37. bölüm · Adını Kanla Yazdım

(35) Sönecek Umut Işıkları

F.Z. S.

Bölümler
1 Giriş 2 (1) Kanlı İntikamın Başlangıcı 3 (2) Kırık Düşler 4 (3) Karanlıkta Bir Işık 5 (4) Bir Adım Daha Yakın 6 (5) Kaderin Oyunu 7 (6) Hayaller Üzer 8 (7) Bölünmüş Ruhlar 9 (8) Yara ve Yanık İzleri 10 (9) Karanlık Gece 11 (10) La Rosa Proibita 12 (11) Ateşle Barut 13 (12) Yasemin Çiçeği 14 (13) Kan ve Gül 15 (14) Dikiş Tutmaz Yaralar 16 (15) Ölümün Kıyısında: Nabız 17 (16) Seçimler ve Pişmanlıklar 18 (17) Geçmişin İzleri 19 (18) Azrail ve Kurban 20 (19) Çatlayan Duygular 21 (20) Yaşamak ve Yanmak 22 (21) Açığa Çıkan Sırlar 23 (22) Mezarlık Çiçeği 24 (23) Gül ve Kül 25 (24) Değişen Ruhlar 26 (25) Gölge'nin Yasaklı Gül'ü 27 (26) Cehennemin Kral'ı 28 (27) Ölmek İçin Yaşamak 29 (28) Küçük Can Kırıkları 30 (29) Gözlerindeki Gözlerim 31 (30) Kor Olan Canlar 32 WP KANAL 33 (31) Bıçak ve Yarası 34 (32) Yok Olan ve Var Olan Duygular 35 (33) Ateşten Gül 36 (34) Çelişki 37 (35) Sönecek Umut Işıkları 38 (36) Enkazında Kalınan Hayaller 39 (37) Duygular Da Ölür 40 (38) Özgür Ama Tutsak 41 (39) Ortak Yaralar 42 (40) Geç Kalan Keşkeler ve Hiç Gelmeyecek Olan İyikiler 43 (41) Cehennem'in Kraliçe'si 44 (42) Kahpe Yazgı (Sezon Finali) 45 Okurlar'ıma... 46 (43) Can Yanığı 47 (44) Daire: 543 48 (45) Gözyaşından Öpücük 49 (46) Aşk ve İhanetin Arasında Sıkışan Ruh 50 (47) Yalancı ve Yabancı Hayat 51 (48) Tanrı ve Tanrıça 52 (49) Hayal Hırsızı 53 (50) Kesik Bileklerle Buzun Üzerinde Dans 54 (51) Kırmızı Güller Çabuk Solar 55 (52) Kızgın Değil Kırgın 56 Wp kanal 57 (53) Kandan Gözyaşları 58 (54) Kırık Kalpler ve Ölü Ruhlar 59 (55) Nefessiz Kalan Duygular 60 (56) Kalp Kırıkları ve Güven Parçaları 61 (57) Solan Canlar 62 (58) Kader Ağları

"İnsanın en büyük düşmanı, umududur."

Yazar'ın Anlatımıyla,

4 Kasım 2024...

Parmakları arasındaki sigarayı dudaklarına götürüp dumanı içine çekti, Kayzer. Yüksek sesli müzik her ne kadar onu rahatsız etse de tüm dikkatini drift atan iki arabaya vermişti.

"Abin bozdu." Dario, Kayzer'in hemen yanında duruyordu. Bir kolunu yanındaki Maral'ın beline dolamış, kalçasını arkasındaki arabaya yaslamıştı.

"Kadın fazla zorluyor." Yüzünü buruşturdu, Maral. "Kızıl Melek midir, nedir..." diye homurdandı ağzının içinde. İyice Dario'ya sokulup abisi Emirhan pes ettiğinde Kızıl Melek'in, Blue Angel'ın herkesçe bilinen geleneğini unutmasını umdu.

Blue Angel'da, karşılıklı drift atan iki arabada ilk pes eden kaybetmiş sayılırdı ve kazanan, kaybedenin arabasına imzasını ya da ismini kazırdı.

Arabalardan lacivert olan yavaşlamaya başladığında siyah olan daha da hızlandı. Biraz daha hızlanırsa arabalar birbirine çarpabilir, sürücülerinin yaptığı son şey araba kullanmak olabilirdi.

"Bu kadar hızla direksiyon hakimiyetini kaybetmemesi şaşırtıcı." dedi, Dario. Arabalara da, böyle organizasyonlara da ilgisi vardı. Daha iki saat önce o da bir başkasının arabasına ismini kazımıştı.

"Onun hakkında ne biliyorsun?" diye sordu, Kayzer. Geldiğinden beri ilk defa konuşmuştu. Yüksek sesli müzik ve kalabalığın olduğu yerlerden nefret ediyordu. Çocukluğu öyle yerlerde çalışmakla geçmişti.

"Kadın olduğunu." Derin bir iç çekti, Dario. "Bir de saçları kızıl."

"Ve kesinlikle çok iyi araba kullanıyor." diye ekledi, Maral.

"Sadece bu kadar mı?" Yan bir bakış attı Dario'ya, Kayzer.

"Çok merak ediyorsan araştır." Eğilip Maral'ın saçlarına bir öpücük kondurdu. Yaklaşık bir ay önce Türkiye'ye iş için gelmişlerdi. Maral'la burada tanışmışlardı ve bir aydırda beraberlerdi.

Parmakları arasındaki sigarayı yere atıp ayağıyla söndürdü, Kayzer. "İlgimi çekmedi." Uzun bir süredir Amerika'da bırakıp geldiği Olivia'yı düşünüyordu. Kulağına gelen bilgilere göre sevdiği kadının etrafında dolaşmaması gereken birisi dolaşıyordu. Ellerini pantolonunun ceplerine sokup derin bir nefes aldı. Bir an önce geri dönmek istiyordu.

Sonunda lacivert olan durduğunda siyah olan da aralarında milimlik mesafe kala durdu. Arabaların etrafında toplanan ve nefeslerini tutmuş iki arabayı izleyen kalabalık bir anda çoştu.

Sıkıtnılı bir nefes verdi, Maral. "Babam bir daha asla araba vermez, abime."

"Belki insaflı çıkar şu, Kızıl Melek?" Gözlerini kısmış, siyah arabayı inceliyordu, Kayzer. İlgisini çekmediğini söylemişti ama arabadan incek olan kadını merak ediyordu.

"Yürü yanlarına gidelim." Maral, Dario'nun elinden tutup onu yan yana duran iki arabaya doğru çekiştirdiğinde Kayzer'de doğrulup onların peşinden gitti. Başını belaya sokmaması için Dario'nun yanından bir an bile ayrılmıyordu. Dario yanarsa, kendisi de yanardı.

Önce lacivert daha sonra da siyah arabanın kapısı açıldığında Maral Dario'nun yanından ayrılıp abisinin yanına gitti.

Herkesin bir tek gözlerini ve saçlarını gördüğü, Blue Angel'ın en iyi driftçisi, Kızıl Melek, Işık Solman'dı. Ülkenin sayılı iş insanlarından birisi olan Asaf Solman'ın torunu olarak dikkat çekmemek için her zaman siyah bir şapka ve yine aynı renk boyunluk takardı. Boyunluğunu burnuna kadar çeker, bir tek gözlerini açıkta bırakırdı. Ona verilen lakabını ise şapkasının açıkta bıraktığı kızıl saçlarından almıştı.

Yavaş adımlarla arabasının yanından ayrılıp Emirhan'a doğru yürüdüğünde topuklularının zeminde yarattığı sesi o kadar gürültünün arasından seçti, Kayzer. Şaşırmadan edemedi. O ayakkabılarla o manevraları nasıl yapabiliyordu?

Işık, elini Emirhan'a doğru uzatarak ne istediğini açıkça belli etti. Zorunda kalmadıkça konuştuğu söylenemezdi.

Sıkıntılı bir nefes verdiyse de geri çekilmeye niyeti yoktu, Emirhan'ın. "Sayılmaz, erken başladın."

Karşısındaki adama uzattığı elini yumruk yaparak geri çekti, Işık. "Her şeyin kameraya çekildiğini biliyorsun değil mi?" diye sorduğunda sesi boyunluğundan dolayı boğuk çıkıyordu ama sesindeki alayı anlamıştı, Kayzer. Sesinin insanı manipüle eden bir tınısı vardı. Her kelimesi, bir büyü gibi dökülüyordu dudaklarından.

Bu, yüzünü daha fazla merak etmesine sebep oluyordu.

"İstersen kamera kayıtlarına bakabiliriz?" Başını omzuna doğru yatırdı, Işık. Karşısındaki adamla resmen dalga geçiyordu. "İşaret verilmeden başlamana rağmen kaybetmeni dışarıdan bir gözle görmek isterim doğrusu."

Kendi kazdığı kuyuya düşmüştü, Emirhan. Kendi suçunu Işık'ın üzerine atarak ikinci hatasını yapmıştı. İlki Kızıl Melek'e rakip olmasıydı. Elindeki arabasının anahtarını istemeye istemeye Işık'a uzattı.

Işık, tam anahtarı almak üzereydi ki abisinin yanında duran Maral ondan önce kaptı anahtarı. Arabanın üzerindeki en ufak bir çizikte babasıyla abisinin arasında sorun yaşanırdı ve bir aile dramını kaldıramazdı. "Buna izin veremezsin." diye mırıldandı dişlerinin arasından abisine doğru.

"Eğer izin vermezse bir daha buraya gelemez." diyen sesin sahibi, Işık'ın hemen yanındaki kumral adamdı. İsmi Emin'di ve Türkiye'de ki yarışları organize etmekle görevliydi.

Yarışlara katılarak büyük paralar kazanıyorlardı ve Emirhan bundan vazgeçmeyi göze alamazdı ama arabaya bir şey olursa da babasından bir daha asla araba alamazdı. Araba olmadan Blue Angel'a katılmanın ne anlamı vardı? Elini geriye doğru çekmek için bir harekette bulunduğunda Işık ondan önce davranıp arabanın anahtarını aldı. "Kurallar, Emirhan. Kurallar." Lacivert arabaya doğru adımladığında Emin'de, Emirhan'ı tutuyordu.

Maral, abisinin yanından ayrılıp Işık'ın peşinden gittiğinde Dario'da onun arkasından gitmek istedi ama Kayzer kolundan tutarak ona engel oldu. "Ci sarà un incidente." ("Olay çıkacak.") dedi. “Per una bambina di due giorni rovinerai le nostre vite!” ("İki günlük kız için hayatımızı karartacaksın!”) Arkadaşını kendi arabalrına doğru çekiştirirken kalabalıkta oldukları yere doğru geliyordu ve sesler giderek artmıştı.

“Una bambina di trentatré giorni!” (“Otuz üç günlük kız!”) Kolunu, Kayzer'den kurtarmak istediyse de yapamadı, Dario. Sevdiği kadını arkasında bırakıp onu sürükleyen arkadaşıyla birlikte gitmek zorunda kaldı. Bu, daha sonra Maral'la aralarında sorun çıkmasına sebep olacaktı.

Kayzer, üç ay daha Türkiye'de kalsa da Işık'la bir daha hiç karşılaşmadı, onu hatırlamadı da. Yüzünü görmemişti. Sadece saçlarını ve sesini hatırlıyordu ki Kızıl Melek'in Işık olduğunu, sesini bir kez daha ambulansta duyduğunda hatırlamıştı. Daha sonra da araba kullandığını görmüş, onun kesinlikle Kızıl Melek olduğuna emin olmuştu.

Kader, onlardan habersiz ikisinin yazgısını yazmıştı. Ne Kayzer biliyordu Kızıl Melek'le evleneceğini ne de Işık biliyordu o gece, her hareketini izleyen adamla evleneceğini.

Hayat sürprizleri severdi, en büyük sürprizini de L'Ombra ve Rosa Proibita'ya yapmıştı.

༻🥀༺

Işık'ın Anlatımıyla,

Gözlerimi kapatıp derin bir iç çektikten sonra geri açtım. Önümdeki çay bardağını yeniden elime aldığımda neden burada olduğumu ve Çağla'nın, beni buraya getirmeye nasıl ikna ettiğini sorguluyordum.

"Sence kokail masa mı yoksa normal masa mı olmalı?" Çağla'nın sorusuyla çayımı içemeden bardağı masaya geri bıraktım. "O kadar saat ayakta duyabileceğim sanmıyorum." dedim. "Tercihimi normal olanından kullanıyorum."

"Ama o zamanda masalar çok yer kaplar? O kadar insanı sığdıramayız." Gözlerini iki saat önce geldiğimiz otelin balo salonunda gezdirdi.

Alayla güldüm sözleri üzerine. "Erkek tarafının; Savaş, sen, ben ve Kayzer'den ibaret olduğunun farkında mısın?" Hangi insanlardan bahsediyordu? Maral'ın ailesinden mi?

"Sen öyle san, canım." Bana gözlerini devirdikten sonra yanında, elinde bir not defteriyle kalem bulunan kıza döndü. "Masalar kokail olacak. Sayısını daha sonra Savaş bildirir sana." Derin bir iç çektikten sonra gülümsedi. "Masaların üzerinde de beyaz ve siyah güller olacak."

Beyaz ve siyah güller...

Gül.

Yine mi?

"Bence siyah ve kırmızı güller daha uyumlu." Çayımdan bir yudum aldım. "Masa örtüleri de siyah olur." Güldüm alayla. "Tam bir mafya düğünü."

"Ne mafyası?" Küfretmişim gibi yüzünü buruşturdu, Çağla. "Çok elit bir düğün olması gerekiyor. Barbarlıkla bir işimiz yok bizim."

Çağla, Kayzer'in kadın versiyonuydu. İkisinin de elitlik takıntısı vardı. "Gecenin sonunda birileri kan kusarsa görürüm ben o elitliği." Davet gecesinin etkisini henüz atlatabilmiş değildim, birini daha kaldıramazdım.

"Kan kusması derken?" Çağla ve benim aramda gezdirdi, Maral bakışlarını. Çağla'nın yanındaki masaya yaslanmış, elindeki telefondan kaldırmıştı başını. Dario'yla mesajlaştığını anlamak zor değildi. "Anlamadım ben?"

"Zamanı gelince anlarsın." dedim bıkkınlık dolu bir ses tonuyla. Dario'nun ne iş yaptığını biliyordu ama fazla detaya sahip değildi. Belki de ona sahip olmadığı tüm detayları verip arkasına bile bakmadan kaçmasını izlemeliydim? O zaman bu işkence biterdi!

"Şakalaşmanız bittiyse işimize odaklanabilir miyiz?" diye sordu, Çağla. Sesindeki uyarıyı anlamıştım, susmamı istiyordu. "Haftaya düğünümüz var ya hani!"

Omuz silktim umursamaz bir tavırla. "Bana yapılmayan düğün neden ona yapılıyor?" derken başımla Maral'ı gösteriyordum.

"Kayzer'in sana gönderdiği gelinliği parçalamak yerine giyseydin o düğün yapılırdı belki." dedi iğneleyici bir ses tonuyla. O olayı nereden biliyordu?!

"Haklısın." Olumlu anlamda başımı salladım. "Kayzer'in gelinlik diye gönderdiği elbiseyi parçalamak yerine yakmalıydım!" O elbiseyi giymediğim için pişman değildim. Serkan'a giyemediğim gelinliği, Kayzer'e giymezdim.

"Kayzer'le aranda bir sorun mu var?" diye sordu, Maral. "İstemede de bozuk gibiydi aranız."

İstemede ki halimizin en iyi halimiz olduğunu duysa ne tepki verirdi acaba?

"Evliliğiniz de pek normal değil anladığım kadarıyla." diye devam etti konuşmaya. "İnternette yazılanlar doğru mu?"

Sırf hakkımızda yazılan haberleri görmemek için zorunda olmadıkça elime telefon almıyordum. "Evet, doğru." Olumlu anlamda başımı salladım yüzümde yapmacık bir gülümsemeyle. "Yıllar önce Kayzer'le aramda bir ilişki vardı. Ayrıldık, o kendi yoluna baktı ben kendi yoluma. Ben Serkan Aygün'le nişanlandım o kimsenin ismini dahi bilmediği bir kadınla ilişki yaşamaya başladı ama daha sonra birbirimiz olmadan nefes alamadığımızı farkettik ve Kayzer benim için Türkiye'ye döndü. Ben de Serkan'dan ayrıldım ve yıldırım nikâhıyla Kayzer'le evlendim." İnsanların bizim için yazdıkları hikâye buydu. Gerçeklerden uzak ve gerçeklere kıyasla daha masumdu.

"Sen sarhoş musun hâlâ?" Çağla'nın öldürücü bakışlarının hedefinde ben vardım. Olumlu anlamda başımı salladım. "Galiba." Sarhoşluğumun sebebi dün gece içtiğimi bile hatırlamadığım içki değildi, bu sabahki Kayzer'in öpüşüydü. Aklımı bulandırıyor, mantıklı düşünmemi engelliyordu. Sürekli o anı düşünüyordum ve o anın heyecanının içimde yarattığı neşe sinirlerimi bozuyordu.

Hataydı, bir daha tekrarlanmayacaktı.

"Beğenmiyorsan boşan, Işık." dedi, Çağla. Bunun olmasını ister gibi çıkıyordu sesi.

"Boşanacağım." dedim kendimden emin bir ses tonuyla. "Ama sonra." Carlos ve Altan ölmeden Kayzer benden boşanmazdı.

"Aynen." Alaylı bir ifade belirdi yüzünde. "Boşanınca ararsın beni."

"Boşanınca niye arayayım seni?" dedim gülerek. "Kurtulmuşum işte ne güzel. Engellerim hepinizi."

"Sen ciddi misin?" diye sordu, Maral. Çağla'yla olan diyaloğumuzu hayretle dinlemişti. "Seviyordunuz hani birbirinizi? Niye boşanmayı düşünüyorsun?"

Kendime hakim olamayıp gülmeye başladım. "Saf bu kız." dedim gülüşlerimin arasından. Az önce anlattığım hikâyenin o kadar da inandırıcı olduğunu düşünmüyordum.

"Sanırım hâlâ sarhoş." Benden bir şey öğrenemeyeceğini anladığında Çağla'ya döndü, Maral ama Çağla yanındaki kızla düğün hakkında bir şeyler konuşmaya başlamıştı.

Maral'a ondan üstün olduğumu ifade eden bir bakış attıktan sonra önüme dönüp boşalan çay bardağını çay tabağının üzerine bıraktım. "Eve gidebilir miyiz artık?" Sabahtan beri gezmediğimiz yer kalmamıştı ve kesinlikle düğün yapmak çok zordu. Sözde geçirdiğim trafik kazası yüzünden raporluydum ama yatıp dinlenmek yerine bu tür saçmalıklarla uğraşıyordum.

Anladığım bir şey varsa o da Kayzerlerin hayatında dinlenmeye yer olmadığıydı. Çok hareketli bir hayatları vardı ve ne zaman ne olacağını kestiremiyordum. Her an her şey olabiliyordu.

Tanıdık bir çınlama boş salonu doldurduğunda masanın üzerindeki çantamın içerisinden telefonumu çıkardım. Ekranına baktığımda ise Eren'den bir mesaj geldiğini görmüştüm. Yalvar yakar almıştım şu an kullandığı numarayı.

Civciv: Bizim eve gel.

Mesajı mırıldanarak okuduktan sonra kaşlarımı çattım. Parmaklarım hızlıca ekranda gezinirken duruşumu dikleştirmiştim.

Bir sorun mu var?

Eren'in mesajıma cevap vermesini beklerken dudaklarımı kemiriyordum. Bir sorun mu vardı? Neden böyle bir mesaj atmıştı?

Civciv: Gel işte.

Ekrana düşen mesajla oturduğum yerden kalktığımda Çağla anında bana döndü. "Ne oldu?"

"Küçük bir işim var." dedim. "Onu halledip eve geçeceğim." Tabii kısa sürede halledilecek bir işse.

"Olmaz." Olumsuz anlamda başını salladı, Çağla. "Yanımdan ayrılamazsın."

"Pardon?" Tek kaşımı kaldırdım. "Senden izin istemiyorum."

"Kayzer seni bana emanet etti." dedi her kelimenin üzerine basa basa. "Onun haberi var mı?"

"Kayzer'den de izin almıyorum." Çantamı alıp masanın yanından ayrıldığımda ve çıkışa doğru adımladığımda aklımda Eren vardı. Binlerce ihtimal aynı anda doluyordu zihnime.

Salondan çıktığımda, Buğra karşıladı beni. "Bir yere mi gidiyoruz, Işık Hanım?"

Olumlu anlamda başımı sallarken yürümeye devam ettim. O da yanımda yürüyordu. "Eren'in evine gidiyoruz." Meraktan yerimde duramadığımı farkettiğimde elimde tuttuğum telefondan Eren'i aradım.

"Kayzer Bey'in bundan haberi var mı?" diye sordu, Buğra ben aramanın cevaplanmasını beklerken.Olumlu anlamda başımı salladım. Yalan söylemek için konuşmama gerek yoktu.

Telefon dördüncü çalışında açıldığında, "Ne oldu?" dedim direkt. Otelden çıkmış, binanın önüne gelen arabalara doğru ilerliyorduk.

"Geldiğinde konuşalım." dedi, Eren. Ses tonundan anladığım kadarıyla durumu pek de iyi değildi.

"Eren, ne oldu?" diye sordum bir kez daha. "Korkutma beni." Ona zarar gelmesinin ihtimali bile beni yiyip bitiriyordu.

"Önemli bir şey değil." Derin bir iç çekti. "Sanırım."

Buğra, arabanın kapısını açtığında arka koltuğa oturdum. "Önemli değilse şimdi söyle?"

"Otur bir yere." dedi sıkıntılı bir ses tonuyla. "Hazırlan."

Koltuğa iyice yerleşip bir bacağımı diğerinin üzerine attım ama rahatsız olduğumda eski pozisyonuma geri döndüm. "Söyle." Nefesimi tutup konuşmasını bekledim.

"Ben..." Derin bir nefes aldığını işittim. "Ya-yani biz..." Konuşurken sesinin titremesi korkmama sebep oluyordu. Ofladı konuşmaya devam etmeden önce. "Nasıl söylenir ki bu?"

Saniyesinde kalp atışlarımı yavaşlatmıştı tavırları. "Konuşmazsan kalbim duracak hiçbir zaman söyleyemeyeceksin."

"Elzem..." diye mırıldandı. Ardından zihnimin içine bir yıldırım misali düşen o kelimeyi söyledi: "Hamile."

Hiçbir tepki veremedim ilk başta. Eren'in evine giden araba durdu, trafik durdu, zaman durdu, kalbim durdu, zihnimde yankılanan tüm sesler sustu. Nefes almayı unutmuşken gözlerim bulanık görüyordu.

Doğru mu duymuştum?

Civciv baba mı oluyordu?

"Eren..." Sesim o kadar kısık çıkmıştı ki ben bile duymakta zorlanmıştım. "Oğlum, bak benim hayallerimle oynama." Gözlerimi kapatıp gözyaşlarımı geldikleri yere göndermeye çalıştım. "Bari sen yapma." Titreyen çenem konuşmamı zorlaştırıyordu.

"Yapmışız yapacağımızı zaten!" diye bağırdı öfkeyle, beni kendime getirmek ister gibi. "Hamile işte!"

İçimde yanan o minicik umut ışığı tüm karanlığımı bir süreliğine de olsa dağıtmaya yetmişti. "B-bu..." Özenle seçtim kelimeleri ama doruklarda yaşadığım duygularım işimi zorlaştırdı. "Eren, bu son zamanlarda duyduğum en güzel haber." Gülmeye başladığımda gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyordu. Buğra, ne olduğunu anlamak için aynadan bana baktıysa da umursamadım onu. "Eren, bu gerçekten çok güzel!" Hislerimi kelimelere dökmem imkânsızdı. Hiç tatmadığım, garip ama hoş bir duygu kalbimi sarıp sarmalıyordu.

Civciv'imin, civcivi oluyordu.

Canımın, canı oluyordu.

"Ya, Eren..." Heyecandan doğru düzgün konuşamıyordum bile. Sadece ismini söyleyip duruyordum. Hem gülüyor hem de ağlıyordum. Sevinçten oturduğum yerde zıplayıp dururken zihnime Eren'le olan tüm o güzel anılarımız doluyordu. Şimdi ise o anılara minik bir civciv daha eklenmişti. Her şey çok güzel olacaktı. Mutlu olacaktık, inanıyordum.

Tutunduğum tek dal buydu.

"Boncuk." Eren'in sesiyle daldığım hayal aleminden çıkıp ana döndüm. "Söyle." dediğimde araba sitenin bahçesine girmişti. Otel buraya çok yakındı. O anki panikle anlamamıştım. "Ya da dur, söyleme. Geldim zaten yukarı çıktığımda konuşuruz."

"Peki." dedi iç çektikten sonra. Aramayı sonlandırdığında telefonu kucağımdaki çantaya koyup Buğra'nın açtığı kapıdan aşağı indim. "Müjdeli bir haber mi var, Işık Hanım?" diye sordu. Onun da yüzünde bir gülümseme vardı.

"Eve-" Dudaklarımı birbirine bastırarak sustum. Elimdeki tüm güzel şeyler teker teker alındığından yaşadığım her güzel anı kendimden bile saklıyordum. "Sanırım." Kimse bilmezse sevinçlerimi benden alamazlardı.

Yüzümdeki gülümsemeyi silip ciddi bir tavır takındım. "Gidebilirsin sen. İki saat sonra gelirim ben eve."

Tek kaşını kaldırarak baktı yüzüme. "Bu dediğiniz şeyin imkânsız olduğunu biliyorsunuz, değil mi?"

Rahat bir tavırla omuz silktim. İçimden otuz iki diş sırıtmak gelse de yüzümdeki ifadeyi sabit tuttum. "Şansımı denedim en azından."

Birlikte apartmana girip asansöre bindik. Erenlerin dairesinin olduğu kata geldiğimizde ben asansörden inerken o aşağıya geri indi.

Derin bir nefes alıp önüne geldiğim kapının ziline bastım. Kapının açılmasını beklerken yerimde duramıyor, olduğum yerde zıplıyordum. Eren, baba oluyordu! Elzem, anne oluyordu! Ve en önemlisi ben, hala oluyordum!

Nihayet kapı açıldığında bir saniye bile beklemeden Eren'in boynuna atladım. "Of, Eren, Of!" Nasıl tepki vereceğimi şaşırmış saçma sapan şeyler söylüyordum. "Dünkü Civciv baba oluyor be!"

"Bir dur kızım, ya!" Sarılışıma kısa süreliğine karşılık verdikten sonra geri çekilip kapıyı kapattı.

"Annemiz nerede?" Heyecanla salona girdiğinde Elzem'i görememek afallamama sebep oldu. "Elzem nerede?" diye sordum arkamdan salona giren Eren'e dönüp.

"Babasının evine bıraktım." Salonun içinde ilerleyip çift kişilik koltuğa oturdu. "Akşam gidip alacağım."

Gözlerimi kısıp baştan aşağı süzdüm onu. "Tartıştınız mı?" Kaşlarımı çattım. "Lan, hamile kadın, hamile! Azıcık insan olsan ölür mü-"

"İstemiyorum." diye kesti lafımı. Hiçbir şey anlamadığımdan mümkünmüş gibi iyice çattım kaşlarımı. "Neyi? İnsan olmayı mı?"

"Onu." dedi kısık bir sesle. "Bebeği."

"Af buyur?" Dudaklarımdan hayretle dökülen kelimeler buraya gelene kadar kurduğum hayallerin ortsına bomba gibi düştü. "Bir dakika ben..." Derin bir nefes aldım soğukkanlılığımı korumak adına. "Anlamadım bir şey."

Eğdiği başını kaldırıp yeşillerini benim mavilerime kilitledi. "Bebeği istemiyorum."

Bir kez daha kalbim durma noktasına geldi ama heyecandan değil, kalbimi sıkan bir çift demir el yüzünden. "Eren..." Bağırıp çağırmamak için zor tutuyordum kendimi. Yalan değildi, şaka değildi. İstemiyordu. "Sebep?"

"Daha öncede söyledim sana." Bir yakarış gibi çıkıyordu sesi. "Benim yarınım belli değil-"

"Başlatma yarınına!" Bir ayağımı yere vurarak lafını kestim. "Yarının belli değilse niye aldın bu kızı hayatına?! Niye aldın nikâhına, Eren?!" diye bağırdım hayal kırıklığıyla karışan öfkeme hakim olamayarak. "Yarın ölüp gideceksen niye ümit verdin bu kıza sen?!" Ölümü hayatının merkezine yerleştirmişti. Sürekli ölümü düşünüyor, hayatı kaçırıyordu. Ona bunu yapmayı bırakmasını defalarca kez söylemiştim ama anlaşılan denememişti bile. "Niye oyalalıyorsun sen, Elzem'i?!"

"Denedim." Olumsuz anlamda başını salladı. "Denedim. Olmadı, bırakamadım." Ellerini sertçe saçlarından geçirdiğinde acı bir tat yayıldı ağzıma. Öfkemi yutmak adına derin bir nefes aldıktan sonra yavaş adımlarla yanına gidip koltuğa oturdum. "Bırakamıyorum." dedi bir kez daha. "Nefesim o benim ve ben nefesimi bırakamıyorum."

"Bırakma." dedim ikna edici bir ses tonuyla. "Nefes almayı bırakma, Eren. Tutun Elzem'e."

"Bana bir şey olursa o kadın bebeğiyle ortada kalacak, Işık." Çaresiz çıkan sesi içimi parçalamaya yetmişti. Olumsuz anlamda başımı salladım. "Sana bir şey olmayacak, Eren. Şu ölümü aklından çıkart artık." Nasıl çıkartabilirdi ki? Kardeşim dediği o kadar insan gözlerinin önünde can vermişti. Esir tutulduğu zaman boyunca defalarca kez ölümle burun buruna gelmişti.

Eren, ölümle dost olmuştu.

"Bak, bu bebek bir mucize. Senin mucizen, sizin mucizeniz." Başımı omzuma doğru yatırdım. "O mucize için yaşayamaz mısın? Elzem için, benim için yaşayamaz mısın, Civciv?"

"Bencillik bu." İki yana salladı kafasını. "İçine doğacağı aile belli, Boncuk. Nereye kadar saklayacağım ben bunu? Nereye kadar saklayarak korumaya çalışacağım onları? Bir gün ortaya çıkacak." Elzem'i Solman ailesinden saklıyordu çünkü o ailenin gerçek yüzünü benden daha iyi biliyordu. Hayır, dedemler Elzem'i reddetmezdi. Aksine, en değerlileri yaparlardı ama dedeme zarar vermek isteyenler de ilk en değerlisine saldırırdı.

"Demir Solman'ın senin gibi bir oğlu yok ki artık." dedim kendimden emin, net bir ses tonuyla. "Soyadın da Solman değil. Yani onun doğacağı aile bizim ailemiz değil, sizin aileniz." Eren, Elzem ve o minikten oluşan bir aile.

"Resmi nikâhımız yok. Doğduğunda kimin soyadını alacak?" Neden bu kadar çok engel çıkartıyordu yoluna?

"Evlen sen de, Eren. Senin soyadını alsın."

"Evlenemem."

"Sebep?"

"Evlenirsem dedemlerim Elzem'den haberi olur."

Olumsuz anlamda başımı salladım. "Olmaz. Daha önceden denedim ben."

Söylediğim onu sinirlendirmiş gibi kaşlarını çattı. "Profesyoneldin değil mi, sen?"

"Kendimi övmek gibi olsun..." Alaylı bir ifade yerleştirdim yüzüme. "Öyleyim." Eren'in balıklarının sertleştiğini farkettiğimde ciddileştim hemen. "Her şeyin bir çözümü var, Eren. Elzem'i saklamak zorunda değilsin. İstediğin gibi yaşamak senin hakkın. Elzem'in dedemlerle görüşmesini istemiyorsan görüşmez." Ellerimi uzatıp ellerini tuttum. "Kendine kurduğun hayatı istediğin gibi yaşa. Bırak, Elzem iyileştirsin seni."

Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldıktan sonra geri açtığında artık umutla bakıyordu bana. Yüzünde içimi ısıtan bir gülümseme vardı. "Çok sevindim duyduğumda. Rüyada olduğumu düşündüm."

"Ama bunu Elzem'e belli etmedin." Onu tanıyordum. Elzem'e bu bebeği istemediğini açıkça belli etmişti.

Tahminlerimi doğru çıkartarak olumlu anlamda başını salladı. "O da sinirlendi babasının evine gitti."

Geri çekilip sırtımı koltuğun kenarına yasladım. "Kusura bakma ama kız haklı." Kaşlarımı çattım. "Ne demek bebeği istemiyorum ya? Ne münasebet?"

Birkaç dakika sessiz kaldığında yan bir gözle baktım yüzüne. Belli belirsiz bir tebessüm yayılmıştı dudaklarına. Aklıma gelenlerle aynı tebessüm benim yüzüme de yayıldı. "Eren..." diye mırıldanarak dikkatini çektim. "Erkek olursa Gökdoğan mı koyacaksın ismini?"

Gözlerini kaçırdı hemen. Yüzünü başka yere çevirdi. Utanmış, kulakları kızarmıştı. "Sen onu unutmadın mı hâlâ?"

Gülerek karşılık verdim onun bu haline. "Nasıl unutayım? Her gece hayallerimizi süslüyordu." Gökdoğan, Eren'in liseden bir arkadaşıydı. Çok yakınlardı ama yakalandığı bir hastalık sonucu genç yaşında vefat etmişti. Bunun üzerine Eren'de, eğer çocuğu olursa ismini onun ismi koyacağı hayalini kurmuştu her gece. Bende her gece bu hayalleri dinleyerek uyuyabilmiştim.

Olumlu anlamda başını salladı usulca. "Gökdoğan... Gökdoğan Zeyrek?" Onaylamam için bana döndüğünde düşündüm birkaç saniye. "İkinci bir isim daha bulmamız lazım. Gökdoğan ve Zeyrek'in arası boş kaldı."

Hava kararana kadar bebeğe isim düşünmüş, çocukluk anılarımızdan bahsetmiş, gelecek için hayaller kurmuştuk. Hava karardığında ise ben eve gitmek için ayaklanmış, Eren'de Elzem'i almaya gitmek için kalkmıştı.

"Seni ben bırakayım." dedi, Eren evin kapısını kilitlerken.

"Gerek yok. Araba bekliyor beni aşağıda." İki saat demiş, dört saatten fazla burada kalmıştım ve garip bir şekilde hiç telefonum çalmamıştı.

Hâlâ hayattalar mıydı acaba?

Kapıyı kilitledikten sonra dönüp beni baştan aşağı süzdü, Eren. "Kral'ın, Kraliçe'si. Tabii ki onu bekleyen bir özel araç var." diye mırıldandı memnuniyetsiz bir ses tonuyla.

Söylediklerini umursamamaya çalışarak asansöre doğru yürüdüğünde o da peşimden geldi. Birlikte asansöre binip zemin kata indikten sonra apartmandan çıktık ama gördüğümüz manzara ikimizinde donup kalmasına sebep oldu.

Sitenin bahçesinde sayamayacağım kadar çok siyah araba ve takım elbiseli adam vardı. Ensemden başlayan bir ılıklık yavaşça tüm bedenime yayılırken elimi çantamın içine sokmuştum ama aradığım şeyi bulamayınca kendi kendime küfrettim içimden. Silahım yanımda değildi.

Eren, elini beline götürdüğünde, "Yanıyor musun bunları?" diye sordu. Onun yanında silahı vardı ama mesleğinden dolayı değil, ailesinden dolayı.

Keşke bende ailemi göz önünde bulundurarak yanıma silahımı alsaydım!

Yanımıza doğru gelen silüeti farkettiğimde rahat bir nefes aldım. "Tanıyorum." dedim Polat yanımıza geldiğinde.

"Kayzer Bey, işinizin bitip bitmediğini soruyor, Işık Hanım." Başıyla en ortadaki siyah minibüsü gösterdi, Polat.

Kayzer mi gelmişti?

Gözlerimi devirip olumlu anlamda başımı salladım. "Bitti." Eren'e çevirdim bedenimi. "Siz gitmeden önce görülebilir miyiz bir kez daha."

Olumlu anlamda başını salladı. "Görüşürüz." Beni kollarının arasına alıp sımsıkı sarıldığında huzurla dolmuştu içim. Bu anın hiç bitmesini istemiyordum.

"Teşekkür ederim." diye fısıldadı geri çekilmeden hemen önce.

"Bende teşekkür ederim." Verdiği haberle her şeyin düzeleceğine olan inancımı artırmış, yaşamak için o inanca tutunmama yardımcı olmuştu.

Son bir kez Eren'e gülümsedikten sonra Polat'la birlikte siyah minibüse doğru ilerledik.

"Çok sinirli mi?" diye sordum Polat'a. Çağla'nın yanından ayrılma, demişti. Ayrılmıştım. Yalnız bir yere gitme, demişti. Bir tek Buğra'yla buraya gelmiştim. Silahın yanında olsun, demişti. Silahım yanımda değildi.

"Eğer çok sinirli olsaydı buraya gelmezdi. Az sinirli." dedi, Polat. "Ama az ya da çok, Kayzer Bey'in sinirli olması hiç iyi bir şey değil."

Minibüsün kapısı yana doğru açıldığında içeride oturan Kayzer'i gördüm. Bana bakmıyordu. Gözlerini kırpmadan direkt önündeki boş koltuğa bakıyordu. Kasılan çenesinden dişlerini sıktığını anlayabiliyordum.

Onunla aynı arabaya binmek ne kadar doğruydu?

Derin bir nefes alarak tüm cesaretimi topladım ve içeri girip baktığı boş koltuğa oturdum. Arabanın kapısı yavaşça kapanırken gözlerini gözlerime kilitlemişti. "Sana Çağla'nın yanından ayrılmamanı söylemiştim." Ölüm vardı sesinde. Soğuk ve sert.

Ciğerlerimi nefesle doldurdum konuşmadan önce. "Çağla benim yanımdan ayrıldı. Ona benimle gelmesini teklif etmiştim. Kabul etmedi. Sanırım Maral'ı benden daha çok sevi-"

"Kiminle geldin buraya?" diye kesti lafımı sertçe.

"Buğra'yla. Bir tek o vardı yanımda."

"Yalnız geldin yani?"

"Buğra'yı adamdan saymıyor musun?" Sus, Işık, sus. Delirteceksin adamı.

Delirirse delirsin! Cürmü kadar yer yakar.

O cürmünde sende varsın.

Sakin kalmak adına derin bir nefes alıp verdi. "Silahın yanında mı?"

Öğretmeninden azar yiyen bir öğrenci gibi başımı önüme eğdim. Cevap vermeme gerek yoktu. Anlamıştı yanımda olmadığını.

"Kime haber verdin buraya gelirken?" Her sorusunda ses tonu biraz daha yükseliyordu.

Omuzlarımı kaldırıp indirdim. "Her şeyi biliyorsun ya, haberin vardır diye düşündüm." Dilimi tutamıyordum, susamıyordum. Onu iyice sinirlendirmek için kelimeler benden bağımsız dökülüyordu dudaklarımdan.

"Ölmek mi niyetin?"

"Öldürecek misin?"

Sorusuna karşılık sorduğum soruyla boynundaki çıkıntı hareketlendi. Evet diyemediği gibi hayır da diyemiyordu ve arada kalmak onu bitiriyordu. "Ölmeni istemiyorum." diyebildi sadece. İnsan yapmak istemediği şeyler için zorunda bırakılır, der gibiydi bakışları. "Bu kadar itin hedefiyken dikkatli olmak gerekir."

"Siz istediğiniz gibi davet verip düğün yapabiliyorsunuz ama?" Bahsettiği itlerin hedefinde olan bir tek ben değildim.

İmalı bir şekilde yüzüme baktığında hiçbir şey anlamadığımdan boş boş baktım yüzüne ama anladığım da ise gözlerim hayretle irileşti. Daveti vermesinin amacı benim onun için çok değerli olduğumu çevresine göstermekti. Yaptığı her hareketin, oynadığı her hamlenin bir amacı vardı. Dario boş yere düğünün önümüzdeki hafta yapılması için diretmemişti. Çağla'nın her şeyin kusursuz olmasını istemesi de boşuna değildi. Carlos bize vurmak için bir açığımızı ararken düğünün yapılmasına Savaş itiraz etmemişti.

Bu bir plandı. O düğünde bir şey olacaktı.

Sertçe yutkundum. "Ne planlıyorsunuz?" diye sordum kısık bir sesle.

Soruma cevap vermedi ama yüzündeki ifade her şeyi anlatıyordu. Sanırım dalga geçerek bahsettiğim o düğün tüm acı gerçekleriyle önümüzdeki hafta olacaktı. "Şom ağzıma tüküreyim." Kollarımı göğsümde birleştirip gözlerimi camdan dışarıya çevirerek geçtiğimiz yolu izledim.

Yaklaşık yarım saat sonra araba evin bahçesine girip durdu. Açılan kapıdan aşağı inip eve doğru ilerlediğimde beni durduran şey Kayzer'in, "Doktor." diyişi olmuştu. Omzumun üzerinden dönüp ona baktım. "Ne var?"

"Ne söylemiştim ben sana bu sabah?" Tek kaşını kaldırarak sorduğunda rahat bir tavırla omuz silktim. "Krem sür, iyileşmezse bir dahakine acır ca-" Söylemek üzere olduğum şeyi farkettiğimde dişlerimi alt dudağıma geçirerek sustum ama bundan anında pişman olmuştum. Haklıydı, acıyordu.

Korumalardan ne söylediğimi anlayanlar güldükleri belli olmasın diye başlarını önlerine eğmişti, anlamayanlar ise Kayzer ve bana bakıyordu.

"Ondan başka." dedi, Kayzer. Ses tonundan anladığım kararıyla eğleniyordu. "Bir tek orası mı kaldı aklında?"

Gözlerimi devirip sert adımlarla geri gittim yanına. "Ne söylemiştin başka?" diye sordum sadece onun duyabileceği kısık bir ses tonuyla.

"Gel benimle." Elimi tutup beni peşinden arka bahçeye doğru sürüklerken ona engel olmadım. Başka ne söylemişti ki bana? Sabah yaşananları hatırlamak istemiyordum. Unutmam gerekiyordu.

Arka bahçeye girdiğimizde taşların üzerinde dizilen on şişeyi gösterdi. "Silahın nerede?"

Sorduğu soruyla düşündüm birkaç saniye. Sessizliğimden bir cevap almış olacak ki başını eğip yüzüne baktı. "Kaybettiğini söyleme bana."

Olumsuz anlamda başımı salladım. "Kaybetmedim." Silahın nerede olduğu hakkında en ufak bir fikrimin olmaması, onu kaybettiğim anlamına gelmezdi.

Etrafa kısaca göz gezdirdiğimde bahçenin köşesinde, elinde tuttuğu telefonla ilgilenen Buğra'yı gördüm. "Buğra!" diye seslendiğimde başını kaldırıp bana baktı ve yanımda Kayzer'in olduğunu farkettiğinde kendine çeki düzen verip yanımıza geldi. "Buyrun, efendim."

"Silahım-" Lafımı bitirmeme izin vermeden belinden çıkardığı silahı bana uzattı.

Yüzümde bir gülümsemeyle başımla Buğra'yı, Kayzer'e gösterdim. "Şahsi korumam olarak istiyorum bunu." Silahı elime alıp şarjörünü kontrol ettim. Doluydu.

"Vay," diye bir ses çıkardı, Kayzer Buğra yanımızdan ayrılırken. "Kullanmayı biliyorsun."

"Tabii ki biliyorum." Her birimiz dedemin evinde bir asker gibi yetiştirilmiştik. Kendimi korumaya hiçbir zaman ihtiyacım olmadığından çoğu şeyi unutmuştum ama silah kullanmayı biliyordum.

"Tek şişe, tek kurşun." Elimi bırakıp pantolonunun cebinden çıkardığı susturucuyu bana verdikten sonra birkaç adım geri çekildi, Kayzer.

Bu adam cebinde susturucu mu taşıyordu?! Gerçekten türünün son örneğiydi.

Susturucuyu namlunun ucuna taktıktan sonra emniyetini kapattım. Silahı, beş metre ilerideki şişeye doğrulttuğumda derin bir nefes almıştım. Bu silahı daha önce de kullanmıştım. Alışkındım ve şişeyi vuramayıp Kayzer'in ağzına laf vermek gibi bir niyetim yoktu.

Tetiğe bastığımda silahtan tok bir ses duyuldu ama namlunun ucundan kurşun çıkmadı. Susturucuyu yanlış mı takmıştım? Silahın ucunu yere doğrultup elimle susturucuyu kontrol ettim. Hayır, bir sorun yoktu.

"Sen nesin ki yaptığın silah da ne olsun." Silahı kendimden uzak tutarak emniyetini açtım. "Bozuk bu!"

"Nasıl?" Yanıma gelip elimden silahı aldı ve susturucuyu kontrol etti. Şarjörü de kontrol ettikten sonra emniyetini kapatıp şişeyi hedef aldı ve tetiğe bastı. Bende olan şey onda da olduğunda kaşlarını çatmıştı.

"Utanmıyor musun insanları kazıklamaktan?" diye alay ettim onunla ama bana attığı sert bakışla ciddi bir ifade takındım anında. "Yani nesi var silahın?"

"Öğreneceğiz." Gözlerini silahtan ayırıp bahçenin köşesindeki Buğra'ya kısa süreliğine baktıktan sonra yeniden silahı incelemeye devam etti.

Ne yani? Buğra'nın silahımı bozduğunu mu düşünüyordu?

İyi de Buğra neden böyle bir şey yapsındı ki?

Yazım yanlışım varsa affola, bir sonraki bölümde görüşmek üzere.

İnstagram:bloodinscript