33. bölüm · Adını Kanla Yazdım

(31) Bıçak ve Yarası

F.Z. S.

Bölümler
1 Giriş 2 (1) Kanlı İntikamın Başlangıcı 3 (2) Kırık Düşler 4 (3) Karanlıkta Bir Işık 5 (4) Bir Adım Daha Yakın 6 (5) Kaderin Oyunu 7 (6) Hayaller Üzer 8 (7) Bölünmüş Ruhlar 9 (8) Yara ve Yanık İzleri 10 (9) Karanlık Gece 11 (10) La Rosa Proibita 12 (11) Ateşle Barut 13 (12) Yasemin Çiçeği 14 (13) Kan ve Gül 15 (14) Dikiş Tutmaz Yaralar 16 (15) Ölümün Kıyısında: Nabız 17 (16) Seçimler ve Pişmanlıklar 18 (17) Geçmişin İzleri 19 (18) Azrail ve Kurban 20 (19) Çatlayan Duygular 21 (20) Yaşamak ve Yanmak 22 (21) Açığa Çıkan Sırlar 23 (22) Mezarlık Çiçeği 24 (23) Gül ve Kül 25 (24) Değişen Ruhlar 26 (25) Gölge'nin Yasaklı Gül'ü 27 (26) Cehennemin Kral'ı 28 (27) Ölmek İçin Yaşamak 29 (28) Küçük Can Kırıkları 30 (29) Gözlerindeki Gözlerim 31 (30) Kor Olan Canlar 32 WP KANAL 33 (31) Bıçak ve Yarası 34 (32) Yok Olan ve Var Olan Duygular 35 (33) Ateşten Gül 36 (34) Çelişki 37 (35) Sönecek Umut Işıkları 38 (36) Enkazında Kalınan Hayaller 39 (37) Duygular Da Ölür 40 (38) Özgür Ama Tutsak 41 (39) Ortak Yaralar 42 (40) Geç Kalan Keşkeler ve Hiç Gelmeyecek Olan İyikiler 43 (41) Cehennem'in Kraliçe'si 44 (42) Kahpe Yazgı (Sezon Finali) 45 Okurlar'ıma... 46 (43) Can Yanığı 47 (44) Daire: 543 48 (45) Gözyaşından Öpücük 49 (46) Aşk ve İhanetin Arasında Sıkışan Ruh 50 (47) Yalancı ve Yabancı Hayat 51 (48) Tanrı ve Tanrıça 52 (49) Hayal Hırsızı 53 (50) Kesik Bileklerle Buzun Üzerinde Dans 54 (51) Kırmızı Güller Çabuk Solar 55 (52) Kızgın Değil Kırgın 56 Wp kanal 57 (53) Kandan Gözyaşları 58 (54) Kırık Kalpler ve Ölü Ruhlar 59 (55) Nefessiz Kalan Duygular 60 (56) Kalp Kırıkları ve Güven Parçaları 61 (57) Solan Canlar 62 (58) Kader Ağları

"Yaralarını gösterdiklerine dikkat et, kanatmayacak kişileri seç."

Yazar'ın Anlatımıyla,

Aldığı gergin nefesle birlikte sırtını sandalyeye yasladı, Savaş. Siyah harelerini tam karşısındaki Asaf'ın yüzüne dikmiş, yüzüne tepkisiz bir ifade yerleştirmişti. Yorgundu. Hastaneden yeni taburcu olmuştu. Şu an masanın toplantısında olmayı değil de, Çağla'nın yanında olmayı, kokusuyla uyumayı tercih ederdi.

"Toralı masaya katıldığından beri üç toplantı geçti." dedi, Demir. Özellikle Savaş'ın yüzüne bakmadan konuşuyordu çünkü baksa, içindeki nefreti saklayamazdı. "Ve hiçbirine gelmedi."

"Masanın bir üyesi olarak bu toplantı da bulunmak zorunda." Demir'den sonra konuşmaya cesaret eden ilk isim Rıdvan olmuştu. Patlayan depolarının acısını hâlâ yaşıyor, intikam istiyordu ama onu durduran Asaf'tı. Kendisinin de depoları patlamıştı ama o buna itiraz etmiyordu çünkü Toralı'nın daha fazla yapabileceğini biliyordu. Daha önceden Halil Toralı'yla da birlikte çalışmıştı ve her nedense Toralı soyisimine sahip olan herkesin kanı deli akıyordu, böyle düşünüyordu.

"Rıdvan haklı." diye ilk defa konuştu, masanın lideri. Günlerdir uyuyamamış, sağlık sorunları yaşıyormuş gibi bitkin duruyordu. "Masanın bir üyesi olarak bu toplantı da olması gerekir."

Her ikisinin de haklı olduğunun farkındaydı, Savaş. Bu, her zamankinden önemli bir toplantıydı çünkü tam çaprazında olan Özkan'ın sandalyesi boştu. Masaya ihanet etmişti ve diğer üyeler tarafından infazı oylanacaktı. Derin bir nefes aldıktan sonra otoriter bir sesle konuşmaya başladı:

"Haklısınız ama ailecek yaşadıklarımızdan hepiniz haberdarsınız. Süreç böyle ilerlerken iş düşünmemiz imkânsızdı." Kayzer ve Işık'ın evliliği, Kayzer'in vurulması, Savaş'ın evinin basılması hemen ardından da Işık'ın yakınında patlayan araba... Tüm bunların üst üste gelmesi ve gelmeye devam edecek olması, iş açısından Savaş'ı da Kayzer'i de epey bir zorlayacaktı. Dario'da artık buradaydı yani yurtdışındaki şirketlerin başında güvendikleri birisi de yoktu.

Zorlu bir süreçti ama sonunda başarılı olacaklardı, böyle düşünüyordu hepsi.

"Sayenizde bizim de ailemizin başına gelmeyen kalmadı." diye homurdandı, Demir. Kendine engel olamamıştı.

"Anlamadım?" Kıstığı gözlerini Demir'e çevirdi, Savaş. Ne söylediğini çok iyi duymuştu ama bunu sesli bir şekilde söyleyecek cesaretin Demir'de olup olmadığını merak ediyordu.

"Sayenizde," diye konuşmaya başladı, Demir. Gözlerini Savaş'a çevirmişti. "Bizimde ailemizin başına gelmeyen kalmadı." Dişlerini sıkmış, nefretini saklamadan bakıyordu Savaş'ın yüzüne. Cesaret miydi yoksa delilik miydi ondaki?

Rahat bir tavırla omuz silkti, Savaş. "Ne yapabilirim?" Emine Arsak, Işık'a tokat attığında Demir de oradaydı. Engel olsaydı, böyle bir şeyle karşılaşmazlardı.

Savaş'ın yüzünde nasıl bir ifade gördüyse bakışlarını başka yöne çevirdi, Demir. Dişlerini sıkıp öfkesini, nefretini yuttu bunu yapmak her ne kadar zor olsada.

Duvardaki, altın varaklı beyaz duvar saatin zamanı giderek ilerlerken bıkkın bir nefes verdi, Savaş. Masanın üzerindeki elini masanın altına indirip telefonunu almak için cebine uzandı ama bu salona telefonla giremediklerini son anda hatırladığında elini yavaşça yeniden masanın üzerine çıkardı.

Dinlenebilme ihtimaline karşın hiçbirisi telefonla giremiyorlardı buraya, silahla giremedikleri gibi stisnai durumlar hariç. O tür zamanlarda da bir tek masanın liderinin silahı belinde oluyordu ki şu an Asaf'ın belinde silahı vardı.

Belki de, birazdan o silahtan çıkacak kurşun masaya ihanet eden Özkan'ın alnına saplanacak, onu hayattan koparacaktı. Açıkcası Özkan'a ne olduğu Savaş'ın umurunda değildi. İhanet eden, bedelini her zaman ödemeliydi ama Özkan öldüğünde yerine oturacak olan kişi hakkında kulağına gelen dedikodular hiç hoşuna gitmemişti.

Duyduklarının gerçekleşmesinin imkânı yoktu. Carlos, en değerlisini Kayzer'in karşısına oturtacak değildi.

Savaş, aldığı derin nefesi, aralık dudaklarından yavaşça verirken salonun; büyük, iki kanatlı kapısı büyük bir gürültüyle açıldı ve masada oturan herkesin gözleri anında o tarafa çevrildi.

Savaş, geleni gördüğünde dakikalardır tuttuğu nefesini rahat bir şekilde verdi. Sonunda gelmişti.

Kayzer, açılan kapıdan kendinden emin adımlarla içeri girip masadakilere başıyla küçük bir selam verdi. "Kusura bakmayın, ufak bir işim çıktı." Hemen Savaş'ın yanındaki boş sandalyeye oturduğunda yüzündeki izler, arkadaşının dikkatini çekmişti. Dudağı patlamış, yüzünün sağ tarafındaki elmacık kemiğinin üzeri kızarmış, morarmaya dönmüştü.

Maçlara katılması için erkendi, henüz tam anlamıyla iyileşmemişti. O halde yüzü neden bu haldeydi?

"Toralı'da geldiğine göre..." diye konuşmaya başladı Asaf. Gözlerini özellikle Kayzer'e çevirmiyordu. "Bu ani toplantının sebebini hepiniz biliyorsunuz."

"Özkan'ın ihanet ettiğine dair bir kanıtınız var mı?" Sorduğu soruyla masadaki herkesin dikkatini üzerine çekti, Savaş. İhanetin ne üzerine olduğunu bile bilmediğinden ne için el kaldıracağını merak ediyordu.

"Ben de oradaydım." dedi Baran. "Edward'la iş birliği yapıp silah dolu tırları kaçırmaya çalıştığı, başaramadığında da beş tırdan ikisini patlattığı doğrudur."

Edward Smirnov. Rus silah tüccarı. Masaya kabul edilmeyince masanın en büyük düşmanı olmuştu.

Durup dururken düşman kazanıyoruz, diye geçirdi içinden, Kayzer. Bu masada oturduğu için artık Edward onun da düşmanıydı. Daha fazla düşman edinmeden, işini halledip Türkiye'den gitmek istiyordu ama acele etmemesi gerektiğinin de farkındaydı. Bu masada oturuyordu çünkü Altan'ın ailesinin etradında dolaşarak ona gözdağı veriyordu. Bu planı işe yaramıştı, Altan ortaya çıkmıştı ama bir yem olarak. Carlos yem olarak Altan'ı, Kayzer'in önüne atmıştı.

Neyseki Kayzer öfkesine yenilip bu yeme atlamamıştı da her şey daha başlamadan bitmemişti.

"Söylenecek başka söz yok o zaman." Masanın lideri, salonun köşelerindeki adamlarına başıyla dışarıyı gösterdi. Adamlar, teker teker salonu terkettiğinde, "Oylamayı başlatalım." dedi Asaf.

"İhanet eden her zaman bedel ödemeli. Güçlenebildiysek bunun sayesinde." İlk elini kaldıran Baran olmuştu. Özkan'ın ihaneti beklenmedikti, ona güvenmişti. Kırılan güveninin acısı tazeydi.

"İyi işti. Beceremedi." Elini kaldıran Zafer'e ters bir o kadarda alaycı bir bakış attı, Savaş. Sanki kendisi çok iş becerebilmiş gibi konuşması komik gelmişti.

Zafer'e ters bir bakış atan sadece Savaş değildi. Aynı bakışı Demir'de kuşanmıştı kendi başına iş yaparak el kaldırdığı için. Derin bir nefes alıp Kayzer'le aynı masada oturmanında harladığı öfkesini dindirmeye çalıştıktan sonra sessizce elini havaya kaldırdı.

Demir'den hemen sonra Tufan, ondan sonra da Rıdvan kaldırmıştı elini. Özkan'ın infazı kesinleştiğinde masanın lideri de kaldırmıştı elini.

Masada eli havada olmayan iki kişi vardı.

Kayzer ve Savaş.

Kayzer, Savaş elini kaldırmadığı için kaldırmamıştı, Savaş ise Özkan'ın yerine gelecek olan kişi hakkındaki dedikodulardan dolayı. Duyduğuna göre o ve Kayzer masada yokken bir oylama daha yapılmıştı masaya, Özkan'ın yerine oturacak kişi için. Oylama sonucu olumluydu ve Özkan'ın yerine, Kayzer'in tam karşısına oturması beklenilen isim ise kesinlikle yanında oturan adamın hiç hoşuna gitmeyecekti.

Derin bir nefes alarak ayağa kalktı, Asaf. Onunla birlikte salonun iki kanatlı kapısı da açıldı ve içeriye, iki adamın kollarından tuttuğu Özkan girdi. Kaçmak için bir çaba harcamıyor, hayatı için yalvarmıyordu. İdamını kabullenen bir mahkûm gibi yavaş adımlara ilerledi ve artık ona ait olmayan sandalyesine oturtuldu.

Asaf, belinden silahını çıkarttığında havadaki eller indi ve ölüm sessizliği hakim oldu masaya. "Söyleyecek bir şeyin var mı?" Silahı tutan elini kaldırmış, namluyu Özkan'ın kafasına doğrultmuştu.

Baygın bakan gözlerini silahın namlusundan ayırıp Asaf'ın yüzüne çıkardı, Özkan. "Kızımın nerede olduğunu biliyorsun." Tek derdi para ve kadın olan adamın, bu hayatta saf bir sevgiyle değer verdiği tek şey şu an Fransa'da olan kızıydı. "Onu bu hayattan uzak tutarak yaş-"

Özkan'ın cümlesine devam etmesine izin vermeyen şey, tüm salonda yankılanan silah sesiydi. Özkan'ın başı, kanlar içinde masaya düşerken, vurulduğu an yarasından fışkıran kan, tam karşısında oturan Kayzer'in yüzüne, boynuna ve gömleğine sıçramıştı ama bu L'Ombra'nın umrunda değildi çünkü salonun girişinde beliren kişiyle kaskatı kesilmişti. Tüm bedeni, nefret, öfke ve intikam hırsıyla uyuşurken boğazına bir bıçak saplanmıştı sanki. Şah damarından fışkıran kan, bıçağa çarpıp midesine akarak midesini bulandırıyor, kendi kanında boğulmasına sebep oluyordu.

Masadaki herkesin bakışları, Özkan'ı vuran adama kaydığında yutkunmamak için zor tuttu kendini, Kayzer. Gözleri, Savaş'ın gözleriyle kesiştiğinde onunda bundan bir haberi olmadığını anlamıştı.

"Ah, kusura bakmayın." dedi Asaf'a, bozuk bir Türkçeyle, Matteo Nero. Vecchio Re'nin, Rosanne'den olan ve hayatta olan tek oğlu. "Siz mi öldürecektiniz?" Sözleri Asaf'aydı ama açık kahverengi gözlerini Kayzer'in üzerine kilitlemişti.

Sabır dilenir gibi bir nefes verip silahını beline geri yerleştirirken salondaki adamlara başıyla Özkan'ın cansız bedenini gösterdi, Asaf. "Kaldırın şunu. Temizleyin burayı da."

Matteo, silahını yanındaki adamlardan birisine verip masaya yaklaştığında elini üzerindeki ceketin cebine götürdü. Herkes onun ne yapacağını dikkatle beklerken o, cebinden siyah, köşesinde yılan işlemeli bir mendil çıkartıp masanın üzerinden Kayzer'e uzattı. "Prego." ("Buyrun.") dediğinde masada bir tek Savaş ve Kayzer'in İtalyanca bildiğinin farkındaydı.

Kayzer, mendile tiksinti dolu bir bakış attıktan sonra masanın üzerindeki krem rengi mendili alıp yüzüne ve boynuna bulaşan kanı, gelişi güzel temizledi. Düşünüyordu. Beyninde bir savaş başlamıştı. Carlos neden Matteo'yu ona göndermişti? Bir tuzak olduğu bariz ortadaydı ama...

Fazla düşülesi bir tuzaktı...

Yerinde zor duruyordu, Kayzer. Damarlarından akan kan intikam hırsıyla kaynıyor, avuç içleri Matteo'nun canını almak için karıncalanıyordu. Her ne kadar zor olsa da derin bir nefes alarak kendine hakim olmaya çalışıyordu ama karşısındaki adam ona alaycı gözlerle bakarken bunu yapmak çok zordu.

"Avresti dovuto usare un po’ il cervello invece di gonfiare il tuo orgoglio, fratello." ("Keşke gururunu büyütmek yerine biraz aklını çalıştırsaymışsın, kardeşim.") Matteo, Kayzer'e uzattığı mendili temizlenen masaya bırakıp, değiştirilen sandalyeye oturdu. Gözlerini bir saniye bile Kayzer'den ayırmıyor, yüzündeki alaycı tebessümü hiç silmiyordu.

Kayzer'in ise içinde kanla söndürülmesi gereken bir yangın başlanmıştı. Matteo'nun kanıyla, Carlos'un kanıyla, Altan'ın ve daha nicesinin kanıyla... Söndürülmesi gereken bir yangındı yoksa öfkesi, kendisini kül edecekti.

Kendine hakim olması gerektiğini hatırlatmak adına yanağının içini dişliyordu ama öfkesi o kadar büyüktü ki acıyı bile hissetmiyordu.

Öldürmek için yanıp tutuştuğu adam tam karşısında duruyordu ama elini kolunu bağlamışlar gibi hiçbir şey yapamıyordu. Aynı duyguyu, Altan'ı gördüğünde de yaşamıştı ama o daha kısa süreli sürmüştü çünkü o zaman kendisinden önce Doktor'u sakinleştirmesi gerekiyordu. Doktor...

Işık, diye tekrar etti içinden Doktor'un ismini. Işık, Işık, Işık, Işık... Kendi sesi zihninin içinde yankılanıyor, onun ismini içinden de olsa söylemek sakinleşmesine yardımcı oluyordu. Mavi gözlerini canlandırdı ilk zihninde... Genellikle yaşlarla parlayan o mavi hareleri... Sonra kızıl tutamları düştü gözlerinin önüne. Rahatlatıcı bir notaya sahip o sesi kulaklarında yankılandığında artık sakinleşmeye başlamıştı.

Bu bir tuzak, diye hatırlattı kendine içinden. Bu bir tuzak. Matteo, Carlos'un senin önüne koyduğu bir yem. Altan gibi.

Carlos'un amacı, Kayzer'i öldürmek değildi. Kayzer'in gözlerinin önünde ona ait olan her şeyi almaktı. Bu yüzden ona değil, zaaflarına saldırıyordu ki Kayzer öfkesine yenilip hata yapabilsin. Hata yaptığında CIA yardımıyla onu içeri tıkacak ve gözlerinin önünde ona ait olan her şeyi, sırayla alacaktı.

Savaş'ın düşünceleriydi bunlar. Masada dönen iş sohbetiyle hiç ilgilenmiyor, Kayzer'in öfkesine yenilip yapabileceği herhangi bir hataya karşı tetikte duruyordu.

Yaklaşık yarım saat süren bir toplantının ardından masanın lideri ayağa kalktı. Onunla birlikte herkes ayağa kalktığında da, "Sen kal, Toralı." dedi Asaf.

Sesini çıkartmadı, Kayzer. Matteo'yla dışarıda karşılaşmaktansa Asaf'ın alnına silah dayamasını yeğlerdi.

Savaş, Kayzer'e son bir bakış atıp diğer herkesle birlikte dışarı çıktığında lise zamanlarını hatırladı bir an. Lisedeyken çok kez Kayzer'i okul müdürüyle yalnız bırakıp çıkmıştı odadan.

Kapı kapandığında salonda sadece Asaf ve Kayzer kalmıştı. Derin bir nefes alıp gözlerini tam karşısındaki, saniyeler önce Matteo'nun oturduğu sandalyeye kilitleyen adama baktı, Asaf. "Ne istiyorsun?" diye sordu, liderliğin getirdiği otoriter bir sesle. "Torunumdan boşanmak için."

Alayla güldü, Kayzer. Muzip bir ifade yerleştirdi yüzüne ama kesinlikle eğlenmiyordu. "Torunuza olan aşkımı hafife alıyorsunuz."

"Ne aşkı, lan?!" Kendine hakim olamayarak bağırdı, Asaf. "Seni sevmeyen bir kadına nikâh kıymak sığar mı adamlığa?!"

Asaf ne söylerse söylesin Kayzer umursamayacaktı. İç çekip karşısındaki adama üstten bir bakış attı. "Adamlığı benden önce kendi çocuklarına öğret." Masanın yanından ayrılıp Asaf'ı arkasında bıraktı ve salondan çıktı. Bir an önce buradan çıkmak istiyordu. Aksi taktirde hata yapardı ki hata yapmak istediği en son şey bile değildi.

"Dove vai, fratello mio?" ("Nereye gidiyorsun, kardeşim?") Arkasından yükselen sesle durup derin bir nefes aldı. Öldürmek istemiyordu ama Matteo kesinlikle ölmek istiyordu.

İki yanındaki elleri yumruk olurken topuğunun üzerinde Matteo'ya doğru döndü. "Cosa vuoi?" ("Ne istiyorsun?") diye sordu. Sesine ölüm sertliği ve soğukluğu karışmıştı. "Morire?" ("Ölmek mi?")

Olumsuz anlamda başını salladı, Matteo. Ellerini pantolonunun ceplerine soktu. "Sai cosa voglio." ("Ne istediğimi biliyorsun.") Yavaş ama temkinli adımlarla Kayzer'e doğru adımladı. Aralarında bir adımlık mesafe kala durduğunda ise karşısındaki adamın sinir uçlarının üzerinde gezdiğinin farkındaydı. "Mia madre." ("Annemi.")

Kayzer'in dudağının kenarı alayla yukarı doğru kıvrıldı. "Non riesci a dormire senza tua madre?" ("Uyuyamıyor musun annen olmadan?")

"In realtà..." ("Aslında...") dedi kısık bir ses tonuyla, Matteo. "Direi che non riesco a dormire senza il calore di Olivia, sarebbe più corretto." ("Olivia'nın sıcaklığı olmadan uyuyamıyorum demek, daha doğru olur.") diye konuşmaya devam ettiğinde Kayzer'in bir tepki vermesini bekledi ama Kayzer'in yüzünde mimik oynamadı. Artık Olivia'ya karşı bir şey hissetmiyordu. Ona beslediği hisleri, aldatıldığını öğrendiğinde bitmişti.

Kayzer'in bu tepkisizliği Matteo'nun yüzündeki gülümsemenin donuklaşmasına sebep oldu. "Ma non preoccuparti. Riempirò quel vuoto con sua moglie." ("Ama merak etme. Karınla doldururum o boşluğu.") Lafını bitirmesiyle suratının ortasına yumruk yemesi bir oldu. Kan fışkıran burnunu tutarak geriye doğru bir adım attığında gömleğinin yakasından tutup arkasındaki duvara yasladı onu, Kayzer. "Ti uccido." ("Geberteceğim seni.") Yumruk yaptığı elini yeniden Matteo'nun yüzüne geçirdi. Eline bulaşan kanın sıcaklığı, içindeki yangını harlıyor, daha fazlasını istemesine sebep oluyordu. "Ti farò fare a pezzi in una macchina simile a quella con cui ho fatto smembrare tuo fratello e ne ho mandato i resti a tuo padre." ("Abinin etlerini parçalattırıp babana gönderdiğim o makinenin bir benzerinde de seni parçalattıracağım.")

Kayzer'in söyledikleriyle Matteo'nun içinde de bir yangın başladı. Elini kanayan burnundan çekip pantolonunun cebine soktu ve cebindeki soğuk metali sardı parmakları.

O soğuk metal, yıllardır Kayzer'in yaralarını dağlayan, ellerine ilk kez kanın bulaşmasına sebep olan bıçaktı. On altı yıl öncesine ait acı bir hatıra, her şeyin başlangıcıydı.

"Sai come mi sono sentito quando ho visto quella macchina?" ("O makineyi gördüğümde nasıl hissettim, biliyor musun?") diye sordu, Matteo içindeki tüm öfkeyle ve nefretle ona bakan adama. Ardından çevik bir hareketle cebinden bıçağı çıkartıp Kayzer'in diz kapağının biraz üzerine sapladı.

Bu ani saldırıya hazırlıksız yakalandığından acı dolu bir inilti firar etti, Kayzer'in dudaklarından. Ellerini Matteo'nun gömleğinden çekti. Geri çekilmek istedi ama bu seferde Matteo, tek eliyle ceketinden tutup buna engel oldu. "Esattamente così." ("Aynen böyle.") Bıçağı acı verici bir yavaşlıkla yukarı doğru kaydırıp kardeşinin bacağında derin bir yırtık oluşmasına sebep oldu.

Geri çekilmek adına hiçbir şey yapmadı, Kayzer. Zira o yırtık, bacağında değil geçmişinde açılmıştı. O yırtıktan içeri düşmüş, karanlıkta kaybolmuştu.

Farkındaydı.

O bıçak, ilk kez öz babasının kanıyla ıslanmıştı, şimdi de kendi kanıyla ıslanıyordu.

"Perderai tutto, pezzo dopo pezzo." ("Her şeyini teker teker kaybedeceksin.") Bıçağı çıkartıp Kayzer'in eline tutuşturdu, Matteo. "Basta aspettare." ("Sadece bekle.") Derin bir nefes aldıktan sonra arkasında bıraktığı enkazın keyfiyle kendinden emin adımlarla ayrıldı oradan.

Bacağından yavaşça tüm bedenine yayılan sızıyla dişlerini sıktı, Kayzer. Gözlerini güçlükle elinde tuttuğu kanlı bıçağa indirdi. Baş parmağını belli belirsiz bıçağın sapındaki yılan ve gülden oluşan sembolde gezdirdi. Zihninde geçmişin uğultuları yankılanırken on altı yıl önce döktüğü yaşların ıslaklığını hissetti yanaklarında.

Hayır, ağlamıyordu. Donuk bakışları elindeki kanlı bıçağın üzerinde kilitlenmişti ve yüzündeki ifadeden hiçbir duygu okunmuyordu. Ellerinde kanın sıcaklığını hissediyordu bir tek. Bacağındaki yara artık sızlamıyordu çünkü bıçak bacağında değilde ruhunda bir yara açmıştı ve o yaradan oluk oluk kan akıyordu.

Güçlükle kapattığı yaranın dikişleri, elinde tuttuğu bıçakla koparılmıştı. Bıçağı öyle sıkı tutuyordu ki eline bulaşan kana rağmen parmak boğumlarının beyazladığı belli oluyordu.

Arkasını dönüp sırtını, dakikalar önce Matteo'yu yasladığı duvara yasladı. Gözlerini kapatıp derin bir nefes alırken geçmişten kurtulmak için aklını oyalamaya çalışıyordu.

Çağla.

Doktor'a yaptıklarından sonra Çağla'nın, Kayzer'e olan öfkesi daha da artmıştı. Ablasının onu sevdiğini biliyordu ama öfkesi bu sevginin önüne geçiyordu. Aralarındaki bağın inceldiğini hissediyordu. Sabahki, bilerek Eren'den yediği dayak bile Çağla'nın içini soğutmamıştı.

Savaş.

Her ne kadar Kayzer'in arkasında durup onu desteklese de Kayzer'in hata yaptığını düşünüyordu.

Oğuz.

Dayısını çok seviyordu ama ondan korkuyordu da. Kayzer, bunu görebiliyordu ama bunu değiştirmek için bir şey yapmıyordu çünkü Oğuz'un ona değer vermesini istemiyordu. Bu değeri haketmiyordu.

Rosanne.

Onu hatırlamıyordu bile. Kayzer'in hâlâ kabuk bağlamamış yaralarından bir tanesi de annesinin onu hatırlamamasıydı. Hiç varolmamış gibi silinmişti hafızasından. Yanına her gittiğinde kendini başka birisi olarak tanıtmak zorunda kalmaktan bıkmıştı. Bundan dolayıdır ki iki yıldır yanına hiç uğramıyor, durumunu doktorlarından öğreniyordu.

Ve...

Işık.

Hayatını kurtardığı için pişman olacak kadar nefret ediyordu, Kayzer'den. Yumuşar gibi olsa da asla yumuşamamıştı şimdiye kadar. Güvenmek istese de kendisiyle inatlaşıyor, geri çekiliyordu. Oysa bir kez güvense, bir adım atsa, gerçekleri çarpıtmadan, rol yapmadan anlatsa Kayzer her an arkasında durmaya hazırdı.

Güvenmediği kadının ona güvenmesini isteyecek kadar çaresiz bir durumda bırakıyordu onu, Rosa Proibita.

Bıçağı yavaşça kapatıp pantolonunun cebine soktu. Orta boy bir bıçaktı ama çok ağır geliyordu. Bıçağıb geçmişte açtığı yaralar hâlâ kanarken üzerine büyük bir yük binmişti, Kayzer'in. Sırtını duvardan ayırıp çıkışa doğru yürürken bacağındaki yaradan dolayı mı yoksa bu yükten dolayı mı yavaş hareket ediyordu, kestiremiyordu.

Dışarı çıktığında ona telefonunu ve silahını uzatan adam şaşkınlıkla baktı. Ona sert bir bakış atıp telefonuyla silahını aldı ve mermer basamaklardan yavaşça indi. Attığı her adımda sanki bacağındaki yırtık giderek açılarak canını yakıyordu.

Kendisi dikemezdi bu yarayı.

O bıçağın açtığı hiçbir yarayı dikememişti.

Işık'a mı gitseydi?

Kendi kendine gözlerini devirip, Buğra'nın onun için açtığı kapıdan arabaya bindi. Adamları alışmıştı onun yara almasına. Artık şaşırmıyorlardı.

Savaş'ın yanına oturduğunda bacağındaki yara daha fazla yaktı canını. Kesinlikle her hareketinden yırtık daha fazla genişliyordu. Işık nasıl dayanmıştı bu acıya?

Elindeki kanı pantolonuna sildiğinde Savaş'ın bakışlarını üzerinde hissediyordu. "En baştan başlayayım mı?" diye sordu, Savaş.

Savaş'ın neyden bahsettiğini bildiğinden olumlu anlamda başını salladı, Kayzer. "Başla."

"Yüzünün hali ne?" diye sordu, Savaş. Bir yandan da Kayzer'in bacağındaki yarayı inceliyordu.

"Doktor'un kuzeninin ilgisini çektiğimi söylemiştim." dediğinde sesini muzip çıkarmaya çalışmıştı ama pek başarılı olduğu söylenemezdi.

"Peki..." diye mırıldandı, Savaş araba hareket ederken. Çenesiyle Kayzer'in bacağını gösterdi. "Toplantıya geldiğinde o yara yoktu?"

Kayzer'in yüzünde buruk bir tebessüm oluştu. Savaş'tan sakladığı bir şey yoktu. Yaralarını ona göstebiliyordu. Cebindeki bıçağı çıkartıp yanındaki adamın görebileceği şekilde avucunun içinde tuttu.

Bıçağı gördüğünde sertçe yutkundu, Savaş. Bıçağın üzerindeki simgeyi görmemişti, kapalıydı ama o bıçak olduğunu tahmin edebiliyordu. Matteo'yu görmesine rağmen fazla durgundu, Kayzer. Bunun başka bir açıklaması olamazdı.

"Tuzak." dedi, Kayzer'in dikkatini bıçaktan çekmek istercesine. "Carlos'un amacı seni öldürmek değil, gözlerinin önünde sahip olduğun her şeyi almak."

Derin bir nefes alıp gözlerini kapattı ve başını koltuğa yasladı, Kayzer. "Bunun bir tuzak olduğunu... Biliyorum." Bacağındaki sızı dayanılmaz bir hâl aldığından kesik kesik konuşuyordu. "İkinci kez önüme reddedemeyeceğim bir yem koydu." Savaş'a farkettirmemeye özen göstererek boştaki elini ceketinin içerisindeki cebine götürdü ve küçük poşeti parmaklarının arasında tuttu.

"Kendine hakim olmazsan hepimiz yanarız." Gözlerini camdan dışarı çevirdi, Savaş. Kayzer'in ne yaptığını görmüş, susmayı tercih etmişti. Buradan çıktıktan sonra Kayzer'in ne yapabileceğini kestiremiyordu. Bu yüzden en iyisinin beynini uyuşturmanın olduğunu düşünüyordu bunun her ne kadar yanlış olduğunu bilse de.

"Matteo'yu öldürüp hapse girmeye razıyım." Parmakları arasında tuttuğu poşeti yavaşça cebinden çıkardığında poşette sadece iki tane hap kaldığını gördü. Son zamanlarda ipin ucunu iyice kaçırmıştı. Bırakması gerekiyordu ama yapamıyordu. Her seferinde bu haplara sığınmaktan bıkmıştı ama bunu yapmaktan değil kaçmak, kaçmaya bile çalışmıyordu.

Poşetin içinden çıkardığı tek hapı ağzına aldıktan sonra poşeti tekrar aynı yere koyarken bir yandan da elinde tuttuğu bıçağı pantolonunun cebine sokmuştu.

Karar vermişti. Akşam Doktor'un yanına gidip yarasını diktirecekti. Farkındaydı, yaralarını Doktor iyileştirebilirdi ve o zamana kadarda acı hissetmek istiyordu. Bu yüzden bu kadar iğrenç bir yola başvurmuştu ama onun bilmediği, kaderinde ise yazılı olan bir şey vardı:

Haplara sığınmaktan bıkmıştı ama ona sığınmaktan hiç bıkmayacaktı. Beyni bunun yanlış olduğunu haykırsa da yaralarını ona göstermekten hiç çekinmeyecek, onsuz nefes alamayacak duruma gelecekti.

Bağlanacaktı ama bağlandığı kişi ateşin ta kendisiydi.

Işık'ın Anlatımıyla,

Derin bir nefes alıp öne doğru bir adım attım ama Eren'in attığı bakışla olduğum yere kök saldım. Neden böyle yapıyordu ki? Kayzer'i ben çağırmamıştım. Bir suçum yoktu.

Keşke bunu bir de dile getirebilseydim.

"Sakin ol." dedi kolunu tuttuğu adama bir kez daha, Elzem. Bunu yaptığı için ona minnettardım çünkü Eren'e engel olan oydu. "Kaça kadar saydın?"

Sevdiği kadının sorduğu soruyla derin bir nefes aldı, Eren. Yeşil harelerini üzerimden hiç ayırmayarak beni göz hapsine almıştı. "Dokuz yüz otuz yedi." dedi dişlerinin arasından.

Gözleri irileşti, Elzem'in, duyduklarından sonra. "Ve hâlâ sinirli misin?"

Olumlu anlamda, usulca başını salladı, Eren. "Hâlâ peşinden gidip o iti gebertmek istiyorum."

"Asıl ben peşinden gitmezsem ölür zaten." dedim tüm cesaretimi toplayarak. "Halini görmedin mi? Merdivenlerde düşüp kalmıştır şimdi. Yaralarına bakmam gerek."

"Af buyur?" Sanki mümkünmüş gibi iyice çatmıştı kaşlarını, Civciv. "Sende yaralar açan adamın yaralarına mı bakacaksın?"

Derin bir iç çekip olumlu anlamda başımı salladım. "Sen de gördün halini, Eren. Nefes bile alamıyor doğru düzgün." Sebebini bilmiyordum ama onu o halde göndermek hiç içime sinmemişti.

"Hastaneye gitsin!" diye bir anda parladı, Eren. "Koskoca şehirde bir tek doktor sen değilsin ya!"

"Başka doktora gitmek isteseydi, giderdi." Veya kendisi de dikebilirdi yarasını ama o bana gelmeyi tercih etmişti. "İyi değil." Kayzer buraya geldiğinde anlamıştım bir şeyler olduğunu. Tavırları her zamankiyle aynıydı ama yerine oturmayan bir şeyler vardı sanki.

Ya da lanet olası merhametim aklımın önüne geçmişti ve kendini haklı çıkarmak için saçmalıyordu.

"Işık..." Sakin kalabilmek adına derin bir nefes aldı, Eren. Dakikalardır aynı hareketi yapıyor ama bir türlü öfkesini yutamıyordu. "Delirdin mi sen?"

"Delilik değil bu..." O kadar kısık çıkmıştı ki sesim içimden konuşup konuşmadığımı anlayamadım bir süre. "Kim olursa olsun yardım etmek zorundayım."

"O yüzden mi Alta-" Ne söylemek üzere olduğunu farkettiğinde dudaklarını bir birine bastırarak sustu. Gözlerini kapatarak derin bir iç çektikten sonra olumlu anlamda başını salladı. "Apartmandan dışarı çıktığınızı görürsem tüm emniyet teşkilatını buraya dökerim. En fazla yirmi dakika içinde burada ol."

Kurmak istediği ama kuramadığı cümlenin etkisinden çıkmam en fazla bir dakikamı almıştı. Daha sonra eğilip yerden ilk yardım çantasını aldım ve salonun çıkışına doğru adımladım.

Ben Altan'ı masada bırakmadım, Eren. Çok isterdim öyle olmasını ama yapamadım.

Önce salondan sonra da evden çıktığımda ve arkamdan kapıyı kapattığımda Eren'in homurtuları geliyordu kulağıma. Haklıydı, Kayzer'i eve almam yanlıştı ama o an yapabileceğim başka bir şey yoktu. Yine de bu Kayzer'in bir daha onlara izin vermeyecektim. Eren kendine yeni bir hayat kurmuştu ve bu hayata kan bulaşmasını istemiyordum.

Ondan bir şeyler sakladığımı biliyordu, gün içerisinde sormaya da çalışmıştı ama her seferinde susuyordum. Ona gerçekleri anlatamazdım çünkü o zaman kendi hayatını bırakıp bu işlere dahil olurdu ki bu istediğim en son şey bile değildi.

Elzem'i seviyordu, mesleğini seviyordu, hayatını seviyordu... Artık onunda gülmeye hakkı vardı ve ben o hakkı, gerçekleri anlatırsam elinden almış olacaktım. Beni silmeyip buraya gelmesi günlerdir alamadığım nefesi almama sebep olmuştu ama bununla yetinmek zorundaydım.

Benden uzakta ama mutlu yaşayacak olması yeterdi yüzümü güldürmeye.

Hızlı adımlarla iki kat aşağı indiğimde asansörle inmeyip merdivenleri kullanmış olması veya henüz gitmemiş olması için dua ediyordum.

O baçakla altı kat yukarı tırmanması akıl kârı değildi. Ya acıyı hissetmiyordu ya da acı çekmekten zevk alıyordu. Söz konusu o Kayzer'ken hangisi olduğunu pek kestiremiyordum ama iki seçeneğin sonucu da onun tımarhanelik bir hasta olduğuna varıyordu.

Dördüncü kata ulaştığımda sensörlü lambalar yandı ve alt basamaklarda oturan onu gördüm. Başını duvara yaslamış, gözlerini kapatmıştı. Düzensiz aralıklarla inip kalkan göğsünden güçlükle nefes aldığını anlayabiliyordum.

"Asansörü kullansaydın bu kadar yorulmazdın." Yanına gidip olduğu basamağa oturduğumda gözlerini açmıştı. Dudağının kenarı hafifçe yukarı doğru kıvrıldı. "Geldin."

"Gelmese miydim?" Ona alttan bir bakış atıp gömleğine doğru uzandım. "Hastaneye gitmen daha doğru olurdu." Gömleğinin düğmelerini teker teker iliklerinden çıkarırken gözleri yüzümde oyalanıyordu. "Biliyordum geleceğini." dedi. "Yetişebilesin diye merdivenleri kullandım."

Söyledikleriyle belli belirsiz bir tebessüm oluştu yüzümde. "Dik dur."

Komutumla duruşunu dikleştirdiğinde gömleğini geriye doğru sıyırıp göğsündeki bandajın ucundan tuttum ve kaldırdım hafifçe. Yarasını incelediğimde aksi bir durum görmedim ama neden nefes almakta zorlandığını anlamamıştım.

"Daha önce de söylemiştim." Geri çekilip kucağıma koyduğum çantadan gerekli malzemeleri çıkarttım ve bandajını değiştirdim. Olabildiğince hızlı davranmaya çalışıyordum çünkü Eren'in bana verdiği süre bittiğinde apartmanı ayağa kaldıracağını biliyordum. "Süper güçlerim falan yok." Başımızın üzerindeki lamba söndüğünde kolumu sallayarak yeniden yanmasını sağladım. "Buradan çıktıktan sonra direkt hastaneye git."

"Sebep?" diye sordu duymakta zorlandığım bir sesle.

"Çünkü..." Gömleğinin düğmelerini teker teker ilikleyip geri çekildim ve kucağımdaki çantadan bir makas çıkardım. "Her an düşüp bayılacakmış gibi duruyorsun, nefes alış verişlerin düzensiz. Aynı nabzın gibi." dediğimde boştaki elimin parmaklarını bileğinin üzerine koyarak nabzını ölçmüştüm. "Ayrıca gözlerin kızarıyor ve ateşin de var."

"Birlikte gidelim." Başını omzuna doğru yatırıp buruk bir tebessüm yerleştirdi yüzüne. "Daha önce benimle hastaneye gelmek istemiştin. O teklifin hâlâ geçerlidir umarım?"

"Değil." dedim lafını bitirir bitirmez. "Kendim için gitmiyorum hastaneye. Senin için niye gideyim?"

"Eski sevgilin için giderdin ama?"

"Tabii giderdim." Makasla pantolonunun olduğu kısımı kestikten sonra derin bir nefes aldım. Üç dikiş atmıştım ama yaklaşık yedi dikiş daha atmam gerekiyordu. "Eski sevgilin diyip duruyorsun ama ben hâlâ seviyorum onu. Eski değil yani benim için."

"Benimle evlisin." diye fısıldadı sıktığı dişlerinin arasından ama sinirlendiği için sıkmıyordu dişlerini, attığım dördüncü dikiş canını yakmıştı.

"Olabilir." Rahat bir tavırla omuz silktim. "Gerçek bir evlilik değil-"

"Her haltıyla gerçek bir evlilik." Elimin altındaki teni kaskatı kesildiğinde sinirlenmeye başladığını anlamıştım.

"Ne yani?" diye sordum alayla yarasına altıncı dikişi atarken. "Seninle evliyim diye başka bir adamı sevemez miyim?" Ona alttan bir bakış attığımda kaşlarını çatmış, buz gibi bakışlarla yüzümü incelediğini gördüm. "Derdin ne senin?" diye sordu aklımdan geçenleri okumak ister gibi gözlerimin içine bakarken.

"Hangi birisini sayayım?" Gözlerindeki, gözlerimin yansımasında takılı kaldım yine. Her ne kadar bu durumdan nefret etsem de takılı kalmak istediğim anlardan bir tanesiydi bu çünkü bir tek Kayzer'in gözlerindeki yansımadan bakabiliyordum kendi gözlerime.

Oradan baktığımda gözlerim, Altan'ın gözlerine benzemiyordu.

Kayzer, gözlerini kapatıp başını yeniden duvara yasladı. "Hızlı ol."

"Bitti bile." Gözlerimi yeniden yarasına indirip son dikişi de attım ve yaklaşık beş dakika gibi kısa bir sürede yarasına bandaj yapıştırdım. "Geçmiş olsun ama en kısa zamanda yeni bir yarayla geleceğine eminim." diye mırıldandım ilk yardım çantasını toplarken.

"Eski yaralar yeninden kanamasın, yeni yaralar açılmasına razıyım." Gözlerini açıp bacağına bir bakış attıktan sonra hafifçe doğruldu ve bir elini pantolonunun cebine soktu. Elini geri çıkardığında avuç içinde bir bıçak ve alyans tuttuğunu gördüm.

Alyanstan daha çok bıçak çekmişti dikkatimi. Üzerinde kurumuş kan lekeleri vardı ve Kayzer'in ona olan bakışları hiç de hoş değildi.

Çantanın üzerindeki elimi kendi avuç içine aldığında silah tutmaktan oluşan nasırları elimin üzerine batmıştı. Bıçağı cebine geri koyarken alyansı avucumun içine bıraktı. "Benim yüzüğümü takmazsın, biliyorum ama evli olduğumuz için bir yüzük takman gerekiyor." Derin bir iç çekti konuşmaya devam etmeden önce. "Sağa değil de sola takarsan fazla sırıtacağını düşünmüyorum."

Alyansı parmaklarımın arasına alıp incelediğimde bunun benim nişan yüzüğüm olduğunu anlamıştım çünkü içinde italik harflerle Serkan yazıyordu.

Kendi elleriyle bana Serkan'ın yüzüğünü vermişti ve o yüzüğü takmamı mı istiyordu?

"B-bu..." Şaşkınlıktan sesim titriyordu. "Ne demek oluyor?"

"Senin yüzüğün." Bir üst basamaktan destek alarak ayağa kalktı. "Tak işte."

"Kafan mı güzel senin?" Ben de ayağa kalktığımda onunla aynı boyda olmak için bir üst basamağa çıkmıştım ama hâlâ benden birkaç santim uzundu.

"Senden güzel olmasın ama güzel." Son bir kez gözlerimin en iç noktasına baktıktan sonra arkasını döndü ve merdivenlerden inmeye başladı.

Şaşkınlıkla arkasından bakakalırken aklımdan tek bir düşünce geçiyordu:

Tam onu çözmeye başladığımı hissettiğimde bambaşka birisi olarak çıkıyordu karşıma.

Bu adam çok farklıydı ve belki de beni ona çeken şey bu farklılığı tatmak istememdi.

Nasıldı bölüm? Kısa gelmiş olabilir ama değil. Sadece tek bir olay üzerinde döndüğü için öyle geliyor.

Kayzer'in geçmişine de giriyoruz yavaş yavaş...

Bakalım L'Ombra'nın zayıflıkları ne?

Bir sonraki bölümde görüşürüz...

İnstagram: bloodinscript