16. bölüm · Adını Kanla Yazdım

(15) Ölümün Kıyısında: Nabız

F.Z. S.

Bölümler
1 Giriş 2 (1) Kanlı İntikamın Başlangıcı 3 (2) Kırık Düşler 4 (3) Karanlıkta Bir Işık 5 (4) Bir Adım Daha Yakın 6 (5) Kaderin Oyunu 7 (6) Hayaller Üzer 8 (7) Bölünmüş Ruhlar 9 (8) Yara ve Yanık İzleri 10 (9) Karanlık Gece 11 (10) La Rosa Proibita 12 (11) Ateşle Barut 13 (12) Yasemin Çiçeği 14 (13) Kan ve Gül 15 (14) Dikiş Tutmaz Yaralar 16 (15) Ölümün Kıyısında: Nabız 17 (16) Seçimler ve Pişmanlıklar 18 (17) Geçmişin İzleri 19 (18) Azrail ve Kurban 20 (19) Çatlayan Duygular 21 (20) Yaşamak ve Yanmak 22 (21) Açığa Çıkan Sırlar 23 (22) Mezarlık Çiçeği 24 (23) Gül ve Kül 25 (24) Değişen Ruhlar 26 (25) Gölge'nin Yasaklı Gül'ü 27 (26) Cehennemin Kral'ı 28 (27) Ölmek İçin Yaşamak 29 (28) Küçük Can Kırıkları 30 (29) Gözlerindeki Gözlerim 31 (30) Kor Olan Canlar 32 WP KANAL 33 (31) Bıçak ve Yarası 34 (32) Yok Olan ve Var Olan Duygular 35 (33) Ateşten Gül 36 (34) Çelişki 37 (35) Sönecek Umut Işıkları 38 (36) Enkazında Kalınan Hayaller 39 (37) Duygular Da Ölür 40 (38) Özgür Ama Tutsak 41 (39) Ortak Yaralar 42 (40) Geç Kalan Keşkeler ve Hiç Gelmeyecek Olan İyikiler 43 (41) Cehennem'in Kraliçe'si 44 (42) Kahpe Yazgı (Sezon Finali) 45 Okurlar'ıma... 46 (43) Can Yanığı 47 (44) Daire: 543 48 (45) Gözyaşından Öpücük 49 (46) Aşk ve İhanetin Arasında Sıkışan Ruh 50 (47) Yalancı ve Yabancı Hayat 51 (48) Tanrı ve Tanrıça 52 (49) Hayal Hırsızı 53 (50) Kesik Bileklerle Buzun Üzerinde Dans 54 (51) Kırmızı Güller Çabuk Solar 55 (52) Kızgın Değil Kırgın 56 Wp kanal 57 (53) Kandan Gözyaşları 58 (54) Kırık Kalpler ve Ölü Ruhlar 59 (55) Nefessiz Kalan Duygular 60 (56) Kalp Kırıkları ve Güven Parçaları 61 (57) Solan Canlar 62 (58) Kader Ağları

"Ölüm, yaşamın zıddı değil; bir parçasıdır..."

Beyaz ve siyah. İki zıt renk. Ne siyahın beyaz olma ihtimali var ne de beyazın siyah. Bir renk siyahsa siyahtır, beyazsa beyaz.

İyi ve kötü. İki zıt sıfat. Ne iyinin kötü olma ihtimali var ne de kötünün iyi. Bir insan iyiyse iyidir, kötüyse kötü.

Dost ve düşman. İki zıt taraf. Ne dostun düşman olma ihtimali var ne de düşmanın dost. Bir insan senin dostunsa dostundur, düşmanınsa düşmanın.

Peki ya...

Ben ve Kayzer? Neyiz biz? Düşman mı? Dost mu? Yoldaş mı? Aynı kaderin iki mâhkumu mu? Bir dalda açan iki ayrı gül mü yoksa bir silahın namlusundan çıkan iki kurşun mu?

Neyiz ki biz? Neden kurşun onun göğsüne değil de benim göğsüme saplanmış gibi nefesim kesiliyor? Neden kan ondan değil de benden akıyormuş gibi bedenim uyuşuyor?

Neden canım yanıyor? Neden ruhum parçalanmış gibi hissediyorum?

"Kayzer..." Sesim o kadar kısık çıkmıştı ki ben bile duymakta zorlanmıştım. Tamamen ona döndüm yönümü. Belinden aşağısı hâlâ suyun içindeydi ve göğsünden akan kan suyun rengini kırmızıya boyuyordu. Sol göğsünün altındaydı yarası. Kalbinin altında, belki de kalbinde. Bilemiyordum. Tüm ihtimalleri aynı anda gözden geçiriyordu beynim, en az beş adım sonrasını düşünüyordum.

"Sen..." Hızlı adımlarla yeniden suyun içine girip yanına vardım. Kan kokusu midemi bulandırmaya başlamıştı. "Yürüyebilecek misin?" diye sorduğumda başımı kaldırıp gözlerine bakmıştım. Hiçbir ifade yoktu yüzünde, gözlerinde. Hiçbir acı kırıntısı yoktu. Acı çekmesi gerekirdi oysa değil mi? Canının yanması gerekirdi, vurulmuştu.

Belki de o kadar çok acı çekmişti ki bunu hissetmiyordu bile. Belki de onunda bedenindeki yaralar değil, ruhundaki yaralar yakıyordu canını.

Soruma cevap vermek yerine yanımdan geçip kayalıklara doğru yürüdü. Arkasından bakakaldım bir süre. Yarasının ciddiyetinin farkında mıydı?

"Kayzer... Yarana bakmam gerekiyor. Çok kan kaybediyorsun." İçinde olduğumuz su şeffaflığını yitirmiş, kırmızı rengine boyanmıştı.

Aklımı dolduran ihtimallerle içimi bir korku kapladı. Kayzer'in peşinde ilerledim suyun içinde. "Kurşun kaburgalarına zarar vermiş olabilir. Daha da kötüsü kalbine-"

"Biliyorum, Doktor." diye kesti lafımı.

"Dur o zaman! Nereye gidiyorsun?!" Sinirle bir ayağımı yere vurduğumda etrafa su sıçradı. Durup omzunun üzerinden bana baktı, Kayzer. "Hadi."

Gözlerimi devirip peşinden ilerlemeye devam ettim. Hep güçlü olmak zorundaydı değil mi? Hep sert ve soğuk olmalıydı. Her zaman bir insan olmadığını hatırlatmalıydı bana!

Sudan çıktığımızda bir kayanın dibine oturdu. Ona doğru adımlayıp yanına dizlerimin üzerine çöktüm. Üzerindeki ıslak gömleğin düğmelerini açmasına yardım ettim.

"Rahatsız olacaksan kalsın." dedi Kayzer sesine yerleştirdiği zoraki bir alayla. Canı yanıyordu ama bunu bana belli etmemek için elinden geleni yapıyordu. Ona ters bir bakış atıp üzerindeki gömleği çıkarttım ve kenara, çakıl taşlarının üzerine bıraktım. Boynundaki, benim açtığım yarada kanıyordu.

Eğilip göğsündeki yarasına daha yakından baktığımda sertçe yutkunmuştum. Çok derindi ve zaman geçtikçe kurşun daha derine iniyordu. Çok kan kaybediyordu. Bir an önce buradan gitmemiz gerekiyordu. "Hastaneye gitmemiz gerekiyor." diye aklımdakileri dile getirdim sıkıntılı bir sesle.

"Sikeyim..." diye bir küfür savurdu Kayzer sıktığı dişleri arasından. Yerden ıslak gömleği aldım ve ayağa kalkıp yeniden suya yaklaştım. Zamanla yarışıyorduk, hızlı olmamız gerekiyordu.

Kanlı gömleği suda yıkadıktan sonra doğrulup suyunu sıktım. Tekrar Kayzer'in yanına döndüğümde onun da ayağa kalktığını gördüm. Elimdeki gömleği ona uzattım. "Yarana bastır."

Ona uzattığım gömleği alıp sağ eliyle sol göğsünün altındaki yarasına bastırdı. Kurşunun kaburgasına veya kalbine zarar verip vermediğini bilmiyordum, burada da bakamazdım. Bu sadece zamanımızı azaltırdı. Kayzer güçlü durmaya çalışıyordu ama daha fazla dayanamayacağının bilincindeydim. Ne kadar güçlü olursa olsun kan kaybediyordu ve yüzünün rengi şimdiden atmaya başlamıştı.

Sağına geçip bir kolumu beline sardım ve kolunun altına girip ona destek oldum. Birlikte ormana doğru yavaş ve dikkatli adımlar atmaya başladık. Böyle bir durumdayken hareket etmesi kurşunun daha derine inmesine sebep oluyordu ama burada öylece durup ölmesini bekleyemezdik. "Kayzer." diye ismini söyleyip dikkatini çekmeye çalıştım.

"Söyle." dedi yüzüme bakmadan. Derin bir nefes alıp aklımdaki fikri söyledim: "Sen hareket ettikçe kurşun daha da derine iniyor. Sen burada kal, ben arabadan telefonumu alıp birilerini araya-"

"Hayır." diye lafımı kesti net bir sesle. "O piçler cesedimizi görmeden bırakmazlar peşimizi." Başını küçük bir açıyla eğip yüzüme baktıktan sonra yeniden önüne döndü. "Hâlâ bu ormanda bir yerdeler. Seni yalnız bırakmam. Ölürüm, bırakmam."

"Ölürsen zaten yalnı kalıyorum." dedim kısık bir sesle. Duydu ama cevap vermedi.

Birkaç dakika daha ormanın içinde, nereye gittiğimizi bilmeden ilerledik. İkimizde tek kelime etmiyorduk. Göz ucuyla Kayzer'e baktığımda yarasına bastırdığı gömlekten kan damladığını gördüm. İç çekip yeniden önüme döndüm. Öylece yürümektense bir şey yapmalıydık. Kan kaybediyordu ve bilincinin kapanmasından korkuyordum. Teni bembeyaz olmuştu.

Ve içimdeki korkuya hakim olmak giderek zorlaşıyordu.

Kaybetme korkusu...

Adım atmayı bıraktığımda Kayzer'de durdu. Kolunun altından çıkmadan göğsüne bastırdığı gömleği aldım. Sırılsıklam olmuştu. Kumaş parçasını sıktığımda parmaklarımın arasından ayaklarımızın önüne dökülen sıcak kan, ömrüm boyunca bir daha görmek istemediğim bir görüntüydü. Bunu yapmamam gerekiyordu. Kumaşı yarasından hiç kaldırmamalıydım.

Gömleği Kayzer'e uzatıp dikkatlice kolunun altından çıktım. "Sadece önüne bak, Kayzer. Gözün kaymaması gereken bir yere kayarsa seni burada bırakıp giderim." diye onu uyardıktan sonra üzerimdeki ıslak bluzun altından tuttuğum gibi yukarı kaldırdım ve üzerimden çıkardım. Sadece sütyenle kalmak üşümeme sebep olmuştu ama başka şansım yoktu. Kan akışını yavaşlatmam gerekiyordu.

Yeniden kolunun altına girdim. İlk gömleği daha sonrada çıkardığım bluzu yarasının üzerine koyup bastırdım. Kayzer'de elini elimin üzerine koyduğunda daha fazla baskı uygulamıştık yaraya. Bu, kan akışını biraz da olsa yavaşlatırdı. Tekrar yürümeye başladık ağır adımlarla.

"Zor olacak." dedi Kayzer sesinde anlam veremediğim bir tınıyla. "Zor olacak olan ne?" diye sordum şüpheyle.

"Bakmamam gereken yere bakmamak." dedi muzip bir sesle. Kaşlarımı çatıp tırnaklarımı elimin altındaki tenine geçirdim ama hissetmediğine emindim. Kasları çok sertti. "Elimde kalırsın, Kayzer." dedim net bir sesle.

Başını eğip yüzüme baktı. Yüzünde acı çeken bir ifadenin yanı sıra eğlenen bir ifade de vardı. "Emin ol elinde kalmak isterim, Doktor."

Gözlerimi kaçırıp başımı önüme eğdim. "Geberip gideceksin ama aklın hâlâ bel altında." Söylediklerinde ciddi olmadığı biliyordum ama yinede rahatsız ediyordu.

"Con una dea così bella accanto a me, potrebbe essere altrimenti?" ("Yanımda böyle güzel bir tanrıça varken başka yerde olması mümkün mü?") dediğinde kafamı kaldırıp yüzüne baktım. O ise zaten bana bakıyordu, gözlerini anında gözlerime kilitlemişti. "Ne dedin, anlamadım?" diye sordum yürümeye devam ederken. Hafifçe omuz silkip cevap vermeyeceğini belli edercesine dudaklarını birbirine bastırdı.

"Pislik." Yeniden önüme döndüm. Ne dediğini merak ediyordum. İtalyanca veya İspanyolcaydı tahminimce, bu dil Kayzer'in ağzına çok yakışıyordu. Aksanıyla tamamlanıyor ve kulakta çok hoş bir tını bırakıyordu.

Biraz daha yürüdükten sonra karşımıza oldukça eski, kulübe benzeri bir yapı çıktı. Ormanın ortasında böyle bir şeyle karşılaştığımız için içimde bir tedirginlik vardı ama içeride bize yardım edebilecek birisi olduğu düşüncesi umutlanmama sebep olmuştu.

İkimizde adım atmayı bırakıp kulübeye baktık. "Güvenli mi?" Yan gözle Kayzer'e baktığımda kulübeyi incelediğini gördüm. Yüzünde düşünceli bir ifade vardı. "Kimse yok içeride." dedi kendinden emin bir sesle. Yeniden kulübeye baktım. Nasıl anlamıştı ki kimsenin olup olmadığını?

"Girip bakalım, telefon falan buluruz belki." dediğimde yeniden adım atmaya başlamıştık. Ne yapacağımı bilmiyordum. Kayzer'in yarasına burada yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Yarası basit bir yara değildi. Buraya kadar dayanabilmesi bile bir mucizeydi.

Bugünün bir an önce bitmesini istiyorum.

Adımlarımızın tok sesi yankılandı ahşap zeminde. Kayzer'den ayrılıp kulübenin eski, ahşap kapısının yanına gittim ve elimi kaldırıp birkaç kez tıklattım. Dokunduğum yerden toz kalkıyordu. Geriye doğru bir adım atıp kapının açılmasını bekledim ama hiçbir şey olmadı.

"Sana kimsenin olmadığını söylemiştim." diye homurdandı, Kayzer arkamdan.

Burnumdan soluduğum nefesi titrekçe ağzımdan verdikten sonra yeniden kapıya yaklaştım. Açmam için bir kolu bile yoktu kapının. Omzumu yaslayıp hafifçe ittirdim ve gıcırdayarak geriye doğru açıldı.

Kendimi korku filmindeymiş gibi hissediyordum.

Keşke şuradan bir yerden birisi çıkıpta 'Kestik!' diye bağırsaydı.

İçeriye doğru bir adım attığımda yerden havalanan toz yüzümü buruşturmama sebep oldu. Buraya uzun bir süredir kimse uğramıyor gibiydi. İçeride eski bir sedir, pastan mıhtemelen delinen bir soba ve mutfak tezgâhı benzeri bir tezgâh vardı. Tezgâhın altındaki çekmecelerde işimize yarar bir şeyler bulmak umuduyla o tarafa ilerledim ve ilk çekmeceyi açtım. Biri büyük, diğeri küçük olmak üzere iki bıçak vardı.

Kayzer sinirlerimi bozarsa işime yarardı.

Parmak uçlarımda yükselip tezgâhın üzerindeki dolabın kapağını açtım. Küçük, siyah bir fare hızla dolabın arkasındaki bir deliğe girdi. Homurdanarak dolabın içindeki eski tencere benzeri şeyi alıp tezgâhın üzerine koydum. Bir adım yana kayıp diğer dolabında kapağını açtım. Burada da paslanmış demir bir kutu vardı. Kutuyu güçlükle çekip tezgâhın üzerine indirdim. Ağırdı. Kapağını zorlayarak açtığımda içinde bir top iplik ve makas olduğunu gördüm.

Pekâlâ bu ıvır zıvırlar hiçbir halta yaramazdı.

Sakin kalmak adına derin bir nefes alıp arkamı döndüğümde Kayzer'in sedire oturduğunu gördüm. Göğsü, aldığı nefeslerle inip kalkıyordu ve kumaşları göğsüne bastırmayı bırakmıştı. "Kurşunu çıkarmak zorundayız." dedi kısık bir sesle.

Kaşlarımı çatıp hızlı adımlarla yanına vardım. "Saçmalama, yarana bastır şunları." Sedire koyduğu kumaşları alıp yeniden yarasına bastırdım.

"Doktor." Yarasına kumaşları bastırdığım elimin bileğini tuttu. "Ciddiyim, kurşunu çıkartmaktan başka şansımız yok."

Kolumu kendime çekip temasından kurtuldum. "Dalga mı geçiyorsun sen benimle? Elimle mi çıkartayım kurşunu?" Kan kaybından aklı vazifesini yerine getiremiyordu anlaşılan, saçmalamaya başlamıştı.

"Bildiğin şeyleri anlattırma bana." dedi dişlerinin arasından, otoriter bir sesle. "Kurşun gittikçe derine iniyor ve kan kaybediyorum. Kurşunu çıkartıp yarayı kapatmamız gerekiyor. Sen yapmayacaksan nasıl yapılacağını öğret, ben yapayım."

Şaşkınlıkla söylediklerini dinledim, sindirmeye çalıştım. Bu adam ne söylediğini biliyor muydu? Yarasının ciddiyetinin farkında değil miydi hâlâ? Aklı yerinde miydi bunları söylerken?

Doğrulup kollarımı iki yana açtım ve bulunduğumuz kulübeyi gösterdim. "Nerede olduğumuzun farkında mısın sen?" diye soludum hayretle. "Ameliyathaneye falan mı benziyor? Eldiven bile yok, Kayzer." Kendime hakim olmak adına dilimi ısırdım ama nafileydi. Kayışlar kopmuştu. "Bistüri, ekartör, penset, klemp... Yok hiçbiri! Ne yapayım? Elimle mi tutup çıkartayım kurşunu?" Sinirle gülüp işaret parmağımla tezgâhın üzerindeki içinde iplik ve makas olan kutuyu gösterdim. "Onlarla da kapatırım yaranı, ha?"

Bir şey söylemedi, gözlerime baktı sadece. Ciddiydi. Gerçekten kurşunu çıkartmamı istiyordu benden. Bu söylediği şeyin imkânı yoktu!

"Yapmayacaksan nasıl yapılacağını göster." dedi benim aksime gayet sakin bir sesle. Sinirle ellerimi ıslak saçlarımdan geçirdim. Anlamıyordu. Çocuğa anlatır gibi anlatıyordum ama yine de anlamıyordu. "Kurşunu burada çıkarmamızın imkânsız olduğunu sen de biliyorsun, Kayzer. Neden inat ediyorsun?" Sürekli dilimi ısırarak veya tırnaklarımı avuç içlerime geçirerek kendime sakin olmam gerektiğini hatırlatmaya çalışıyordum ama karşımda Kayzer gibi bir adam varken bu oldukça zordu.

Doğrulup başını eğdi ve kan akan yarasına baktı. "Nasıl yapacağımı söylersen yapabilirim."

Sabır dilenir gibi sertçe nefes verdim. "Lan, basmıyor mu kafan senin?! Kurşun sıyırmamış, Kayzer! Bedenine girmiş, kalbinin altına saplanmış, içinde o senin içinde! Kaburgalarına zarar vermiş olabilir, kalbine zarar vermiş olabilir!" Daha nasıl anlatayım ben ya! Daha ne diyeyim?! "Hastanede olsak bile çok zor olan bir operasyonken sen bana diyorsun ki bu kulübede, hiçbir tıbbi malzeme kullanmadan yap. Bende insanım, özel güçlerim falan yok!" Bağırdığım için kurumuş boğazım yanmaya başlamıştı.

"Bitti mi?" diye sordu, Kayzer ciddi bir ses tonuyla. Yine dinlememişti söylediklerimi, yine umursamamıştı. Aynı evlendiğimiz o lanet günkü adama dönüşmüştü. Bana kurşunu çıkartıp çıkartamayacağımı sormuyordu, çıkaratacaksın diyordu ve beni buna zorunlu kılıyordu. Onu burada bırakıp gidemeyeceğimi biliyordu, onu ölüme terk edemeyeceğimi biliyordu.

"Ölürsün." Yaşadığım çaresizlikten dolayı gözlerim dolmaya başlamıştı. Olumsuz anlamda başımı salladım. "Dayanamazsın; kalbin durur, iç kanama geçirirsin, canın yanar, ölürsün."

"Kurtulursun işte." Konuşurken gözlerimin içine bakıyordu. "Kurtulursun benden, biter kâbusun. Serkan'a geri dönersin, dünden razı zaten. Yeniden ailenin yanına gidersin, baban da çıkar orataya, mutlu bir hayatın olur." dedi acımasızca. "Ölürsem hiçbir şey değişmez ki hayatında. Dünya bir pislikten daha kurtulmuş olur sadece."

Sağ gözümden akan yaşı elimin tersiyle sertçe sildim. Haklıydı, ölmesi benim kurtuluşum olurdu. O halde neden ölmemesi için çabalıyordum ki? Çünkü insandım. Çünkü sızlayan bir kalbim ve vicdanım vardı, duygularım vardı. Her ne kadar böyle olmasını istemesemde yapım buydu. Ben Kayzer değildim ve asla da olmayacaktım.

Ona arkamı dönüp tekrardan tezgâhın yanına gittim. Parmak uçlarımda yükselip açmadığım dolapları da açtım ve teker teker içlerine baktım. Bulabildiğim tek şey, bir tencere dahaydı.

Bunlarla o kurşunu çıkartamazdım ki.

İç çekip tezgâhın üzerimdekilere kısa bir göz gezdirdim. İki tencere, iki körelmiş bıçak, iğne, iplik ve makas. Bir umut, musluğun vanasını çevirdiğimde akan su yüzümde kısa süreli bir gülümsemenin oluşmasına sebep oldu. Elimi uzatıp akan suya değdirdim ve temiz olup olmadığını kontrol ettim. Hafifçe eğilip suyu kokladıktan sonra da emin olmuştum.

Bulduğum her şeyi suda yıkadıktan sonra tencerelerden birini suyla doldurdum. Bıçakları, makası ve hafif eğilmiş iğneyi su dolu tencerenin içine bıraktım. Tencereyi alıp kulübenin içinde adımladım ve sobanın üzerine koydum. Ciddi ciddi elimdeki malzemelerle o kurşunu çıkartacaktım. Onun ölme ihtimalini göze alarak yapacaktım bunu çünkü haklıydı, eğer ölürse hayatımdaki tüm sorunlar çözülürdü.

Bu yalana o inanmışsa ben de inanabilirdim.

Hızlıca sobanın kapağını açıp içine baktım. Odun ve çöplerle doluydu, işimi görürdü. Hızlı adımlarla Kayzer'in yanına gidip öne doğru eğildim ve ceplerini kontrol ettim. Elime gelen çakmağı alıp yeniden sobanın yanına vardım. Çakmağın bir şekilde yanmasını sağlamalıydım. Parmaklarım arasında çevirip ucunu pantolonuma sürttüm. Çakmağı kuruladıktan sonra yaktığımda yüzümü aydınlatan ateş, yirmi yıl önce hayatımı karartırken şimdi yaşadığım çaresizliğin karanlığını aydınlatan tek ışıktı. Bir saniye bile beklemrden çakmağı sobanın içine attım ve içindeki çöplerin tutuştuğunu izledim.

Ateşten değil; yanmaktan, yakmaktan korkardım ve ikisini de defalarca kez yaşamıştım.

Yandıkça yakmak istiyordum. Altan annemi yakmıştı ben onu. Altan beni yakmıştı ben konuşmayarak dedemleri. Kayzer beni yakmıştı ben sevdiğim adamı, ailemi. İçimde biriktirdiklerim beni yakmıştı ben çocukluğumu ve masumluğumu.

Kayzer'in dudaklarından hırıltılı bir nefes döküldüğünde omzumun üzerinden ona baktım. Gözlerini kapatmış, başını sediririn sırtına yaslamıştı. Göğsü zorla aldığı nefeslerle inip kalkıyordu ve ten rengi bembeyazdı. Ruh gibiydi. Çıplak göğsü yaralarından akan kanlarla kırmızıya boyanmıştı.

Yanan ateşe son bir kez bakıp seri adımlarla yanına vardım. Elindeki bezleri alıp tekrar kanını sıktım ve göğsüne bastırdım. "Duyuyor musun beni?" diye sorduğumda omzundan dürtmüştüm. Bilincinin kapanmaması gerekiyordu, bu durumdayken böyle bir şeyin yaşanması onu ölüme sürüklerdi.

Kan akan dudaklarına belli belirsiz bir gülümseme yerleşti. "Duyuyorum." Bu haline rağmen sesi her zamanki gibi otoriter ve güçlü çıkıyordu. Gözlerini açtığında kendi yansımamı gördüm kahverenginin en açık tonu olan harelerinde. Yutkundum sertçe. Kayzer, yaralı olmasına rağmen güçlü görünüyordu. Ben güçlü görünmeme rağmen yaralı gibiydim. Nefes almakta zorlanıyordum, aynı zamanda da yanıyordum. Ya ona bir şey olursa, ya ölürse düşüncesi beynimin içinde yankılandıkça delirir gibi oluyordum. Korkuyordum. Kayzer ölürse diye deli gibi korkuyordum ama nedenini açıklayamıyordum kendime. Sanki onun kalbi durursa benimkisi de atmayı bırakacaktı. Nefes almayı bıraksa bende son nefesimi verecektim.

Neden?

Gözlerimi kapatıp sertçe yutkundum yeniden. Aklım karışıyordu, Kayzer aklımı karıştırıyordu. İnatla reddettiklerimi, kendime bile itiraf edemediklerimi sürekli yüzüme vuruyordu. Her hareketi, aklımda bir deprem yaratıyor ve ortalığı mahşer alanına çeviriyordu. Çırpındıkça batıyordum bu bataklığa, kopmak istedikçe bağlanıyordum ona. Ne yaparsam yapayım tüm yollarımın sonunda o vardı, tüm yollarım ona çıkıyordu.

Bu daha önce hiç tatmadığım bir duyguydu. Tüm benliğimi sarmış, kalbimi ve beynimi aynı anda hem öldürüyor, hem de yaşatıyordu.

Aniden gelen dürtüyle gözlerimi açıp omzumun üzerinden sobanın üzerine baktım. Tenceredeki, içinde bıçakların, iğnenin ve makasın olduğu su kaynamaya başlamıştı. İç çektiğimde doğruldum ve Kayzer'in yarasına bastırdığım kumaşlardan birini aldım. Sobanın yanına yaklaştım ve kumaşla tencerenin kulplarından tutup kaldırdım. Tezgâhın yanına gidip tencereyi üzerine bıraktım. Diğer tencereyi soğuk suyla doldurduğumda tamamen bu işe odaklanmıştım. Kanlı bezi musluğun altında yıkayıp üzerindeki kandan tamamen arındırdım. Bezin ucundan tutup sıcak suya daldırdım, suyun içindeki her şeyi alıp soğuk suyun içine bıraktım teker teker. Böyle yaparak kullanacağım şeyleri mikroplardan arındırmıştım. Öyle bir yaranın iltihap kapması isteyeceğim en son şeydi.

Sıcak suyu lavaboya boşaltıp tencereyi yeniden suyla doldurdum ve su dolu tencereyi kaynaması için tekrar sobanın üzerine koydum. Sobanın yaydığı sıcaklık, yaşadığım stres ve aklımdaki düşünceler terlememe sebep olmuştu. Alnımda boncuk boncuk terler birikmiş ve nemli saçlarım enseme yapışmıştı.

Sertçe nefes verip soğukkanlılığımı korumaya çalıştım. Yalnızdım, benim yerime sakin kalacak birisi yoktu. O kurşunu burada çıkartmak zor olacaktı ama bunu sanki basit bir ameliyattaymışız gibi halletmem gerekiyordu. Kayzer'in hayatı bana bağlıydı ve yaşadığım en ufak panikte o hayatı söndürürdüm. Bunun olmasını istemiyordum.

Ellerimi saçlarıma götürüp toka kullanmadan dağınık bir topuz yaptım. Dağılması fazla zaman almazdı ama en azından şu an topluydu. Tezgâhın üzerindeki tencereyi alıp Kayzer'in yanına gittim. Tencereyi sedirin dibine bıraktım ve doğruldum. "Yere uzanman gerekiyor." dediğimde Kayzer'in kolundan tutmuş, ona doğrulmasında yardımcı olmuştum.

Hiçbir şey söylemeden doğruldu ve dikkatli bir şekilde aşağı kaydı yardımımla. Tamamen zemine uzandığında doğruldum ve gidip sobanın üzerindeki suyu aldım ve yere koydum. Kullanacağım tüm malzemeleri soluna dizmiştim. Ben de soluna diz çöktüğümde artık başlamamak için bir sebep yoktu. Derin bir nefes alıp gerginliğimi üzerimden atmaya çalıştım. Şu an fakültede öğretilen hiçbir bilgi işime yaramazdı. Kendi çabalarımla, en az hasar vererek yapmalıydım bu işi yoksa kurşun giderek kalbine saplanırdı ve bu da dönüşü olmayan bir yola sürüklenmemize sebep olurdu.

Kayzer'in göğsündeki kandan sırılsıklam olmuş kumaşı aldım ve hafif yana dönerek tüm gücümle sıktım. Sıcak kan avuçlarıma doldu, parmaklarımın arasından ahşap zemine döküldü. Midemin bulantısını umursamamaya çalışarak elimdeki bezi sıcak suya soktum ve yıkadım. Bunu yaparken bir yandanda Kayzer'in yüzüne kaçamak bakışlar atarak kontrol ediyordum. "Biliyorum, zor olacak ama dur dediğinde durmayacağım, hızlı olmam gerekiyor ve senden istediğim şey uyumamaya çalışman." Bezin suyunu sıkıp yarasının etrafını ve üzerini temizledim nazikçe. "Benimle konuşabilirsin uyumamak için."

Göz ucuyla yüzüne baktığımda yüzümü izlediğini gördüm. Gözleri, anında yakalamıştı gözlerimi. "Bir şey soracağım ama dürüst cevap vereceksin." dedi kısık, hırıltılı bir sesle. "Rol yapmadan."

Gözlerimi yeniden yarasına indirip işime odaklandım. "Sor?" Ne soracağı şu an gram umrumda değildi ama bir şekilde onu konuşturup bilincini açık tutmalıydım.

"Ölürsem..." Öksürdüğünde aralık dudaklarından sızan kana takıldı gözlerim. Acele etmeliydim, zamanım giderek daralıyordu. "Ağlar mısın?" diye tamamladı zorlukla sorusunu.

Sanki komik bir şey söylemiş gibi gülümsedim. Sahteydi bu gülümseme ama gerçekçi olması için çabalıyordum. "Gözlerim dolar, Al Capone... Ama mutluluktan."

Ağlayamam, Kayzer. Onu bile yapamam ölürsen.

Elimdeki bezi suyun içine bıraktım ve diğer tenceredeki iki bıçağı aldım. İkisininde keskinliğini kontrol ettim ama ikisininde durumu birbirinden vahimdi. "Haklısını, ölmen işime gelir. Kurtulurum bu cehennemden." İki bıçağın uçlarını hızlıca birbirine sürtmeye başladığımda oluşan metalik ses doldurdu kulübenin içini. "Serkan'a giderim, her şeyi anlatırım. Anlayışlı birisi zaten aramızı düzeltiriz ve yarım kalan hikâyemizi tamamlarız." Bıçakları birbirine sürtmeyi bırakıp keskinliklerini kontrol etmek için kontrol ettim. Olmuştu. Küçük olan bıçağı alıp karnının üzerine koydum ve elimde büyük bıçakla ayağa kalktım. Hızlı adımlarla sobanın yanına vardım ve bıçağı üzerine bıraktım. Kurşunu çıkarttıktan sonra dağlamak için kullanmayı planlıyordum. Bunu yapmak benim için zor olacaktı, hatta yapabileceğimden bile emin değildim. Nasıl yakardım ki, Kayzer'i?

"Evleniriz." dediğimde yeniden sol tarafına, zemine diz çökmüştüm. "Sonuç olarak sen öldüğünde ben tekrar bekâr oluyorum. Dedemlerle de düzeltirim aramı. Dürüst olduğumda, bu evliliğe zorlandığımı anlattığımda onlar da anlarlar beni." Karnının üzerine koyduğum bıçağı elime aldım ve kalbinin altındaki kurşunun oluşturduğu deliği dikkatlice, bıçakla keserek büyüttüm. Bunu yaptığımda canı yanmış olacakki dişlerini alt dudağına geçirmişti. "Altan'da çıkar ortaya." Yüzüme zoraki bir tebessüm yerleştirdim. "Bizim çocuklarımızı, torunlarını sever..." Kendime yeterli alanı açtıktan sonra bıçağı yeniden karnının üzerine bıraktım ve öne doğru eğildim. Tahtayla kapatılmış pencereden içeri sızan ikindi güneşinin ışıklarıyla görebildiğim kadarıyla kurşun iki kaburgasının arasındaydı. Kıl payı kurtulmuştu. Kurşun kaburgalarından birini parçaladığında parçalar ciğerine batardı. Böyle bir durumun sonunu düşünmek bile istemiyordum.

"Kaç çocuk..." dedi Kayzer. Çektiği acıdan kesik kesik konuşuyor, aldığı nefeslerden dolayı burun delikleri küçülüp büyüyordu. "Kaç çocuk yaparsınız?"

Hafifçe omuz silkip eğri iğneyi aldım elime. Az bir güç uygulayarak düzelttim. "Serkan'da, ben de seviyoruz çocukları. Anne-baba olmak zor tabii ama iki ya da üç tane." Tekrar öne doğru eğildim ve iğneyi penset gibi kullanıp kurşunun çevresindeki dokuları açığa çıkardım. Bunu yaparken oldukça zorlanmıştım.

"Erkek mi olsun istersin, kız mı çocukların? Veya... Kaçı kız, kaçı erkek?" Titrek bir soluk çekti ciğerlerine. Canı yanıyordu ve artık dayanamıyordu. Dişlerini sürekli dudaklarına geçirdiğinden dolayı yara olmuş, morarmıştı. Çenesi sürekli kasılıyordu. Boynundaki ve alnındaki damarları derisinden kopacakmış gibi belirginleşiyordu.

"Düşünmedim hiç..." İğneyi yarasından çıkartıp sıcak su dolu tencereye attım. Bıraktığım bezi yeniden elime aldım ve yarasını temizleyerek alanın görünür kalmasını sağladım. "Evlat sonuçta, cinsiyeti farkeder mi?" Alnımdaki teri çıplak omzuma silip ayağa kalktım. Geriye kurşunu çıkartmak ve yarayı kapatmak kalmıştı. Kayzer'i ve beni zorlayacak asıl kısım burası olacaktı.

"Haklısın, cinsiyeti farketmez. Evlat... Olması yeter..." dediğinde sobanın yanına varmıştım. Elimdeki bezle bıçağın sapından tutup elime aldım ve yeniden eski yerime geçtim, dizlerimin üzerine çöktüm.

Söylediklerimin hepsi yalandı, rol yapmıştım. Kayzer ölürse hayatım söylediğim gibi olmazdı. Hiçbir şey yaşanmamış gibi davranamazdım. Atlatamazdım ki onu. Unutamazdım ve unutmak içinde kendi kafama sıkardım. Her gün ölmektense bir gün ölür ve bu işkenceyi sonlandırırdım. "Peki sen?" diye sorduğumda birazdan yapacağım şey için kendimi hazırlıyordum. Elimle tutup kurşunu çıkartacaktım. Şaka gibi geliyordu ama apaçık bir gerçekti. "Sen, ben ölsem ağlar mıydın?"

"Ağlamazdım." dedi net bir sesle. "Ağlatmadan ağlamazdım."

Tek kaşımı kaldırıp bezle yarasından akan kanı temizledim yine. Kan aralıksız akıyordu ve kurşunu çıkarttığımda hızı artacaktı. Bu yüzden bir elimde ısıdan rengi nar gibi kızaran bıçakla hazır bekliyordum. Kurşunu çıkartır çıkartmaz yarasını dağlamak için. "İntikamımı almadan yaşamazdın acını, öyle mi?" Kayzer'in sesi beni rahatlattığından ona sorular sorarak konuşturmaya çalışıyordum. Ne hakkında konuştuğumuz umrumda değildi, sorduğum soruların saçmalığının farkındaydım. "Ya öldüren sensen? Kimden alacaksın, intikamımı?"

Soruma cevap vermek yerine derin bir nefes aldı. "Çıkart şunu, Doktor." dedi artık daha fazla dayanamıyormuş gibi. Dudaklarımı birbirine bastırıp nefes alamıyormuş gibi bir nefes çektim ciğerlerime. Kanın o iğrenç kokusunu soludum.

Hadi, Işık. Bitir başladığın işi.

Öne doğru eğildiğimde burnumun direği sızlamaya başlamıştı. Dolan gözlerimi umursamadan işaret, orta ve baş parmağımı yarasından içeri soktum. Kanın sıcaklığını ve etini parmaklarımın uçlarında hissediyordum. Midem ağzıma geliyordu. Hissetmek istemiyordum ama hissediyordum.

Kayzer'in dudaklarından acı dolu bir inilti koptuğunda sağ gözümden akan yaşa engel olamadım. "Bitti, bitti, bitti..." dedim ama buna Kayzer'den çok kendimi inandırmaya çalışıyormuş gibi çıkmıştı sesim.

Parmak uçlarım sert bir şeye dokunduğunda gözyaşları yanaklarımı ıslatıyordu. "Dayan, Kayzer.... Yalvarırım, dayan..." Dokunduğum kurşunu parmaklarımın arasına aldığımda nefes nefese kalmıştım. Kayzer ise iradesini kaybetmişti. Sabit durmaya çalışıyor ama çektiği acıyla dizlerini kırıp kendine çekiyor, sonra yeniden uzatıyordu.

Derin bir nefes aldım ve yarasının içindeki elimi dikkatle ama hızla kendime doğru çektim. Bu hareketimle birlikte yarasından fışkıran kan; yüzüme, boynuma ve göğsüme bulaşmıştı. Bir saniye bile beklemeden sol elimdeki kızgın bıçağı yarasının üzerine bastırdım. Duyduğum o lanet ses ve soluduğum o koku yirmi yıl öncesine götürdü beni. Annemin haykırışları yankılandı kulaklarımda, duman kokusu küle çevirdi ciğerlerimi. Belimdeki yanık izi sızlamaya başladığında acı dolu bir inilti firar etti dudaklarımdan.

Psikolojikti, yirmi yıl önce oluşmuştu, hâlâ sızlaması imkânsızdı ama sızlıyordu işte.

Yirmi yıl sonra, yirmi sekiz yaşında, sekiz yaşındaki o küçük kız çocuğu gibi yandım yeniden.

Karanlığı aydınlatmak için ışığı yakmak gerekirdi. Işık'ı yakmak.

"Ben de dikmek yerine dağlasaydım yaranı..." Kayzer'in bir inilti gibi çıkan sesini duyduğumda beni içine çeken geçmişten sıyrılıp ana döndüm. "Yaksaydım, yaşardın değil mi?" Kelimeler hırıltılı bir nefes hâlinde dökülüyordu dudaklarından ve ben hiçbi şey anlamıyordum.

Soğuyan bıçağı yarasından çektim ama hâlâ elimde tutmaya devam ettim. Benimle konuşmuyordu, kendi kendiyle bir savaş veriyordu. "Kayzer?" diye soludum ismini. Cevap vermedi. Hareket etmeyi bırakmıştı, gözlerini zor açık tutuyordu; gözbebekleri kayıyor, geriye bir tek beyaz kısım kalıyordu. Bıçağı gelişi güzel kulübenin içine fırlatıp ellerimle yüzünü tuttum. Burada olduğumu hissetmeliydi. Daldığı boşluktan çıkmalıydı. "Kayzer, ben buradayım, yanındayım." Gözyaşlarım yüzümdeki kanı temizliyordu. "Lütfen kendine gel." diye yalvardım ona. "Kayzer!" Haykırdığım ismi yankılandı kulübenin içinde.

"Ölmezdin, yaşardın." dedi kesik kesik. "Dikiş atmak yerine dağlasaydım yaranı, yaşardın..." Daha fazla dayanamayıp gözlerini kapattı ve başı sola doğru elimin içine düştü.

"Hayır, hayır, hayır!" Ellerimi yüzünden çekip kulağımı çıplak göğsüne, kalbinin üzerine yasladım. Kalp atışlarını duymak için nefesimi tuttum, kendi kalbimin sesini susturmak istedim ama yoktu. Hiçbir şey duymuyordum, nabız yoktu. Kalbi durmuştu.

"Yapma, bana bunu yapma!" Doğrulup titreyen elimi burnuyla dudakları arasına tuttum. Tek bir nefes alsa yeterdi ama o da yoktu. Nefeste almıyordu.

"Kayzer..." Ellerimi kalbinin üzerinde birleştirdim ve avuç içimi düzenli aralıklarla göğsüne bastırdım. "Ölemezsin, benim ellerimde ölemezsin!" Topladığım saçlarım dağılmış, omzuma ve önüme düşmüştü. Kollarım ve omuzlarım ağırmaya başlamış, avuç içlerim uyuşmaya başlamıştı ama elimin altında hiçbir yaşam belirtisi yoktu. "Yalvarırım, Kayzer. Nefes al." Sessiz bir yakarış gibi dökülmüştü kelimeler dudaklarımdan. Gözyaşlarım durmaksızın akıyordu ve önümü bile göremiyordum. Açıkçası görmeye ihtiyacımda yoktu. İhtiyacım olan tek şey çok hafifte olsa bir kıpırtıydı.

Ama yoktu.

Kalp masajı yapmaya devam ettikçe umutlarım birer birer sönüyordu. Ölmüş olma ihtimalini kabullenemiyordum, dönmek zorundaydı. Yaşayamazdım ki ondan sonra ben, kaldıramazdım bunu. Ellerimin altında can veremezdi.

Saniyeler, saatler gibi ağır ağır işliyordu. Nefes nefese kalmıştım. Yaşadığına dair tüm umutlarım tükenmişti ama bedenime söz geçiremiyor, aynı tempoda kalp masajı yapmaya ısrarla devam ediyordum. "Yalvarırım, nefes al." Bir hafta önce sevdiklerimi öldürmesin diye yalvardığım adama şimdi ölmesin diye yalvarıyordum. "Hani söz konu Kayzer Toralı olduğunda imkânsızın bile bir sınırı vardı? Nerede o sınır?" Geri gelmesi imkânsızdı.

Sonunda pes edip kalp masajı yapmayı bıraktım. Bitmişti. Kâbusum sonlanmıştı, cehennemden kurtulmuştum ama ben o kâbusu da o cehennemi de yaşamaya hazırlamıştım kendimi. Neden bitmişti ki daha yeni başlamışken? Neden canım bu kadar çok yanıyordu?

Tanıdıktı bu acı. Annemde de bu kadar büyük bir yangın başlamıştı içimde. Su istemiştim ama kimse vermemişti çünkü bu yangını söndürebilecek kişi bir daha geri dönmemek üzere gitmişti.

Adını kanla yazmıştım kaderime.

Usulca geriye kayıp öne doğru eğildim ve alnımı Kayzer'in kanlı göğsüne yasladım. Kan ve yanık kokusu burnuma dolarken kalp atışlarının sesi de kulaklarıma doldu. Bir anlık afallamayla nefesimi tuttum duyduklarımın gerçek olup olmadığını anlamak için. Evet, kalbi atıyordu! Zayıftı ama çarpıyordu!

"Nefret ediyorum senden, pislik herif!" dedim gülerek. Doğrulup elimi burnuna tuttum. Parmak uçlarıma çarpan sıcak nefesiyle içim huzurla doldu. Kayzer'in yüzünün her bir köşesini öpmem istedim ama yapmadım bunu. Ağırlığımı üzerine vermeden kulağım, göğsüne denk gelecek şekilde uzandım ve kalp atışlarını dinledim. Dünyadaki tüm seslere bedeldi kalbinin sesi.

Annemin, unuttuğum sesine bile.

༻༺

Yazar'ın Anlatımıyla,

Gergin bir sessizlik vardı Solman ailesinin evinde. Herkes tüm işlerini iptal etmiş, salonun içinde farklı yerlere dağılmışlardı. Hiç kimse ağzını açıpta sesini çıkartamıyordu. Öyle ki iki yaşındaki Miray bile annesinin kucağında sessiz sessiz oturuyordu.

Işık'ın evden ayrılışının üzerinden dört saat geçmişti.

Sıkıntılı bir nefes verdi, Asaf. İçi yanıyordu. Öfke, hüzün, hayal kırıklığı... Tüm bu duyguları ve daha fazlasını aynı anda yaşıyordu yaşlı kalbi. Düşünüyordu ve düşündükçe delirecek gibi oluyordu. Çiçeği neden böyle bir şey yapmıştı?

"Oğlum, bir dur!" Salonun dışından gelen Meryem'in çaresiz sesiyle herkes başını o tarafa çevirdi. "Demir," dedi Meryem salonun kapısında belirdiği anda. "Bir şey yap. Eren gidiyor."

Kaşlarını çatıp oturduğu koltuktan kalktı, Demir. Öfkesine hakim olmaya çalışıyordu yoksa oğluyla bozuk olan arasını iyice bozacaktı. "Eren." diye seslendi salondan kapıdan çıkmak üzere olan oğluna.

Kapının kolundan çekti elini, Eren. Aldığı derin nefesle geniş omuzları kalkıp indi. Arkasını dönüp yaşlı gözlerle onu izleyen annesine bir bakış atıp salona doğru adımladı. Salonun kapısının önüne geldiğinde durdu ve içerideki ailesine baktı. Hepsinin bu hüznünün yalan olduğunu düşünüyordu. Yeşil hareleri ayakta duran babasını bulduğunda kendine engel olamayarak yutkundu. "Ne var?" diye sordu düz bir sesle.

Oğlunun elindeki küçük valize baktı, Demir. İki yanındaki elleri yumruk oldu. "Nereye?" Aynı Eren gibi duygusuz çıkmıştı sesi.

"Geldiğim yere." Bir saniye bile beklemeden cevap vermişti babasının sorusuna.

"Ailen bu haldeyken gitmeye utanmıyor musun?" diye sordu bu seferde Demir. Kendine hakim olması giderek zorlaşıyordu.

"Aile?" Ortamın gerginliğine inat alayla güldü, Eren. "Kardeşimi piçin tekine satan bu aile sikimde bile değil!" diye parladı bir anda. Hep böyleydi, sinirlerine hakim olmaya çalışsa da olamaz, sonrasında da pişman olurdu.

"Ağzını topla." dedi dişlerinin arasından, Demir. Bu kadar insanın içinde oğluyla kavga etmek istemiyordu ama Eren onu çok zorluyordu. "Ne, yalan mı?!" diye bağırdı, Eren. "Satmadınız mı, Işık'ı?" Son bir haftadır suç ortağının değişimini görüyordu. Bir sorun olduğunu biliyordu, soruyordu ama cevap alamıyordu.

Oysa Boncuk, Civciv'e hiç yalan söylemezdi.

"Kendi ellerinizle yaktınız siz kendi öz kızınızı!" Sinirden çenesi seğiriyordu. "Ne uğruna sattınız, kardeşimi?"

"Kimseyi sattığımız yok bizim!" Asaf bir anda oturduğu yerden kalktığında konuşmaya devam etmedi, Eren. Söyleyecek çok şeyi vardı ama yuttu yine her zamanki gibi. Ailesine son bir bakış atıp hızlı ve sert adımlarla önce salondan daha sonra da evden çıktı. Bu, dedesinin evine son gelişiydi. Bir daha asla ayak basmayacaktı buraya.

Pişmandı. O adamla gidersen seni de silerim, demişti kardeşine. Dili kopsaydı da sarf etmeseydi o cümleyi. Işık'ın gözlerindeki o çaresizlik aklına geldikçe bir yumru oturuyordu boğazına ve uzun bir süre kalkmıyordu.

Bugün yaşanan olaylar bir kez daha ailesinden ve doğduğu evden nefret etmesine sebep olmuştu ama her ne kadar nefret ederse etsin kopamıyordu onlardan. İnsan bağlarından kopamazdı çünkü. Aklı inkâr etse de kalbi doğrulardı.

Selam! Nasılsınız????

Nasıldı bölüm?

Yazım yanlışım varsa affola.

Benim için epey zorlayıcı bir bölümdü. Bölüm ve son haftaların hareketliliği birleşince mentalim bayağı bir zorlandı.

(Kayzer'in kalbinin durduğu sahneyi oyun havası dinleyerek yazdım, gerisini siz düşünün yani. 😶🌫️😶🌫️😶)

Bu bölümde hem Işık'ın hem de Kayzer'in travmalarıyla uğraştık. 😮💨

Sizce, Kayzer kalbi durmadan önceki sözleri kimi düşünerek söylemişti? Tahminleriniz hemen, buraya!

Peki ya Eren'imin dertleri? Gerçekten ailenizle aranız açıksa hayatınız berbat bir hâl alıyor...

Neyseki Eren'i teselli edecek bir Elzem'imiz var. ✨✨

Kendinize iyi bakın, haftaya kadar! Seviliyorsunuz ✨🌹💙

İnstagram: z1books veya heralevs