30. bölüm · Adını Kanla Yazdım
(29) Gözlerindeki Gözlerim
"Onun için akıtacak gözyaşın kalmayıncaya kadar ağla, daha sonra da unut... "
Yazar'ın Anlatımıyla,
Parmağı, hafifçe elindeki kumandanın üzerindeki tek, kırmızı düğmeye baskı uyguladığında büyük bir patlama sesi yankılandı ormanın içinde. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştuğunda, "Şimdi." diye bir emir verdi kısık sesle.
Ellerini pantolonunun cebine sokup kalçasını da arkasındaki arabaya yasladı. Büyük bir zevkle silah seslerini dinlerken gözlerini yerde uzanan kızıl kadından hiç ayırmıyordu. Aralarındaki mesafe bir hayli büyüktü ama görüyordu ayağa kalkma çabalarını.
Ne kadar çabalarsa o kadar dibe batacağından bir haberi yoktu. Yaşamak için kendisine teslim olmak zorundaydı. Böyle düşünüyordu, Kayzer.
"Arabaya fazla yakındı." Yanındaki Dario'nun sesiyle umursamaz bir tavırla omuz silkti. "Ne olmuş yakınsa?"
"Bu işin sonunda hâlâ nefes alan bir kadın bulamayabilirsin." dedi Dario. O da aynı Kayzer gibi arabaya yaslanmış, ağaçların ardındaki orman yolunda yaşanan kıyameti izliyordu. "Olivia'ya göre fazla hassas."
Alayla güldü, Kayzer. "Olivia kadar cesur değil." Derin bir iç çekti. "Abimle yattıktan sonra sensin bu çocuğun babası diyerek çıkamaz karşıma." Büyük bir nefret ve öfkeyle sarfetmişti bu kelimeleri.
Olumlu anlamda başını sallarken Kayzer'e yan bir bakış attı, Dario. "Chiami Matteo fratello. Che storia?" ("Matteo’ya abi diyorsun. Ne iş?")
"È il prossimo." ("Sırada o var.") dedi Kayzer rahat bir tavırla. "Vediamo se Carlos riuscirà a proteggere suo figlio da me." ("Bakalım Carlos oğlunu benden koruyabilecek mi?")
Kaşlarını çattı, Dario. Yıllardır Kayzer'in yanındaydı ama onu bir türlü tam anlamıyla tanıyamamıştı. "Matteo non è il figlio di Helen, ma di Rosa. Come con Marco, la pagherai cara." ("Matteo, Helen’in değil Rosa’nın oğlu. Marco’da olduğu gibi, bedelini ağır ödersin.")
"Carlos crolla dopo aver perso anche l’unico figlio avuto da Rosanna." ("Carlos, Rosanna’dan olan tek oğlunu da kaybettikten sonra yıkılır.") dedi net, kendinden emin bir sesle, Kayzer. "Metterò fine al suo regno prima che riesca a riprendersi." ("Toparlayamadan ben de saltanatını bitiririm.")
Bakışları donuklaştı, Dario'nun. Ela gözlerini Kayzer'den ayırıp önüne sabitledi. Silah sesleri ormanın içinde yankılanmaya devam ediyordu. ."Non è così facile distruggere il Serpente Nero, Principe di Rosa Nera." ("Serpente Nero’yu yıkmak o kadar kolay değil, Rosa Nera’nın Prensi.") dedi sanki geleceği görüyormuş gibi kısık ve dalgın bir ses tonuyla. "Stai attento." ("Dikkatli ol.")
Bir şey söylemedi, Kayzer. Gözlerini kapatıp silah seslerini dinleyerek düşündü. Nasıl bir yola girdiğini biliyordu. Girdiği bu yolda ki tehlikelerin de farkındaydı. Carlos'un Rosa'dan, kendi öz annesinden, olan ilk oğlunu öldürdüğünde değer verdiği çoğu insan tek bombayla silinmişti bu dünyadan. Şimdi, ikinci ve son oğlunu öldürdüğünde kendisini bekleyen kıyametin bilincindeydi ama bunu yapmaktan kendini alıkoyamıyordu.
Ne yaparsa yapsın içi bir türlü soğumuyordu ki bu yangını Halil Toralı ve Songül Toralı'nın ölümü de körüklemişti.
Bu yangın on altı yıldır içindeydi. On dört yaşından beri yanıyordu kendi cehenneminde.
Bir süre sonra silah sesleri sustuğunda gözlerini aralamış karşısındaki manzaraya bakmıştı. İstediği gibi Altan kaçmıştı ama Işık'ın yanında, yerde uzanan Lorenzo elindeydi. Altan'ın yaşamasına izin vermişti çünkü bunun Carlos'un kurduğu bir tuzak olduğunu anlamıştı. Işık sayesinde Altan'a ulaşmıştı, Altan sayesinde de Carlos'a ulaşacaktı. Bu yüzden Işık'ı Altan'a vermekten son anda vazgeçmişti.
Onu vazgeçiren bir diğer şey de Işık'ın babasını gördüğünde verdiği tepkilerdi. Altan'ı gördüğünde nefes almayı unutacak kadar ne yaşamış olabilirdi ki? İşte bunu öğrenecekti. Işık'ın ona anlatmayacağını öngördüğünden kendi yöntemleriyle öğrenecekti.
19 Şubat 2005'de yanan o evi bulmuştu.
Doğrulup çenesiyle yandaki diğer arabayı gösterdi, Dario'ya. "Eve götür Oğuz'u. Doktor'u ve yanındaki piçi alıp geleceğim." Dario'nun bir şey söylemesine izin vermeden arabanın etrafını dolaşıp sürücü tarafına geçti ve kapıyı açıp koltuğa oturdu.
Sadece iki dakikaya orman yoluna geldiğinde ise adamları yerdeki cesetleri topluyordu. Arabadan inmeden önce yan koltuğun üzerindeki silahını alıp dışarı çıktı. Yavaş adımlarla Işık'ın ve Lorenzo'nun yanına giderken yüzünde bir gülümseme vardı.
İkisi için de çok güzel planları vardı.
Lorenzo, kendine gelmişti. Kayzer'in ona doğru geldiğini gördüğünde ayağa kalkmaya çalışmıştı ama yankılanan silah sesine acı dolu haykırışı karışmıştı.
Kayzer bacağından vurmuştu onu hareket etmemesi için. Yerde sürünen Lorenzo'ya kısa süreli bir bakış atıp hareketsiz bir şekilde yatan Işık'ın yanına eğildi. Elini burnuna uzatıp nefes alıp almadığını kontrol etti. "Şansına küs, Doktor." dedi parmak uçlarına çarpan nefesi hissettiğinde. "Hâlâ benimlesin. Kurtaramadı baban seni." Doğrulup sürünerek ondan kaçmaya çalışan Lorenzo'ya doğru ilerledi alaylı bir yavaşlıkla. "Bebeklerime yazık." Dudağının kenarı hafifçe yukarı doğru kıvrıldı. "Senin gibi bir yılanın tadına bakmak zorunda kalacaklar.
Duyduklarıyla yeşil irisleri korkuyla irileşti, Lorenzo'nun. Öyleki yaşadığı korkudan hareket etmeyi unutmuştu. Bacağındaki yeni kurşun yarasını bile hissetmiyordu şimdi.
Kayzer'in bebekleri bu alemde Kayzer'den daha çok nam salmıştı.
"Ama..." Eğilip Lorenzo'nun yakasından tuttuğu gibi onu hafifçe yukarı kaldırdı. Diğer eliyle de çenesini tutarak birkaç adım gerideki Işık'a bakmaya zorladı. "Görüyor musun onu?" diye sorduğunda hızlı hızlı, olumlu anlamda başını salladı Lorenzo. Derin bir nefes alıp konuşmaya devam etti, Kayzer: "Sırf o kadının tenine dokundukları için on dört adamınızı geberttim." Sertçe yere çarptı Lorenzo'nun bedenini. "Sen ise onun koluna bıçak soktun." Güldü alayla. "Yani, duyabildiğim kadarıyla." Lorenzo'nun acılı iniltilerini duydukça daha sert çarpıyordu bedenini yere. "Sen dokundun yasağa! Benim yasağıma!"
Lorenzo'nun bilinci kapandığında elini yakasından çekip doğruldu. "Alın ikisini de." dedi arkasındaki adamlara Işık'ı ve Lorenzo'yu göstererek. Parmak boğumlarına bulaşan kanı cebinden çıkardığı; gül ve yılandan oluşan, Rosa Nera'nın simgesinin işlendiği mendili çıkartıp sildi. Yere bıraktığı silahını da beline yerleştirdikten sonra yeniden arabasına doğru ilerledi.
Asıl cehennem daha yeni başlıyordu ve başlaması için son bir şeyden emin olması gerekiyordu.
Doktor, babası hakkında rol mü yapıyordu yoksa verdiği tepkiler gerçek miydi?
Bu sorunun cevabını bulmak için de Doktor'u, yandığı yere geri götürecekti.
༻🥀༺
Işık'ın Anlatımıyla,
"Sen gelmiyorsan evin adresini ver, biz gelelim." Yekda'nın ısrarcı çıkan sesiyle bıkkınlıkla nefes verdim. "İyiyim diyorum, Avukat Hanım. Niye ısrar ediyorsun?"
"İnanmıyorum çünkü iyi olduğuna. Bu yeterli bir sebep mi?" Sorduğu soruyla görmediğini bilsem de omuz silktim. "İyiyim diyorum ya. İyi olmasam nasıl konuşayım seninle?"
"Soruma soruyla cevap verme. Trafik kazası yalanı hiç inandırıcı gelmiyor." diye itiraz etti bilmem kaçıncı kez.
"Bence gayet inandırıcı."
"Senin trafik cezan olur, Işık. Trafik kazan değil." Haklıydı. Sonuna kadar haklıydı hemde. Söylenilen yalanın inandırıcı olmadığının ben de farkındaydım ama laf bir kez ağızdan çıkmıştı. Devam ettirmek zorundaydım.
İki gün geçmişti Altan'ın ortaya çıkmasının üzerinden ve ben iki gündür toparlamaya çalışsam da yapamıyordum. Bedenimin her bir tarafı cam kesikleriyle doluydu. Ensemde bile kabuk bağlamış küçük yaralar vardı. Yaşanılan olay trafik kazası süsü verilerek saklanıyordu ama bu pek de iyi bir yalan değildi.
Çünkü ben söylememiştim.
"Daha sonra arayayım mı ben seni? Doktor geldi, durumumu kontrol edecek." diye mırıldandım dalgın bir sesle telefonun diğer tarafındaki Yekda'ya. Leone, onların evine geldiğinden ve beni onlarla tehdit ettiğinden beri ilk defa konuşuyorduk.
Benim yanımda olmak onlara zarar verdiğinden kendimi geri çekmek istiyordum ama bunu başardığım söylenemezdi.
"Peki." dedi, Yekda ikna olmamış gibi. "Daha sonra konuşuruz." Aramayı sonlandırdığında rahat bir nefes alıp telefonu kulağımdan çektim ve masanın üzerine bıraktım. Avukat değil savcı olmalıydı. Savunmuyordu, sorguluyordu!
"Yalan söylemek kötü." Oğuz'un sesiyle içimden Yekda'ya sinirlenmeyi bırakıp ona baktım. "Ha?"
Karşımdaki orta sehpanın başında oturmuş, portakal suyunu içerek önündeki kağıda resim yapıyordu. İki gündür zamanımın çoğunu onunla geçiriyordum ve bence kesinlikle çok iyi bir ikili olmuştuk.
En azından bana nefretle bakmıyordu.
"Yalan söylemek." dedi başını çizdiği resimden kaldırmadan. "Kötü bir şey."
Olumlu anlamda başımı salladım sehpanın üzerindeki çay bardağını elime alırken. Su içtiğimde bile bulanan midem her ne hikmetse bir tek çay içmeme karışmıyordu. Bünye alışmıştı demek ki. Kanıma karışmıştı. "Evet, kötü bir şey." Çaydan bir yudum aldığımda dilimin ucu yandı. Sıcaktı. "O yüzden söylemiyoruz."
"Ama sen söylüyorsun. Dayım da söylüyor. Annem, babam, Danino..." Elindeki turuncu kalemi masaya bırakıp kırmızıyı aldı. "Kötü bir şey olduğunu biliyorsunuz ama yapıyorsunuz."
"Büyükler yalan söylerler..." Omuz silktim basit bir şeyden bahsediyormuş gibi. "Ama pembe yalanlar, beyaz yalanlar söylerler." Benim yalanlarım biraz bordo, hatta siyah yalandı ama bunun bir önemi yoktu.
"Yalanların rengi de mi var?" Söylediğim şey ilgisini çekmiş gibi babasına benzeyen siyah gözlerini resminden ayırıp yüzüme çevirdi. Olumlu anlamda başımı salladım. "Yalanın nasıl bir şey olduğuna bağlı olarak değişir renkleri."
"Sen iyiyim diyerek yalan söylüyorsun. Yüzünde ve ellerinde yaralar var ve sürekli kanıyorlar. İyi değilsin." Masanın üzerindeki ellerime baktığında üzerimdeki hırkanın kollarını parmak uçlarıma kadar çektim. "Bu beyaz bir yalan. Çünkü sevdiklerimin benim için endişelenmesini istemiyorum."
Birkaç saniye düşündükten sonra yeniden konuşmaya başladı: "Dayım benim onun için değerli olduğumu söylüyor ama beni hiç sevmiyor." Dirseğini sehpaya, yüzünü de avuç içine yasladı. "Bana sarılmıyor bile."
İstemsizce kaşlarımı çatarken Kayzer'in neden böyle bir şey yaptığını düşündüm. Oğuz'a değer verdiğini, onun için her şeyi göze alabileceğini öğrenmiştim ama bu sevgisini göstermekten çekiniyordu ya da ellerindeki kanın farkındaydı ve Oğuz gibi bir masuma dokunamıyordu.
Dokunmaması da gerekiyordu.
İlk defa doğru bir şey yapıyordu.
"Dayın seni seviyor." dedim kendimden emin bir sesle. "Çok seviyor ama her insanın sevgisini gösteriş şekli farklıdır. Bu bir yalan değil." Keşke sevmeseydi, dedi içimden bir ses. Onun sevgisi ölüm.
Söylediklerim üzerine biraz düşündükten sonra gülümsedi. "Dayım yalan söylemiyor."
Olumlu anlamda başımı salladım. "Söylemiyor." En azından sana.
"Ama annem ona yalancı diyor. Dayıma küsmüş." Dudaklarını büzdüğünde morali yine bozulmuştu. Dayısını üzerine toz kondurtmayacak kadar çok seviyordu.
"Neden küsmüş annen dayına?" Sorduğum soruyla omuz silkti. "Olivia dayıma kızdığı için gitti ve annem Olivia'nın gitmesini istemiyordu çünkü onun karnı kocamandı. Karnında bebek taşıyormuş, Danino söyledi."
Her kelimesi boğazımda bir yumru oluştururken sertçe yutkundum. "Olivia neden kızıyordu ki dayına?"
"Bilmiyorum ama o dayıma çok bağırıyordu. Onu sevmiyordum." Bir sır verir gibi öne doğru eğildi. "Dayımda sevmiyordu, babamda sevmiyordu, Danino da sevmiyordu."
"Onlar neden sevmiyordu?"
"Dayım onun yüzünden hastanede kaldı." diye cevapladı sorumu. "Çok ilaç içmiş, ilaçlar zarar vermiş ona."
İlaçtan kastı uyuşturucu muydu? Öyle olsa şaşırmazdım çünkü Kayzer hastanede kaldığı süreçte kanında yüksek miktarda bulunmuştu. Yine de her şeye rağmen bunun Oğuz'a bu şekilde anlatılması doğru değildi. O daha çok küçüktü ve hayatına giren herkes kağıdına iyisiyle ya da kötüsüyle bir çizik atacaktı. İlk çiziklerini ailesinden birileri atması sadece kağıdını doldururdu.
"Olivia'nın, dayının çok ilaç içmesiyle bir alakası yok bence." Ölen bir kadını, hiçbir suçu olmamasına rağmen kötü hatırlamasını istemiyordum. "Dayın çok ilaç içmiş sonuçta. Olivia'nın bir suçu yok ki."
Umursamaz bir tavırla omuz silkip çizdiği resime geri döndü. Birkaç dakika sonra yeniden konuşmaya başlamıştı. Yaşının getirdiği merakla çok fazla konuşuyor, soru soruyordu: "Sen niye buradasın? Hâlâ cevap vermedin buna."
İki gündür düşüncelerimden ve bu sorudan sürekli kaçıyordum ama ikisi de her halükarda buluyordu beni. "Dayının bir arkadaşıyım ben. Fazla kalmayacağım." Kayzer yakında sıkardı kafama. Kendime geldiğimden beri sorduğu her soruyu cevapsız bırakıyor, onu görmezden geliyordum ve bir gün bu durumdan sıkılacaktı. Sabırlı birisi değildi onu tanıyabildiğim kadarıyla.
"Daha önce de görmüştüm seni, ağlıyordun. O adamların yanında da ağlıyordun." Sonlara doğru kısık çıkmıştı sesi. "Sen hep ağlıyorsun ama ağlamak yakışmıyor sana. Çirkin oluyorsun."
Keşke bu kadar açık sözlü olmasaydın, Oğuz.
"Sanırım sulu gözüm biraz." dedim buruk bir tebessümle. "Her şeye ağlıyorum."
Ağlamıyorum, ağlatıyorlar.
Bir şey söylemek için dudaklarını aralamıştı ki kapı çaldığında vazgeçti. "Annemler geldi!" Hızla ayağa kalkıp koşar adımlarla salondan çıktığında ben de oturduğum koltuktan kalkıp peşinden gittim.
Kayzer, söylemişti Çağla ve Savaş'ın bugün taburcu olacağını ve toparlayana kadar burada kalacaklarını. Herhangi bir tepki vermemiştim bunu söylediğinde ama dürüst olmak gerekirse sevinmiştim. Kalabalık bir ailede büyümüştüm, bu yalnızlık bana yabancıydı.
Büyük hole çıktığımızda Vita'nın açtığı kapıdan ilk Kayzer ve Çağla girdi. Kayzer, sendelemeden yürüyebilmesi için Çağla'ya destek oluyor, Çağla ise sanki bu durumdan rahatsızmış gibi somurtuyordu.
"Anne!" diye bağırarak ona koşan oğlunu gördüğünde ise kocaman, sıcacık bir gülümseme yayıldı yüzüne. Eğilip bacaklarına sarılan Oğuz'a karşılık veremedi ama saçlarını okşadı büyük bir özlemle. "İyi misin?" Sesi solgun ama sevgi dolu çıkıyordu.
Hızlı hızlı, olumlu anlamda başını salladı, Oğuz. Çağla'nın bacaklarından ayrılıp annesinin arkasına baktı ama aradığını bulamamış olacak ki başını kaldırıp Kayzer'in yüzüne baktı. "Babam nerede?"
Tam o sırada eve bir ikili daha girdi. Savaş ve sırf ona destek oluyormuş gibi görünmek için Savaş'ın kolunun altına giren, Dario.
"Hastaneye dönüştü ev amına koyayım!" diye sitemle konuştu, Dario. Bizim burada olduğumuzu henüz farketmemişti anlaşılan. "Kafamı nereye çevirsem yaralı bereli bir insan!"
"Başka kim yaralı?" Yürümeyi bırakıp başını Dario'ya çevirdi. İkisi de bizi farketmemişti. Kapının önünde dikilmiş konuşuyorlardı.
"Yengen olacak o piç karısını vurdu." Sertçe nefes verdi, Dario. "Arkasındaki arabayı da patlattı, kadın yürüyen yara ağacı gibi dolaşıyor ortalıkta."
"Yenge değil bacanak o, salak!" Savaş, dirseğini yanındaki adamın karın boşluğuna geçirdiğinde yüzünü buruşturdu, Dario. "Ne bileyim, her akrabanın bir adı var sizde."
"Piç ne?" Oğuz'un sorduğu soruyla gözlerim irileşti. Savaş ve Dario'nun saçma konuşmasına o kadar çok odaklanmıştık ki hepimiz onun da burada olduğunu unutmuştuk.
"Dayın." diye cevapladı Oğuz'un sorusunu Dario. Savaş'la birlikte öne doğru bir adım atmak için hareketlenmişti ki ona meraklı gözlerle bakan çocuğu farkettiğinde durmak zorunda kaldı. "Vaffanculo..." ("Sikeyim...")
"Sus artık." Kayzer, hafifçe arkasına dönüp sert bir bakış attı Dario'ya. "Sorguya alsalar iki dakikaya ötersin."
"Sorgu deme bana. En sonkini hâlâ antlatabilmiş değilim." Yüzünü buruşturdu sanki o anları tekrar yaşıyormuş gibi. Savaş'la birlikte salona girmek için Çağla ve Kayzer'in arkasından çıktığında beni gördü. Muzip bir tebessüm yayıldı yüzüne. "Daha iyi misin, yürüyen yara ağacı?"
Gözlerimi devirdim iç çekerken. "İyiyim, Danino." dediğimde Oğuz'un Danino derken Dario'dan bahsediyor olması için içimden dua ediyordum yoksa çok pis rezil olurdum.
Dario yeniden durup arkasına döndüğünde bıkkınlıkla sert bir nefes verdi, Savaş. "Oğluma bir şey dersen bu halimle seni Kayzer'in bebeklerine veririm, Danino."
Ben Savaş'ın söylediklerinden bir şey anlamamışken Dario hızla önüne döndü. Yüzünde dehşete düşmüş bir ifade vardı. "O bebekler burada mı?"
"Buradalar. Dişi olan yeni doğum yaptı hatta." Kayzer, Çağla'yla birlikte Dario'nun yanından geçip salona girerken yüzüme bile bakmamıştı. Şimdi de o beni görmezden geliyordu. Kendisi bilirdi, ayrıca da işime gelirdi. Bana ne kadar yakın olsa o kadar canımı yakıyordu.
Dario ve Savaş'da salona girdiğinde elime birinin dokunduğunu hissettim ve başımı eğip yanıma baktığımda ise Oğuz'u gördüm. "Hadi biz de gidelim." dedi yüzünde büyük bir gülümsemeyle. Anne ve babasını görünce neşesi yerine gelmişti.
"Hadi gidelim bakalım." Elini tuttuğumda birlikte salona girdik. Kayzer ve Savaş yan yana duran tekli koltuklarda oturmuş sessizce bir şeyler konuşurken Çağla da çift kişilik koltuğa oturmuş, orta sehpanın üzerindeki resimi inceliyordu. Dario ise Çağla'nın karşısına oturmuş, yüzünde ciddi bir ifadeyle elindeki telefona bakıyordu.
Salonun içinde ilerleyip Dario'nun yanına oturduğumda Oğuz'da annesinin yanına geçti. Çizdiği resimleri büyük bir hevesle annesine anlatmaya başladı.
Dakikalar böyle devam ederken kalkıp gitmemek için kendimi zor tutuyordum. Dördü kendi aralarına sohbet ederken ben gözlerimi halıya dikmiş, öylece duruyordum. Dışlanmak gibiydi sanırım bu. İlk defa yaşıyordum.
Daha fazla dayanamayıp ayağa kalktığımda Kayzer'in bakışları anında beni buldu. "Nereye?" diye sordu her zamanki soğuk ve sert bir ses tonuyla.
"Cehenneme." dedim bir an bile beklemeden. "Gelecek misin?"
Sertçe nefes verip ayağa kalktığında ona bakan Savaş'ın yüzündeki sıkıntılı ifadeyi farkettim. Bu ikisi yine bir şeyler karıştırıyordu.
Kayzer, tam karşıma gelip çenesiyle salonun çıkışını gösterdi. "Yürü."
"Nereye?" Tek kaşımı kaldırıp sormuştum bu soruyu. İki gündür en uzun süren diyaloğumuz buydu.
"Cehenneme." dedi gözlerinde tehlikeli bir parıltıyla. Nefesimi tutarken Kayzer'in omzunun üzerinden hâlâ oturmakta olan Savaş'a baktım. Bana inanan tek kişi oydu. Birine güvenmek istiyordum, bu kişi olsa olsa o olurdu ama az önce yüzünde olan sıkıntı yerini hiçliğe bırakmıştı.
Pes edip derin bir nefes aldım ve salondan çıktım hızlı adımlarla. Kayzer'de arkamdan gelirken ben üst kata, kaldığım odaya çıkan merdivenlere yönelmiştim.
"Kaçıyor musun?" Arkamdan yükselen sesiyle durup omzumun üzerinden ona baktım. "Üzerimi giyeceğim. Bir şey yok içimde." Sırtımdaki yaralar canımı yaktığından sütyenimin üzerine hırka giyiyordum sadece.
"Fazla vaktim yok." dedi yüzünde sert bir ifadeyle. "Öyle önemli bir yere de gitmeyeceğiz."
Yönümü ona doğru çevirip duruşumu dikleştirdim. "Nereye gideceğimizi sorsam cevap verir misin?"
Dudağının kenarı belli belirsiz yukarı doğru kıvrıldı. "İki gündür yüzüme bile bakmayan kadın mı soruyor bunu?" Omuz silkti umursamazca. "Hiç sanmıyorum."
"Gelmiyorum o zaman." Gideceğimi bile bile söylemiştim bunu.
Gözleri gözlerimi bulduğunda başıyla holün sonundaki kapıyı gösterdi. "Hadi."
Daha fazla uzatmadan yanından geçip kapıya doğru yürüdüm. İtiraz etsem neye yarayacaktı ki? Zar zor aldığım nefesi boş yere harcamış olacaktım.
Evden çıktığımda öğlen güneşi gözlerimi kamaştırmıştı. Güneş ışığına çıkmış bir vampir gibiydim, ışıktan kaçıp eve geri girmek istiyordum. Işıktan kaçıp o karanlığa dönmek istiyordum.
"İnfaz etmeye mi götürüyorsun beni?" diye sordum sadece sormak için. Cevap vermeyeceğini biliyordum. Kolumdan tutup beni arabaların olduğu tarafa yönlendirdiğinde ona engel olmamıştım. "Fazla konuşuyorsun." Önüne geldiğimiz arabanın ön kapısını açıp binmem için bekledi.
"Konuşmasam suç konuşsam daha büyük suç." İçeri geçtiğimde kapıyı kapattı ve arabanın etrafında dolaşıp sürücü tarafının kapısını açtı. Koltuğa oturur oturmaz anahtarı kontağa sokup motoru çalıştırmıştı.
Gerçekten vakti yokmuş gibi hızlı hareket ediyordu.
Araba bahçeden çıktığında sırtımı koltuğa bile yaslayamıyordum. Yara kabukları bir cam misali tenime batarak canımı yakıyordu. Özellikle sırtım, berbat bir durumdaydı. Öyleki ben bile bakamıyordum, midem kaldırmıyordu.
Duruşumun bozuk olduğu Kayzer'inde dikkatini çekmişti. Arada bir gözlerini yoldan ayırıp bana bakıyordu. "Çok mu yanıyor canın?" diye sordu en sonunda düz bir sesle.
Ciddi misin, der gibi baktım yüzüne. "Dalga mı geçiyorsun sen benimle?"
"Dalga geçer gibi bir halim mi var?" Verdiği cevapla mümkünmüş gibi iyice çattım kaşlarımı. Bir şey söylemek için dudaklarımı aralamıştım ki vazgeçtim. Dudaklarımı birbirine bastırıp gözlerimi yola çevirdim. Kollarımı göğsümde birleştirdiğimde sırtımı koltuğa yaslamıştım bu canımı yaksa bile.
Onunla tartışacak durumda değildim.
"Selen'in verdiği kremleri kullanıyor musun?" diye sorduğunda gözlerimi devirdim. Dakikalar önce bana fazla konuşuyorsun diyen adam şimdi beni konuşturmaya çalışıyordu.
"Kullanıyorum." Yaralarıma bakamıyordum bile. Kremi nasıl süreyim? "Onun gitmesine neden izin verdin?" Kelimeler benden bağımsız dudaklarımdan dökülürken dilimi ısırdım. İki gündür dilimin ucuna gelipte soramadığım o soruyu şimdi, çok alakasız bir anda sormuştum.
"Kimin gitmesine izin vermişim ben?" Bakışlarını kısa bir süreliğine üzerimde hissetsem de bu his çok kısa sürdü. "Onun." dedim. "Altan'ın."
"Babanın elime düşmesini mi isterdin?"
"Sorularıma soruyla cevap verme, Kayzer." Gözlerimi yoldan ayırıp ona çevirdim. "Altan'ı neden bıraktın?" İsteseydi o dakika da Altan'ın canını alabilirdi ama bunu yapmamıştı. Sırf Altan'a ulaşmak için benimle evlenmişken neden böyle bir şey yaptığını anlamamıştım.
Rahat bir tavırla omuz silkti. "Canım istemedi." dediğinde ciddi olup olmadığını analamak için birkaç saniye yüzüne bakmıştım. "Anlamadım?"
Başını küçük bir açıyla eğip gözlerini gözlerime kilitledi. "Etrafımda yeterince Solman var. Birine daha gerek yok."
"Sen..." Sakinleşmek adına derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım. Aldığım nefesi yavaşça verirken yeniden açtım gözlerimi. "Sırf Altan'a ulaşmak için evlendin benimle. Sırf onu ele geçirmek için hayatımın içine ettin sen benim!" Gözlerimdeki ışık bir hiç uğruna sönmemeliydi. Altan'a olan nefretim geçen her günde artıyorken onun aldığı nefes benim boğazımda düğümleniyordu.
"Babanı öldürmemi mi istiyorsun?" Alaycı tavırları sinirlerimi bozuyordu. "Babam değil o ben-" Sinirle söyleyeceğim şeyin farkına vardığımda dişlerimi sıkarak sustum. Yeniden kendi köşeme çekilip gözlerimi yola çevirdim. Onunla konuşmak bana iyi gelmiyordu. Tüm sırlarımı anlatasım geliyordu ve bu istediğim en son bir şey bile değildi. Ona güvenmemem gerektiğini biliyordum ama bir şey beni ona doğru çekiyordu.
"Babam değil o benim." diye az önce yarım bıraktığım cümlemi tamamladı. "Altan'ı gördüğünde hiç öyle demiyordun ama?"
"Beni ona veren sensin." Bir mırıltı halinde dökülmüştü kelimeler dudaklarımdan.
Söylediklerimi duymuştu. "Seni ona vermedim. Hâlâ yanımdasın."
"Yanında değilim, Kayzer." dedim kendimden emin bir sesle. "Karşındayım." O da benim karşımdaydı. İlk fırsatta ikimizde satacaktık birbirimizi hiç düşünmeden.
Bakalım bıçak ilk kimin sırtına saplanacaktı?
Yaklaşık kırk dakikalık bir yolculuğun ardından iki katlı evlerin olduğu bir mahalleye girmişti araba. Sokakta ki çocuklar; oyunlarını bırakmış, peş peşe sokağa giren iki arabaya bakıyorlardı meraklı gözlerle. Hepsinin yüzünde güneşin verdiği kırmızılık ve oynadıkları oyunun verdiği heyecan vardı. Onları görmek yüzümde belli belirsiz bir gülümseme oluştururken üzerime, mahallenin verdiği uğursuz bir ağırlık çökmüştü.
Garip bir şekilde tanıdık geliyordu.
Evler eskiydi ama yapıldıkları dönemin en gözde yapıları oldukları her hallerinden belliydi. Tarihi eser gibiydi her birisi. İnsanın baktıkça bakası geliyordu ama benim nefesimi kesiyordu.
Hayır, hayır orası değil. Kayzer nereden bilsin? Kül oldu orası.
Kayzer arabayı bir evin önünde durdurduğunda içimdeki sıkıntı daha da büyüdü. Dünyanın tüm yükü omuzlarıma bindi sanki. Nefes alamadım bir an. "Kayzer-" Lafımı bitirmemi beklemeyip arabadan indiğinde konuşmayı bıraktım.
O ev değil, o ev değil, o ev değil...
Derin bir nefes alıp arabadan indiğimde üzerimdeki ağırlıktan dolayı olsa gerek yavaş hareket ediyordum. Ayaklarımı sürüye sürüye evin kapısının önünde duran Kayzer'in yanına yaklaştım. "N-neden geldik buraya? Burası neresi ki?"
O ev değil, o ev değil, o ev değil...
Kayzer, sorularıma cevap vermek yerine pantolonunun cebinden çıkardığı anahtarla kapıyı açarken içimdeki sıkıntı karşı koyamayacağım şekilde büyüyordu. "Gidelim buradan." dediğimde sesimi ben bile duymakta zorlanmıştım. "Gidelim buradan, lütfen." Geriye doğru bir adım atmıştım ki Kayzer bileğimden tutup açtığı kapıdan içeri çekti beni hiçbir şey söylemeden.
İçeri girer girmez sımsıkı kapatmıştım gözlerimi. Görmek istemiyordum ama burnuma dolan is ve küf kokusunu solumamak için yapabileceğim bir şey yoktu.
O ev değil, o ev değil, o ev...
O ev.
"Aç gözlerini." Kayzer'in ılık nefesi çarptı kulağıma. "Aç gözlerini, Doktor."
Olumsuz anlamda başımı salladım. "Gidelim..." Lütfen. "Gidelim buradan, Kayzer." Bacaklarım titremeye başladığında sırtımı hemen arkamdaki Kayzer'in göğsüne yasladım. Canım yandı, çok yandı. Annem yandı, çok yandı. Ben yanıyorum, çok yanıyorum. "K-Kayzer..." Gidelim. "Y-yal... Yalva... Yalvarırım." Bacaklarımda başlayan titreme yavaşça tüm bedenime yayılırken belimde nefesimi kesen bir sızı vardı.
"Son kez söylüyorum, gözlerini aç." Elini üzerimdeki hırkanın altına sokup belimdeki yanığın üzerine koyduğunda acı dolu bir inilti firar etti dudaklarımdan. "Dokunma, dokunma, dokunma!" diye haykırdım acıyla. Ondan kurtulmak için çırpındıkça daha da bastırıyordu elini o kısıma. "Gidelim, Kayzer! Bırak! Lütfen!"
"Gözlerini aç." dedi sertçe. Gözyaşlarım bana çoktan ihanet etmiş, yanaklarımı ıslatmaya başlamıştı. Gözlerimi hafifçe araladığımda karşımdaki yanmış odundan oluşan merdivenlerin üstünde duran bir kız çocuğu gördüm. Elinde siyah bir oyuncak ayı tutuyordu. Pembe kazağının üzerine buz mavisi tüllerden oluşan bir elbise giymişti. Kızıl saçları örülmüştü ve korkuyla bana bakıyordu.
Kocaman mavi gözlerinde cehennemin alevleri dans ediyordu.
Ona doğru bir adım attığımda korkup merdivenlerden üst kata çıkmıştı. Adım sesleri ve tanımadığım bir kadına ait haykırışlar kulaklarımda yankılanırken dizlerimin üzerine, yere düştüm. "Özür... Dilerim..." diye mırıldandım ne için af dilediğimi bilmeden. "Öz... Ür... Özür..." Gözlerimi yanan merdivenlerden ayıramıyordum. "K-korkma..." Başıma yoğun bir acı saplandığında öne doğru eğilip ellerimi yere bastırdım. "Sı... Sıcak."
"19 Şubat 2005'de yanmış burası..." Tok bir erkek sesi yankılandı zihnimin içinde. "Bir anneyle kızı varmış o sırada evde. Çocuk kurtulmuş ama anne kaldırıldığı hastanede ölmüş."
Ölmüş.
Ne kadarda kolay söylüyordu öyle.
Kayzer, arkamdan ayrılıp önüme geçti ve dizlerinin üzerine eğildi. Yere koyduğu fotoğrafa baktığımda gözyaşlarım akmayı bıraktı, boğazımda düğümlendi ve kalbim atmayı bıraktı.
İki kadın ve bir adam vardı fotoğrafta. Kadınların ikisi de kızıldı, ikisinin de yüzünde büyük bir tebessüm vardı ve birbirlerine sarılmışlardı. Adam ise kadınlara göre daha büyük duruyordu. Kızıl-kahve karışımıydı onun saçları da ama fotoğraftan pek anlayamıyordum.
"Yasemin Solman, Nazlı Özgür ve Kutay Özgür." Verdiği isimler kalbimi kanatırken fotoğraftaki kadınlara odaklanmaya çalıştım ama kulaklarımdaki haykırışlar ve zihnimde defalarca kez, yeniden canlanan geçmiş buna izin vermiyordu.
Fotoğraftaki hangi kadın annemdi?
Olumsuz anlamda başımı salladım kendime gelmek için ama yapamıyordum. Sertçe yere vurdum ellerimi. "Anne..." Derin bir nefes aldım ama oksijenden çok duman dolmuştu ciğerlerime. "Anne, anne, anne!" Gözyaşları yeniden yanaklarımı ıslatmaya başladığında omuzlarım da sarsılıyordu. "Anne!" Bağıra çağıra ağlamaya başladığımda yirmi sekiz yıllık hayatımda ikinci kez böyle ağlıyordum.
İlki Eren'in yanındaydı.
İkincisi Kayzer'in yanında oluyordu.
Ona zayıflığımı göstermemek için dirensemde yapamıyordum. Gözyaşlarım benden bağımsız yanaklarımdan akıyor, çığlıklarım benden bağımsız dökülüyordu dudaklarımdan.
"Annenin canına Altan mı kıydı?" Yüzümü ellerinin arasına alıp başımı yukarı kaldırdı ve gözlerini gözlerime kilitledi. "Evet dersen inanırım sana." Baş parmaklarıyla gözlerimden süzülen yaşları sildi. "Hiç sorgulamadan inanırım sana."
Gözlerimi kapattığımda bile durmuyordu gözyaşlarım ama o konuşmaya devam ediyordu: "Düşmanımız ortak olur. Karşında değil arkanda dururum." O kadar güven vericiydi ki sesi. Evet demek geliyordu içimden ama dilim bir türlü varmıyordu. "Her şeyimle arkanda dururum." Alnını alnıma yasladığında nefesi artık dudaklarımdaydı. "Alırız intikamımızı."
Hayatımı mahveden, beni sevdiklerimle tehdit eden, zaaflarıma dokunan, beni buraya getirerek yirmi yıl önce yandığım cehenneme yeniden yaşatan adam ona güvenmemi istiyordu. Ona güvenip yanında olmamı istiyordu.
Kalbim ona güvenmek için deli gibi çarparken aklım katı bir suretle bu fikre karşı koyuyordu. İçimdeki yaramaz çocuk ise üst katta, bir köşeye sinmiş sessiz sessiz ağlıyordu.
"Hadi, Doktor..." Konuşurken dudakları, dudaklarımla burnum arasına değiyordu. "Tek kelime sadece. Söyle bana."
"Y- yakıyor..." diye mırıldandım güçlükle. "Geçmiş..." Gözyaşlarımın akışı yeniden hızlanırken derin bir nefes aldım ama bu sefer duman solumamıştım. Soluduğum şey Kayzer'in nefesi olmuştu. "Geçmiş çok yakıyor..."
"Söndürelim o zaman." Dudaklarımın üzerine belli belirsiz bir öpücük kondurdu. "Birlikte söndürelim o geçmişi. Atlatalım maziyi."
Olumsuz anlamda salladım başımı ellerinin izin verdiği kadarıyla. "Kandırıyorsun beni. Güvenimi kazanıp..." Yutkundum sertçe. "Yarı yolda bırakacaksın beni. Satacaksın."
"Bak gözlerime." dediğinde sinirlenmiş gibi sert çıkmıştı sesi. "Gözlerini aç ve bak."
Gözlerimi hafifçe araladığımda kahverenginin en açık tonu olan gözlerinde benim mavilerimin yansıması vardı.
Bir, iki, üç...
Kayboldum gözlerindeki gözlerimde.
Dört, beş, altı.
Geçti beş saniyeyi. Hayatımda ilk defa kendi gözlerime beş saniyeden fazla bakabildim. Yıllar önce yandığım o evde, düşmanımın gözlerindeki yansımaya bakarak söndürdüm içimdeki yangını. Canımı yakmayı bıraktı mazi. Adım gibi aydınlattım çocukluğumu, küçük Işık saklandı bir köşeye, korktu yine.
Ne yaparsam yapayım tam anlamıyla atlatamayacak, silemeyecektim o günü ama daha az yakacaktı canımı.
Belimdeki yanık izine her baktığımda hatırlayacaktım, annemin fotoğrafına bakıp ağladığımda rahatlayacaktım. Geçmiş için akıtacak gözyaşım kalmayıncaya kadar ağlamıştım, şimdi sırada geçmişim için ağlatmak vardı.
Evet, yeniden başa dönmüştüm.
20 Ağustos gecesine, Altan'ı öldürmeye karar verdiğim o ana dönmüştüm. Öz babamı ameliyat masasında bırakacak kadar içim nefretle dolmuş, acılarımla değil intikam hırsıyla yanıp tutuşuyordum.
"Annenin canını alan, Altan mıydı?" diye sordu aynı soruyu bir kez daha. Aldığım nefesi dudaklarımdan yavaşça bırakırken, "Evet." diye itiraf ettim gerçeği. Polise bile söylemediğim gerçeği, düşmanıma söyledim hiç zorlanmadan, sonunu hiç düşünmeden.
"Altan'ı gerçekten öldürmek istedin o gece." Sağ gözümden süzülen göz yaşına bastırdı dudaklarını. Ona engel olmuyordum ya da olamıyordum. Bir önemi yoktu.
"Öldürmek istemedim." Gözlerimi kapattım sımsıkı. "Ameliyat sırasında kalbi durdu, müdahale etmedim."
Gözlerimi açmamı istercesine ikisinden de sırayla öptü. "Hâlâ öldürmek istiyor musun, o piçi?"
Gözlerimi açıp yüzümü buruşturdum. "Hayır, katil değilim ben." Geri çekilmek istedim ama izin vermedi. Ben de karşı koymadım. "İzlerim ama."
"Değişiyorsun, Doktor." dedi dudaklarında belli belirsiz bir gülümsemeyle.
Olumlu anlamda başımı salladım. "Değiştiriyorsun."
"Kanla."
"Kanla." diye onayladım onu. "Adımı kanla yazıyorsun." Derin bir iç çektim. "En baştan yeni bir kadın yaratıyorsun."
Güldü sanki bu durumdan zevk alıyormuş gibi. "Korkmalı mıyım?"
Umursamaz bir tavırla omuz silkip tehlikeli bir gülümseme yerleştirdim yüzüme. "Kesinlikle."
Bitsin diye dua ettiğim hikayeyi kendim baştan yazacaktım.
Kanla.
Yazım yanlışım varsa affola.
Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle.
İnstagram: z1books ya da heralevs
