacaktım buradan.

Açlıktan, o kadar yol koşmaktan ve geçirdiğim sinir krizlerinden dolayı bayılmıştım. Aklımdaki tüm düşünceler birbirine karışmıştı. Beynim zonkluyordu. Uyumak ve bir daha asla uyanmamak istiyordum.

Gözlerimi tavandan ayırıp serum torbasına baktım. Bitmek üzereydi. Doğrulup sırtımı yatak başlığına yasladım. Beyaz mobilyalarla döşenmişti kaldığım oda. Büyük ve genişti. Açık pencereden içeriye doğru hafifçe esen rüzgârla perdeler uçuşuyordu. Oda, evimdeki odamla aynı büyüklükteydi. Makyaj masası, büyük giysi dolabı, kitaplık, iki koltuk ve koltukların arasındaki beyaz sehpa... Sehpanın üzerinde bordo bir vazo vardı ama görebildiğim kadarıyla boştu.

Serum bittikten sonra koluma bantlanmış iğneyi çıkarttım. Üzerimde hâlâ aynı kıyafetlerim vardı ve berbat kokuyorlardı. Bacaklarımı yavaşça yataktan ayrılıp ayağa kalktığımda başım döndü ama fazla sürmedi. Bir an önce Kayzer'le konuşup bu işin bitmesini istiyordum. Bırakacaksa bıraksın, bırakmayacaksa öldürsün. Oyunlarından sıkılmıştım artık.

Odanın içinde birkaç adım attığımda kapı tıklatıldı. Bu sefer de yataktan kalktım diye tehdit edilmeyecektim değil mi?

Kapı açıldı ve o sarışın koruma elinde bir kutuyla kapının önünde belirdi. "İçeri girebilir miyim?" diye sordu mesafeli bir nezaketle.

"Gir?" diye soludum her şeyden habersiz. Başını olumlu anlamda bir kez sallayıp içeri girdi ve elindeki kutuyu az önce kalktığım yatağın üzerine bıraktı. "Ne bu?" Cevap vermeyeceğini bile bile sormuştum bu soruyu. Düşündüğüm gibi oldu. Bana cevap vermek yerine arkasını dönüp odadan çıktı ve arkasından kapıyı kapattı.

Sertçe nefes verip kutuya yaklaştım. Eğer kapağını açarsam bomba patlar mıydı? Açayım diye konulmuştu bu kutu buraya değil mi? Keşke kendi kendime sorduğum soruları ilgili kişilere de sorabilseydim ve cevap alabilseydim.

Kutunun kapağını açtığımda kaşlarım çatıldı. Kutunun içinde beyaz bir elbise ve elbisenin üzerinde de kimliğim vardı. Kimliğimi elime alıp daha yakından baktığımda gözlerime inanamadım. Gözlerimi kapatıp tekrar açtım ve yeniden baktım parmaklarım arasındaki kimliğe. Benim soyadımı mı değiştirmişlerdi?!

Işık Özgür...

Annemin kızlık soyadını almıştım. İyi de bu nasıl olmuştu?! Uyuyordum ben! "Sokayım o sikik beynine, Al Capone..." diye fısıldadım dişlerimin arasından. Kimliği yatağın üzerine gelişi güzel fırlatıp ellerimi saçlarımdan geçirdim. Bu ne tür bir oyundu? Gerçek miydi bu kimlik?

Serum kafa yapmıştı herhalde. Olmayan şeyler görüyordum.

Kapı yeniden açıldığında odanın içinde volta atmayı bırakıp o tarafa doğru baktım. Tüm sorularıma cevap verebilecek tek kişil vardı ve o da tam karşımda duruyordu. Üzerindeki siyah gömleğin kollarını yukarı doğru kıvırmıştı. Gömleğiyle aynı renk pantolonu ve ayakkabıları her haliyle pahalı olduğunu belli ediyordu. Tepeden tırnağa süzdüm onu boş gözlerle. Ben bu haldeyken karşımda bu kadar şık durması onu öldürmeyi arzulamama sebep oluyordu.

Kayzer, birkaç saniye yüzüme baktıktan sonra yatağın üzerindeki açtığım kutuya çevirdi gözlerini. Dudağının kenarı büyük bir alayla yukarı doğru kıvrıldığında yumruklarımı sıktım. "O kimlik de ne demek oluyor?" dedim kendime engel olmaya çalışarak. "Soyadımı mı değiştirdin sen?"

Rahat tavrından taviz vermeden çenesiyle kutuyu gösterdi. "Görmedin mi zaten?"

"Ne hakla?!" diye bağırdım daha fazla dayanamayarak. "Ne hakla ya?! Ne hakla yapabiliyorsun böyle bir şeyi?!" Bunun yapılabilmesi için benim imzam falan gerekmiyor mu?! Ya kimse sormadı mı kimliği değiştirirken bu kadın kim diye?!

Sakin ol, Işık. Altan'dan dolayı ta on sekizinde değiştirmeyi istiyordun zaten. Sakin.

"Takma fazla. Nasıl olsa yine değiştireceksin." dedi benim aksime sakince. Derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştım.

Bağırman da sinirlenmen de sana zarar veriyor, Işık. Hiç kimseye bir halt olduğu yok.

"Bu sefer de ismimi mi değiştireceksin? Doktor yaparsın belki, ha?" Sinirle güldüm kendime engel olamayarak.

"Yok, hayır." Olumsuz anlamda başını salladı. "İsmin gayet güzel."

"Ee, o zaman ne?" Bilmece gibi konuşmasa ne demek istediğini anlardım belki. "Niye değiştiriyorsun bir daha?" Anladım. Doğum tarihinin altına ölüm tarihini de yazdıracak. Öyle bir şey yapılabiliyor mu ki? Ah, pardon. Söz konusu Kayzer Toralı olunca imkânsızın da bir sınırı var.

Derin bir nefes aldı, Kayzer. Bunu kalkıp inen omuzlarından anlamıştım. Öne doğru bir adım attığında onunla eş zamanlı olarak ben de arkaya doğru bir adım attım. Bana yaklaşmasını istemiyordum. Bunu hemen farkedip adım atmayı bıraktı. "Evleneceksin." dedi sert ve otoriter bir sesle. Alaycı tavırları bir anda buhar olup uçmuştu.

Sarfettiği o tek kelimeyle bir şey anlamadığım için nasıl tepki vereceğimi bilemedim. "Evet?" diyebildim en sonunda. Sonuç olarak Serkan'la evlenmeyi planlıyordum. Bunun gerçek olacağına deli gibi inan tarafıma benim bile gülesim geliyordu. Daha bu sabah ikimizde ölümle burun buruna gelmiştik. O ölseydi bende ölürdüm. Bu yüzden ölmemesi için her şeyi yapardım.

Ölmemesi için, ölmememiz için.

Kayzer, bir elini saçlarından geçirdi. Duruşunu dikleştirdi. Zaten nefes alsa korkan ben, şimdi bu tavırlarıyla yok olmak istiyordum. Yutkundum sertçe. Birazdan söyleyeceği şeyden sonra son nefesimi verecek gibi hissediyordum.

Açık kahverengi harelerine benim mavilerime kilitledi. Gözlerimi kaçırmak istedim ama bir şey engeldi buna. Ve o tek kelime çıktı dudaklarının arasından: "Benimle."

Beynim işlevini yitirirken tüm bedenim şok dalgasıyla elektirikle çarpılmış gibi titredi. Dudaklarım şaşkınlıkla aralanmıştı. Gözlerimi artık gözlerinden çekebilirdim ama bunu yapmıyordum. Hareket etsem sanki... Sanki nefes alsam anlayacaktım söylediklerini ve işte o zaman benim cehennemim olacaktı.

"Soyadımı alacaksın. Tüm dünya bunu duyacak." diye konuşmaya devam etti, Kayzer.

"Biz... Sen... Nasıl... Bir dakika ya..." Çalışmayan beynimi çalışmaya zorladığımda saçmalamaya başlamıştım. Gözlerimi sımsıkı kapatıp saniyeler sonra tekrar açtım. Birkaç kez bunu yapmayı tekrarladım ama değişen hiçbir şey yoktu. Tırnaklarımı sol koluma geçirdim. Hayır, kâbus görmüyordum. Oysa her rüyadan sonra bir de kâbus görürdüm.

Gözlerimi yerden ayırıp Kayzer'e baktım. "Ne saçmalıyorsun ya sen?" diye sordum soğuk sesimle. Kayzer, kısa süreliğine yatağın üzerine baktığında ben de baktım. Kapağı açık kutunun içindeki beyaz elbise çok hafifte olsa gözüküyordu. Kendimi tutamayarak güldüm ama kesinlikle eğlenmiyordum.

"Şaka olsun... Allah'ım yalvarırım bu bir şaka olsun..." Ellerimi sertçe yüzümden geçirdim. Değildi. Gerçekti ama kabullenmek istemiyordum. "Evleneceksin." diyordu. "Benimle." diyordu. "Soyadımı alacaksın. Tüm dünya bunu duyacak." diyordu. O kadar ciddiydi ki tüm çıkış yollarını tıkamıştı.

"Delirdin mi sen?" diye sordum bir anda ciddileşerek. Öne doğru bir adım atmış ona yaklaşmıştım. "Daha dün kafama silah dayamıştın bugün ne evliliği?!" Bu ne saçma bir durumdu böyle!

"Daha bu sabah, Al Capone..." Bir adım daha attım ona doğru. "Daha bu sabah tehditler yağdırdık birbirimize!" Sesim giderek yüksek çıkıyordu. İsyan eder gibi iki yana açtım kollarımı. "Biz birbirimizi yolda görsek selam vermeyiz ya!" Adam kalkmış evlilikten bahsediyordu!

Sağ elimi görebileceği şekilde yukarı kaldırıp alyansımın olduğu parmağımı oynattım. "Bu sabah beni canıyla tehdit ettiğin adamın yüzüğü." Açık kahve hareleri yüzüğümde oyalanıyordu. "Bu ne demek oluyor biliyor musun?" Gözlerini alyansımdan ayırıp gözlerime kilitlediğinde yutkunmamak için zor tuttum kendimi. "Başkası var demek. Ben zaten bir başkasıyla evleneceğim demek!" Ben daha ne diyeyim?!

Sinirle söylediğim her şeyi sakince dinlemişti. Kaşlarını çatmıştı sadece. Başını hafifçe omzuna doğru yatırdı. "Bitti mi?"

Boş boş baktım yüzüne. Söylediğim hiçbir şeyi umursamıyordu. Boşunaydı. Ne söylersem kabul etmeyecekti ve daha kötüsü de konuşmaya devam ettiğimde yine bir sevdiğimin canıyla tehdit edilecektim. Evlenecek miydim? Hayır.

"Delisin sen..." Konuşurken gözlerinin içine baktım. "Tedavi olman gerekiyor, ruh hasta-"

Bileğinden tutup beni kendine doğru çektiğinde göğsüm göğsüne çarptı. Parmakları sıkıca kavramıştı bileğimi. Yüzü yüzüme çok yakındı. "İçimde bu kadar nefret varken seninle evlenmek kolay mı sanıyorsun?" dedi gözlerini bir an bile gözlerimden ayırmayarak.

"Kalbim bir başkası için atarken seninle evlenmek kolay mı sanıyorsun?" Kolumu sertçe kendime doğru çektiğimde temasından kurtuldum ama ondan uzaklaşmadım.

"Herkesin yaşaması için."

"Yapma şunu!" diye isyan ettim. "Şunu yapma artık!" Tehdit edilmekten bıkmıştım. En kötüsü de yine tehdit ederse kabul ederdim evlenmeyi. "Bak..." Derin bir nefes aldım. "Her neyse bu saçmalığa bir son ver artık."

"İsimlerimiz yan yana olacak, Doktor. Biz değil." Başını olumsuz anlamda salladı. "Asla olmayacağız." Soğuk sesi omur iliğimden başlayan bir ılıklığın yavaşça tüm bedenime yayılmasına sebep oldu. Her şeyi kafasında halletmişti aslında değil mi? Buraya bana soru sormaya da gelmemişti. Haber veriyordu. Dalga geçer gibi. Ne söylesem anlamayacaktı.

"Hata yapıyorsun!" diye çığlık attım bir ayağımı yere vururken. "Anlamıyorsun! Delilik bu..." Sesim sonlara doğru kısılmıştı. "Hiç mi vicdanın yok ya senin?"

Cevabını biliyorsun, der gibi baktı gözlerime. Birkaç adım geriledim. Kabullenmek istemiyordum. Susup sinmek istemiyordum ama bundan başka bir şey de yapmıyordum. Sırtım duvara çarpana kadar geriye doğru adımlar attım. Kayzer her hareketimi izliyordu. Bir elimle koluma sakladığım makası yokladım. Hissetmiyordum. Yoktu, almışlardı.

Gözlerim ani bir refleksle sağ elimin yüzük parmağındaki alyansa çevrildi. Sevdiğim için sevdiğimden vazgeçebilir miydim? Sıkıntılı bir nefes verip duvarın dibine oturdum. Bacaklarımı da odanın içine doğru uzattığımda her şeyden vazgeçmiş gibiydim. "Altan ortaya çıksın diye yapıyorsun değil mi?" Yüzümde buruk bir tebessüm oluştu. "Tüm dünya bunu duyacak, derken bunu kastediyordun." Olumlu anlamda başımı salladım. Yavaş yavaş çözüyordum. "Eğer kızına soyadımı verirsem dayanamaz çıkar ortaya, diye düşünüyorsun." Yanılıyordu. Değil düşmanıyla evlensem, ölsem bile gelmezdi o.

"İki dakikan var." dedi. Az önce söylediklerimi hiç duymamış gibiydi. "İki dakika sonra aşağıda ol." Arkasını dönüp oadadan çıktığında ardından kapanan kapıyla bakışıyordum. Kapının görüntüsünü bulanık görene kadar baktım öylece. Gözlerim dolmuştu. Ağlamak istemiyordum.

Derin bir nefes alıp çenemi yukarı doğru kaldırdım ve gözyaşlarımı geldikleri yere gönderdim. Şimdi değil, Işık. Ağlama. Şimdi değil.

Ağlama isteğimi bastırmayı başarınca bacaklarımı kırıp kendime doğru çektim ve ellerimi dizlerimin üzerine koydum. Gözlerim nişan yüzüğümde oyalanıyordu. Kayzer'in gözlerindeki kararlılığı görmüştüm. Blöf yapmıyordu. Serkan'ın evinin önündeki adamlardan bizim malikanenin önünde de olduğuna emindim. Bu kez uyarmazdı da. Tek bir yanlış hateketimde direkt... Of!

Başımı dizlerimin arasına gömdüğümde bu sefer kendime engel olamadım. Gözyaşlarım yanaklarımı ıslattı. Evlenecek miydim şimdi hiç tanımadığım bir adamla? Üstelik o adam benden ve ailemden nefret ediyordu. Ha bir de katildi. O adamı benim yüzümden öldürdüğü gerçeği yine aklımı doldurunca daha çok ağladım. Omuzlarım sarsılmaya başlamıştı artık.

Daha kötü ne olabilir ki? diye düşünmüştüm burada kaldığım süre boyunca. Kendimi hep en kötüsüne hazırlamıştım ama dürüst olmak gerekirse bu kadarını da beklemiyordum. Ne diyecektim şimdi ben dedemlere? Serkan'a? Nasıl yüzüstü bırakacaktım onları? Nasıl başlarını önlerine eğecektim? Hayatım boyunca bunu yapmamak için çabalayıp durmuştum ben. Nasıl oluyordu da bir adam gelip tüm bu çabamın içine edebiliyordu?

"Gelmez ki..." diye mırıldandım kafamı kaldırıp gözyaşlarımı silerken. Silsem de boşunaydı. Yenileri akıp duruyordu. "Altan benim için gelmez ki." Ayağa kalkıp ellerimi saçlarımdan geçirdim. Toka demeye bin şahit gereken siyah lastiği saçlarımdan kurtarıp saçlarımı elimle taradım. "Değil düşmanıyla evleniyorum diye, ölsem bile çıkmaz o saklandığı delikten." Lastikle saçlarımı tepemden topladım. Zor olmuştu uzun zamandır taramadığım için ama halletmiştim.

Makyaj masasının aynasına yansıyan görüntüme baktım. İki gün önce o yemek için yaptığım makyaj soluk bir şekilde yüzümdeki yerini koruyordu. Yekda artık nasıl yapmışsa ağladığımda bile akmamıştı. Üzerimdeki siyah sweatshirt ve kargo pantolon tozdan rengini yitirmişti. Sweatshirtümün yakasını tutup burnuma yaklaştırmamla çekmem bir oldu. Berbat kokuyordum. Şuan tek umudum her teli için ölebileceğim saçlarımında böyle kokmaması yönüneydi ama kokuyorlardı, biliyordum.

Derin bir nefes alıp kendimi birazdan yaşanacaklara hazırlamaya çalıştım. Evlenecektim. Sevdiklerim yaşasın diye. Serkan bunu öğrendiğinde yüzüme bile bakmayacaktı, benden nefret edecekti. Nefreti altında ezilecektim, nefes alamayacaktım ama o yaşayacaktı. Dedemler ise öğrendiklerinde muhtemelen beni evlatlıktan reddederlerdi ama bunu yapabileceklerini sanmıyordum. Solman'lara ait olduğumu belli eden bir tek soyadım vardı ama onuda şuan aşağıda olan pislik herif almıştı elimden. Evet, Altan'dan dolayı on sekizime girdiğimde soyadımı değiştirmek istemiştim. O zamanlar Eren'de değiştirmişti. Bundan cesaret alıyordum ama yapmamıştım. Yapamamıştım daha doğrusu. Dedem, Eren soyadını değiştirdiğinde çok üzülmüştü. Bir de ben ona böyle bir şey yaşatmak istememiştim.

Şimdi daha ağırını yaşatacaksın...

İçimdeki sesi susturmaya çalışarak odanın kapısına doğru yürüdüğümde yatağın üzerindeki ağzı açık kutu gözüme takıldı. Durup yavaşça yatağa döndüm. Dalga geçer gibi bir de bana bu elbiseyi göndermişti. Tek nefeste yatağın yanına gidip elbiseyi kutusundan çekip aldım. Kısa kollu, hafif göğüs dekolteli, tam bedenime göre bir elbiseydi. Sade ve zarifti. Peki ya bu benim umrumda mıydı? Hayır.

Bir elim elbisenin yakasından tuttuğunda diğer elimde kolundan tuttu ve var gücümle iki yerden çekip yırtmaya çalıştım ama olmadı. Kumaşının kalitesini ilk elime aldığımda anlamıştım. Gözlerimi keskin bir şey bulmak umuduyla odada gezdirdim. Yırtmakta kararlıydım çünkü bu bana gelinlik diye değil, kefen diye verilmişti.

Makyaj masasına doğru adımlayıp çekmecesini açtım ve elimle karıştırdım. İşime yaramayacak onlarca makyaj malzemesi vardı ama makas yoktu. Diğer dolaplara da bakmak isterdim ama bu bana vakit kaybettirirdi. O pislik bana iki dakika vermişti, değil mi?

Çekmeceden aldığım orta boy far kutusunu iyice avuç içime yerleştirdim. Oldukça sağlamdı. Adam bile öldürürdüm bununla. Birkaç adım gerileyip far kutusunu tüm gücümle makyaj masasının aynasına doğru fırlattım. Saniyeler içerisinde ayna büyük bir gürültüyle parçalara ayrıldı.

Cam parçalarından birini elime alıp beyaz elbisenin eteğine geçirdim ve boydan boya yırttım. Kumaşın yırtılma sesini duymak büyük bir haz dalgasının bedenime yayılmasına sebep oldu. Sanırım sonunda deliriyordum.

Elbiseyi paramparça edene kadar yırttığımda cam avuç içimin kanamasına sebep olmuştu. Artık nasıl sert tutmuşsam derin bir kesik olmuştu. Akan kan parçaladığım kumaşı kırmızıya boyamıştı. Camı odanın içine fırlatıp avucuma baktım. Dikiş gerektirecek bir yara değildi.

Doğrulup elimdeki kanı umursamadan kapıya doğru ilerledim. Bundan sonrasını düşünmeyecektim çünkü yoktu. Artık kaybedecek hiçbir şeyim yoktu. Evlendiğimde Serkan ve ailem yüzüme bile bakmayacaktı. Onlar benim her şeyimdi ve ben her şeyimi zaten kaybetmiştim. Ama yaşayacaklardı. Nefes alacaklardı. Gülecekleri, ağlayacakları zamanları olacaktı. Ben değil, onlar yaşayacaklardı.

Işık Solman ölmüştü. Sırada Işık Özgür vardı.

Ve o da dakikalar sonra bir 'Toralı' olacaktı. Düşüncesi bile boş olan midemi bulandırıyordu.

"Allah'ım, sen yardım et." diye fısıldadım merdivenin basamaklarından yavaşça inerken. Attığım her adımda avuç içimden süzülen kan damlaları ahşap zemine düşüyordu. Hâlâ çiftlikteydik ve şuanda çiftlik evinde olduğumuzu düşünüyordum. Buraya ilk defa giriyordum ama dışarıdan baksam hatırlardım.

Merdivenlerden indiğimde nereye gideceğimi bilemedim. Büyük bir holün ortasındaydım. Hol, genelde ahşapla döşenmişti. Ahşap zemin, ahşap sehpalar, ahşap rengi içi boş vazolar... Bir yerden sonra artık ahşapta göz yoruyordu.

Dün gece bacağıma bakarken o sarışın koruma Çağla denen bir kadından bahsetmişti. O buraya çok sık geliyor olmalıydı ama burası pek de öyle gözükmüyordu. Merdivenin kabzaları bile toz tutmuştu. Kayzer, "İki dakika sonra aşağıda ol." demişti. Kabul. İki dakika dört dakikaya, dört dakika sekiz dakikaya, sekiz dakika da on altı dakikaya dönüşmüştü ama sonuç olarak buradaydım.

Bu da bir oyun mu acaba, diye düşünmeden edemedim. Bu seferde iki dakikada aşağıya inmediğim için mi tehdit edilecektim? Gözlerimi devirdim kendi kendime. O kadarda değildi herhalde?

"Seni anlamıyorum." dedi boğuk ve tanıdık bir ses. Holün sonundaki kapıdan geliyordu. "Dün öldüreceğim diyordun bugün evleneceğim diyorsun?" Savaş'dı bu. Onunda konuşmasında bir aksan vardı ama Kayzer'inkisi kadar belirgin değildi.

Holün sonundaki odadaydılar. Kayzer'de oradaydı. Savaş bu söylediklerini benim için söylemişti. O da bu evliliği saçma buluyordu. Saçmaydı çünkü! Uzun bir sessizlik oluştu. O odaya gidecek miydim acaba? Kayzer aşağıya in demişti ama hangi odaya gireceğimi söylememişti. Burada kalıp beklesem ne olurdu ki?

"Gelecek misin artık, Doktor?" diyen Kayzer'in sesini duyduğumda nefes almayı bile bıraktım. Burada olduğumu biliyor muydu? O yüzden konuşmayı bir anda bırakmışlardı, değil mi? Duymayayım diye.

Kanayan elimi arkamda saklayarak odanın kapısında belirdim. Geniş bir salondu burası. Burada da çoğunlukla ahşap kullanmılmıştı ama holdeki kadar boğmuyordu. Aksine, ahşap buraya sıcacık bir hava katmıştı. Kayzer, kahverengi deri koltuğun koluna kalçasını yaslamış dururken Savaş onun birkaç adım önünde ayakta dikiliyordu. Savaş'ın üzerinde beyaz bir gömlek ve siyah kumaş pantolon vardı. İkiside uzun ve yapılı adamlardı. Aynı spor salonuna gidiyorlardı sanırım. Savaş başını küçük bir açıyla çevirip bana bakarken Kayzer gözlerini yere indirmişti. "İki dakika dedim yirmi dakika sonra gelebildin." dedi bana bakmadan.

"İki dakikaya gönderdiğin elbiseyi giymek mümkün değildi." dedim sevecen bir tonda. Başını kaldırıp baştan aşağı süzdü beni "Giymemişsin ki?" dercesine. Omuzlarımı bir kez kaldırıp indirdim. "Bende o yüzden iki dakikaya parçalara ayırdım."

Savaş güldüğünde sesindeki siniri farketmiştim. Sabır dilenir gibi gülüyordu. "Komik bir şey mi var, Savaş Bey?" diye sordum ona dönerek alayla. "Varsa söyleyin şu karşınızda duran şerefsiz de gülsün azıcık. Sürekli sinirli olmaktan gına gelmiştir bence."

"Konuşursan evlenmek zorunda kalmazsın." dedi Savaş düz bir sesle. Altan'ın yerini söylersem evlenmeyeceğimi söylüyordu. İyi de, ben Altan'ın yerini bilmiyordum ki. Tabii bunu o ikisinin bilmesine gerek yoktu çünkü bir şey bilmediğimi anladıklarında Kayzer, intikamını ailemden almaya başlayacaktı.

"Ben çok konuştum ama söylediklerimin hiçbirini kabul etmedi." Savaş'ın söylediği şeyi anlamamış gibi yaptığımda kaşlarını çattı. "Baban nerede?"

Umarım cehennemdedir. Umarım şuanda yaşadığı yer onun için bir cehennemden farksızdır. Ben burada onun yüzünden cehennemi yaşarken onun orada cenneti yaşıyor olması mümkün değildi. O ne zaman çekecekti yaptıklarının cezasını?

Savaş, uzun süre sessiz kalışımdan yola çıkarak, "Sende bilmiyorsun değil mi?" dedi kendinden emin bir sesle. Ya ben çok iyi rol yapma yeteneğimi kaybetmiştim ya da bu adam fazla zekiydi. Ne kadar zeki olduğu umrumda değildi. Benimle boy ölçüşemezdi. Yüzüme alaycı bir ifade yerleştirip sırıttım. "İnsan babasının yerini bilmez mi?"

Söylediklerimle Kayzer yaslandığı yerden doğruldu. Geri adım atmamak için kendimi zor tuttum. Altan'ın yerini bildiğim ve bunu sakladığım düşüncesi onu bambaşka bir adam yapıyordu. Zor da olsa yüzüne baktığımda şakağında belginleşen damarını ve ölüm yerleşen gözlerini farkettim. Kendini zor tutuyordu. Derin bir nefes aldıktan sonra kolundaki saate baktı. "Nerede kaldı bu herif?" Kimden bahsediyordu?

"Beni de nikâh şahidin yaptın ya... Nasıl ikna olduysam artık buna..." Savaş'ın söyledikleriyle Kayzer'in nikâh memurunu beklediğini anladım. İnşallah arabasının tekeri falan patlamıştır bu dağ yolunda da gelemez.

"Dışarıdaki adamlardan birini seç." dedi Kayzer bana dönerek. Gözlerimi kırpıştırdım. "Niye? Sen caydın, seçtiğim adamınla mı evleneceğim?" Benlik bir sorun yoktu. O adamdan daha kolay kurtulurdum.

Gözlerini devirdi Kayzer. "Nikâh şahidin olacak."

Tüm umutlarım bir anda çatlayıp kırılınca, "Sarışın olan." dedim. Onunla daha çok yüz yüze gelmiştik. "Bir şey söyleyeyim mi?" diye sordum ciddi bir şekilde Kayzer'e. "Bence sen vazgeç ben onunla evleneyim. Ne de olsa senin adamın. Elin yine üzerimde olur?" Bence gayet makul bir teklifti.

Savaş hayretle bana bakıyordu. Sümüklü böcekler aslında insan ama zamanında sürekli hasta oldukları için sümüklü böceğe dönüşmüşler, desem daha az şaşırırdı sanırım.

Kayzer kollarını göğsünde birleştirip gözlerini kıstı. "Çok mu sevdin sen Buğra'yı? İstersen biz evlendikten sonra bir iki gece takılabilirsin onunla."

Sinirle ellerimi yumruk yaptığımda kesilen elim canımı yaktı. Beni delirtmek için yapıyordu değil mi? Yine oyun oynuyordu benimle. "Yok, hayır." dedim gülümseyerek. "Bir iki geceyle yetinebilen birisi değilim."

Kayzer, cebinden telefonunu çıkarıp birkaç saniye kurcaladıktan sonra yeniden cebine koydu. Gözlerim bir Savaş'ın üzerinde bir onun üzerinde oyalanıyordu. Sırayla her ikisiyle de bakışıyordum. Ağırlığımı bir ayağımdan alıp diğer ayağımın üzerine verdiğimde Kayzer arkamda sakladığım elimi farketti. "Ne var arkanda?" diye sorduğunda Savaş'ta arkamı görmeye çalıştı.

Kurumuş dudaklarımı ıslatıp cevap verdim: "Bıçak var. Yanıma yaklaştığın an saplayacağım böbreğine." dedim hafif şakayla. Ciddi olmayışım onu delirtiyor gibiydi.

Bulunduğu yerden ayrılıp yaklaştı. Geriye adım atmamak için zor tuttum kendimi. Aramızda bir adım kala durdu. Benden uzun olduğundan yüzüne bakmak için başımı kaldırmam gerekiyordu. "Böbrekten iki tane var. Birini feda edebilirim." Alaycı tavrıma karşılık olarak o da alaycı olmaya çalışıyordu ama pek de becerdiği söylenemezdi. Ciddilik kanına işlenmişti onun.

Omuz silktim. "Kalbine saplarım ben de. Ondan bir tane var." Yüzüme yapay bir şaşkınlık yerleştirdim. "Ah, pardon... Sende o kullanım dışıydı, değil mi?" Gülümsediğimde dişlerini sıktığını kasılan çenesinden anlıyordum. Şuan sabrının sınırlarında dans ediyordum. Yanlış kişiye bulaştın, Al Capone.

Kayzer, aniden sağ elimi tutup kendine doğru çektiğinde şaşkınlıkla gözlerim irileşti. Ben çok iyi rol yapabiliyordum o da çok iyi manipüle edebiliyordu. Sağ avuç içimdeki yaraya ve elime bulaşan kurumuş kana baktı. "Nasıl oldu bu?" Sert ve soğuk çıkan sesi inadıma diz çöktürüyor, ona cevap verme isteğimi artırıyordu.

"Seni ne ilgilendirir?" Elimi kendime doğru çekip kurtarmaya çalıştım ama bu hareketim bileğimi daha sıkı tutmasından başka bir işe yaramadı. "Sana bu nasıl oldu, diye sordum." dedi dişlerinin arasından.

"Bende sana seni ilgilendirmez, dedim." Saçma sapan şeylere inat ederdim ve şuanda inat etmiştim. Elimin nasıl kesildiğini ona söylemeyecektim.

"Her zaman bu kadar inatcı mısındır?" Konuşurken sürekli gözlerime bakıyordu ve bu da beni rahatsız ediyordu. Ona özel bir şey değildi. Birileri gözlerime baktığında rahatsız hissediyordum içeridekileri görür diye. Çünkü gözler yalan söylemezdi.

"Her zaman bu kadar meraklı mısındır?" Sorusuna karşılık soru sorarak ona cevabı vermeyeceğimi belli ettim. Sertçe nefes vererek köşedeki vitrine doğru ilerledi. Bileğimden tuttuğu için bende peşinden gitmek zorunda kalıyordum. Adımları büyük ve hızlıydı. Savaş'ın önünden geçtiğimizde o Kayzer'in bu tavırlarına alışmış gibi bakıyordu. Nasıl alışmıştı anlamıyordum. Kayzer normal birisi değildi. Bugün öldürüyorsa yarın evleniyordu.

Türünün son örneği.

Vitrinin önüne geldiğimizde bileğimi tutmayı bıraktı. Vitrinin camdan kapağını açıp içinden bir şişeyle bir paket pamuk çıkardı. Pamuğu bana uzattığında gözlerimi devirerek aldım. Şişenin ağzını ağzıyla açtıktan sonra elimi tutup kendine yaklaştırdı. Ona karşı koymadım.

Sanki istersem koyabilirmişim gibi.

Kapağını açtığı şişenin içinde kolonya olduğunu anladım. Limon kolonyasıydı hemde. Kokusundan tanımıştım. Dedemin en sevdiği kokuydu bu. Kayzer şişedeki kolonyadan hafifçe elime döktüğünde dudaklarımı birbirine bastırdım. Sızlıyordu. Göz ucuyla yüzüme bakıp canımın yandığını anlayınca, "Üfle." dedi. Mızmız bir çocuk gibi omuz silktim. "Acımıyor."

Ruhum bölünmüştü, gıkımı çıkartmamıştım. Şimdi elim parçalansa bir 'ah' demezdim.

Kayzer, kolonyayı bana uzattığında şişeyi alıp pamuğu ona uzattım. Sanki ben hemşireydim, o da doktordu. Oysaki ben cerrahtım o da silah tasarımcısı. Mafya hatta!

Elimin üzerinde bir yumuşaklık hissettiğimde düşünmeyi bırakıp Kayzer'e baktım. Bunu neden yapıyordu anlamıyordum. Daha bu sabaha kadar beni öldürmek istiyordu. Şuan ise pamuk paketini koltuğunun altına sıkıştırmış, eline aldığı pamukla yaramı temizliyordu. Gözlerine baksam anlayacaktım bunu neden yaptığını ama sanki bunu biliyormuş gibi inatla bana bakmıyordu. Yaramı temizlemeyi bitirince kirli pamuğu bana uzattı. Tereddütsüz aldım. Ben niye bu kadar sakindim?

Vitrinin kapağını yeniden açıp bir şeyler aradı ama bulamayınca geri çekildi. "Yarabandı taşır mısın yanında, Saruhan?" diye sordu gözleriyle vitrini tararken.

"Eczane miyim lan ben?" Göz ucuyla Savaş'a baktığımda telefonuyla ilgilendiğini gördüm. "Çekmecelere bak."

Ben mi fazla abartıyordum yoksa burada yaşanan her şey normal miydi?

Kayzer, sertçe nefes verip çekmecelere yaklaştı. "Bugün burada olmaları gerekmiyor muydu?" Çekmecelerden birini açtı. Kimlerden bahsediyordu?

"Oğuz'un okulu sorun çıkartmış. İki hafta sonraya ertlendi." Savaş'ın telefona bakarken belli belirsiz gülümsediğini güldüm. "Hadi ya," diye mırıldandı Kayzer. İlk çekmecede yarabandı bulamamış gibiydi. İkinciye bakıyordu.

"Yarın sabah yanlarına gideceğim zaten. Bir şey olmaz." dedi Savaş. Elindeki telefonuyla uğraşmayı bırakıp kapattı ve cebine koydu. Kimden bahsediyordu bunlar? Cevap alacağımı bilsem bu düşüncemi sesli dile getirirdim ama cevap vermeyeceklerine adım gibi emindim.

Kayzer, çekmeceyi kapatıp tekrar karşımda dikildi. Elindeki küçük kutudan bir tane yarabandı çıkartıp kutuyu çift kişilik deri koltuğun üzerine fırlattı. Uzanıp sağ elimi avuç içine aldığında elinin ne kadar büyük olduğunu farkettim. Aynı zamanda da avuç içindeki nasırlar elimin üst kısmına batıyordu. "Bir daha bir taraflarını kesip yırtma." dedi azarlar gibi ama davranışları sesine zıt şekilde oldukça nazikti. Gözleri ise her an kafama sıkabilirmiş gibi bakıyordu.

Benden neden böyle bir şey istediğini anlamamıştım. Yaralarımla ilgilenmesi için onun gibi kafasına silah dayamıyordum. İstemezse bunu yapmayabilirdi. İçimden bir ses bunu yapmasının sebebinin geçmişle alakalı olduğunu söylüyordu. Geçmiş benim gibi onunda mı peşini bırakmıyordu?

Kağıtlarından kurtardığı yarabandını yaramın üzerine yapıştırdığında elimi elinden çektim. Teşekkür mü etmeliydim şimdi? Hayır, o bu kadarını bile haketmiyordu. Avuç içimdeki yarabandının üzerinde parmaklarımı gezdirirken adım sesleri duydum. Kafamı kaldırıp salonun girişine baktığımda isminin Buğra olduğunu öğrendiğim sarışın korumayı ve kırmızı cübbe giymiş nikâh memurunu gördüm.

Zamanı geldi, Işık.

Eski seni gömme vakti.

Işık Solman'ı gömme vakti.

Elimde birinin parmaklarını hissettiğimde irkildim. "Hoş geldiniz." dedi Kayzer nikâh memuruna. Parmakları elimi kavramıştı. Ara ara hafif baskı uygulayarak beni uyarıyordu. Masaya doğru birkaç adım attığında elimi tuttuğundan bende onu takip ettim.

"Hoş bulduk." Nikâh memuru elindeki çantasını masanın üzerine bıraktı. Ellili yaşlarının ortasında hafif göbekli bir adamdı. Göz ucuyla Kayzer'le beni süzdü. Görmeyi beklediği gelin ve damat imajını pek karşılamıyorduk sanırım. "Işık Hanım ve Kayzer Bey?" diye sorduğunda gözleri Kayzer'in elimi tutan eline bakıyordu.

"Biziz." dedim yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirerek. "Halimize bakmayın. Aile baskısı işte, gizlice evleniyoruz." Elimi tamamen Kayzer'in avuç içine bırakıp sıcacık gülümsedim. "E, haliyle biraz acelemiz de var." Bir an önce bitsin istiyordum bu işkence. Oysa bitmeyecekti. Daha yeni başlıyordu.

"Ah, peki." Nikâh memuru oturmamız için yan yana duran iki sandalyeyi gösterdim. "Sizi daha fazla bekletmeyelim."

Kayzer'le birlikte masanın etrafından dolandık ve o da oturmam için sandalyeyi çekti. Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tutarak sandalyeye oturdum. O da yanımdaki yerini aldığında Savaş ve Buğra da karşımızdaki yerlerini aldı. Gerginlikten dudaklarımı kemiriyordum. Evlenmek istemiyordum. Hele ki bu yanımdaki adamla hiç istemiyordum. Dokunsalar ağlayacak durumdaydım.

Nikâh memuru, çantasından çıkardığı büyük defteri açtı ve arasına bir kalem koydu. Açtığı sayfada ben ve Kayzer'in vesikalıkları vardı. Gözlerimi kapatıp sertçe yutkundum. Burada yaşanan her şey yaşanmaması gereken her şeydi.

Derin bir nefes alıp duruşunu dikleştirdim ve gözlerimi açtım. Birkaç dakika sonra hayattım cehenneme dönüşecekti ama bu umrumda olmamalıydı. Ailem yaşayacaktı. Sevdiğim adam yaşayacaktı.

Boğazını temizledi nikâh memuru. Defteri Kayzer'in önüne ittirdi. Rahat ve neşeli bir yapısı vardı. Burada yaşanan asıl olayı anlattığımda da bu kadar neşeli olabilecek miydi acaba? "Siz Halil oğlu Kayzer; zenginlikte, fakirlikte, hastalıkta, sağlıkta, iyi günde, kötü günde, hiç kimsenin etkisi ve baskısı altında kalmadan Altan kızı Işık'ı eşliğe kabul ediyor musunuz?"

Ellerimi masanın altında saklamış parmaklarımla oynarken Kayzer'in vereceği cevabı bekliyordum. "Evet." dedi düz bir sesle. Sesinde hiçbir duygu kırıntısı yoktu. Dilimle kurumuş dudaklarımı ıslattım. Sıradaki soru bana sorulacaktı ve ben yanlış bir şey söylemekten korkuyordum. Kendime hiç güvenmiyordum.

"Siz," dedi nikâh memuru. Devamını duymamak için her şeyimi verirdim ama duyuyordum işte. "Altan kızı Işık; zenginlikte, fakirlikte, hastalıkta, sağlıkta, iyi günde, kötü günde, hiç kimsenin etkisi ve baskısı altında kalmadan Halil oğlu Kayzer'i eşliğe kabul ediyor musunuz?" Bir cümle nasıl oluyorduda aynı anda birden fazla yerden vurabilirdi? Nasıl oluyordu da aynı anda birkaç yerden yaralayıp beni kanlar içinde bırakabiliyordu?

Başımı öne eğip dolan gözlerimi saklamaya çalıştım. Hayır, şimdi değildi. Şimdi ağlayamazdım. Anlaşılırdı. Her şey biterdi. Bitsin istemiyordum, yaşamak istiyordum ve o da ancak sevdiklerim yaşarsa gerçek olurdu.

"Tekrar soruyorum," dedi nikâh memuru. "Siz Altan kızı Işık; zenginlikte, fakirlikte, hastalıkta, sağlıkta, iyi günde, kötü günde, hiç kimsenin etkisi ve baskısı altında kalmadan Halil oğlu Kayzer'i eşliğe kabul ediyor musunuz?"

"... kimsenin etkisi ve baskısı altında kalmadan..." ne kadarda masum bir cümleydi. Şuanki durumumuzu tam olarak özetliyordu. Bu soruya cevap vermek ölüm fermanınızın altına imzanızı atmak gibiydi. İki şekilde de ölecektim ben. Hayır dersem şimdi, evet dersem bir zaman sonra. Ama ölecektim ve katilimde Kayzer olacaktı. Buna artık daha çok emindim.

"Evet." diye nihayetinde bir cevap verdiğimde Kayzer hariç herkesin yüzünde rahatlayan bir ifade belirdi. Kayzer hariç çünkü henüz ona bakmamıştım. Başımı küçük bir açıyla eğip gözlerine baktım. Onunda zaten beni izliyor oluşu afallamama sebep oldu ama çabuk toparladım. "Hiç kimsenin etkisi ve baskısı altında kalmadan kabul ediyorum." dedim her kelimenin üzerine basa basa.

Tekrar önüme döndüğümde nikâh memuru Savaş ve Buğra'ya dönmüştü. "Siz de şahitlik ediyor musunuz?"

"Ediyoruz." dedi her ikiside. Başımı önüme eğmiş masanın altındaki ellerime bakıyordum. Bitmiş miydi şimdi her şey? Alyansımı çıkartıp avuç içime koydum. Parmağımın üzerindeki boşluk rahatsız hissetmeme sebep oluyordu. Alyansın içindeki italik harflerle yazılmış isimde gezdirdim parmağımı. İhanet etmiştim sevdiğim adama, sırf yaşasın diye. Nasıl açıklayacaktım ona bu durumu? Peki ya aileme ne diyecektim ben?

Kayzer, dirseğiyle kolumu hafifçe dürttüğünde irkilerek düşüncelerimden sıyrıldım. Kırmızı deri kaplamalı defter şimdi benim önümdeydi. Ölüm kararıma evet demiştim, sırada fermanın altına imza atmak vardı. Elimdeki kurumuş kan lekeleri görünmesin diye sweatshirtümün kolunu parmak uçlarıma kadar çektim. Elimi masanın altından çıkartıp kalemi aldım ve benim için ayrılan yere imzamı attım.

Hayatım karanlığa gömülüyordu ve ben sadece izliyordum.

"O zaman ben de sizi karı koca ilan ediyorum." Nikâh memuru ayağa kalktığında Kayzer, Savaş ve Buğra da ayağa kalktı. Kollarımı göğsümde birleştirip oturduğum sandalyeye yaslandım. Benden buraya kadardı. Kayzer Bey istediğine duyurabilirdi artık.

Eğer normal bir şekilde evlenseydim şuan buranın kalabalık olması gerekirdi. Gülmekten yanaklarımın ağrıması gerekirdi. Nikâh memuru, "O zaman ben de sizi karı koca ilan ediyorum." dediğinde sevinçle ayağa kalkıp Kayzer'in boynuna atlamalıydım, öpmeliydim. Düşüncesi bile midemi bulandırıyordu.

Nikâh memuru, çantadan çıkardığı küçük aile cüzdanını bana doğru uzattı. Gözlerimi devirerek boş boş suratına baktım. Yüzünde kocaman yapmacık bir gülümsemeyle bana bakıyordu. Büyük bir beklentiyle elindeki aile cüzdanını bana uzatmıştı. Sertçe nefes verip aile cüzdanını aldım ve gelişi güzel masanın üzerine fırlattım. Benim için hiçbir değeri yoktu.

Buğra, nikâh memuruyla birlikte salondan çıkınca, "Fotoğraf çekilmeniz gerekiyor." dedi Savaş. Doğrudan yanımda ayakta dikilen Kayzer'e bakıyordu. Altan'ın ortaya çıkması için bu evliliği tüm dünyaya yayacaklardı. Kayzer, dünyaca ünlü bir silah tasarımcısıydı. Tek bir fotoğrafla büyük ses getirirdi bu evlilik. Ve o fotoğrafın gerçekçi olması için benim gelinlik giymem gerekiyordu.

Kafamı kaldırıp Kayzer'e baktım. Gözlerini masanın üzerindeki aile cüzdanına dikmiş düşünüyordu. "Ailemin her bir üyesine gözlerimin önünde işkence de etsen giymem o gelinliği ben sana." Sevdiğim adama giyemediğim gelinliği düşmanıma mı giyecektim? Kesinlikle hayır.

Kayzer artık benim düşmanımdı çünkü ailemden alacağı bir intikam vardı, kan vardı. Bunu görebiliyordum, aptal değildim. Altan'ın cezasını ailesine kesecekti. Hata yapıyordu ama yaptığı bu hatayı göremeyecek kadar nefret ve öfke biriktirmişti içinde. "Fotoğrafa gerek yok." dedi gözlerini aile cüzdanından ayırmadan. Pişman mı olmuştu benimle evlendi diye? Ben pişman olmamıştım çünkü buna bile hakkım yoktu.

Kahverenginin en açık tonu olan gözlerini yüzüme çevirdi. "Şuan eve gidebilirsin ama bir hafta sonra saat tam on ikide çıkacaksın o malikaneden."

Yapmacık bir şekilde güldüm. "Çıkmazsam malikane bal kabağına mı dönüşecek?" Bu ne saçma bir istekti böyle?

"Fazla prenses masalı okumuşsun, Doktor." dedi gözlerini devirirken. "On ikiyi bir dakika geçtiğinde ben girer alırım seni o evden."

İç çekip önüme dönerek kabul ettiğimi belli ettim. Bir hafta yeter miydi, aileme her şeyi açıklamama? Yeter miydi sevdiğim adamı yüz üstü bırakmam için?

Yetmezdi ama yetirmek zorundaydım.

Zorundaydım...

SELAM!

BİR BÖLÜMÜN DAHA SONUNDAYIZ, NASILDI BÖLÜM????

BEĞENDİĞİNİZİ VARSAYIYORUM!

YAZIM YANLIŞIM VARSA ÖZÜR DİLERİM...

SİZE BİR SPOİLER: KAYZER, KARŞISINDAKİ IŞIK OLMASAYDI DA O KESİKLERE BAKACAKTI. BUNUN SEBEBİ IŞIK'IN DA DEDİĞİ GİBİ GEÇMİŞLE ALAKALI. AZICIK TRAVMA YARATACAK BİZDE. 🤏🤏

BUNDAN SONRA BÖLÜMLER HER CUMA GÜNÜ YAYIMLANACAK. BU SEFER KESİN. CUMARTESİYE KAYARSA SÖVÜP SAYABİLİRSİNİZ.

BİR SONRAKİ BÖLÜMDE GÖRÜŞMEK ÜZERE. 👋👋👋👋

Ha bir de yazarsanız konuşuruz kitap hakkında. (Biraz geç cevap verebilirim ama.)

İnstagram:z1books.