31. bölüm · Adını Kanla Yazdım

(30) Kor Olan Canlar

F.Z. S.

Bölümler
1 Giriş 2 (1) Kanlı İntikamın Başlangıcı 3 (2) Kırık Düşler 4 (3) Karanlıkta Bir Işık 5 (4) Bir Adım Daha Yakın 6 (5) Kaderin Oyunu 7 (6) Hayaller Üzer 8 (7) Bölünmüş Ruhlar 9 (8) Yara ve Yanık İzleri 10 (9) Karanlık Gece 11 (10) La Rosa Proibita 12 (11) Ateşle Barut 13 (12) Yasemin Çiçeği 14 (13) Kan ve Gül 15 (14) Dikiş Tutmaz Yaralar 16 (15) Ölümün Kıyısında: Nabız 17 (16) Seçimler ve Pişmanlıklar 18 (17) Geçmişin İzleri 19 (18) Azrail ve Kurban 20 (19) Çatlayan Duygular 21 (20) Yaşamak ve Yanmak 22 (21) Açığa Çıkan Sırlar 23 (22) Mezarlık Çiçeği 24 (23) Gül ve Kül 25 (24) Değişen Ruhlar 26 (25) Gölge'nin Yasaklı Gül'ü 27 (26) Cehennemin Kral'ı 28 (27) Ölmek İçin Yaşamak 29 (28) Küçük Can Kırıkları 30 (29) Gözlerindeki Gözlerim 31 (30) Kor Olan Canlar 32 WP KANAL 33 (31) Bıçak ve Yarası 34 (32) Yok Olan ve Var Olan Duygular 35 (33) Ateşten Gül 36 (34) Çelişki 37 (35) Sönecek Umut Işıkları 38 (36) Enkazında Kalınan Hayaller 39 (37) Duygular Da Ölür 40 (38) Özgür Ama Tutsak 41 (39) Ortak Yaralar 42 (40) Geç Kalan Keşkeler ve Hiç Gelmeyecek Olan İyikiler 43 (41) Cehennem'in Kraliçe'si 44 (42) Kahpe Yazgı (Sezon Finali) 45 Okurlar'ıma... 46 (43) Can Yanığı 47 (44) Daire: 543 48 (45) Gözyaşından Öpücük 49 (46) Aşk ve İhanetin Arasında Sıkışan Ruh 50 (47) Yalancı ve Yabancı Hayat 51 (48) Tanrı ve Tanrıça 52 (49) Hayal Hırsızı 53 (50) Kesik Bileklerle Buzun Üzerinde Dans 54 (51) Kırmızı Güller Çabuk Solar 55 (52) Kızgın Değil Kırgın 56 Wp kanal 57 (53) Kandan Gözyaşları 58 (54) Kırık Kalpler ve Ölü Ruhlar 59 (55) Nefessiz Kalan Duygular 60 (56) Kalp Kırıkları ve Güven Parçaları 61 (57) Solan Canlar 62 (58) Kader Ağları

"Can yanar ama sönmez. Kor olur."

Elimin tersiyle yanağımdaki ıslaklığı sildim ama nafileydi. Hiç durmadan akmaya devam ediyordu gözyaşlarım. Öyleki elimde tuttuğum fotoğrafın görüntüsü sürekli bulanıklaşıyordu ve bende her seferinde, hiç bıkmadan gözlerimi silerek görüntüyü netleştiriyordum.

İçim yanıyordu. Kabullenemiyordum. Yaşadığımız tüm o mutlu anıları, yüzünü, sesini, dokunuşunu, kokusunu değil bir tek ölüm anını hatırlıyordum ve bu da çok ağırdı. Unutmak istemiyordum, sürekli kendime hatırlatıyordum öldüğü anı çünkü annemden bana kalan tek anı oydu.

Altan'nın, annemin kafasını vura vura kafatasını çatlattığı duvarın dibinde oturmuş, elimdeki eski fotoğrafa bakarak ağlıyordum. Ne kadar ağlarsam ağlayayım hiç dinmeyecek bir acıydı bu. Sanki annemi yeni kaybetmiştim.

Yıllar dindirememişti, iki gözyaşı nasıl dindirsin?

"Daha çok ağlamam gerekiyor mu?" diye sordum çatallaşan bir sesle yanımda oturan Kayzer'e. Kafasını arkasındaki isli duvara yaslamış, ayaklarını birbiri üzerine çaprazlayarak koridora doğru uzatmıştı. Bir saati aşkın bir süredir buradaydık ve o bu süre boyunca hiç sesini çıkartmadan anlattığım geçmişimi ve ağlamamı dinlemişti. Başını hafifçe çevirip bana baktı. "Rahatladı mı için?"

Bilmiyorum dercesine omuz silktim. Dudaklarımı birbirine bastırıp elimde tuttuğum fotoğraftaki iki kadının üzerinde yoğunlaştırdım bakışlarımı. Hangisi teyzem, hangisi annem çözememiştim henüz ve bunun için utanıyordum kendimden. Bundandır ki Kayzer'e de soramamıştım hangisinin annem olduğunu. "Gözyaşı dökerek söndüremediğim yangını kan dökerek söndürebilecek miyim?"

"Söndüremezsin." Soruma verdiği cevapla kaşlarımı çatmıştım ama o bunu umursamadan konuşmaya devam etti: "Canın yanar ama kül olmaz. Kor olur."

Olumlu anlamda başımı salladım iç çektiğimde. "Ölene kadar benimle yani bu acı? Anneme kavuşana kadar benimle?"

"Yalan söylemeyeceğim." dedi hiç beklemeden. "Ölene kadar seninle."

Başımı ona doğru çevirdiğimde gözleri anında gözlerimi yakaladı. Benimle sürekli gözlerime bakarak konuşuyordu. Bu ilk zamanlarda rahatsız olmama sebep olurken şimdilerde hoşuma gitmeye başlamıştı. "Senin de ölene kadar yanında olacak bir acın var mı?" Kısık bir sesle sorduğum soruyla harelerinin tam ortasındaki o siyahlıklar küçüldü ama buna rağmen çok şey anlattı bana.

Üvey de olsa anne ve babasının acısı vardı onunla birlikte ölüme kadar gidecek olan. Olivia'nın acısı vardı, doğmamış çocuğunun acısı ve benim bilmediğim daha nicesi...

Kim bilir kaç kişi gömülmüştü kaderine de, o cesetler rahat bırakmıyordu ruhunu? Kim bilir kaç kez ölümü arzulamış da, nefretine tutunup yaşamaya devam etmeye zorlamıştı kendini?

Dilimi kurumuş dudaklarımın üzerinde gezdirdiğimde bakırımsı bir tat yayıldı ağzıma. "Kaç yaraya dikiş atamadın da ölümle burun buruna geldin?" diye dile döktüm düşüncelerimi.

Sorduğum soruyla boynundaki belirgin adem elması bir kez kalkıp indi. Gözlerini kaçırdı ve yeniden önümüzdeki isli duvara baktı. "Tek bir yaraya dikiş atamadım." dedi duymakta zorlandığım, kısık bir sesle. "Ondan sonra da her yarayı dağladım."

Devam etmesini, söylediği şeyin ne anlama geldiğini açıklamasını istedim ama bunu yapmak yerine parmaklarımın arasında emaneten duran fotoğrafı aldı. "Annene benziyorsun." diye değiştirdi konuyu.

Ağlamaktan şişen ve kızaran gözlerimi yüzünden ayırıp fotoğrafa çevirdim. Baş parmağı sanki dikkatimi çekmek ister gibi sondaki kadının üzerindeydi. Anlamıştı annemi tanıyamadığımı, bana onu gösteriyordu.

"Hayır..." Olumsuz anlamda başımı salladım gösterdiği kadına bakarken. "Benzemiyoruz." Fotoğrafı elime alıp daha yakından baktım gösterdiği kadına. Benzer olan tek şey saçlarımızdı. Kızıl tutamları aynı benimkiler gibi hafif bir dalgayla omzundan aşağı dökülüyordu. Bakışlarımız bile farklıydı. Fotoğrafın eskiliğinden dolayı güçlükle anlamıştım gözlerinin kahverengi olduğunu ki yanılmış da olabilirdim.

Hatırlamak için zorluyordum kendimi ama en ufak bir bilgi bile yoktu hafızamda anneme dair.

"Farklı." dediğimde Kayzer'in bakışlarını üzerimde hissetmiştim. "Farklı olan ne?"

"Yüz hatları, gözleri, duruşu..." Bilmiyorum dercesine omuz silktim. "Farklı işte."

Etrafa yeniden uzun süreli bir sessizlik çöktüğünde başımı yeniden arkamdaki duvara yasladıktan sonra ayırıp yeniden yasladım. Tekrar, tekrar ve tekrar yaptım aynı hareketi. Her seferinde duvara vuruşum sertleşiyor, başımın arkasından nükseden bir ağrı tüm kafatasıma yayılıyordu.

Çok ağrımış mıydı annemin başı da?

"Yapma." Başım sert duvara değil de yumuşak bir şeye çarptığında dönüp yanıma baktım. Kayzer, elini başımla duvar arasına koymuş, kaşlarını çatmıştı. Öfkeli gözlerle bana bakıyordu. "Yanmıyor mu canın?"

Olumsuz anlamda başımı salladım elini çektiğinde. "Yanmıyor." dedim düz bir sesle. "Yanmıyor çünkü kor oldu, bir daha alev alır mı meçhul."

Sıkıntılı bir nefes verdi gözlerini yüzümden ayırırken. Telefonunu pantolonunun cebinden çıkartıp ekranına baktı, sessizdeydi ama Savaş'ın aradığını görebiliyordum. Aramayı reddedip telefonu yanına, ikimizin arasına koydu. "Anlatmak istediğin başka bir şey var mı?" Bana yan bir bakış attığında dudaklarımı büzdüm, düşündüm birkaç saniye. "Yok."

19 Şubat'ı anlattığım gibi 20 Ağustos'u da anlatmamı istiyordu ama bunu yapamazdım. İçinde Eren'in olduğu gerçekleri değiştirip inandırıcı bir yalan uydurmam gerekirdi anlatmam için ama bunu yapabilecek durumda değildim.

"Gidelim mi o zaman?" Sorduğu soruyla gözlerimi karşımdaki duvardan ayırıp evin içine doğru çevirdim. Harap bir haldeydi her taraf. Evin dışı yeni boyanmıştı muhtemelen ama içerisine hiç dokunulmamıştı. Öyleki yaklaşık iki metre ötemizde yere yan bir şekilde düşmüş bir demir askılık vardı.

Ben, giderek soğuyan annemin bedenini alevlerden korumaya çalışırken o askılık benim üzerime düşmüş, nefesimi kesmiş ve belimde bir yanık izinin oluşmasına sebep olmuştu ki o iz şu anda bile sızlıyordu.

Yerden destek alarak ayağa kalktığımda Kayzer'de kalktı benimle birlikte. Üzerimdeki külü, elimle temizledikten sonra başımı kaldırıp Kayzer'in yüzüne baktım. "Gidelim."

Olumlu anlamda başını salladı hafifçe. Yanımdan geçip birkaç adım attı ve kapıyı açtı. Onu fazla bekletmeden dışarı çıktığımda ise rahat bir nefes almıştım. Annemi kanlı canlı karşımda görsem bile o günü tam anlamıyla atlatamazdım çünkü bunu başarmak için epey bir geç kalmıştım.

Ama en azından hafiflemişti acım.

"İyi bir ikili olacağız." Kayzer kapıyı kilitledikten sonra yanıma geldiğinde birlikte arabaya yöneldik.

"İkili?" dedim hafif alaylı, ağlamaktan çatallaşmış bir ses tonuyla. "Şu an bile sana anlattıklarımın, tepkilerimin doğru olup olmadığını düşünüyorsun." Önce eve daha sonra da arkamızdaki, bizimle birlikte buraya gelen, arabaya bir bakış attıktan sonra açtığım kapıdan arabaya bindim. "Hatta..." diye devam ettim konuşmaya Kayzer şoför koltuğuna oturup arabayı çalıştırırken. "Belki de anlattıklarımı kaydettin ve daha sonra tekrar dinleyecek, bir açığımı arayacaksın." Önüme düşen bir saç tutamını kulağımın arkasına sıkıştırarak kulağımdaki küpeyi görmesini sağladım. Bu küpeleri hiç çıkartmamıştım ve kulağımda olduklarını farkettiğimde çok geç olmuştu, Kayzer'e her şeyi anlatmıştım.

Araba hareket ederken yan bir bakış attı bana, Kayzer. "Başka bir tahminin var mı?" diye sordu düz bir sesle. "Tutmadı bu."

Umursamaz bir tavırla omuz silkip önüme döndüm. Hâlâ sırtımı yaslayamıyordum koltuğa. Evdeyken yapabiliyordum oysaki bunu.

Çünkü o zaman ruhundaki yaralar daha çok acıtıyordu, Işık.

"Yine de bu, bana inanmadığın gerçeğini değiştirmez." O kadar kısık çıkmıştı ki sesim, içimden söyleyip söylemediğime emin olamamıştım bir süre.

"Sana inanmam o kadar önemli mi ki?" Sorduğu soruyla gözlerimi devirdim. "Güvenmediğin bir insanla nasıl ortak olacaksın, Al Capone?"

"Hedefimiz ortak; biz değil, Doktor."

"Bu da isimlerimiz yan yana duracak, biz değil gibi bir yalan mı?"

"Söylediğim her şeyi aklında mı tutuyorsun?"

"Kalbimde tutacak değildim ya."

Sabır dilenir gibi sertçe nefes verdiğinde konuşmayı bıraktığımı belli etmek adına dudaklarımı birbirine bastırdım. Aklımı arkamızda kalan evle meşgul etmemek için başka şeylerden konuşmak, başka şeyleri düşünmeye çalışıyordum ama pek de başarılı olduğum söylenemezdi.

"Dario ve sen..." dedim bir süre sonra uzayan sessizlik sinirlerimi bozduğunda. "Gerçekten görsel sanatlar mezunu musunuz?" İnanasım gelmiyordu buna. Kazyer'i bir türlü üniversiteli birisi olarak hayal edemiyordum.

"Niye takıldın ki sen buna?" Bana kısa süreli bir bakış atıp yeniden yola çevirdi gözlerini. "Normal bir şey değil mi bu?"

"Değil." Reddeder gibi olumsuz anlamda başımı salladım. "Seni üniversiteli bir genç olarak düşünemiyorum."

"Hep otuz yaşında değildim ya ben de." diye homurdandığında hafif sitemli çıkmıştı sesi. "Çocukluğumdan beri resime ilgim de yeteneğim de vardı."

"Resime ilgin de yeteneğinde vardıysa o alanda ilerleseydin ya. Ne diye silah tasarımcısı oldun?" O nasıl bir meslekti hem? Sigortası falan var mıydı?

"O alanda ilerledim zaten." Rahat bir tavırla omuz silkti gözlerini yoldan ayırmadan. Direksiyonu tek elinin avucunun içine almış, diğer elini de bacağının üzerine koymuştu. Sanki dakikalar önce en büyük kıyametimi anlatmamışım gibi ikimizde rahat bir şekilde sohbet ediyorduk.

Kayzer'in üzerimdeki bu etkisi sinirlerimi bozuyor, aynı zamanda da işime geliyordu.

"Silah tasarımcısıyım ben işte, kendi ağzınla söylüyorsun." Artık bir şeyleri anlamamı ister gibi her kelimenin üzerine basa basa konuşuyordu. "Çizerek tasarlıyorum ben o silahları."

"Ha," Küçük çaplı bir aydınlanmanın ardından gülümsedim. "Haa..."

"Ha, ya." Dudağının kenarı belli belirsiz yukarı doğru kıvrıldı. "İkna oldun sonunda."

"Dario'yla o zaman en az bir on yıllık geçmişiniz var yani." Söylediklerimle olumlu anlamda başını salladı. "Öyle."

"Savaş'la peki?" Onunla da uzun bir zamandır tanışıyorlardı zannımca ama yine de onun ağzından duymak, onu daha yakından tanımak istiyordum.

"Onunla daha önceden tanışıyoruz." dedi tahmin ettiğim gibi. "Liseden beri." Verdiği cevapla gözlerim irileşti. "Harbi mi?"

Olumlu anlamda başını salladı söylediğini kanıtlamak ister gibi. "Aynı lisede okuduk biz. Çağla, Savaş, ben ve Olivi-" Cümlesini tamamlamadan dudaklarını birbirine bastırarak sustuğunda ne düşündüğünü anlamak için yüzünü inceliyordum ama kaskatı bir ifade takınmıştı.

Aldığım nefesi aralık dudaklarımdan verirken yavaşça gözlerimi ondan ayırıp önüme döndüm. Hayatının çoğunda yer alan insanların canıyla sınanmıştı defalarca kez ki birisini de kaybetmişti. Ağırdı bu, çok ağırdı. Anlayabildiğim kadarıyla Kayzer zor seven ve zor güvenen birisiydi ve sevdikleri anında zaaflarına dönüşüyordu. Bunu bilen düşmanları ise ona değil, zaaflarına oynuyorlardı.

Çevresinde olan az sayıdaki kişinin de cesetleri kaderine gömülmüştü.

Sıfırdayken kaybetmek koymazdı insana ama zirvedeyken kaybettiğinizde en dibe sert bir şekilde çakılırdınız ve Kayzer en zirvedeydi.

"Lisedeyken iyi anlaşamıyorduk ama, Saruhan'la." Kayzer yeniden konuşmaya başladığında dikkatimi tamamen ona verdim. "Okulun popüler çocuğuydu." O günleri hatırlamak iyi gelmiş gibi buruk bir tebessüm oluştu yüzünde. "Ben Çağla'yla aynı okula başladığımda kardeş olduğumuz bilinmiyordu. Bu yüzden Çağla'nın bana karşı tavırları yanlış anlaşılıyordu-"

"Savaş'da, Çağla'yı seviyordu." diye lafını kestiğimde olumlu anlamda başını salladı. "Bir gün okul çıkışında köşeye sıkıştırdı beni." Dilini dudaklarının üzerinde gezdirip güldü kısık sesle. "Hayatımda yediğim en güzel dayağı ondan yedim."

Şaşkınlığın verdiği şok etkisiyle güldüm. "Ciddi misin sen?"

"Okula gitmeye korkuyordum o piç yüzünden." dediğinde sesindeki öfke daha çok güldürdü beni. "Çağla öğrendi mi bunu?"

Olumsuz anlamda başını salladı. "Savaş, Çağla'yla benim kardeş olduğumu öğrendiğinde yediğim dayağı Çağla'ya anlatmamam için çok yalvardı."

"Merhamet ettin sen de, öyle mi?" diye sordum alayla, gülüşlerimin arasından.

Yüzündeki gülümseme giderek büyüdü. "Merhametli bir insanım ben."

"Belli." dedim imalı bir ses tonuyla. Yüzümdeki gülümseme giderek silinirken aramızda ki sessizlikte giderek uzuyordu ama fazla üstelemedim. Kendi içimde, bulunduğum durumu iyice tartıp ölçmem gerekiyordu.

Kayzer'e doğruları söyleyerek hata mı yapmıştım yoksa yapmam gerekeni mi? Ona bunu anlatmıştım çünkü bu sırrı daha fazla içimde taşıyamıyordum. Ayrıca böylelikle benim ve ailenin Altan'la bir işinin olmadığını yani masum olduğumuzu öğrenmişti ama bunun bir önemi var mıydı emin değildim. Altan'a her ulaşmak istediğinde zaaflarına dokunacaktı ki Altan'ın zaafının da ailesi olduğunu düşünüyordu. Benimle evlenir evlenmez Altan'ın ortaya çıkması da bunun bir kanıtı niteliğindeydi ama bilmediği, göremediği bir şey vardı.

Altan'ın tek zaafı kendi canıydı.

Kendi canı için her şeyi yapardı ama onun canını almanın Kayzer'in gözünde bir kıymeti yoktu zannımca. Kayzer'in asıl hedefi Carlos denen adama ulaşmaktı, ona ulaşmanın yolu da Altan'dan geçiyordu. İlk başta anlamamıştım ama üzerine biraz düşündüğümde taşlar yerine oturmuştu. Kayzer bir şey planlıyordu ve planladığı şey her neyse onun zamanı henüz gelmemişti.

Ne yapacaktı, ne düşünüyordu hiçbir fikrim yoktu ama çok büyük bir şey düşündüğünü, satranç tahtasında Carlos'u yenmek için çok büyük bir hamle yapacağının bilincindeydim. İçimdeki düşünceler dilimin ucuna kadar gelmeye başladığında derin bir nefes aldım. "Sen intikamını aldıktan sonra ne olacak peki?" diye dile getirdim aklımdan geçirdiklerimi. "Finalde yani?"

"Eğer o zamana kadar hayatta kalabilirsek boşanırız." Ölüm her zaman ihtimalleri arasında vardı ama söylediklerinden sonra, küçükte olsa bir umut ışığı parladı içimde. "Daha sonra da Amerika'ya dönüp hayatıma devam etmeyi planlıyorum."

Hiç girmemiş gibi çıkıp gidebilecek miydi hayatımdan? Varken yok olabilecek miydi?

Her ne kadar aksini istesemde söylediklerinin gerçekleşmesinin bir imkanı yoktu. O kadar şey yaşandıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi eski hayatıma dönmem imkansızdı. Bazı şeyler bir daha asla düzelmemek üzere değişmişti çünkü.

Sessiz süren dakikaların ardından araba, açılan bahçe kapısından bahçeye girip durduğunda bir saniye bile beklemeden kapıyı açıp dışarı çıktım. Put gibi hareketsiz bir şekilde dik durmaktan belim ağrımıştı, bir de bunun üzerine düşüncelerim eklenince hiç çekilir olmuyordu.

Kayzer'de arabadan inerken, gözlerim diğer arabaların arasındaki beyaz arabaya takıldı. O kadar karanlığın arasında olan tek ışık gibi dikkat çekiyordu. Gözlerimi biraz daha aşağıya indirdiğimde ise plakasının yetmiş üçle başladığını görmüştüm. "Yetmiş üç nerenin plakası?" diye sorduğumda bir yandan da aklımdan şehirleri ve alfabeyi geçiriyordum.

"Şırnak." dedi Kayzer, gözlerini arabadan ayırıp bana baktığında.

"Şırnak?" Kaşlarımı çatıp bir süre düşündükten sonra aklıma gelenlerle gözlerim irileşti. Korkmalı mıydım yoksa sevinmeli, hiçbir fikrim yoktu.

Çenesiyle arkamda kalan evi gösterdi, Kayzer. "İçeride."

"N-ne işi var onun burada?" Heyecanımdan dolayı titremişti sesim.

Bilmiyorum dercesine omuz silkti. "Ben çağırmadım."

"Neden burada o zaman?!" Korkuyordum. Silmişken beni neden buraya gelsindi ki? En büyük zaafımı öğrenmiş miydi, L'Ombra? İçeri girdiğimde ne halde bulacaktım onu?

Derin bir nefes aldıktan sonra Kayzer'e doğru bir adım attım. "Eğer ona bir şey yaptıysan..." dedim dişlerimin arasından. "Senin cehennemin ben olurum, Kayzer. Altan'a yaptığım ya da yapacağım gibi ölümünü izlemem. Ellerimle gebertirim seni."

Bana yaşattığı bu korkudan zevk alıyormuş gibi dudağının kenarı hafifçe yukarı doğru kıvrıldı. "Burada beni tehdit etmek yerine içeri girip kuzeninle aranızı düzeltmek için çabalasan?"

"Pislik herif..." Arkamı dönüp koşar adım mermer basamaklardan yukarı çıktım ve hızlıca kapıyı çalmaya başladım. O niye buradaydı? Neden şimdi buradaydı? Beni silmemiş miydi?

Civciv, Boncuk'unu silebilir miydi?

Kapı açıldığında kimin açtığını bile umursamadan hızla içeri girip ayaklarımın beni götürdüğü salona yöneldim. Salona girdiğimde görmeyi beklediğim şey kesinlikle çift kişilik koltukta oturmuş, orta sehpanın üzerindeki çay bardağına keskin gözlerle bakan Eren değildi.

Onu baştan aşağı dikkatli gözlerle süzerken bir yerinde bir şey var mı diye kontrol ediyordum. Nefes almayı unutmuştum ki kalbimin attığını da düşünmüyordum.

Gelmişti.

Buradaydı.

Silmemişti, beni.

O kadar dalgındı ki beni farketmemişti. Ya da farketmiş, kırgın olduğundan dolayı başını kaldırıp bakmıyordu yüzüme. "Eren..." diye söyledim adını dikkatini çekmek, yüzüme bakmasını sağlamak için ki başardım da. Sesimi duyduğu an başını kaldırdı ve beni gördüğünde ise ayağa kalktı. Yeşil harelerindeki yumuşamayı gördüm ama koşup ona sarılmadım. Çok istedim bunu yapmayı ama yapamadım.

Yaşamaya devam etmek için bir amaç bulmuştum. Ona sarılmak istediğimde geri çekilirse yıkılır ve bir daha da asla toparlayamazdım.

"S-sen niye..." Derin bir nefes aldım konuşmaya devam edebilmek adına. "Niye buradasın, Eren?" Civciv dersem ona kızar mıydı?

"Şu kazayı merak ettim." dedi üşümeme sebep olacak kadar soğuk, sert bir sesle. "Bir de senden duymak istedim, Boncuk."

Son kelimeyi duyduğumda burnumun direği sızladı ama yüzümde buruk bir tebessüm oluştu. Silmemişti beni. Onun için hâlâ Boncuk'tum.

Eren, bana doğru bir adım attı ama her ne olduysa daha fazla ilerlemedi. Sertleşen bakışlarını benden ayırmış, arkamda bir yere kilitlemişti. Omzumun üzerinden baktığı yere baktığımda ise Kayzer'i gördüm. Eren'i hiç umursamadan bana bakıp göz kırptı. "Barıştınız mı?"

"Soruyor bir de, şerefsiz piç!" Eren olduğu yerden bir ok misali fırlayıp yumruk yaptığı elini Kayzer'in yüzüne geçirdiğinde şaşkınlıkla donup kalmaktan başka bir şey yapamamıştım.

Kayzer, yediği yumruğun etkisiyle kanayan burnunu tutarak geri çekildi. Güldü alayla. "Bu iyiydi." dediğinde Eren bir yumruk daha attı yüzüne. Kayzer kendini savunmuyor ya da Eren'e karşılık vermiyordu. Bunu neden yaptığını bilmiyordum ama yapmaması işime geliyordu.

"Anlat, Işık!" Eren'in gür sesiyle yerimde sıçradım. "Nasıl oldu o sikik kaza?!"

"Ne kazası?" Kaşlarımı çatıp ona baktığımda omzunun üzerinden bana döndü. "Seni bu hale getiren trafik kazası." diye konuştu dişlerinin arasından.

"Trafik kazası falan yok ortada." Tanıdık bir kadın sesiyle gözlerimi Eren'den ayırıp salonun girişindeki Çağla'ya baktım. Yüzünde alaylı bir gülümsemeyle ağzı gözü dağılmış kardeşine bakıyordu. "Hepsi şu şerefsizin düşmanları yüzünden." dediğinde çenesiyle Eren'e, Kayzer'i gösterdi. Birkaç adımda yanıma gelip elindeki lahana sarması olan tabağı bana uzattı. "Yer misin? Ben yaptım."

Ben şaşkınlıkla ona bakarken bu sefer konuşan Kayzer'di. "Ablam haklı. Trafik kazası falan yok orta-" Sözünü tamamlayamadan bir yumruk daha yedi yüzüne.

Eren'e engel olmak için öne doğru bir adım atmıştım ki Çağla kolumdan tutarak geri çekti, beni. "Haketti bunu." dedi uyarıcı bir ses tonuyla. Tabaktan bir sarma alıp yüzüme tuttu. "Bana söv, yaptığım yemeği yememezlik etme. Bir dahakine seni pişiririm." Sarmayı ağzıma teptiğinde geri çekilmek adına bir şey yapamayacak kadar şaşkındım.

Bunlar neyin kafasını yaşıyordu?

Eren, Kayzer'e son bir yumruk atıp geri çekildi nefes nefese. Bana dönüp işaret parmağını yüzüme doğrulttuğunda kanayan parmak boğumlarından başka bir şeye odaklanamıyordum. "Dışarıda bekliyorum, seni." dedi itiraz edemeyeceğim sert ve net bir sesle. "Çıkmazsan burayı başınıza yıkarım." Kayzer'e uyarı dolu bir bakış attıktan sonra arkasına bile bakmadan çıktı salondan. Birkaç saniye sonrada sertçe kapanan kapının sesinden de evden çıktığını anladım.

Hafifçe doğrulup güldü, Kayzer ama kesinlikle eğlendiğinden gülmüyordu. "Sadece yüze çalıştı, piç." Yanımıza gelirken bir yandan da eliyle çenesini kontrol ediyordu.

Aramızda bir adımlık mesafe kala durdu. Gözleriyle tabağı gösterdi, Çağla'ya. "Alabilir miyim?"

Güldü Çağla, Kayzer'in bu sözlerine. Kardeşinin dağılmış suratını inceledi. "Püre yapıp vereyim mi?" diye sordu alayla. "Daha kolay yersin."

Kaşlarını çatıp bir eliyle yüzünü gösterdi, Kayzer. "Cezamdan düşeceksin bunu." Elini pantolonuna silip kanını temizledikten sonra tabaktan bir sarma alıp ağzına attı.

Dakikalardır ağzımda beklettiğim sarmayı güçlükle yuttum. "Ruh hastası mısınız siz?" diye sordum hayretle. Evet, öylelerdi. Hepsi ruh hastasıydı ve bende bunların arasında akıl sağlığımı korumaya çalışıyorum.

Tek elimle Kayzer'in çenesinden tutup onu bana bakmaya zorladım. "Şu suratının haline bak." Kaşı ve dudağı patlamış, burnundan durmaksızın akan kan elime bulaşmıştı.

Umursamaz bir tavırla omuz silkip ağzına attığı sarmayı çiğnedi ama zorlandığını anlayabiliyordum. "Estetik gerekiyor mu?" diye sordu alayla ağzındakini yuttuğunda.

"Estetik gerekmiyor ama senin gerçekten tedavi olman gerekiyor." Elimi yüzünden çekip bulaşan kanı gömleğine sildiğimde o da Çağla'nın orta sehpanın üzerinden alıp verdiği peçeteyi burnuna bastırıyordu. "Bana tiksinerek bakma, Doktor." dedi yanımızdan geçip koltuğa otururken. "Öyle bakacak kadar dağılmamıştır yüzüm." Bir peçete daha aldı sehpanın üzerinden. "Eren'i fazla bekletme. Üzerine bir şey giy, telefonunu yanına al ve aradığımda aç."

"Gidecek miyim, Eren'le?" Gözlerimi kısarak sormuştum bu soruyu. Dalga geçiyordu benimle, değil mi? Eren'le gitmeme izin vereceğini düşünmüyordum.

"Gitmek istemiyor musun? Onu gördüğünde gözlerin parlamıştı oysaki." Burnundan akan kanı zorlukla durdurduktan sonra sırtını koltuğa yasladı. Gözlerini benden ayırıp çaprazındaki tek kişilik koltuğa oturan Çağla'ya çevirdi. "Çıktı mı, Savaş?"

"Çok oldu çıkalı." diye cevap verdi, Çağla.

Sıkıntılı bir nefes ayağa kalktı ve işaret parmağıyla Çağla'nın sehpanın üzerine koyduğu sarma dolu tabağı gösterdi. "Ayır bana. Beğendim."

"Lütfettin." dedi gözlerini devirirken, Çağla. "Kocamı daha fazla bekletme. Bir posta da ondan yersin."

"Dayakla uğraşmaz o. Sıkar direkt kafama." Söylene söylene salondan çıktığında arkasından bakakalmıştım. Deliydi. Hayır, bunu hakaret olsun diye söylemiyordum. Kayzer gerçekten deliydi. Kafası çok garip bir şekilde çalışıyordu.

"Işık." diye ismimi söyleyerek dikkatimi üzerine çekti, Çağla. "Ben dinledim senin Kayzer'e anlattıklarını."

Söyledikleriyle gözlerimi kapatıp sakin kalmak adına derin bir nefes aldım. Gözlerimi yeniden açtığımda kulaklarımdaki küpeleri çıkartıp koltuğun üzerine fırlattım. "Ee?" diye Çağla'nın konuşmaya devam etmesini istediğimi belli ettim.

"Özür dilerim." dedi ondan hiç beklemediğim bir samimiyetle. "Restoranta gelip bana gerçekleri anlattığında sana inanmadığım için."

"Bir önemi var mı?" Bana inanıp inanmaması ya da özür dileyip dilememesinin hiçbir önemi yoktu. Ölenler ölmüş, hayatlar sönmüştü.

Geleceğimiz çoktan değişmişken geçmişten dilediğimiz özürlerin bir önemi yoktu.

༻🥀༺

Kalbim içimdeki sıkıntıyla uyumlu, yavaşça atarken yanımda duran Eren'e tedirgin bir bakış attım. Bu hareketimi farketti ama yaklaşık bir saattir yaptığı gibi hiçbir tepki vermedi.

Asansör altıncı katta durduğunda kapıları açıldı ve dışarı çıktım. Hemen arkamdan da Eren inip önüme geçti ve katın bir diğer ucundaki daireye doğru adımladı. İtiraz etmeden arkasından ilerledim.

Evden ayrılalı yaklaşık bir saat oluyordu. Eren ne araba da ne de buraya geldiğimizden beri konuşmamıştı benimle. Konuşmadığı gibi konuşmama da izin vermemişti. Ağzımı her açtığımda attığı sert bakışlarla susmam istediğini belli etmişti.

Ona en çok ihtiyacım olduğu zamanda gelmişti ama mesafeli davranışları canımı yakıyordu.

Sadece yüzüme bakarak beni güvende hissettirebilen Civciv'i geri istiyordum.

Dairenin önünde durduğumuzda zile bastı, Eren birkaç kez. Nereye geldiğimizi bilmediğim gibi soramamıştım da.

Bir zamanlar sadece onunla konuşabilirken şimdi onunla konuşmaya çekiniyordum.

Birkaç saniye sonra kapı açıldığında kapıyı açan kadına bakakaldım. Açık kumral, hatta sarıya çalan saçlarını dağınık bir topuz yapmıştı. Beni baştan aşağı süzdükten sonra yeşil gözlerini Eren'e çevirdi ve o an gözlerinin parladığını gördüm.

Elzem'di bu. Eren'e ölüm anında bahşedilen nefesti. Bana emanet edilen kadındı. "Hoş geldiniz." dedi başını omzuna yatırıp sıcacık bir ses tonuyla. Eren bir şey söylemeden içeri girip Elzem'in yanağına uzun süreli bir öpücük bıraktı.

Onları bakmayı bırakıp gözlerimi yere indirdim. Masumdu birbirlerine olan sevgileri, kendileri gibi. Hayatlarına girerek bu masumluğu kanla lekelemek istemiyordum. "Eren ben..." Derin bir nefes aldıktan sonra devam ettim konuşmaya: "Ben gideyim." Geriye doğru bir adım atmıştım ki Eren'in sert sesiyle olduğum yerde kaldım:

"İçeri gir."

İtiraz etmek için dudaklarımı aralamıştım ki vazgeçip içeri doğru bir adım attım. İşte o an, Eren'in duvarlarını indirdiği andı. Beni kendine çekip öyle bir sarıldı ki yıllardır bu anı bekliyormuş gibiydi. Sarılışına karşılık verdiğimde gözyaşlarıma engel olamadım.

"İyi misin?" diye sordu saçlarıma öpücüklerini bırakırken. "Canın yanıyor mu?"

Yalan söyleyemedim ona. Göğsüne yasladığım başımı olumsuz anlamda salladım. "İyi değilim." Boğuk çıkıyordu sesim yüzümü göğsüne gömdüğümden dolayı. "Canım yanıyor, Eren. Canım çok yanıyor." Bir kez daha uzun süreli bir ağlama seansına girdiğimi anladığımda kendime sövdüm içimden.

"Benim de yanıyor." dedi, Eren. Kısık çıkıyordu sesi. "Senin bu halini gördükçe ölüyorum be, Boncuk." Yalan söylemiyordu. Benim canımın yarısı onunsa onun canının yarısı da benimdi. Birimizin ayağına taş değse diğerinin canını yakardı. Bu çok tehlikeli aynı zamanda da bize ait olan bir bağdı.

Yaklaşık iki dakika daha gözyaşlarımı Eren'in göğsüne akıttıktan sonra geri çekildim. Yanaklarımdaki ıslaklığı ellerimin tersiyle silip yüzüme sahte ama gerçekci olması için çabaladığım bir gülümseme yerleştirdim. Kendimi hazır hissettiğimde ise bizi puslu gözlerle izleyen Elzem'e uzattım elimi. "Işık, ben. Sen zaten tanıyorsundur da ben yine de söylemek istedim. Kuzeniyim Eren'in. Kusura bakma normalde böyle çok ağlamam ama zor bir dönemden geç-" Lafımı bitirmeme izin vermeden bana sarıldığında afalladım.

"Kendini açıklamana gerek yok." dedi sevecen bir sesle. "Hoş geldin, yeniden." Geri çekildiğinde bile hâlâ ellerimden tutuyordu. Eren onu seviyor diye mi yoksa yoksa samimi tavırlarından dolayı bilmiyordum ama daha ilk dakikadan kanım ısınmıştı ona.

Canımın yarısının karşısına iyi birisi çıkmıştı.

"Teşekkür ederim." Yüzümdeki sahte gülümsemenin yerini içten bir tebessüm alırken ayaklarıma yumuşak bir şeyin değdiğini hissettim. Başımı eğip baktığımda ise ayaklarımın arasında beyaz bir şeyin dolaştığını gördüm.

Kedi miydi o?

"Bak, Boncuk." Elzem eğilip kediyi kucağına aldıktan sonra yeniden doğruldu ve beni kediye gösterdi. "Kim gelmiş bize."

Boncuk mu dedi o, kediye?

Kedinin kocaman mavi gözleri bana düşmancıl bakışlar atarken Eren'e çevirdim yüzümü. "Boncuk mu adı bu kedinin?"

Olumlu anlamda başını salladı yüzünde muzip bir ifadeyle. "Boncuk gibi gözleri var. Başka ne olacaktı adı?"

Ona sert bir bakış atıp gözlerimi Elzem'in kucağındaki kediye çevirdim. Gerçekten de boncuk gibi gözleri vardı ama bu, ona sinir olmadığım anlamına gelmezdi.

"Takma kafana onu." Eren kolumdan tutup beni kendine doğru çekti. "Bir ifadeni alalım senin." Beni mutfağa sokup arkamızdan kapıyı kapattığında sertçe yutkundum. Sorduğu sorulara cevap verecektim. Doğruları da söyleyecektim ama benim doğrularımı.

Kollarını göğsünde birleştirip sırtını kapattığı kapıya yasladığında daha fazla ayakta duracak halde değildim. Bir sandalye çekip oturdum. "Sor."

"Niye?" Bir saniye bile beklemeden sorduğu soruya kafamın içinde bir yanıt ararken o konuşmaya devam etti: "Niye evlendin o at hırsızıyla?"

At hırsızı kalıbına daha sonra gülmeyi kafama yazıp derin bir nefes aldım. "Biliyor." Başımı yukarı kaldırıp gözlerimi Eren'in gözlerine kilitledim. "Onu öldürdüğümü biliyor." Öldürmeye çalıştığımı değil, öldürdüğümü biliyor çünkü Eren Altan'ın yaşadığını öğrenmeyecek.

"N-nasıl?" Kaşlarını çatıp sırtını kapıdan ayırdı. "Ne demek biliyor?"

Bilmiyorum dercesine omuz silktim. "O ameliyata girdiğim kamera kayıtlarına ulaşm-"

"İmkânsız." diye kesti lafımı. "O kamera kayıtlarını bulması imkânsız." İnanmak istemiyormuş gibi başını olumsuz anlamda salladı. "İmkânsız." dedi bir kez daha.

"Bulmuş, Eren. Gördüm." Yerimde duramadığımı farkettiğimde ayağa kalktım. "Bir teklifte bulundu bana. Onunla evlenmemi istedi."

"Videoyu polise vermemek şartıyla." dediğinde olumlu anlamda salladım başımı. Farkında bile olmadan söylediğim yalanı devam ettirmem için yardımcı oluyordu bana. "Verirse versin, Boncuk. Niye evlendin? Bizimle mi tehdit etti seni?"

Kaşlarımı çatıp olumsuz anlamda başımı salladım söyledikleri her ne kadar doğru olsa da. "Mesleğim yansın istemedim, Eren. Hapse girmek istemedim." Keşke her şey söylediğim kadar basit olsaydı.

Sertçe nefes verip sinirle ellerini saçlarından geçirdi. "Aşağılık piç." dedi kendi kendine sıktığı dişlerinin arasından. "Şerefini siktiğimin herifini niye geberetmedim ki ben!"

Onu sakinleştirmek adına iki elimi de kolunu tuttum. "Alıştım artık be-"

"Neye alıştın?!" Geri çekilip temasımdan kurtuldu. "Şu haline bir bak, Işık! Her tarafın yara bere içinde." Söyledikleriyle sertçe yutkundum ama bu onun umurunda değil gibiydi. Kabullenemiyordu. "Öleceksin, Işık! O adamla evli kaldığın sürece öleceksin! Annen gibi olacak sonun!"

Kurduğu son cümlenin ağırlığı bir sis gibi mutfağa yayılırken nefes alamadım. Yere düşecek gibi olduğumda arkamdaki masaya tutundum.

Bunu farkeden Eren hızla yanıma gelip beni yeniden kollarının arasına aldı. "Özür dilerim, özür dilerim. Kendimde değilim. Çok özür dilerim." Beni sakinleştirmek adına sırtımı sıvazladı babacan bir tavırla.

Günün geri kalanı da hemen hemen benzer şekilde geçmişti. Eren'in göğsünde saatlerce ağlamıştım. Elzem'le sohbet etmiş, ona Eren'in küçükken yaptığı rezilliklerini anlarmıştım ve yaklaşık bir yarım saat kadar da hiç ara vermeden ismi Boncuk olan pisiyle bakışmıştım.

Şimdi ise saat gece yarısını geçiyordu. Salonda, Elzem'in uyumam için açtığı koltukta oturmuş karşımdaki duvarı izliyordum. Karanlıktı oda, bir şey görmemem gerekirdi ama ben o duvarda çok şey görüyordum.

İyisiyle, kötüsüyle tüm anılarımı bir kez daha yaşamıştım o duvarda.

Dudaklarımdan içli bir nefes firar ettiğinde gözlerimi duvardan ayırıp aşağı doğru kaydım ve başımı yastığa yasladım. Ağlamaktan gözlerimin kenarları gözyaşı yanığı olmuştu ve sızlıyordu. Kolumdaki sızıdan hiç bahsetmiyorum bile. Ağlama isteğimi artırıyordu.

Uyumaya çalışmak için gözlerimi kapatmıştım ki duyduğum tıkırtıyla hızla doğruldum yerimde. "O neydi be?" Etrafı tedirgin gözlerle kolaçan edip bir şey bulamayınca gözlerimi devirdim. "Şizofren olup çıktın başımıza sen de ha-" Aynı tıkırtıyı yeniden duyduğumda dudaklarımı birbirine bastırarak sustum. Nefesimi tutarak koltuktan kalktım. Ses pencereden geliyordu.

Temkinli adımlarla pencereye ilerleyip perdeyi tuttuğum gibi hızla çektiğimde gördüğüm manzara karşısında çığlık atmamak için iki elimi de ağzıma kapattım.

Senin burada ne işin var a, canına yandığım?

Kayzer, pencereyi hafifçe ittirip açtıktan sonra göz kırptı bana. "Uyandırmadım umarım?"

Şoktan çıkar çıkmaz ellerimi ağzımdan çekip arkamı kontrol ettikten sonra yeniden Kayzer'e döndüm. "Ne işin var senin burada ya?" diye azarladım onu kısık sesle. "Manyak mısın sen?" Bu soruyu hâlâ sorduğuma inanamıyordum.

Rahat bir tavırla omuz silkip gülümsedi. "Karımı görmeye geldim."

"Gecenin bu saatinde?" diye sorduğumda olumlu anlamda başını salladı pişkin pişkin. "Gecenin bu saatinde."

"Eren görürse bu sefer gerçekten gebertir seni. Git." Pencereyi kapatmak için hareketlendiğimde bileğimi tutarak bunu yapmama engel oldu. "Eren şu an başka işlerle meşgul." Sessizce içeri süzülüp pencereyi kapattı.

"Ne demek başka işlerle meşgul? Defol git ya!" Bir ayağımı yere vurdum ama neyseki çıplak olduğundan fazla ses çıkmamıştı.

"Pencereleri karıştırıp yanlışlıkla yan odanın camına tırmandım." Yüzüme doğru eğildiğinde eğlenen halinden hiçbir şey kaybetmemişti. "Yani diyorum ki sana bir yiğen gelebilir."

Söylediği şeyle ensemden başlayan bir sıcaklık yavaşça yüzüme yayılırken omzuna vurdum sertçe. "Terbiyesiz terbiyesiz konuşma, defol git."

Vurduğum omzunu ovalayıp yüzünü buruşturdu. "Acıdı." Alaylı çıkan sesiyle ben gözlerimi devirirken o salonun içinde ilerleyip yattığım koltuktaki çift kişilik koltuğa oturdu. "Kuzeninin dağıttığı suratımı topla, gideyim."

Oflayarak gidip yanına oturdum. "Toplanmış işte suratın. Durumun iyi, git."

Derin bir nefes alıp yüzünü bana çevirdiğinde ciddileşmişti bana. "Yaralarıma bakman gerekiyor."

"İki dakika rahat bir nefes aldım, battı değil mi?" Ayağa kalkıp salondan çıktım. Eren'lerin yatak odası hariç tüm evi sessizce dolaşıp küçük bir ilk yardım çantası bulup yeniden geldim Kayzer'in yanına. "Göğsündeki yaradan mı bahsediyorsun?"

Sorduğum soruya cevap vermek yerine ayağa kalkıp pantolonunun kemerini çözmeye başladığında geriye doğru bir adım attım. "Ne halt ediyorsun? Basarım çığlığı."

"Aklın hemen fesata çalışıyor." Pantolonunu indirdiğinde, pencereden vuran ay ışığının altında, diz kapağından, boxerına kadar uzanan bir bıçak yarası olduğunu gördüm. Yeni açılmış bir yaraydı bu. Hâlâ kanıyordu.

"B-bu ne zaman oldu?" İki dakika durmuyordu ki yerinde! Delik deşikti her tarafı, kevgire dönmüştü.

"Zamanı önemli mi?" Koltuğa geri oturup pantolonunu tamamen çıkarttı ve yanına koydu. Sıkıntılı bir nefes eşliğinde yanına oturup kuçağıma aldığım çantadan plastik eldivenleri çıkartıp ellerime geçirdim. "Nasıl oldu bu?"

"Hastanede değiliz, Doktor. Dik geç işte. Sorgulama." Başını arkaya yaslayıp gözlerini kapattı. Ona ters bir bakış atıp yarasına baktım ama oda karanlık olduğundan pek bir şey gördüğüm söylenemezdi.

Yanımdaki pantolonunun cebinden telefonunu çıkartıp ona uzattım. "Işığını aç ve yarana tut. Göremiyorum."

Gözlerini açıp bana üstten bir bakış attı ve telefonu alıp ışığını açtı. Artık yarasını daha iyi görebiliyordum.

Çantadan çıkardığım, işime yarayacağını düşündüğüm malzemeleri çıkartıp halının üzerine dizdim. Gazlı bir bez alıp yarasını temizlemeye başladığımda bir yandan da içimden Eren'in bizi yakalamaması için dua ediyordum.

Umarım Al Capone'un söylediği gibi meşguldür.

"Bu kim?" Kayzer'in sorusuyla aniden kafamı kaldırıp etrafa baktım. "Kim, kim? Kim olan kim? Ne kimi? Kim ne?" Ard arda, panikle sorduğum sorulara kısık sesle güldükten sonra eğildi. Yeniden doğrulduğunda kucağında beyaz bir tüy topu vardı.

"Ha, o mu?" Gözlerimi devirirken rahat bir nefes aldım. "Boncuk o. Eren'in kedisi." Yeniden başımı öne eğip işime devam ettim.

"Ne güzel kızsın sen böyle." Elini kedinin tüyleri arasında gezdirip kulaklarını okşadı. Kedi de sanki bundan zevk alıyormuş gibi başını Kayzer'in göğsüne sürtünüyordu.

"Neresi güzel?" diye kendi kendime homurdandım ama duyduğunu biliyordum. "Normal bir kedi işte. İki kulağı var, dört ayağı var, bir kuyruğu ve bıyıkları var."

Çenemden tutup başımı yukarı kaldırdığında gözlerinin içi yüzüne vuran telefon ışığından dolayı mı yoksa başka bir şeyden dolayı mı parlıyordu emin değildim. Bana da öyle gelmiş olabilirdi. "Kıskandın mı sen? Kediyi?"

Gözlerimi devirirken çenemde ki elini ittim. "Komik olma. Nesini kıskanayım kedinin?" Yarasını dikmek için ihityacım olan malzemeleri yerden aldığımda, "Uyuşturmayacak mısın?" diye sordu.

"Hastaneye mi benziyor burası? Neyle uyuşturayım?" Yarasına ilk dikişi attığımda elimin altındaki teni gıdıklanıyormuş gibi titriyordu ama bunun sebebinin canının yanıyor olmasından dolayı olduğunu biliyordum. Ama yine de buna rağmen hiç ses çıkartmıyordu.

Acısını gizlemeyi biliyordu ki bu da onu güçlü yapıyordu.

"Hiç yanmıyor mu canın?" Aklımdaki düşünceler benden bağımsız olarak dudaklarımdan döküldüğünde dilimi ısırdım ama artık çok geçti. Sormuştum bir kere.

Ben yarasına üçüncü dikişi atarken soruma cevap verdi:

"Kor olan bir canın yeniden yanması zordur."

Her kelimesi beynimde bir deprem etkisi yaratırken salon bir anda aydınlandı. Gözlerimi kısmış etrafa baktığımda ise salonun girişinde beliren isimle sertçe yutkundum.

Basılmıştık!

"Ne oluyor lan burada?" Eren'in sert sesiyle, hızla ayağa kalkarken benimle birlikte Kayzer'de kalktı ayağa. Eren'in onun ne vaziyette olduğunu görmesini istemediğimden bir adımla Kayzer'in önüne geçtim. Bu sırada da Boncuk iki bacağımın arasından geçip salondan çıkmıştı birazdan yaşanacak kıyametten haberi varmış gibi.

"Hani meşgullerdi?" diye sordum sadece Kayzer'in duyabileceği bir ses tonuyla, gözlerimi bize uykulu ve bir o kadarda öfkeli bakan Eren'den ayırmadan.

"Yarıda kesmişler demek ki." Rahat çıkan sesini duyduğumda dirseğimi kırıp karın boşluğuna geçirdim ama bundan pek etkilenmemiş olmalı ki "Daha iyisini yapabilirsin bence." dedi.

Kayzer'i umursamamaya çalışarak tamamen Eren'e odaklandım, zira benden bir hesap bekliyordu. "Vallahi sandığın gibi değil."

Elzem, her şeyden habersiz bir şekilde salona girdiğinde Eren hemen kolundan tutup kapıya çevirdi yönünü. "Bakma, sen."

İçinde bulunduğumuz durumu düşündükçe gülmemek için yanağımın içini dişliyordum. "Yaralarına bakıyordum, Eren." Kayzer'in önünden hafifçe çekilip bacağındaki yarayı gösterdim. Pantolonunu giymek için neyi bekliyordu acaba! "Bak, yazık. Uf olmuş."

Ne söylediğimin farkına Elzem'in ve Kayzer'in gülüşünü duyduğumda varmıştım. Sırf Kayzer'i korumak için korkudan ne söyleyeceğimi bilememiştim, beyefendi hâlâ gülüyordu.

"Diğer bacağını da ben uf edeceğim!" diye bağırdığında yerimde sıçradım. "Şu siktiğimin şehirinde hastane yok mu?! Niye sana geliyor?!"

"Bak sen çok küfrediyorsun." diye konuyu değiştirmeye çalıştım. "İki tane hanımefendi var burada."

"Sen kendine hanımefendi mi diyorsun?" Eren baştan aşağı beni süzmeye başladığında kaşlarımı çattım. Konuşmak için ağzımı açmıştım ki benim yerime Kayzer konuştu:

"Benim karım elitlikte çığır açmış bir kadın. Laflarına dikkat et." Alaylı çıkan sesi dişlerimi sıkmama sebep olurken omzumun üzerinden dönüp ona baktım. Neyseki giymişti pantolonunu. "Aranızdan çekilirim, gebertir seni."

Omuz silkti umursamaz bir tavırla. "Bu sefer karşılık veririm."

Sıkıntılı bir nefes vererek yeniden Eren'e döndüm ama o bana değil, arkamdaki öküz odununa bakıyordu. "Çık dışarı." dedi salonun kapısından çekilirken. "Gece gece rezillik çıkartmayalım." Garip bir şekilde sakindi ki onu biraz daha incelediğimde Elzem'in elini tuttuğunu gördüm. Elzem sakinleştiriyordu onu.

Kayzer, arkamdan çıkıp bana bir bakış attı. "Yarın sabah gelir alırım seni." Önce salondan daha sonra da evden çıktığında omuzlarımdan koca bir yük kalkmıştı.

Bir kıyamet daha yaşamaktan son anda dönmüştük.

Nasıldı bölümm???

Özlemiş miydik Eren'i? Ben çok özlemiştim.

Size bir soru soracağım. Sizce bıçak ilk kimin sırtına saplanır?

Bir soru daha soracağım. A. K. Y. 'yi nereden ve nasıl keşfettiniz??

Bu arada benim yine sınavlarım başlıyor. (On yıldır yeter da bıktım). Bu yüzden bir sonraki bölüm aksayabilir, haber veririm.

Yazım yanlışım varsa affola.

Bir sonraki bölümde görüşürüz, oy ve yorumlarınızı bekliyorum.

Seviliyorsunuzzz 💙💙💙

İnstagram: z1books ya da heralevs