34. bölüm · Adını Kanla Yazdım

(32) Yok Olan ve Var Olan Duygular

F.Z. S.

Bölümler
1 Giriş 2 (1) Kanlı İntikamın Başlangıcı 3 (2) Kırık Düşler 4 (3) Karanlıkta Bir Işık 5 (4) Bir Adım Daha Yakın 6 (5) Kaderin Oyunu 7 (6) Hayaller Üzer 8 (7) Bölünmüş Ruhlar 9 (8) Yara ve Yanık İzleri 10 (9) Karanlık Gece 11 (10) La Rosa Proibita 12 (11) Ateşle Barut 13 (12) Yasemin Çiçeği 14 (13) Kan ve Gül 15 (14) Dikiş Tutmaz Yaralar 16 (15) Ölümün Kıyısında: Nabız 17 (16) Seçimler ve Pişmanlıklar 18 (17) Geçmişin İzleri 19 (18) Azrail ve Kurban 20 (19) Çatlayan Duygular 21 (20) Yaşamak ve Yanmak 22 (21) Açığa Çıkan Sırlar 23 (22) Mezarlık Çiçeği 24 (23) Gül ve Kül 25 (24) Değişen Ruhlar 26 (25) Gölge'nin Yasaklı Gül'ü 27 (26) Cehennemin Kral'ı 28 (27) Ölmek İçin Yaşamak 29 (28) Küçük Can Kırıkları 30 (29) Gözlerindeki Gözlerim 31 (30) Kor Olan Canlar 32 WP KANAL 33 (31) Bıçak ve Yarası 34 (32) Yok Olan ve Var Olan Duygular 35 (33) Ateşten Gül 36 (34) Çelişki 37 (35) Sönecek Umut Işıkları 38 (36) Enkazında Kalınan Hayaller 39 (37) Duygular Da Ölür 40 (38) Özgür Ama Tutsak 41 (39) Ortak Yaralar 42 (40) Geç Kalan Keşkeler ve Hiç Gelmeyecek Olan İyikiler 43 (41) Cehennem'in Kraliçe'si 44 (42) Kahpe Yazgı (Sezon Finali) 45 Okurlar'ıma... 46 (43) Can Yanığı 47 (44) Daire: 543 48 (45) Gözyaşından Öpücük 49 (46) Aşk ve İhanetin Arasında Sıkışan Ruh 50 (47) Yalancı ve Yabancı Hayat 51 (48) Tanrı ve Tanrıça 52 (49) Hayal Hırsızı 53 (50) Kesik Bileklerle Buzun Üzerinde Dans 54 (51) Kırmızı Güller Çabuk Solar 55 (52) Kızgın Değil Kırgın 56 Wp kanal 57 (53) Kandan Gözyaşları 58 (54) Kırık Kalpler ve Ölü Ruhlar 59 (55) Nefessiz Kalan Duygular 60 (56) Kalp Kırıkları ve Güven Parçaları 61 (57) Solan Canlar

Karne hediyesi gibi cici bir bölümle karşınızdayım, sizde bana karne hediyemi verin. Bol bol yorum yapmayı ve yıldızımızı reklendirmeyi unutmayın. 💙💙

Keyifli okumalar, yazım yanlışım vasa affola.

"Aşk, gözü kör edip hata yaptıracak kadar kötü bir duygu değildir."

Dudaklarımdan cılız bir nefes firar ederken gözlerimi parmaklarımın arasında tuttuğum alyanstan ayırıp karşımdaki duvara çevirdim. Aklımdaki düşünceler, ortamın karanlığıyla birleşince içim içime sığmıyordu. Nefes alamıyordum. Tarif edemediğim bir burukluk, kalbimi kanatıyordu.

Kayzer, neden vermişti ki bu alyansı bana?

Tam da unutmak üzereyken? Acım hafiflemişken neden yeni bir yara daha açmıştı?

Öne doğru eğilip orta sehpanın üzerindeki telefonumu aldım elime. Ekranını açtığımda karşıma çıkan fotoğraf gözlerimin yanmasına sebep olmuştu. Hâlâ değiştirmemiştim duvar kağıdını. Değiştirmeyi de düşünmüyordum.

Şifreyi girip telefonu açtıktan sonra direkt fotoğraflara girdim. Galerimin büyük bir çoğunluğu ya Serkan'ın ya da ikimizin fotoğraflarından oluşuyordu. Kıyamamıştım silmeye. Ondan bana kalan hatıraları silmek istememiştim.

Gerçi neye yarardı ki fotoğraflarını, numarasını silmemek canımı yakmaktan başka?

Sol yanağımda bir ıslaklık hissettiğimde telefonu kapatıp karşı koltuğa doğru fırlattım. Telefon, önce koltuğun üzerine, daha sonra da taklalar atarak yere düştü. Umursamadım.

Eren, beni gördüğünde sinirleniyor, kırılmamam için susuyordu. Telefonun düşerken çıkardığı sesi dikkate alıp yanıma gelmezdi. Kayzer'in yanından ayrılıp eve geldiğimde bana sert bir bakış atmış, bir şey söylemek istemiş, Elzem'in sert bakışlarıyla karşılaşınca da karısıyla birlikte odasına çekilmişti ama sabah olduğunda bu gecenin hesabını soracağını biliyordum.

Gözlerimi yeniden elimdeki alyansa indirdim. Sırf daha fazla acı çekeyim diye, nispet yapmak için vermişti bunu bana zannımca. Yoksa parmağıma kendi elleriyle Serkan'ın yüzüğünü takacak bir adam değildi. Ama...

Yüzüğü aldığımda, yüzünde oluşan o hayal kırıklığı fazla gerçekti.

Alyansı, sol elimin yüzük parmağına geçirdiğimde metalin soğukluğu içimin ürpermesine sebep oldu. Kayzer bu yüzüğün parmağımda olmasından rahatsız olmuyorsa ben hiç olmazdım.

Karanlık üzerime üzerime gelmeye başladığında ayağa kalkıp pencereye doğru yürüdüm. Perdenin ucundan tutup sonuna kadar açtıktan sonra kollarımı göğsümde birleştirip sokak lambalarıyla aydınlatılan şehire baktım.

İçimdeki fırtınaya zıt, oldukça sessiz ve güzel görünüyordu.

Ayaklarıma yumuşak bir şey sürtündüğünde çığlık atmamak için son anda tuttum nefesimi. Başımı eğip aşağıya baktığımda buruk bir tebessüm oluştu yüzümde. Bu tüy yumağı her seferinde aklımı almayı nasıl başarıyordu hiç anlamıyordum.

"Sen niye uyumuyorsun?" Eğilip Boncuk'u kucağıma aldım ve bir elimle onu tutarken diğer elimle de karnını okşadım. Fazla yumuşaktı. "Aç mısın acaba?" Bir kedinin aç olup olmadığını nasıl anlardık? "Pek aç gibi de durmuyorsun aslında." Sessiz bir kıkırtı döküldü dudaklarımdan. "Göbeğe bak. Benden daha iyi bakıyorlardır sana."

Söylediklerime alınmış gibi bir mırıltı çıkartıp esnedi kucağımda. Bir anda iki katına ulaşmıştı bedeni. "Seni sevdim aslında." Parmaklarımı yumuşak tüylerinde gezdirmeye devam ettim. "Ama işte isminin Boncuk olmasını da kıskanmadım değil." Göz devirdim bu söylediklerime. "Ne kadar güzel bir şeysin sen öyle." Burnumu tüylerine daldırıp karnına bir öpücük kondurdum. Kayzer haklıydı, dört ayağı, bir kuyruğu ve iki de kulağı olan bir hayvandan fazlasıydı, Boncuk. Derdimi anlıyor, hiçbir şey yapmadan tüm sıkıntılarımı alıyordu sanki.

"Ne yapacağımı hiç bilmiyorum, Boncuk." Derin bir iç çektim. "Hayat nereye sürüklerse oraya savruluyorum. Karşı koymak istiyorum ama yapamıyorum." Umutsuzluk, bir jilet misali boynuma çizikler atarken gözyaşlarımı geldikleri yere göndermek için kirpiklerimi kırpıştırdım birkaç kez. "Vazgeçmek istemiyorum ama her kalkmaya çalıştığımda da yeni bir yük biniyor üzerime."

Sanki ne söylediğimi anlar gibi kocaman mavi gözlerini yüzüme odaklaması beni daha fazla konuşmaya teşvik etmişti. "Doktor, öldü. Öldürdüler. Onu hissetmiyorum artık içimde. Şimdi sadece Rosa Proibita var ve onunda istediği tek şey kan." Olumsuz anlamda başımı salladım. "Böyle olsun istemiyorum. Değişmek istemiyorum."

Ama hayat değişirdi, dünya değişirdi ve biz de hayatta kalmak için o dünyaya ayak uydurmak zorunda kalırdık.

Her ne kadar istemesek de.

Dertlerim, Boncuk'u sıkmış olacak ki hayvan kucağımdan atlayarak kendine has asil adımlarla salondan çıktı. "Kedi değil İngiltere Kraliyet üyesi sanki. Havalara bak."

Güneş doğana kadar tüm zamanımı, pencere pervazına oturup, şehiri izleyerek, düşünerek ve esneyerek geçirmiştim. Güneş doğduğunda ise hâlâ odalarından çıkmayan çifte kumrularımız için kahvaltı hazırlamıştım.

Şimdi ise, Elzem'in benim için hazırladığı ama uyuyamadığım koltuğu toparlıyordum. Elimdeki yastığı da katladığım battaniyenin üzerine koyduktan sonra koltuğa geri oturdum.

Kayzer'in adamlarının sitenin etrafında olduklarını biliyordum. Erenler uyanmadan evden çıkıp onlarla birlikte eve gidebilirdim ama bunu yapmam sadece Eren'den daha fazla kopmama sebep olurdu. Yalanlardan ibaret olsa da bir açıklama duymaya hakkı vardı. Dedemlerde yaptığım hatayı burada yapmayacaktım. Eren'in rızasını aldıktan sonra gidecektim ama o rızanın bana gelmeye hiç niyeti yok gibiydi.

"Günaydın." Salonun girişinden gelen sesle başımı kaldırıp o tarafa baktım. Elzem, yüzünde iç ısıtan bir gülümsemeyle bana bakıyordu. Açık kumral saçlarını dağınık bir topuz yapmıştı ve üzerinde hâlâ pijamaları vardı. Duru bir güzelliği vardı. Ona baktıkça bir tanrıçaya bakıyormuş gibi büyüleniyordum.

Kesinlikle Meryem yengemin, Eren için baktığı kızlardan bin kat daha iyiydi.

Onu, Eren'in karşısına çıkarttığı için Allah'a şükrediyordum. Tabii Kayzer'i, benim karşıma çıkarttığı için isyan ettiğim zamanlar dışında.

"Günaydın." Yüzüme gerçekçi olduğunu umduğum bir gülümseme yerleştirdim. "Güzel uyudunuz mu?" Sorduğum sorunun saçmalığını sorduktan sonra farketmiştim.

Sana ne Işık nasıl uyuduklarından? Hem uyuyamamışlardır ki senin kocan olacak şerefsiz yüzünden!

"Seni sormalı. Eren gibi uyuyamadın sen de değil mi?" Sorduğu soruyla buruk bir tebessüm oluştu yüzümde. Omuz silktim ne yapacağımı bilemeyerek. "Ben... Özür dilerim." Derin bir nefes aldım. "Geleceğini bilmiyordum."

"Hayır." dedi, Elzem net bir sesle. Birkaç adımda karşıma gelip orta sebpanın üzerine oturdu. "Özür dilemene gerek yok ama..." Dudaklarını birbirine bastırıp sustuğunda kullanacağı kelimeleri seçmeye çalıştığını anlamıştım. "O adamı haberlerden gördüğüm kadarıyla tanıyorum ve iyi bir adam değil."

Hiç iyi değil hem de.

"Biliyorum." Ellerimi, kucağımda birleştirdim gergince. "Ama hiçbirimiz iyi bir insan değiliz ki." Kayzer'in ne halt olduğunu göremeyecek kadar körmüş gibi davranıp onu savunduğuma inanamıyordum.

Gözlerini kapatıp güldü, Elzem ama kesinlikle eğlenmiyordu. Gözlerini açtığında kucağımdaki ellerimi tutmuştu. "Bende çok rol yaptım, Işık." dedi güven verici bir ses tonuyla. "Aileni, Eren'i kandırabilirsin ama beni..." Devamını getirmek yerine olumsuz anlamda başını salladı. "İyi değilsin. Hiç iyi değilsin, Işık ve ben bunu görebiliyorum."

İlk defa Eren'den başka birisinin tüm yalınlığımla beni görebildiğini hissediyordum. "Elzem..."

"Dün gece izledim seni." diye kesti lafımı. "Tepkilerini, yüz ifadeni, rol yapmak için ne kadar çaba verdiğini..." Gözleri, gözlerimi yakalamaya çalışıyordu ama inatla bakmıyordum gözlerine. "Onunla gitmek zorunda değilsin."

Söylediği şey yüzünden nükseden gülme isteğimi güçlükle bastırdım. Gerçekten Kayzer'le gitmek zorunda değil miydim? Hiç sanmıyordum. Hayatıma bir kez girmişti ve her ne kadar aksini söylese de hiç girmemiş gibi hayatımdan çıkıp gidemeyecekti.

Basit bir cam kesiği bile tenimizde yıllarca iz bırakabiliyordu ve Kayzer bir cam kesiğinden fazla yaralar açmıştı bende.

"Zorunluluk değil bu, Elzem. Gitmek istiyorum. Onunla evliyim ben." Söylediklerim; Doktor'a göre bütünüyle yalanken Rosa Proibita'ya göre doğruydu. Zihnimde sürekli çatışan bu iki kadın beni her ne kadar yorsa da Doktor'un ölmesine çok az kalmıştı. Doktor, Kayzer'in yanında kalmayı bir işkence olarak görürken Rosa Proibita bunu bir lütuf olarak görüyordu çünkü yarım kalan intikamını alabilmek için ona ihtiyacı vardı. Aynı Kayzer'in ona ihtiyacı olduğu gibi.

"Eren'in buna izin vereceğini hiç sanmıyorum. Onu çiğneyecek misin bir kez daha?" diye sorduğunda elimin üzerindeki yara izlerinde geziniyordu parmakları.

"Hayır." dedim net bir ses tonuyla. "Bu kez değil. Bu kez ona gereken açıklmayı yapacağım." Sabaha kadar düşünüp uydurduğum açıklamayı.

"Seni kendi elleriyle ona vermez."

Olumsuz anlamda başımı salladım. "Güvenirse verir."

"Güvenilir bir tip değil." Benim gibi olumsuz anlamda başını salladı, Elzem. "Hiç değil hem de."

"Her zamanki gibi..." Eren'in senini duyduğumuzda ikimizin de bakışları salonun kapısına döndü. "Karım haklı."

Ben gerginlikten nefesimi tutarken o hiçbir şey olmamış gibi gelip Elzem'in saçlarına bir öpücük kondurdu ve yanıma oturdu. "Kekin içine de şeker yerine tuz koymuşsun." dedi bana bir bakış atıp. "Ne düşünüyordun yaparken?"

"Kek mi yaptın?" diye sordu, Elzem yüzünde bir gülümsemeyle. "Niye zahmet ettin, Işık ya."

Benim yerime cevap veren, Eren olmuştu: "Kahvaltı da hazırlamış. Kek hariç her şey güzel görünüyordu." Sesindeki imanın altında eziliyordum. "Ne meşgul ediyormuşsa artık aklını. Uyuyamamış, bize kahvaltı hazırlamış."

"Hazırlamasa mıydım ya!" İmasını anlamamış gibi davranıp kollarımı göğsümde birleştirdim ve sırtımı koltuğa yasladım. "Zıkkımlan diye kalkmış kek yapmışım bir de beğenmiyorsun."

"Gitmeyi mi düşünüyorsun?" Pat diye sorduğu soruyla derin bir nefes aldım. Olumlu anlamda başımı salladım. "Gitmem gerekiyor. Sebebini biliyorsun."

"Gidersen ne olacağını da biliyorsun." Yüzündeki ifadeden ve sesinden ne düşündüğünü anlayamıyordum. Alaylı bir ifade yerleştirdim yüzüme. "Ölümlü dünya, ölümlü insan."

Sinirlenmiş gibi gözlerini kapatıp derin bir nefes aldıktan sonra geri açtı. "Hadi dedemden korkmuyorsun, o itten korkmuyorsun, ölümden korkmuyorsun... Lan Allah'dan da mı korkmuyorsun?!"

Bir şey anlamadığımdan kaşlarımı çattım. "Ne alaka?"

"Sen onun müslüman olduğunu mu düşünüyorsun?" Yüzünü buruşturdu yapay bir şekilde. "Sünneti bile yoktur onun." dediğinde Elzem'in gözleri irileşmişti Eren böyle bir şey söylediği için. Ben ise Elzem'den farklı değildim. "Bize ne, Eren ya!" diye yükseldim ister istemez. "Kim neye istiyorsa inanır."

Ellerini havaya kaldırıp, "Ben karışmıyorum." dedi. "Uyardım sadece."

"Tamam, madem karışmıyorsun ben gidiyorum."

"Hayır."

"Evet."

"Hayır!"

"Evet!"

"Boncuk!"

"Civciv!"

"Boncuk!"

"Ay, yeter!" Elzem'in bağırışıyla ikimizde birbirimize kötücül bakışlar atıp önümüze döndük ama anlaşılan Eren henüz pes etmemişti. "Gidersen ölürsün ve ben seni kaybedemem." Konuşurken yüzüme bakmıyordu ama ses tonundan anladığım kadarıyla korkuyordu. Beni kaybetmekten çok korkuyordu. Aynı benim onu kaybetmekten ölesiye korktuğum gibi.

Derin bir nefes alıp ona döndüm. Bir elimi bacağının üzerine koydum ona güven vermek adına. "Ölümü düşünmeyi kes artık." Yaşadıkları kolay şeyler değildi. Söylediğine göre mesleğine hâlâ dönebilmiş değildi ama atlatması gerekiyordu. Sürekli ölümü düşünerek yaşayamazdı.

Buna hayat denmezdi. Önünde çok güzel bir hayat vardı ve bunu en dibine kadar yaşamalıydı.

"Eren, ben artık büyüdüm." dedim bunu ikna etmeye çalışır gibi güven verici bir ses tonuyla. "Benim için endişelenmenize gerek yok. Yirmi sekiz yaşındayım ve artık kendi ayaklarım üzerinde durabiliyorum."

"Sen kendinin farkında mısın?" Gözlerini gözlerime kilitledi. "Hiç aynaya bakıyor musun mesela?" Hışımla ayağa kalkıp elimden tuttu ve beni de kaldırdı. Beni salonun dışına doğru sürüklerken ona karşı koymuyordum.

"Eren..." Elzem'in uyarı dolu sesini duymasına rağmen beni salondan çıkartıp koridordaki aynanın karşısına geçirdi ve kendisi de arkamda durdu. "Şu haline bir bak."

Söylediğini yapıp aynadaki görüntüme baktım. Boynumda ve üzerimdeki tişörtün açıkta bıraktığı kollarımda küçük cam kesikleri vardı. Göz altlarım morarmış, yüzüm sanki hastaymışım gibi sararmıştı ve dağılan kızıl saçlarımda berbat görüntümü tamamlıyordu.

"Ben yirmi sekiz yaşında bir Işık göremiyorum." dedi Eren. Omzumun üzerinden aynadaki yansımamıza bakıyordu. "On sekiz yaşındaki Işık'ı görüyorum."

Sertçe yutkundum. Aynanın karşısından çekilmek istedim ama buna izin vermedi. "Hiç kimseyle konuşmayan, odasından hiç çıkmayan, sürekli hasta olan, uyuyamayan ve hiçbir şey yiyemeyen o Işık'ı görüyorum." Sonlara doğru sesi titremişti ama bunu umursamadan konuşmaya devam etti: "Atlatmadık mı kızım biz o günleri? Neden yine eskiye döndün?"

Bilmiyorum dercesine omuz silktim ama biliyordum. On sekiz yaşındayken beni o hale getiren, Altan'dı. Yirmi sekiz yaşındayken de beni bu hale getiren, Kayzer.

"Sen ölüme yürüyorsun be, Boncuk. Sen ölmek istiyorsun."

Reddetmek istedim, hayır demek istedim ama hiçbir şey yapamadım. Bedenim artık beynimin uydurduğu yalanlara uymak istemiyordu.

Ben reddetmeyince bana olan bakışları titredi, Eren'in. Derin bir nefes aldığında kollarımdan tutan parmakları tenime gömüldü. "Işık..." Reddetmemi istiyordu ama dudaklarım bir şeyler söylemek için kıpırdamıyordu. Dilim uyuşmuştu sanki. Konuşmak istiyordum ama yapamıyordum. Gözlerimi aynadaki yansımamdan ayıramıyordum. "Biliyor musun?" Sonunda, bir fısıltı halinde de olsa dökülmüştü kelimeler dudaklarımdan. "O eve gittim ben, yanan eve." Dudağımın kenarı hafifçe yukarı doğru kıvrılırken, gözlerim yaşlarla parlıyordu. "Dışını boyamışlar ama içi simsiyah. Yanmış ya." Gözlerimi kapattığımda sağ gözümden akan bir yaş yanağımdan süzüldü. "Yani yandı ya." Yandık ya...

"Ne?" Eren beni kendine doğru çevirdiğinde gözlerimi açıp yeşil harelerine baktım. "Ama iyi geldi." dediğimde sesimde bir rahatlama vardı. "En azından artık sigara dumanı beni geçmişe götürmüyor." Gülümsedim, bu sefer gerçekten. "Üzerimden bir yük kalkmış gibi hissettim o evden çıktığımda. Geçmiş kül oldu, yakmıyor artık canımı."

Eren'in gözleri de yaşlarla parladı ama üzüldüğü için değildi bu yaşlar. "Nasıl..."

"Kayzer götürdü beni oraya. Ona da anlattım gerçekleri." Söylediklerimle kaşlarını çatsa da beni bölmedi. Konuşmaya devam ettim. "Beni yaralayan adam, en büyük yaramı dağlamamda yardımcı oldu." Beni manipüle etmek, güvenimi kazanmak içinde yapmış olabilirdi ama bunlar umrumda değildi. En büyük yaramı dağlamıştı. O yara artık kanamıyordu, nefesimi kesmiyordu. "Biliyorum." Olumlu anlamda başımı salladım. "Yeni yaralar açacak... Bende onda açtım." Ona Olivia'yı koruyamayacak kadar zayıf olduğunun imasını yaptığımda yeni bir yara açmıştım ruhunda. "Ama bitecek." Dilimle kurumuş dudaklarımı ıslattım. "Zamanı geldiğinde ayıracağız yollarımızı." Her şey bittiğinde boşanacaktı benden, böyle söylemişti.

"Neyin zamanının gelmesini bekliyorsunuz, Boncuk? Neyi saklıyorsun benden?" Yalvarır gibi çıkmıştı Eren'in sesi. Ona gerçekleri söylememi istiyordu ama yapmayacaktım. Onu daha fazla bu karanlığa çekmeyecektim. İçimde kalan tek ışık, tek masumluk oyken bunu bozmaya hiç niyetim yoktu. "Bunu sana söyleyemem ama söz veriyorum, her şey son bulduğunda, sana her şeyi anlatacağım." Altan bu sefer gerçekten öldüğünde, Kayzer tamamen hayatımdan çıkıp gittiğinde Eren'e her şeyi anlatacaktım. O günün umuduyla yaşayıp, güçlü olacaktım. Yıkılmayacaktım çünkü artık bir hedefim vardı.

Eren, beni göğsüne çekip sımsıkı sarıldığında güldüm ama gözlerimden yaşlar akıyordu. Hüzünden değildi ama bu seferki yaşlar, sevinçtendi. Eren cehennemimdeki bir cennet bahçesiydi ve o bahçe ömrümün sonuna kadar kalmak isteyeceğim tek yerdi. "Abim..." diye mırıldandığımda başım göğsüne yaslı olduğu için sesim boğuk çıkmıştı.

"Sen bana abi diyince kendimi çok yaşlı hissediyorum, Boncuk." Eren'in sesiyle ondan ayrılıp kaşlarımı çattım. "Ben o kadar yaşlı mıyım, Civciv?" diye sitem ettiğimde olumlu anlamda başını salladı. "Yirmi sekiz yaşında kocaman kadınsın."

"Küçül de cebime gir!" Sanki mümkünmüş gibi iyice çattım kaşlarımı. "Benden büyüksün sen bir kere!"

Abartılı bir kederle olumlu anlamda başını salladı yeniden. "Ne çabuk geçiyor be yıllar. Daha dün lisedeyken okuldaki tüm kızlar peşimden koşar-" Elzem'in omzuna vurmasıyla cümlesi yarım kaldı. Öfkeyle bana döndü, Elzem. "O kızların isimlerini bana verebilir misin?!"

Olumsuz anlamda başımı salladım. "Veremem." Alaylı bir tebessüm oluştu yüzümde. "Gittiği lisede kız yoktu çünkü. Askeri lisede okudu."

Söylediklerimle Eren güldüğünde ben de güldüm.

"Ha, iyi o zaman..." diye mırıldandı, Elzem rahatlamış gibi ama sinirini yutamamış gibi bir kez daha vurdu, Eren'in omzuna. "Kıskanılmak hoşuna gidiyor sanırım, Öktem Bey."

Gülerek karısını kendine çekti ve bir kolunu omzuna attı, Eren. "Sizinle alakalı her şey hoşuma gidiyor, Biran Hanım." dedi Elzem'in saçlarına bir öpücük kondurmadan hemen önce.

Onların bu görüntüsü içimi sıcacık yaparken memnun bir ifadeyle gülümsedim. Çok güzellerdi. Kitaplara konu olacak kadar güzellerdi hem de.

Ama her güzel şeyin bir sonu vardı ve bu anı sonlandıran da arkamdaki kapının çalmasıydı. Eren, Elzem'den ayrılırken ben kapıyı açmak için onlara arkamı döndüm. Gidecek olduğum için üzgün değildim ya da içim buruk değildi çünkü bu sefer arkamda bir enkaz bırakmıyordum.

Kapıyı açtığımda tahmin ettiğim gibi Kayzer vardı karşımda. Her zamanki gibi siyahlara bürünmüştü. Yüzündeki duygusuz ifadeyle, "Hazır mısın?" diye sordu.

"Bekle." Hiç istemesemde Eren ve onun arasından çekilip salona geri döndüm ve çantamla telefonumu aldığım gibi geri geldim. Derin bir nefes alıp Eren ve Elzem'e döndüm. "Sarılmaya gerek yok bence. Veda etmiyoruz sonuçta." Sarılmıyordum çünkü sarılırsam bırakmazdım.

Eren, soruma cevap vermek yerine gözlerini arkamdaki Kayzer'e kilitlediğinde sertçe yutkundum.

Allah'ım lütfen başlamayalım bir kez daha. Bir kaosa daha hazır değil minik, yaralı kalbim. Ölür bu sefer, dayanamaz.

"Eğer ben bir kez daha bu şehire gelirsem..." dedi az önceki samimiyetimize ters, soğuk bir ses tonuyla. "O krallığını başına yıkar, kardeşimi de alır giderim."

Eren, bu şehire bana bir şey oldu korkusuyla gelmişti.

"Sen bu şehire bir kez daha geldiğinde..." Kayzer konuşmaya başladığında sesinin soğukluğu, Eren'inkisiyle yarışırdı. "Ben çoktan kendi kafama sıkmış olurum." diye tamamladı lafını.

Olumlu anlamda başını salladı, Eren. "Umarım."

Aralarındaki gerginlik içimin sıkışmasına sebep olurken Eren ve Elzem'e son bir kez gülümseyerek evden çıktım ve arkamdan çektim kapıyı.

Arkanda bıraktığım çift için sergilediğim gülümseme hâlâ yüzümde duruyor olmalı ki, "Ne oldu?" diye sordu, Kayzer.

Hiç der gibi omuz silkip yanından geçtim ve koridorun sonuna varıp asansörün tuşuna bastım. "Moralimi sen bile bozamazsın."

"Bozmak gibi bir niyetim yok." Yavaş adımlarla yanıma gelip benimle birlikte asansör beklemeye başladı. Çenemle dün gece dikiş attığım bacağını gösterdim. "Nasıl?"

"İyi." Asansör geldiğinde içeri geçmem için geri çekildi. Onu fazla bekletmeden içeri girip zemin katın tuşuna bastığımda o da geçti içeri. "Yakışmış."

Neyden bahsettiğini anlamak için gözlerinin oyalandığı sol elime bakmam gerekmişti. Yüzük parmağımdaki alyansa kilitlemişti bakışlarını.

"Teşekkür ederim." dedim duygularımı belli etmeyen bir ses tonuyla. Bu yüzüğü takmamdan rahatsız olduğu her halinden belliydi ama bunu dile getiremiyordu.

Gözlerimi elimden ayırıp yüzüne çıkardım. "Rahatsız oluyorsan niye verdin bu yüzüğü bana?"

Sorduğum soruyla kollarını göğsünde birleştirip sırtını asansörün aynasına yasladı. "Rahatsız olsaydım neden yakışmış diyeyim?"

Sorusuna cevap vermek yerine duran ve kapısı açılan asansörden inip apartmanın çıkışına doğru adımladım. "Bir daha Eren'e ait herhangi bir şeyin yakınına yaklaşmanı istemiyorum." Kayzer gittiği her yere ölüm götürüyordu ve ölüm, Eren'e uğramasını istediğim en son şey bile değildi.

"Tamam." dedi arkamdan ben, apartmanın kapısını açıp dışarı çıktığımda. Bu kadar çabuk kabul etmesi afallamama sebep olsa da fazla üzerinde durmadan önüme geçen ve binanın önünde bekleyen üç arabadan birine doğru ilerleyen Kayzer'i takip ettim.

Her ne kadar yarasının iyi olduğunu söylese de bacağının üzerine fazla basmaması gerekiyordu ama bunu ona söylesem dinlemeyeceğini biliyordum. Yine de arabanın yanına vardığımızda bakışlarını yakalayıp, "İstersen ben kullanabilirim?" diye sordum.

Sorumu duymazdan gelip kapıyı açtığında ve şoför koltuğuna geçtiğinde gözlerimi devirdim. Ölürdü sanki kullandığım arabaya binse! Sertçe nefes verip kapıyı açtığımda ve yanındaki koltuğa yerleştiğimde bir saniye bile beklemeden kontağı çalıştırmıştı.

"Bu akşam kız istemeye gideceğiz." dedi, Kayzer arabayı sitenin çıkışına doğru sürerken.

Sırtımı koltuğa yaslayıp kollarımı göğsümde birleştirdim. "Kime?" diye sorduğumda gözlerimi kısmış, Kayzer'in yakınındaki bekâr erkekleri düşünüyordum.

"Dario'ya." Soruma cevap verdiğinde sesinde belli belirsiz bir memnuniyetsizlik vardı.

Kaşlarımı çatıp kıstığım gözlerimi Kayzer'e çevirdim. "Dario'ya mı?" diye sordum hayretle. "İyi de ona kimse kız vermez ki." Hele ki kızın ailesi bizim aile gibiyse.

Olumlu anlamda başını salladı, Kayzer. "Bir şansımızı deneyecekmişiz. Çağla Hanım öyle söyledi." Bu konu onu sinirlendirmişti zannımca. Kelimeler, küfür gibi dökülüyordu dudaklarından.

"Sen niye bu kadar sinirlendin ki? Sana istemiyorsunuz kızı." diye sordum onu izlerken.

Gözlerini yoldan ayırmadan aldığı nefesi sertçe verdi. "Oradan bakılınca aşkla uğraşmaya vakti olan adamlara mı benziyoruz?" Bana kısa süreli bir bakış atıp yeniden önüne döndüğünde omuz silktim rahat bir tavırla. "Sana ne? Dario uğraşacak aşkla." Alaylı bir ifade takındım yüzüme. "Tabii kızı verirseler. Kızın ailesi fazla sert mi?"

"Niyetini ciddiyse gelin isteyin dediklerine göre?" Bir elini bacağının üzerine koyduğunda araba hızlanmıştı. Sözünü Dario'ya dinletememek, otoritesini kabullendirememek sinirlerini bozmuştu anlaşılan.

"Dario'nun ailesi falan yok mu? Siz neden istiyor-"

"Biz." diye kesti lafımı. "Biz isteyeceğiz. Sen de geleceksin."

Kaşlarımı çattım. "Ben de mi geleceğim? Bu halimle?" dediğimde parmağımla kendimi göstermiştim.

Ters bir bakış attı, Kayzer bana. "Biz çok mu normaliz?"

Haklıydı. Kız tarafı bizi görünce ambulansı aramasaydı iyiydi.

༻🥀༺

"O şeyi bizden uzak tut." dedi Kayzer, Buğra'ya. Gözleri kızarmış, sulanmıştı. Düzenli aralıklarla burnunu çekip duruyordu aynı benim gibi.

"Emredersiniz, efendim." Buğra, kucağında tuttuğu buketle aramızda yaklaşık üç metre bırakacak şekilde geriye gittiğinde kendime daha fazla hakim olamayıp hapşırdım. "Bu adamın çiçeğini, çikolatasını, yüzüğünü biz niye alıyoruz ya! Sevmesini biliyor, gelsin alsın işte!" diye isyan ettiğimde bana katıldığını belli edercesine olumlu anlamda başını salladı, Kayzer. "Yüzük mü kaldı bir tek?"

Yaklaşık iki saat önce, Dario'nun, Kayzer'i aramasıyla eve gitmekten vazgeçip bu alışveriş merkezine gelmiştik. İki saattir Dario'ya çiçek, çikolata bakıyorduk. Yorgunluktan ve alerjimden dolayı bitap düşmüştüm. Çikolatayı almamız on dakika sürmemişti ama çiçek için aynı şeyi söyleyemezdim. Dario, ona fotoğrafını attığımız kırk üç buketin hiçbirini beğenmeyince Kayzer en sonunda sinirlenmiş, telefonunu kapatmış ve eline geçen ilk buketi alıp çıkmıştı dükkandan.

Belli etmiyordu ama Dario için bir şeyler yapmak istiyordu. Yoksa hiçbir güç onu iki saat boyunca çiçek aramaya ikna edemezdi. Dario'ya değer verdiği için bu işlerle bizzat kendisi ilgileniyordu.

Olumlu anlamda başımı salladım az önceki sorusuna cevap vermek için. "Bir tek yüzükler kaldı."

"Kalk o zaman gidip onları da alalım." Başıyla kalkmamı işaret ettiğinde omuz silktim. "Git onları da yalnız al! Yoruldum!" Çiçekçiden çıktıktan sonra bulduğum ilk kolonun dibine bağdaş kurarak çökmüştüm. Dışarıdan nasıl göründüğüm umrumda değildi. Zaten beyaz tişört ve açık mavi kargo pantolonla; Kayzer, Enzo, Polat ve Buğra'dan oluşan takım elbiseli dört adamın yanında dilenci gibi duruyordum.

"Kalk hadi." dedi, Kayzer sabırsız bir ses tonuyla. "Böyle oturmak yakışıyor mu senin gibi elit bir kadına?"

Gözlerimi devirdim bu sözleri üzerine. "Yoruldum, diyorum! Yoruldum!" Artık doğru düzgün yüzünü bile göremiyordum. Gözlerim şişmişti, bulanıktı yüzü.

"Damlaların yanında mı?" diye sorduğunda olumlu anlamda başımı salladım. Kucağımdaki çantayı yukarı doğru kaldırıp almasını bekledim.

Çantayı aldı ve içinden ilaçlarımın olduğu eczane poşetini çıkarttı. Çenemden tutup başımı yukarı doğru kaldırdıktan sonra diğer elindeki küçük şişeden, iki gözüme de üçer damla damlattı.

"Hadi, kalk." Geri çekildiğinde üzerime düşen gölgesi de gitmişti. Kendimi çıplak, savunmasız hissettim bir an. Elini çenemden çektiğinde boşluktaydım.

Arkamdaki duvardan destek alarak ayağa kalktım ve bana uzattığı çantamı aldım. Eskisine kıyasla daha iyi görebiliyordum ama ilacın etkisini göstermesi için biraz daha süreye ihtiyacım vardı. Bu yüzden yanımda olan Kayzer'in koluna tutundum ama o geri çekildi.

Neden geri çekildiğini anlamak için yüzüne bakmak istedim ama saniyeler sonra parmakları elimi sarınca bunu yapmaktan vazgeçtim. Başımı hafifçe kolunun üst kısmına yasladım ve o şekilde yürümeye başladık. "Yoruldum." dediğimde bunu kaçıncı kez söylediğimi saymayı bırakmıştım.

"Biliyorum." dedi kısık bir sesle. O da yorulmuştu ama bu yorgunluğun sadece bugün yaptıklarından dolayı olmadığını anlıyordum. Günlerin, ayların, belki de yılların yorgunluğu vardı üzerinde. "Yorgunsun, uykun var, susadın, açıktın ve.."

"Eve gitmek istiyorum." diye tamamladım cümlesini.

Olumlu anlamda başını salladığını hissettim. "Aynen." Aldığı derin nefesle omuzları bir kez kalkıp indi. "Eğer kızı vermezlerse o çiçeği Dario'ya yedireceğim."

"Çikolatalı sos da dök üzerine." dedim. "Güzel olur."

Kısık sesle güldüğünde benim de yüzümde bir tebessüm oluştu. Dışarıdan nasıl gözüküyorduk bilmiyordum, umrumda da değildi ama bu andan hiç şikayetçi değildim.

Kayzer, yürümeyi bıraktığında bende durmuştum. Başıyla önünde durduğumuz kuyumcuyu gösterdi. "İçeri geç, geliyorum ben."

İtiraz etmeden ondan ayrıldım ve içeri girdim. Benimle birlikte Polat'da girmişti içeri. İçeride bizden başka üç kadın daha vardı ve onları gördüğümde olduğum yerde kalakaldım.

Serkan'ın annesi, teyzesi ve kuzeni tezgâha doğru eğilmiş, görebildiğim kadarıyla yüzük bakıyorlardı.

Hiç girmemiş, onları hiç görmemiş gibi dışarı çıkmak için arkamı dönmüştüm ama anlaşılan çok geç kalmıştım.

"Ah, Işık." diye seslendi arkamdan, Eval. Serkan'ın kuzeniydi.

Derin bir nefes alıp yavaşça onlara doğru döndüm. Üçü de omuzlarının üzerinden dönmüş, bana bakıyordu. Özlem Hanım, Serkan'ın annesi, beni baştan aşağı kısa süreliğine süzdükten sonra kız kardeşiyle birlikte önüne döndü ama Eval hâlâ bana bakıyordu. "Bu ne sürpriz." dedi tezgâhtan ayrılıp yanıma geldiğinde. Başıyla yanımdaki Polat'ı gösterdi. "Eşin mi?"

Olumsuz anlamda başımı salladım. "Değil." Serkan'la birlikteyken de hoşlanmıyordum bu kızdan.

"Serkan abimin bu akşam nişanı var." dedi. Sesindeki belli belirsiz sinsiliği sezmiştim. "Yüzük bakıyoruz ona."

Neden burada olduklarını sormuş muydum ben?

Bir dakika...

Nişan mı demişti o? Serkan'ın nişanı?

Kalbimden akan ince bir sızı tüm bedenime yayılırken olumlu anlamda başımı salladım. Sahte bir gülümseme yerleştirdim yüzüme. "Kolay gelsin." Hayırlı olsun mu, demeliydim yoksa? İyi de hayırlı olmasını istemiyordum ki.

İstediği tepkiyi göstermemem Eval'i bozguna uğratmış olacak ki yüzündeki eğlenen ifade anında silindi. "Başka yerlere de bakalım, teyze. Buradaki yüzükler pek gitmedi hoşuma."

Annesi ve teyzesiyle birlikte yanımdan geçip kuyumcudan çıktıklarında burnumun direği sızlıyordu. Göz çukurlarıma yaşlar akın ediyordu ama ağlamayacaktım.

Evleniyormuş, evleniyormuş, evleniyormuş.

Bu akşam nişanı varmış.

Benimle kafanı meşgul etmek yerine artık kendi hayatına bak. Kabullen bizden olmayacağını, demiştim ona. Söylediğim gibi kendi hayatına odaklanmış, yeni birisini bulmuştu. O halde neden canım bu kadar çok yanıyordu? Neden nefes alamıyor, kalbim parçalanıyormuş gibi hissediyordum?

Bu kadar çabuk unutabilmiş miydi beni?

Unutabilmişti.

İçeride nefes alamadığımı farkettiğimde dışarı çıkmak için arkamı dönmüştüm ama bu seferde sert bir şeye çarpmıştım. Başımı kaldırıp baktığımda ise bu şeyin Kayzer olduğunu gördüm. Yüzümde nasıl bir ifade varsa artık bana olan bakışları endişeliydi. "Ne oldu?"

"Eve gitmek istiyorum. Yoruldum." Yanından geçip hızlı adımlarla dışarı çıktım. Önümü güçlükle görebiliyordum. Alerjimden ya da gözyaşlarımdan dolayı gözlerim bulanık görüyordu.

Doğru olan ikinci seçenekti ama ilk seçenek olmasını çok isterdim.

Ağlamamayı çok isterdim.

"Doktor!" diye seslendiğini duydum, Kayzer'in arkamdan. Durmak yerine daha fazla hızlandığımda ayaklarım birbirine dolaştı. Dengemi korumak için yavaşladığımda ise arkamdan gelen Kayzer kolumdan tutup kendisine doğru çevirdi beni. "Ne oldu?"

Dudaklarımı birbirine bastırıp sustum. Ne söyleyebilirdim ki? Sevdiğim adam, kendisi için en doğru şeyi yaptığından canım yanıyor mu?

"Ne oldu?" diye sordu, Kayzer bir kez daha. Çeneme hafifçe dokunup yüzüne bakmamı sağladı. "Niye doldu gözlerin?"

Gözlerimi kapatıp sakinleşmek adına derin bir nefes aldım. Gözlerimi yeniden açtığımda sol elimin yüzük parmağındaki alyansı çıkartmış, avucumun içine bırakmıştım. Alyansın olduğu avuç içimi Kayzer'in göğsüne yasladım. "Azıcık cesarete sahip olsaydın eğer," dedim gözlerinin içine baka baka. "Elin adamının değil, kendi yüzüğünü getirip takardın parmağıma."

Geri çekildiğimde alyans aramıza, yere düşmüş, tok bir ses çıkartmıştı. Ona arkamı dönüp yeniden yürüyen merdivenlere doğru yöneldiğimde arkamdan gelmeye başlamıştı yine. "Elin adamı mı? Daha düne kadar sevdiğin adamdı?"

Yürümeyi bırakıp öfkeyle ona döndüm. "Sen niye karına eski sevgilisinin yüzüğünü veriyorsun?!" Sesim o kadar yüksek çıkmıştı ki etradımızdaki insanlar dönüp bize bakmıştı ama umursamadım. "Şey misin sen, Kayzer?!"

"Ney miyim ben, Doktor?" Yüzünde muzip bir ifadeyle ellerini ceplerine soktu. "Söyle o kelimeyi?" Ona sövecek olmam hoşuna mı gidiyordu?

"E, gösteririm ben sana." Geri dönüp hızlı adımlarla yanından geçtim ve kuyumcuya girdim yeniden. Tezgâha yaklaşıp tezgahın arkasındaki adama, "Ne kadar yüzüğünüz varsa çıkartır mısınız?" diye sordum.

Bir tane yüzük alıp gelmek zor gelmişti sana öyle mi, Al Capone?

Adam ilk başta bir şey anlamasa da daha sonra sert bakışlarımla karşılaşınca cam tezgâhın altındaki kadife, büyük yüzük tepkilerini çıkartmaya koyuldu.

"Bu nasıl yorgunluk?" Arkamdan Kayzer'in sesi yükseldiğinde ıslak yanaklarımı elimin tersiyle silip gülümsedim.

"Her yere koşarak gidiyorsun." diye konuşmaya devam ettiğinde yanıma gelmiş, hafifçe tezgâha yaslanmıştı.

Tezgâhın arkasındaki adam tezgâhın üzerine yedi tane yüzük tepsisi çıkardı. "Şu an elimizde olanlar bu kadar."

"Teşekkürler." Yedi tepsiyi de üst üste koyup tatlı tatlı gülümsedim. "Alıyoruz hepsini." Derin bir nefes aldım ve Kayzer'e döndüm. Başımla yüzükleri gösterdim. "Öde."

"Ha?" diye bir ses döküldü, Kayzer'in dudaklarından. Yüzündeki ifadesi donuklaşmış, söylediğim şeyleri algılamaya çalışıyordu.

Zihnimde kendi kahkahalarım yankılanırken, şaşkınlıkla bizi izleyen Polat'a çevirdim bakışlarımı. "Bir çay getir bana." dedim muzip bir sesle. "Ödeme uzun sürecek, belli." Tezgâhtan ayrılıp kuyumcunun içinde ilerledim ve bordo, deri koltuklardan birisine oturdum. Bir bacağımı diğerinin üzerine atıp sırtımı arkaya yasladım ve Kayzer'i izledim. Yeni yeni algılayabiliyordu yaşananları. Başını hafifçe çevirip bana baktı. "Ne yapacaksın bu kadar yüzüğü?" diye sordu hayretle.

Rahat bir tavırla omuz silktim. "Her gün birini takacağım." Nasıl ödediği umrumda değildi. O yüzükleri istiyordum.

"İyi, peki." Yönünü tezgâha çevirdi. "Alıyoruz hepsini." derken bir yandan da cebinden telefonunu çıkartmış, parmaklarını ekranda gezdiriyordu.

İyi, peki mi? Hiç zorlanmayacak mıydı?

Alışveriş merkezindeki tüm kuyumcuların yüzük stoklarını tüketirsek zorlanırdı belki?

Yaklaşık yirmi dakika sonra yüzükleri almış, alışveriş merkezinden ayrılmıştık. Emniyet kemerimi bağlarken Kayzer'de arabayı çalıştırıyordu. Çantamı kucağıma bırakıp başımı cama yasladım. Çok yorulmuştum ve gün henüz bitmiş bile değildi.

Daha kız isteyecektik ve vermeyeceklerdi.

"Cesaret iyi şeydir, Al Capone." dedim dalgın bir sesle. "Durup dururken üç milyondan oldun."

"Üç milyon yedi yüz elli bin." diye düzeltti hiç bana bakmadan. "Çok merak ediyorum, ne yapacaksın iki yüz elli iki tane yüzüğü?"

"Dario'ya yüzük almayı unuttuk ya..." Yüz ifadesini merak ettiğim için çaktırmadan ona baktım ama her zamanki sert maskesini geçirmişti yüzüne. "İkisini ona verir, düz iki yüz elli yaparım. Geriye kalanla da istediğimi yaparım." Yüzükleri aldırırken düşündüğüm tek şey Kayzer'i zorda bırakmaktı ama adam hiç zorlanmamıştı. "Yanlış anlamazsan bir şey soracağım." dedim gözlerimi kıstığımda. "Sen para falan mı sı-"

"O cümlenin devamını getirirsen ne senin terbiyen, ne de benim kulak sağlığım kalır." diye kesti lafımı sanki kendisi hiç küfretmiyormuş gibi. Gülmemek için yanağımın içini dişliyordum çünkü hâlâ yüzüme bakmıyordu ve dişlerini sıktığından çenesi kasılmıştı.

"Çok takma kafana, Kayzer ya." dedim sesimdeki neşeyi gizlemeye çalışmadan. "Üç milyon feda olsun bana."

Olumlu anlamda başını salladı ağır ağır. Konuşmadan önce derin bir iç çekti pes etmiş gibi. "Olsun."

Hislerini yüzünden okumayı başaramayınca en sonunda vazgeçip önüme döndüm. Ne yaparsam yapayım koymayacaktı üç milyon ona.

Derin bir iç çektiğimde başımı yeniden cama yaslamıştım.

Üç milyon koymuyorsa altı milyon koyardı, o da koymuyorsa dokuz milyon kesinlikle koyardı.

Başka sefere artık.

Eve vardığımızda hiç vakit kaybetmeden kendimi zorlayarak, nefret ettiğim bir yemek olmasına rağmen, Çağla'nın yaptığı sarmalardan yemiştim. Benim aksime Kayzer'in en sevdiği yemek oydu. Onun hakkında bir bilgi daha öğrenmiştim.

Daha sonra hızlıca bir duş aldıktan sonra hazırlanmış, aldığımız iki yüz elli iki tane yüzükten iki tanesini seçmiş, ikisini de kırmızı kurdeleyle birbirine bağlamış ve kalp şeklinde, siyah, kadife bir kutuya yerleştirmiştim.

Hazır olduğuma emin olmak adına karşımdaki boy aynasına son bir kez daha baktım. Bordo, diz kapağımın bir karış üzerinde biten bir etek giymiştim. Eteğin üzerine beyaz, düz bir gömlek tercih etmiş, gömleğin eteklerini eteğimin içine sokmuştum. Kollarını yukarı doğru katlamış olmam yara izlerimi gözler önüne serse de bunu fazla umursadığım söylenemezdi.

Saçlarımı açık bırakmış, uçlarını dalgalandırmıştım ve yüzüme de tenimin solgunluğunu, göz altlarımdaki morlukları saklayacak bir makyaj yapmıştım. Makyajımda abartılı sayılabilecek tek şey, dudaklarıma sürdüğüm kırmızı rujumdu. Ayaklarıma giydiğim siyah stilettolar özgüvenimi artırmış, yorgunluğumu kısa süreliğine de olsa rafa kaldırmama yardımcı olmuştu.

Yatağın üzerindeki telefonumu, yüzüklerin olduğu kadife kutuyu çantama koyduktan sonra çantamı da alıp odadan çıktım. Ben odadan çıktığımda Kayzer'de bir üst kattan inmişti. Beni baştan aşağı süzdükten sonra dudağının kenarı belli belirsiz yukarı doğru kıvrıldı. "Kırmızı yakışmış." dediğinde bakışları dudaklarımda oyalanıyordu.

Makyajımın altındaki yüzüm kıpkırmızı kesilirken başımla arkamdaki, az önce çıktığım odanın kapısını gösterdim. "Makyaj masasının ikinci çekmecesinde. Çok beğendiysen alabilirsin."

Göz kırptı arsız arsız. "Bir ara uğrarım."

Söylediklerini duymazdan gelip onun bana yaptığı gibi bende baştan sona süzdüm onu. Her zamanki gibi siyahlara bürünmüştü ama gömleğinin ve pantolonunun siyahlığı bile farklı gözüküyordu gözüme. Bu mesafeden bile burnuma dolan kokusu ise mayışmama sebep oluyordu.

"Bakma öyle." diyene kadar dakikalardır onu süzdüğümün farkında bile değildim. Gözlerimi kırpıştırarak kendime geldikten sonra boğazımı temizledim. "Gidelim mi artık?"

"Hadi." Yanıma gelip girmem için kolunu uzattığında onu bekletmeden koluna girdim ve birlikte merdivenlerden indik. Zemin kata ulaştığımızda bir tek Dario vardı holde. Kucağında bu sabah aldığımız çiçek ve çikolatayı tutuyordu. Geldiğimizi farkettiğinde eğdiği başını kaldırıp bize baktı ve gülümsedi. "Işıl ışılsınız." Yüzündeki gülümseme bir anda silindi ve ciddikeşti. "Keşke biraz da hızlı olsanız!"

Hole vardığımızda burnum kaşınmaya başlamıştı ama umursamamaya çalıştım. İlaçlarım yanımdaydı, umarım kullanmam gerekmezdi.

"Canlı çiçek almayacaktık." dedi, Kayzer karşısındaki Dario'yu süzerken. "Ölüp gidecekler az sonra, yazık olacak."

"Niye ölüyorlarmış? Maral'ım bakar bunlara." Kucağındaki çiçeklere içten bir tebessüm sundu, Dario.

"Çünkü kızı sana vermeyecekler, çiçekle çikolatada başına kalacak." Konuşmaya devam etmeden önce hapşırmamak için derin bir nefes aldı, Kayzer. "Sen de çiçeklere bakamayacaksın."

Başıyla beni, Kayzer'e gösterdi, Dario. "Sana bunu verdilerse bana Maral'ı haydi haydi verirler."

Rahat bir tavırla omuz silkti, Kayzer. Sulanan gözlerimin ardından görebildiğim kadarıyla dudağının kenarı yukarı doğru kıvrılmıştı. "Ben Doktor'u istemedim ki."

Sanki yaptığı marifetmiş gibi bir de bununla övünmesi yok mu?

Alerjim gittikçe daha fazla rahatsız etmeye başladıkça çenemle kucağındaki çiçekleri gösterdim, Dario'ya. "Kıza verene kadar bizden uzak tut şunu." dedim burnumu çektikten hemen sonra. "Makyajım bozulacak."

İkimize ters bir bakış attıktan sonra açtığı kapıdan dışarı çıktı, Dario.

"Aslında yakışıklı." dedim arkasından. "Parası da var. Niye vermesinler kızı o zaman buna?"

Omuz silkti, Kayzer bilmiyorum dercesine. "Sigarası, alkolü, kumarı olana kız veriyor musunuz, siz?"

Olumsuz anlamda başımı salladım. "Hayır."

"Dario'da hepsi var."

"Sende de var." Daha fazlası vardı belki de.

"Bana kız istemiyoruz?" dedi rahatlığından ödün vermeden. Gözlerimi devirip ters bir bakış attım ona.

Keşke böyle değilde, normal bir şekilde evlenmiş olsaydık.

O zaman anlardı, istediği her şeyi alamayacağını.

Yazım yanlışım varsa affola, bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle.

İnstagram: bloodinscript