23. bölüm · Adını Kanla Yazdım

(22) Mezarlık Çiçeği

F.Z. S.

Bölümler
1 Giriş 2 (1) Kanlı İntikamın Başlangıcı 3 (2) Kırık Düşler 4 (3) Karanlıkta Bir Işık 5 (4) Bir Adım Daha Yakın 6 (5) Kaderin Oyunu 7 (6) Hayaller Üzer 8 (7) Bölünmüş Ruhlar 9 (8) Yara ve Yanık İzleri 10 (9) Karanlık Gece 11 (10) La Rosa Proibita 12 (11) Ateşle Barut 13 (12) Yasemin Çiçeği 14 (13) Kan ve Gül 15 (14) Dikiş Tutmaz Yaralar 16 (15) Ölümün Kıyısında: Nabız 17 (16) Seçimler ve Pişmanlıklar 18 (17) Geçmişin İzleri 19 (18) Azrail ve Kurban 20 (19) Çatlayan Duygular 21 (20) Yaşamak ve Yanmak 22 (21) Açığa Çıkan Sırlar 23 (22) Mezarlık Çiçeği 24 (23) Gül ve Kül 25 (24) Değişen Ruhlar 26 (25) Gölge'nin Yasaklı Gül'ü 27 (26) Cehennemin Kral'ı 28 (27) Ölmek İçin Yaşamak 29 (28) Küçük Can Kırıkları 30 (29) Gözlerindeki Gözlerim 31 (30) Kor Olan Canlar 32 WP KANAL 33 (31) Bıçak ve Yarası 34 (32) Yok Olan ve Var Olan Duygular 35 (33) Ateşten Gül 36 (34) Çelişki 37 (35) Sönecek Umut Işıkları 38 (36) Enkazında Kalınan Hayaller 39 (37) Duygular Da Ölür 40 (38) Özgür Ama Tutsak 41 (39) Ortak Yaralar 42 (40) Geç Kalan Keşkeler ve Hiç Gelmeyecek Olan İyikiler 43 (41) Cehennem'in Kraliçe'si 44 (42) Kahpe Yazgı (Sezon Finali) 45 Okurlar'ıma... 46 (43) Can Yanığı 47 (44) Daire: 543 48 (45) Gözyaşından Öpücük 49 (46) Aşk ve İhanetin Arasında Sıkışan Ruh 50 (47) Yalancı ve Yabancı Hayat 51 (48) Tanrı ve Tanrıça 52 (49) Hayal Hırsızı 53 (50) Kesik Bileklerle Buzun Üzerinde Dans 54 (51) Kırmızı Güller Çabuk Solar 55 (52) Kızgın Değil Kırgın 56 Wp kanal 57 (53) Kandan Gözyaşları 58 (54) Kırık Kalpler ve Ölü Ruhlar 59 (55) Nefessiz Kalan Duygular 60 (56) Kalp Kırıkları ve Güven Parçaları 61 (57) Solan Canlar

"En güzel çiçekler mezarların üzerindekilerdir çünkü kaybettiklerimize baktığımızda yüzümüzde bir gülümsemenin oluşmasını sağlar."

"Bu yaptığınız suç! Şikâyet edeceğim sizi." Arkamdaki asker açtığı kapıdan beni odanın içine doğru savurduğunda son anda ayaklarım üzerinde kalmayı başarmıştım. "Yavaş!"

Yaklaşık yarım saat önce bizi alıp apar topar buraya getirmişlerdi. Bu insanları tanımıyordum, CIA olduklarını söylüyorlardı ki CIA'in de ne olduğunu bilmiyordum. Buraya geldiğimden beri Kayzer'i hiç görmemiştim. Nerede olduğunu merak ediyordum çünkü bu adamlar ona çok sert davranıyorlardı.

Asker hiçbir şey söylemeden beni odanın içindeki sandalyeye oturttu ve dakikalar önce çözdüğü ellerimi önümdeki masanın üzerinde kelepçeledi. "Hangi hakla beni tutukluyorsunuz siz?!" Kendimi terörist gibi hissediyordum ve bu da berbat bir şeydi. Ellerimi kendime doğru çekiyordum ama masaya sabitlendiği için bu hareketim sadece canımı yakıyordu."Bana bak, sen benim kim olduğumu biliyor musun?!"

"Kim olduğunuzu bildiğimiz için buradasınız, Işık Hanım." Kapıdan içeri giren gri takım elbiseli adamla çırpınmayı bıraktım. Bizi almaya gelen adamların başındaki adamdı bu. "Bu yaptığınız yasal değil. Sizi şikâyet edeceğim." Kafamı sallayarak önüme düşen saçlarımı arkaya attım ve duruşumu dikleştirdim. "Beni sorgulayabileceğinizi yazan bir kağıt bile yok."

"Kimi şikâyet edeceksiniz bizi?" Başıyla bir işaret verdiğinde asker odadan çıktı ve arkasından kapıyı kapattı.

Rahat bir tavırla omuz silktim ama gerginlikten çığlık atmamak için zor tutuyordum kendimi. "İlla şikâyet edecek birisini buluruz." Önüme dönüp tam karşımdaki duvarın yarısını kaplayan cama baktım. Camın arkasını göremiyordum, karanlıktı.

"Olay çıkartmaya gerek yok. Birkaç soru cevaplamanızı isteyeceğim sizden." Kibar bir tavırla arkamdan dolaşıp sağ tarafıma geçti. "Soruları ne kadar erken cevaplarsanız o kadar erken çıkarsınız buradan."

"Avukatım gelmeden tek kelime etmem." Alayla gülümsedim. "Böyle bir hakkım var, değil mi?" Bir yandan da adamı süzüyordum. Orta yaşlardaydı ve köşeli, siyah çerçeveli gözlüğü düzgün birisi gibi gösteriyordu. Bu zamana kadar gördüğüm mafyatik adamlardan farklıydı.

"Siz bizi yanlış anladınız." Ellerini masaya koyup öne doğru eğildi. "Soru soracağım ve cevap vereceksiniz. Başka şansınız yok."

"Bu yaptığınız yasal değil." dedim bir kez daha. "Ağzımdan tek bir laf alamazsınız." Burada yaşanan hiçbir şey yasal değildi ve kimse beni bu şekilde sorgulayamazdı.

"Peki." Sertçe nefes verip doğrulduğunda kapının üzerindeki bir yere eliyle camı gösterdi. Önce kapının üzerindeki, kırmızı ışığı yanıp sönen kameraya daha sonra da cama baktım. Camın arkasındaki gördüğüm şeyle gözlerim irileşti. Bir endişe peydah oldu kalbimin en derin noktasında. "Delirdiniz mi ya siz..?" Bir fısıltı halinde dökülmüştü kelimeler dudaklarımdan. Gözlerimi karşımdaki manzaradan bir türlü ayıramıyordum. "Bu yaptığınız suç!" Sözlerim aynıydı ama bu sefer gerçekten inanarak söylemiştim. "Dağ başımı burası?! Kaçıncı yüzyıldayız biz?!" Bileklerimdeki kelepçenin masaya sabitlendiğini unutup ayağa kalkmamla kelepçelerin bileklerime gömülüp canımı yakması bir oldu ama Kayzer'in canından daha çok yanamazdı canım.

Kayzer'i aynı benim gibi bir sandalyeye oturtmuş, ellerini arkasından bağlamışlardı. Üst kısmı tamamen çıplak olduğundan yarasının üzerindeki ıslak bandajın kırmızıya boyandığını görebiliyordum. Başı önüne düşmüştü, açık kahverengi saçları koyulaşmıştı. Saçlarından ve bedeninden su damlıyordu. Yanında iki adam vardı. Birisi benim yanımdaki gibi takım elbiseliyken diğeri elinde basınçlı su makinesinin tabancasını tutuyordu.

Evet, basınçlı su makinesinin!

"Bu resmen işkence!" diye bağırdım bir ayağımı yere vururken. "Bunu yapmaya hakkınız yok!"

"Sorularıma cevap verecek misiniz?" diye sordu benim aksime büyük bir rahatlıkla.

Bana ne tür sorular soracağını bilmiyordum. Soracağı sorular daha önce Kayzer'e veya Savaş'a sorulmuş olabilirdi ve cevaplarımızın çelişmesini göze alamazdım. Savaş'ında söylediği gibi, hepimizin o çok aydınlık hayatı kararırdı.

Sertçe nefes verip sandalyeye geri oturdum ve bir bacağımı diğerinin üzerine attım. "Uzun bir süre daha buradayız anlaşılan. Çay var mı?" Kayzer'in bedeninde iz bırakacak şeyler yapamazlardı. Al Capone azıcık su yutsa bir şey olmazdı. Konuşamazdım.

"Normal bir polis sorgusunda olduğunu mu sanıyorsun sen?" Adam kibarlığını bozduğunda alayla güldüm. Rahat bir tavırla omuz silktim. "Normal bir polis sorgusunda olmadığım için cevap vermiyorum zaten." Gülüyordum ama gözlerimi asla Kayzer'den ayırmıyordum. Aldığı derin nefeslerle omuzları kalkıp iniyordu ama eğdiği başını kaldırmıyordu. Gözlerini görmeye ihtiyacım vardı oysaki. Dudaklarını oynatarak bana korkma demesine ihtiyacım vardı.

"Ne zaman evlendiniz?" Adamın sorduğu soruyla gözlerimi devirdim. "Hatırlamıyorum." Bu ayın on altısı. Verdiğim cevapla sertçe nefes verdi. "Neden evlendiniz peki?"

Umursamaz bir tavırla omuz silktim. "Yakışıklı ve parası var."

"Nikâhınızı kıyan memur evlenirken bir garip olduğunuzu söyledi." Yeniden kibar bir beyefendiye dönüştüğünde gerginlikten yanağımın içini ısırıyordum. O kadar araştırmışlardı bizi ve söyleyeceğim her yalanı birden fazla düşünmeliydim. "Garip derken? Sadece gelinlik giymemiştim."

"Neden giymediniz?"

"Evlendiğimiz günün gecesinde ne yaptığımızı da anlatayım mı?" Gözlerimi Kayzer'den ayırıp adama çevirdim. "Bu soruları sorarak nereye varmaya çalışıyorsunuz?"

"Sorgulanan kişi sizsiniz, Işık Hanım." Derin bir nefes alıp kollarını göğsünde birleştirdi. Oturduğum masanın karşısında bir tane daha sandalye olmasına rağmen oturmuyordu. "Neden gelinlik giymediniz?"

"Ben ailemden gizli evlendim. Çok az bir vaktimiz vardı, gelinlik giymeye fırsatım olmadı." Sinir krizi geçirdim ve Kayzer'in gelinlik diye gönderdiği beyaz elbiseyi parçaladım.

"Neden ailenizden gizli evlendiniz?" Birkaç adım gerileyip sırtını duvara yasladı. Yüzünde düşünceli bir ifade vardı.

"Her detayı soracak mısınız? Sıkılırım ben böyle." Şımarık bir çocuk gibi dudaklarımı büzdüğümde adam kameraya bir kez daha işaret verdi ve saniyesinde karşı hücrede bir hareketlilik yaşandı. Basınçlı su makinesinden sertçe fışkıran suyun hedefinde Kayzer'in bedeni vardı. Tenine sertçe çarpan su yaralarından akan kanla birleşip yeri ıslatıyordu ama sanki Kayzer hiçbir şey hissetmiyordu. Kendinde değildi.

"Ailemden gizli evlendim çünkü Kayzer'le evlenmeme karşı çıkacaklarını düşündüm!" Avazım çıktığı kadar bağırdığımda karşı hücredeki adam suyu durdurdu. "Öyle de oldu zaten. Evlendiğimi öğrendikleri günden beri bozuk aramız."

"Sizce neden aileniz onunla evlenmenizi istemedi?" Yine bir neden sorusu... "Ne bileyim ben?! Zihin okuma yeteneğim yok!"

"Anlamıyorum, Işık Hanım. Serkan Aygün'le mutlu giden bir ilişkiniz varken neden Kayzer Toralı'yla evlendiniz?" Acaba bu adamın söylediği ilk kelime neden miydi? "Kayzer'in Serkan'dan daha iyi olduğunu farkettim." dedim her kelimenin üzerine basa basa. Bu söylediğime ben bile inanmamıştım. Yirmi sekiz yıllık hayatımda tek aşık olduğum adamı Kayzer'le kıyasladığım için utanıyordum kendimden.

"Aldattınız yani?" Tek kaşını kaldırarak sorduğu soruyla sakinleşmek adına derin bir nefes aldım. "Magazin muhabiri misiniz yoksa beni sorgulayan bir polis mi?" Polis olduğundan bile emin değildim. Kendini tanıtmamıştı. "Lafı dolandırmadan sorularınızı hızlı bir şekilde sorarsanız sevinirim." Çok büyük bir stres yaşıyordum ve bunu da dışarı yansıtıyordum. Kendime gelmem gerekiyordu, sakin kalmam gerekiyordu. Bir anda çok iyi bir yalancıya dönüşmem gerekiyordu. Bu insanlar profesyonel çalışıyordu. Kayzer'e, aileme oynadığım rolün daha üstünde bir kişilik oluşturmak zorundaydım.

"Afedersiniz, sizin gergin hissetmenize sebep olmak istememiştim." Kısık sesle güldüğünde bende bozulan sinirlerimin etkisiyle güldüm. Bir de bundan zevk alıyordu, sadist! "Sizlik bir durum yok." dedim ağlamaklı bir ses tonuyla. "İlk defa sorguya çekiliyorum, kusura bakmayın." Burnumun direği sızlıyor, gözyaşları göz çukurlarıma akın ediyordu.

"Sizin için yapabileceğim bir şey var mı?" Adam bir elini omzuma koyup üzerime eğildiğinde içimdeki kadın zafer kahkahası atıyordu. Dolan gözlerimi ona çevirdim. "Bu halde size bir şey yapmam imkânsız." Yanaklarım gözyaşlarım tarafından ıslanırken burnumdan aldığım nefesi titrekçe aralık dudaklarımdan verdim. "Kelepçeleri çözer misiniz?" Başımı öne eğip kelepçeli ellerime baktım. Az önce yaptığım ani hareket her iki bileğiminde kızarmasına sebep olmuştu. "Canımı yakıyorlar." Sakın göz devirmek gibi bir hata yapma, Işık. Gülme de. Ritmi buldun, devam et kızım.

Gözyaşlarımın ıslattığı yüzüme daha sonra da kızaran bileklerime baktı adam. "Bu isteğinizi maalesef yerine getiremem, Işık Hanım." Sıkıntılı bir nefes verip elini omzumdan çekti ve doğruldu. "Devam edelim mi?"

Bir anlığına afalladım ama ona farkettirmeden toparladım. Olumlu anlamda salladım başımı. Boşuna dökülmüştü gözyaşlarım. "Devam edelim." dedim gözyaşlarımı omzuma silerken. Pes etmemiştim, rol yapmaya devam edecektim.

"Soyadınızı neden değiştirdiniz?" Bir saniye bile beklememişti soru sormak için. Derin bir nefes alıp cevap verdim: "Ailemle aramın bozuk olduğunu söylemiştim. Daha fazla Solman soyadını taşımak istemedim."

"Soyadınızı değiştirdikten sonra aranız bozulmuş. Yani soyadınızı değiştirdikten sonra evlenmişsiniz." Güzel yerden vuruyordu şey evladı.

"Aslında on sekiz yaşımadan beri soyadımı değiştirmeyi düşünüyordum." Yalan değildi. "Şimdi bu olayda bahanem oldu işte."

Kollarını yeniden göğsünde birleştirdi. Bir şey söylemek için ağzını açmıştı ki, "Ailemle aram pek iyi değildi." Mükemmeldi, bozdular. "Fazla baskıcıydılar. Onlara inat olsun diye soyadımı değiştirdim. Bu da kesmeyince o baskıdan kurtulmak için evlendim." dediğimde içimden de çarpılmamak için Allah'a dua ediyordum.

"Serkan Aygün'le de evlenebilirdiniz? Sevdiğiniz birisiyle evlenmek daha kolay olurdu sizin için." Her söylediğimde bir çelişki arıyordu ve yalan yok, buluyordu da.

"Sadece sevmek yetmiyor. Serkan'la iki yakın ailelerin çocuklarıydık. Üzerimdeki baskıdan tam anlamıyla kurtulamazdım." O kadar inanarak yalan söylüyordum ki ben bile ikna olmuştum ailemin üzerindeki baskısından rahatsız olduğuma. Oysa aksine, bu tavırları beni hiçbir zaman rahatsız etmemişti. Güvende hissediyordum, önemli hissediyordum kendimi.

"Işık Hanım..." Derin bir nefes aldı adam. Eliyle çenesini ovaladı. "Tehdit mi edildiniz veya size zarar mı verdi, Kayzer Toralı?" Sorduğu soru durup düşünmeme sebep olmuştu. Şu an burada en baştan her şeyi anlatsam ne olurdu ki? Hapise girerdim. Ailemden, Kayzer'den uzakta olur, yatardım içeride. Tek derdim bir daha gökyüzünü görememek olurdu. Ailem benden nefret etmeye devam ederdi ama ben bunu hissetmezdim. Bu nefretlerini bana gösteremezlerdi. Kayzer'de hakettiği yeri bulurdu ki bu işten de sıyrılacağına emindim.

Ama...

Suç ortağım. Eren.

Boş yere yanardı. Bir hiçe yanardı.

"Hayır." dedim net bir sesle. Ardından en gerçekçi gülümsemeyi yerleştirdim yüzüme. "Tehdit edilmedim. Hem..." Gözlerim kısa bir süreliğine camın arkasındaki Kayzer'i buldu. Durumunda bir farklılık yoktu. "Kayzer bana neden zarar vermek istesin ki?" Çünkü alacağı bir intikam var. Çünkü Altan onun ailesini, sevdiği kadını ve bebeğini öldürdü ve o da benim Altan'la iş birliği yaptığımı düşünüyor. Altan'la iş birliği yapmadığımı da söyleyemem çünkü o zamanda Kayzer onu oyaladığımı öğrenmiş olur ve ailemden intikamını almaya başlar.

Susmak zorundayım, çünkülerim var...

"Her ne olursa olsun zarar vermez bana. Tamam, kabul. Onu çok kısa bir süredir tanıyorum ama bu süre onu tanımama yetti. Ayrıca öyle bir durum söz konusu olduğunda da şikâyet ederim." Söylediğim kelimelerin hiçbirine inanmıyordum ve inanmayarak yalan söylemek çok zordu. Neden bunu yaptığım hakkında da en ufak bir fikrim yoktu. Neden Kayzer yanmasın diye yalan söylüyordum ki? Benimle zorla evlendiğini ve her fırsatta tehdit edildiğimi anlatsam o da Altan'a yaptığımı anlatır mıydı?

Artık düşünmekten bıkmıştım. Yapabildiğim tek şeyin düşünmek olmasından da daha çok bıkmıştım!

"Başka sorunuz var mı?" Arkama yaslanıp rahat bir tavır takındığımda başıyla karşı tarafı gösterdi. "Kendisine sorduk ama bir de sizden dinleyelim..." Derin bir nefes aldı. "O yaraları nasıl aldı?"

Kayzer'in beyninin içine girmek gibi bir süper gücüm olmadığından patlayacaktım. Yeniden cama bakıp inceledim Kayzer'i. "Boynundaki yaranın oluşmasına ben sebep oldum. Sinirlendim ve vurdum." dedim sanki normal bir şey söylüyormuşum gibi omuz silkerek. Kayzer'in de aynen böyle söylemiş olmasını ummak tam başka yapabileceğim bir şey yoktu. Onun gibi düşünmeye çalışıyordum ama delirmekten korkuyordum.

Sözlerime adamda şaşırmıştı. "Siz mi vurdunuz?" diye sordu hayretle. Omiriliğimden başlayan bir ılık his yavaşça tüm bedenime yayıldı. Söylediğim şey, Kayzer'in söylediğiyle çelişiyor muydu? Neden şaşırmıştı?

Gerginliğimi ona yansıtmamak için büyük bir çaba harcıyordum ama pek de başarılı olduğum söylenemezdi. Bacağımı çoktan titretmeye başlamıştım, bunu farkettiğimde durduruyordum ama birkaç saniye sonra bilinçsiz bir şekilde yeniden yapıyordum.

Bir an önce buradan çıkıp açık havada derin bir nefes almak istiyordum.

"Evet." Olumlu anlamda başımı salladım. "Sinirlendim ve vurdum." Doğruyu söylüyordum ama adamın gözünde bir yalancıydım. Şimdi de onun yalan olarak gördüğü doğruyu devam ettirmek zorundaydım ki hem bunu yapmak hem de Kayzer gibi düşünmek çok zordu. Aynı anda beni sorgulayan adamın düşüncelerini tahmin etmek, tepkilerini tartmak, tavırlarını sorgulamak, bir yalan bulmak, o yalanı söylemek, çok iyi rol yapmak ve Kayzer olsaydı ne yapardı diye düşünmekten delirmek üzereydim.

"O da öyle söylemişti." Başıyla karşı hücreyi gösterdi. "Dürüst olmak gerekirse inanmamıştım çünkü eline silah alabilecek potansiyele sahip bir kadın gibi durmuyorsunuz."

Beynimdeki kargaşaya inat oldukça durgun bir ifade yerleştirdim yüzüme. "Öyle bir kadın değilim zaten." Evet, öyle bir kadın değilim çünkü daha fazlasıyım. Eline silah almaz dediğin kadının kendi öz babasını bilerek ameliyat masasında bıraktığını bilsen tepkin ne olurdu acaba? "Pişmanım." Bunu kendime itiraf etmekten utanıyorum ama değilim.

Adam olumlu anlamda başını salladığında yüzünde çözemediğim bir ifade vardı. O da benim gibi her ihtimali tartıyordu anlaşılan. "Ona sinirlenmenizin sebebi neydi?" Ya ifadelem Kayzer'inkisiyle çelişkiliydi, nereye kadar devam edeceğimi ölçüyordu ya da bana inanmıştı ve sorguya devam ediyorduk. İkinci ihtimalin olması daha cazip geliyordu çünkü gerçekleri söylüyordum. İnsanların yalanlarıma inanıp doğrularıma inanmaması çok sinir bozucu bir durumdu.

Derin bir nefes alıp az önce sorduğu soruya cevap verdim: "Basit bir kıskançlık kriziydi, önemsiz." Çok yaratıcı bir yalan oldu, Işık.

"Anladım." dedi adam beni rahatsız eden bir ses tonuyla. Açığımı yakalamış gibi bir hali vardı. "Peki göğsündeki ve elindeki yaralar?"

Yeniden cama dönüp Kayzer'i inceledim. Kendine gelmiş gibi gözüküyordu. Başını kaldırmış, karşısındaki adamla konuşuyordu benim gibi. Benim onu görebildiğim gibi onunda beni görebildiğini zannetmiyordum çünkü hiç cama bakmıyordu.

Ya da görüyor ve görmezden geliyordu?

"Göğsündeki yarayı nasıl aldığını bilmiyorum." dedim kendimden emin ve net bir sesle. "Ciddi bir ameliyat geçirdiğini biliyorum ama bunun sebebini bilmiyorum, söylemediler." Kayzer'in ameliyata alındığı zaman Savaş beni hastaneden dışarı çıkartmıştı çünkü Kayzer'i o halde görmemi istemiyordu. Güzel kurguydu, umarım başarılı bir şekilde işleyebilirdim.

"Savaş Saruhan, vurmuş. Yanlışlıkla." dedi düz bir sesle. Savaş'ların attığı yalanı sindiremeden yüzüme gerçekçi olduğunu düşündüğüm bir şaşkınlık ifadesi yerleştirdim. "Savaş mı vurmuş?" diye sordum hayretle. "Yanlışlıkla?" Daha yaratıcı yalanlar söylediğim için kendimi tebrik ediyorum.

Olumlu anlamda başını salladı, adam. "Detay veremem, zamanımız azalıyor. Söylediklerine göre öyle olmuş olay. Neden söylemediler size?"

Yüzümdeki şaşkınlık ifadesini silmemiştim henüz. "Bilmiyorum..." Başımı önüme eğdiğimde yeniden doldu gözlerim. "Bilmiyorum..." Başımı salladım olumsuz anlamda. "Bu saklanacak bir durum değil ki." Saklanacak bir durum değildi çünkü gerçek değildi. Gerçekler ise bir sır gibi mezara kadar saklanmalıydı.

"Elindeki yara nasıl oldu? Yeni bir yara, kurşun sıyırmış ve henüz dikiş bile atılmamış." dediğinde o an düştü zihnime. Çağla'nın söyledikleri, Kayzer'in susuşu, kan kokusu... Buna nasıl bir yalan uyduracaktım?

"O da benim yüzümden oldu." Yalan değildi, benim yüzümden almıştı Kayzer o yarayı. "Silah kullanmayı öğretiyordu, bana. Öyle bir anda patladı silah."

"Sizin elinizde mi, onun elinde mi?"

"İkimizin elinde. Bana silahı nasıl tutmam gerektiğini öğretirken oldu." İkimizin elindeki silah onu yaralamıştı.

İkimizin yaptığı bir şey onun canını yakacaktı.

Olumlu anlamda başını salladı, adam. "Cevaplarınız için teşekkür ederim. Birazdan arkadaşlar gelip çıkartır sizi." Arkamdan geçip kapıya doğru yürüdüğünde sırtımı sandalyeye yaslamış, camın arkasından Kayzer'i izliyordum. Duruşu benim aksime dikti ama canının yandığını anlayabiliyordum. Onun sorgusu da bitmişti amlaşılan. Yanındaki iki adamda dışarı çıkmıştı ve o doğrudan cama bakıyordu. Beni görebildiğini sanmıyordum, yüzünde mimik oynamıyordu ama yine gözlerimi bulmuştu gözleri. Doğrudan gözlerimin içine bakıyordu sanki burada olduğumu biliyormuş gibi.

Görmüyordu ki beni, bakıyordu sadece.

Odanın kapısı açıldığında gözlerimi zorlukla Kayzer'den ayırıp o tarafa baktım. Beni buraya tıkan asker görünümlü adam yanıma gelip kelepçelerimi masadan ayırdı ve kolumdan tuttuğu gibi ayağa kaldırdı beni. "Yavaş..." diye mırıldandım ağzımın içinde. Her niyeyse bu dağ ayısına söylediğim tek şey yavaş oluyordu. Ha bir de sizi şikayet edeceğim, diye bağırdığım tehditler...

"Kayzer'i de bırakacak mısınız?" diye sordum düz bir sesle ama cevap vermek yerine iteleye iteleye odadan çıkardı beni. Koridora çıktığımız kapının hemen yanındaki kapıyı açtı ve birlikte içeri girdik. "Sorgum bitti! Beni burada tutamaz-" Odanın içindeki kişiyle kelimelerimi yutmak zorunda kaldım. Kayzer'le aynı odadaydık şimdi.

Açık kahverengi hareleri bu sefer yüzüme değil, arkamdaki adama kilitlenmişti, adam beni bırakıp odadan çıkana kadar da ondan ayrılmadı.

Rahat kalmanın yarattığı hisle Kayzer'e doğru birkaç adım attım. Attığım her adımda kan kokusu ciğerlerime doluyor, midemin bulanmasına sebep oluyordu. Bu adam kan kokuyordu, ölüm kokuyordu ama bunlar beni korkutmuyordu. Beni korkutan asıl şey bu kokuyu ona yakıştırıyor olmamdı çünkü gözümde bir katilden fazlası değildi.

"İyi misin?" Sesim istemsizce sert ve ilgisiz çıkmıştı. Onun bir adım önünde durmuş, sırtımı arkamdaki cama yaslamıştım.

"Ne sordular?" Soruma cevap vermek yerine bana yeni bir soru sorduğunda gülümsedim ama asla eğlenmiyordum. "Soruların hepsine cevap verdim."

O da gülümsedi benim gibi. "İyi halt ettin."

"Teşekkür ederim." Göğsündeki yarayı inceliyordum. Islak bandajı açılmış, yarasının çok az bir kısmını saklıyordu. Benim belimde de olan yanık izinin aynısı onun göğsündeydi ve gözlerimin önündeydi. "Neden teröritmişiz gibi davranıyorlar bize?"

"Yeni çıktım sorgudan. Yorma beni." Geriye doğru yaslandığında çektiği acıdan dolayı gözleri kısılmıştı ama umursamadım. "Ben de çıktım aynı sorgudan."

"Sana nazik davranmışlar."

Ağırlığımı bir ayağımın üzerinden alıp diğerine verdiğimde bileklerimde ki kelepçelerin sesi yankılandı odada. "Ben de mi işkence görseydim?"

"Görseydin." diyerek afallamama sebep oldu. "En azından boş boş oturmak yerine izler, keyif alırdım."

Bozulan sinirlerimle birlikte güldüm ama bu sefer gerçekten gözlerim dolmuştu. "İğrenç bir adamsın, biliyorsun değil mi?" Ona arabada söylediğim her kelimeyi hatta daha fazlasını hakediyordu.

"Sevgilinin yüzüğünü kaybettiğin için mi bu kadar agresifsin?" Alaycı tavrı sinirden ağlamayı istememe sebep oluyordu. Nasıl bir durumun içerisinde olduğumuzdan haberi var mıydı? "Yenisini alacaksın."

"Almak zorundayım." Boynumda oyalandı bakışları bir süre. "Ama kolyeyi."

"Yüzüğü de bulacaksın o zaman." dedim net bir sesle. O alyans olmadan eksik hissediyordum kendimi.

"Yüzüğün de yenisini alırız ama içinde piç yazmaz." Rahat bir tavırla omuz silktiğinde sinirden birbirine kelepçeli ellerim yumruk olmuştu. Güldü bu halime. "Evet, Doktor. Eski sevgilin tam bir piçti. Zafer'in piçi."

"Merak etme." dedim sıktığım dişlerimin arasından. "Evlendiğim adam daha fazlası." O kadar çok nefret ediyordum ki ondan, canını yakmak için her fırsatı değerlendiriyordum.

"Kesinlikle." Çenesiyle boynumu gösterdi. "O böyle bir iz bırakamazdı..." Daha sonra dudaklarımda yoğunlaştı bakışları. "Ya da böyle..." Boynumda morluk, alt dudağımda yara vardı ve o sadistçe bundan zevk alıyordu. Söylediklerinin bende oluşturduğu hisleri yok sayarak kocaman gülümsedim. "Emin ol daha fazlasını yaptı." Biraz da bununla delir, Al Capone.

Gözlerini devirip başını omzuna yatırdı. "Rahatlasana biraz. Fazla gerginsin." dedi ama şakaklarında belirginleşen damar ne kadar sinirli olduğunu gösteriyordu. Kirpiklerimi kırpıştırarak boş boş yüzüne baktım. "Gergin olmam gayet normal değil mi?" Kendime hakim olamayıp aramızdaki o tek adımlık mesafeyi sıfırladım ve öne doğru eğildim. "Soruları cevaplerken on yıl gitti ömrümden. Bir açığımızı bulsalar ne olacağının farkında mısın, sen?" diye sordum gözlerinin içine bakarak her kelimenin üzerine basa basa.

"Alışacaksın." dedi doğrulup yüzüme yaklaştığında. "Acı çekmeye, yaralanmaya, işkence görmeye, sorguya çekilmeye... Alışacaksın çünkü benim soyadımı taşıyorsun."

"Olivia tüm bu saydıklarını yaşamasın diye mi ona soyadını vermedin?" Kelimeler benden bağımsız dökülmüştü dudaklarımdan. Farkettiğimde dilimi ısırmıştım ama geri adım atmamıştım. "Ama biliyor musun?.." İçli bir nefes çektim ciğerlerime. "O kadının tek suçu seni sevmekti. Çağla'nın annesiyle babasının tek suçu da seni ailelerine dahil etmek-" Aniden yüzü yüzüme yaklaştığında ve dudakları belli belirsiz dudaklarıma değdiğinde hızla geri çekildim. Bunu yaparken tökezlemiş, kalçamın üzerine yere düşmüştüm.

"Sen..." Şaşkınlıkla irileşen gözlerle yüzünde ürkütücü bir gülümseme olan Kayzer'e bakıyordum. Beni yeniden öpmeye kalkışmıştı ve bundan hiçte pişman gibi durmuyordu. "Pislik herif." Arkamdaki duvardan destek alarak ayağa kalktım. "Keşke durduğunda kalbin, müdahale etmek yerine Altan'a yaptığım gibi durup izleseydim." Nefretle, öfkeyle dökülmüştü kelimelerdudaklarımdan.Nefretle, öfkeyle dökülmüştü kelimeler dudaklarımdan. "Keşke kalbin yeniden atsın diye çabalamak yerine bırakıp gitseydim seni." O kadar içten sarfediyordum ki bu sözleri içimde biriktirdiklerim beni bile hayrete düşürüyordu.

Odanın kapısı aniden açıldığında o tarafa döndüm ama Kayzer'in bakışlarını hâlâ yüzümde hissediyordum.

Siyah gömlek ve gömleğiyle aynı renk pantolon giyen bir adam içeri girdi. Gözleri kısa bir süreliğine Kayzer'i bulduktan sonra hemen bana döndü ve baştan aşağı inceledi beni. Bakışları rahatsız ediciydi ve daha da rahatsız edici bir şey varsa o da şakaklarından başlayıp boynuna kadar inen yılan dövmesiydi. Bu dövmeyi daha önce bizi uçurumun kenarında sıkıştıran adamlarda da görmüştüm ama bu adamı ilk defa görüyordum. Yüzünde iğrenç bir sırıtışla bana doğru adımlar atmaya başladığında istemsizce geriye doğru adımlar attım.

"El tormento è appena iniziato, L'Ombra." ("İşkence daha yeni başlıyor, Gölge.") dedi İtalyanca olduğunu düşündüğüm bir dilde ama hiçbir şey anlamadım. Gözlerim bir anlığına Kayzer'i buldu ama yüzündeki ifadesizliği gördüğümde içimden bildiğim tüm hakaretleri yağdırdım kendisine.

Sırtım duvara çarptığında adamla duvar arasında kapana kısılmıştım. Kalbim hızla çarparken ne yapacağımı bilememiş, donup kalmıştım. Hareket etmek, sesimi çıkartmak istiyordum ama bedenim beynimin kontrolünde değildi sanki.

"Tua moglie è bella come Rosa." ("Karın da Rosa gibi güzel.") Bir elini uzatıp boynuma dokunduğunda tüm bedenime aynı anda bir titreme yayıldı. "D-dokunma." diyebildim zorlukla ama onu itemedim. Hareket etmiyordu bedenim, başlamadan pes etmişti. Nefes bile alamıyordum.

Adam üzerimdeki bluzun yakasını aşağı doğru çekiştirdiğinde öldüm. Bedenim sağlamdı, ruhum da bedenimdeydi ama öldüm ve yerin yedi kat dibine gömüldüm. Kayzer, üzerime toprak attı ve toprağın üzerine de çiçek ekti. Gözlerimden durmaksızın akan yaşlarla suladım o mezarlık çiçeklerini.

Adamın iğrenç nefesini boynumda hissettiğimde yandım ama tepki veremedim. Çıkmadı sesim, çıkartamadım. Bir kez daha mahkûm oldum sessizliğe.

Işık Solman. Sessiz kalan.

Işık Özgür. Karanlığa tutsak olan.

Işık Özgür Toralı. Canı yanan ve kül olan.

Adam bir anda önümden çekildiğinde ve Kayzer tarafından cama doğru fırlatıldığında camın kırılırken oluşturduğu ses kendime gelmeme yetti. Titreyen ellerimi ağzıma götürüp hıçkırıklarımı bastırmaya çalıştım ama nafileydi.

"Cesedini sikeceğim senin, sikik!" Kayzer'in gür sesi, adamın acılı haykırışlarına karışırken gözlerimi kapattım ve yavaşça duvarın köşesine çöktüm. Bedenimden tiksiniyordum, adamın nefesini ve dokunuşlarını boynumda hissediyordum, adımdan nefret ediyordum, soluduğum hava midemi bulandırıyordu. "Bitsin, bitsin, yalvarırım bitsin artık." Kan kokusu kusma isteğimi artırıken nefessiz kalan ciğerlerimin etkisiyle göğsüm kalkıp iniyordu. Nefes almaya çalıştıkça kan kokusu genzimi yakıyor, yüzüme gelen sıcak sıvının ise kan olduğunu bilmek beni delirme raddesine getiriyordu.

Birisi kolumdan tutup beni dışarı çıkardığında ciğerlerime dolan temiz havayla birlikte gözlerim kararmaya başladı. Beni bıraksalar yere yığılacaktım, ölecektim belki ama beynimdeki sesler hiç susmayacak, bedenimdeki kir hiç temizlenmeyecekti.

Yazar'ın Anlatımıyla,

"Sikik, sikik, sikik!" Yumruklarını üst üste altında parçalanan yüze geçiriyordu ama içindeki, yanmaya yeni başlayan ateş hiç sönmüyordu. Aksine, attığı her yumrukta, yüzüne bulaşan her kan damlasında daha da büyüyordu o ateş.

En sonunda göğsüne bir acı saplandığında yumruk atmayı bırakıp nefes nefese geri çekildi. Az önce Işık'a dokunan adam şimdi kemik ve et yığınından başka bir şey değildi ama ne yaparsa yapsın öfkesi sönmek yerine artıyordu. Kan istiyordu, birinin canını avuçları arasında ezmek istiyordu.

Tek bileğinden sarkan kelepçeyi de çıkartıp gelişi güzel yere fırlattıktan sonra yüzüne bılaşan kanı eliyle silmek istedi ama elleri yüzünden daha berbat haldeydi. "Sen sanıyorsun ki tek bir adamınla sınırlı kalacak." dedi kapının üstündeki kameraya. "Sen sanıyorsun ki Doktor'uma, kadınıma dokunmanın bedelini sadece şu sik beyinliye keseceğim." Yeniden sert bir tekme attı yerdeki et yığınına. "Ölmek için yalvaracaksın, Carlos. Ölmek için yalvaracaksın bana ama öldürmeyeceğim seni."

Tüm bu sorgu saçmalığı Carlos'un planıydı. Ortada gerçek bir sorgu yoktu. Altan'ın arkasına saklandığı adam Kayzer'i almak için böyle bir plan kurmuştu ki planıda başarılı olmuştu. Kayzer, bir tuzak olduğunu bile bile öldürmüştü o adamı ve şimdi de pişmandı. O adam hemen ölmemeliydi, daha fazla duymalıydı haykırışlarını.

Derin bir nefes aldığında göğsüne yeniden bir ağrı saplandı ama umursamamaya çalıştı. Canı yansada her zamanki gibi dik tuttu duruşunu Carlos'un adamları odaya girene kadar. Hiçbirinin ona dokunmasına izin vermeden odadan çıktı ve koridor boyunca ilerledi.

Işık'ı Buğralar almıştı ve Savaş'da koridorun sonunda Kayzer'i bekliyordu. Sinirli ve bir o kadarda gergindi. Kendisinden iki yaş küçük, kardeşi gibi gördüğü adamı karşısında kanlar içinde gördüğünde bir küfür savurdu. "Öldü mü?"

Carlos'un adamları birkaç adım ötede bekliyordu Kayzer'i çünkü yaklaşmaya korkuyorlardı. Onlara bir bakış atıp yeniden Savaş'a döndü, Kayzer. "Öldü."

"Sıçtın."

"Sıçtım." Elindeki kanlı bandajı çözüp yere attı. "Ama bkalım bu sefer ne yapacak, şarap varili?"

"En fazla bir haftaya çıkartırım seni." dedi Savaş kendinden emin bir sesle. Carlos, CIA aracılığıyla Kayzer'i tutsak edecekti ama bunu en fazla bir hafta sürdürebilirdi.

"Saruhan," diye soludu, Kayzer kısık bir sesle. "Doktor'un attığı adımdan, aldığı nefesten, tedavi ettiği hastadan, konuştuğu kişilerden ve ne konuştuğundan haberim olsun."

Olumlu anlamda başını salladı, Savaş. "Oldu bil, Toralı."

"Bir hafta sonra yeniden cehennem edeceğim ona hayatı." dedi gülerek ve Savaş'a son bir bakış atıp Carlos'un adamlarına doğru ilerledi.

Artık bazı taşlar oturmuştu, kafasında. Kime, nasıl davranacağını daha iyi anlamıştı. Hayır, hedefinden, intikamından vazgeçmiş değildi. Sadece tüm planları tıkırında ilerliyordu ve bu da zaferi arzulamasına sebep oluyordu.

Yazım yanlışım varsa affola.

Oylarınızı ve yorumlarınızı bekliyorum, destekleriniz benim için her zaman çok önemli.

Bir de haftaya sınav haftam. Yeni bölümün gelmesi biraz aksayabilir, öyle bir şey olursa haber veririm.

Sizleri seviyorum, bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle...

İnstagram:z1books veya heralevs.