6. bölüm / 6
Adı Konulmamış YalanlarBölüm 5
Bölümler 6Şu an: Bölüm 5
- 1 Giriş298 kelime
- 2 Bölüm 11.900 kelime
- 3 Bölüm 24.444 kelime
- 4 Bölüm 33.579 kelime
- 5 Bölüm 42.549 kelime
- 6 Bölüm 54.526 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Emir’in arkadaşları olduğunu biliyordum.
Böyle bir adamın arkadaşsız yaşaması mümkün değildi. İnsanlar onun etrafında toplanıyor, söylediklerini dinliyor, verdiği kararların sonuçlarını bekliyorlardı. İş yemeklerinde yan yana oturduğu adamları, davetlerde elini sıktığı kadınları, adını gazetelerin ekonomi sayfalarında gördüğüm insanları tanıyordum. En azından yüzlerini.
Ama Emir’in birinin yanında nasıl güldüğünü bilmiyordum.
Birinin ona çocukluğundan kalma bir lakapla seslenip seslenemeyeceğini, arkadaşlarının yanında sesinin değişip değişmediğini, bir kadının koluna dokunarak konuşması karşısında nasıl davrandığını bilmiyordum.
Daha kötüsü, beni tanımayan insanların yanında onun karısı olmanın ne anlama geldiğini de bilmiyordum.
Bunu öğrenmem, düşündüğümden daha kısa sürdü.
Telefonumda beliren mesajı ikinci kez okudum.
Emir: Bu akşam benimle gelmeni istiyorum.
Ardından bir mesaj daha geldi.
Emir: Kerem'in evinde küçük bir davet var. Küçük dediğime bakma, muhtemelen kırk kişi olur.
İstemeden gülümsedim.
Ben: Küçük davet tanımımız farklıymış.
Emir: Benimki iyimser bir tanım.
Ben: Gitmezsem?
Cevabı hemen geldi.
Emir: Gitmeni isterim. Ama gelmek zorunda değilsin.
Bir süre ekrana baktım. Sonra yazdım.
Ben: Bu akşam beni insanlara tanıştırırken ne diyeceksin?
Mesajımın üzerine üç nokta belirdi, kayboldu, yeniden belirdi.
Emir: Aylin diyeceğim. İnsanlar isimleri genellikle tanışırken öğrenir.
Gözlerimi devirdim.
Ben: Çok komiksin.
Emir: Bunu yüzüme söylemeni tercih ederim.
Telefonu masaya bıraktım.
Eskiden Emir’in mesajları bende bir şey uyandırmazdı. Bir talimat, bir bilgi, bazen de aynı evde yaşamamıza rağmen birbirimizin hayatına ne kadar az dâhil olduğumuzu hatırlatan kısa cümlelerdi. Şimdi ise telefon ekranına bakarken yüzümde beliren ifadeyi kendimden saklamak zorunda kalıyordum.
Bu, tehlikeli bir gelişmeydi.
Çünkü Emir’in bana yaklaşmaya başlaması, benim de ona yaklaşmam gerektiği anlamına gelmiyordu.
En azından aklım böyle söylüyordu.
Kalbimin henüz bir fikri yoktu.
Kerem’in evi, şehrin gürültüsünü arkasında bırakmış gibi görünen geniş bir bahçenin içindeydi. Kapının önünde park edilmiş otomobilleri gördüğümde, Emir’in kırk kişi tahmininin neden iyimser olduğunu anladım.
İçeriden müzik ve konuşma sesleri geliyordu. Bahçeye açılan cam kapıların önünde birkaç kişi sigara içiyor, merdivenlerde oturan iki adam birbirine laf yetiştiriyordu.
Emir arabayı durdurduğunda emniyet kemerimi çözdüm ama kapıyı açmadım.
Bana döndü.
“Son bir şansın var,” dedi. “İstersen eve dönebiliriz.”
“Sen her davetten önce insanları böyle mi tehdit ediyorsun?”
“Bu bir tehdit değil.”
“Eve dönmekle bir partiyi kaçırmak arasındaki farkı açıklamana gerek yok. İkisini de değerlendirebilecek yaştayım.”
Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Peki. O zaman bir ricada bulunayım.”
“Dinliyorum.”
“Bu gece biri seni rahatsız ederse bana söyle. Ben fark ederim diye bekleme.”
“Beni korumak için mi?”
“Hayır,” dedi sakince. “İnsanların aptallıklarını çekmek zorunda kalmanı istemediğim için.”
“Ne kadar asil.”
“Bazen ben de kendime şaşırıyorum.”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
Emir bunu fark etti. Bakışları yüzümde bir saniye fazla kaldı.
“İşte,” dedi. “Bunu daha sık yapmalısın.”
“Ne yapmalıyım?”
“Bana öyle bakmalısın.”
“Nasıl?”
“Beni gerçekten dinliyormuşsun gibi.”
“Belki de dinliyorumdur.”
Bu kez cevap vermedi.
Arabadan ilk o indi. Ben kapımı açtığımda yanıma gelmişti bile. Elini uzatmadı; bunun yerine, kapının üst kısmına avucunu koyup başımı çarpmamam için bekledi.
Basit, düşünülmemiş bir hareketti.
Yine de eğilip arabadan çıkarken yüzümüz birbirine yaklaştı. Omzum onun göğsüne hafifçe değdi. Bir anlığına ikimiz de durduk.
“Teşekkür ederim,” dedim.
“Rica ederim.”
Elini kapıdan çekti ama geri adım atmadı.
Aramızdaki mesafe, bir yabancının nezaketle koruyacağı mesafeden daha azdı. Onun bunu fark edip etmediğini anlamak için yüzüne baktım.
Ediyordu.
“Hazır mısın?” diye sordu.
“Hayır.”
“Güzel. Ben de değilim.”
Sonra elini uzattı.
Bu defa tereddüt etmedim.
Avucumu onun avucuna bıraktığımda parmakları elimi kavradı. Sıkı değildi, gösterişli hiç değildi. Ama bahçe kapısına kadar yürürken elimizi bırakmadı.
Birlikte bir yere gittiğimizde yan yana görünmeye alışkındım. Fakat bu, alıştığım şey değildi.
Bu kez aramızda bir sözleşme yokmuş gibi yürüyorduk.
Ve bunun ne kadarını rol yaptığımızı bilmiyordum.
“Sonunda!”
Kapıyı açan adam, Emir’i görür görmez kollarını iki yana açtı.
Uzun boylu, dağınık saçlı, yüzünde insanı daha ilk saniyede rahatlatan bir gülümseme vardı. Emir’in omzuna vurduktan sonra beni fark etti.
“Demek meşhur Aylin.”
Emir’in eli belimin arkasına yerleşti.
Hareket o kadar doğal, o kadar kendiliğinden oldu ki bir an nefesimi unuttum.
“Kerem,” dedi Emir. “Karım Aylin.”
Kerem’in gülümsemesi büyüdü.
“Bunu söyleyiş biçiminden, kendisinin kim olduğunu bildiğinden emin oldum.”
Emir gözlerini kıstı.
“Daha ilk dakikadan başlama.”
“Ne var? Yıllardır seni davet ediyorum. Her seferinde tek başına geliyorsun. Bir gün karınla geleceğini söyleseler inanmazdım.”
“İşte geldim.”
“Evet, görüyorum.” Kerem bana döndü. “İçeride herkesin merak ettiği bir konu olacaksınız. Şimdiden özür dilerim.”
“Beni bir sanat eseri gibi sergilemeyi planlamıyorsanız sorun yok.”
Kerem kahkaha attı.
“Emir, bu kadın senin yanında nasıl bu kadar uzun süre sakin kalmış?”
“Ben de aynı şeyi merak ediyorum,” dedim.
Emir başını bana çevirdi.
“Daha eve dönmeden ittifak mı kurdunuz?”
“Bence iyi anlaştık,” dedi Kerem.
“Bu konuda acele karar verme.”
İçeri girerken Emir’in elinin belimde kaldığını fark ettim. Parmakları elbisemin kumaşına hafifçe değiyordu. Herhangi bir baskı uygulamıyordu; yalnızca oradaydı.
Ama ben artık o eli hissediyordum.
Salon kalabalıktı. Bir köşede yüksek sesle tartışan dört adam, pencerenin önünde şarap kadehleriyle konuşan kadınlar, mutfakla salon arasında gidip gelen insanlar vardı. Müzik konuşmaların altından akıyor, herkes birbirinin sözünü kesiyor, kahkahalar zaman zaman bütün odayı dolduruyordu.
Emir bu kalabalığın içinde değişti.
Daha doğrusu, ilk kez onun başka bir hâlini gördüm.
Omuzları gevşemişti. İnsanların konuşmalarına katılıyor, bazen başını geriye atarak gülüyor, birinin anlattığı hikâyeyi yarıda kesip kendi hikâyesini anlatıyordu. Bir adam gelip kolunu omzuna attığında onu itmedi. Başka biri aralarına girip eski bir olaydan bahsettiğinde Emir, sanki o dünyanın bir parçası olmak için hiçbir çaba harcamıyormuş gibi davranıyordu.
Çünkü zaten o dünyanın bir parçasıydı.
Ben ise onun dünyasına sonradan girmiş biriydim.
“İnanamıyorum.”
Yanımıza gelen kadın, önce Emir’e sonra bana baktı.
“Gerçekten Aylin mi?”
Emir iç çekti.
“Cemre.”
“Ne? Seni tanıyorum. Bir davete karınla geldiğinde şaşırma hakkım var.”
Kadın bana dönüp elini uzattı.
“Cemre. Emir’le üniversiteden beri arkadaşız.”
Elini sıktım.
Cemre’nin güzelliği çabasızdı. Koyu saçları omuzlarının üzerinden dökülüyor, gözlerindeki canlılık söylediklerinden önce geliyordu. Bana gülümserken sıcak görünüyordu; Emir’e döndüğünde ise gülümsemesinin içine eski bir alışkanlık karışıyordu.
“Seninle tanışmayı çok istiyordum,” dedi bana.
“Öyle mi?”
“Tabii. Emir’in hayatındaki en büyük gizemlerden biriydin.”
“Ben de kendi hayatımdaki bazı gizemleri çözmeye çalışıyorum.”
Cemre güldü. Emir ise bana baktı.
“Bu gece insanları korkutmaya mı karar verdin?”
“Henüz karar vermedim.”
“Bana haber ver, ona göre hazırlıklı olayım.”
Cemre ikimize sırayla baktı.
“Bir dakika. Siz gerçekten böyle mi konuşuyorsunuz?”
“Nasıl?” diye sordum.
“Bilmiyorum.” Gözlerini kısarak bizi inceledi. “Birbirinizden hoşlanıyor gibi, ama aynı zamanda birbirinizi boğmak istiyor gibi.”
Emir elindeki bardağı masaya bıraktı.
“Cemre, başka insanları rahatsız etmeye ne zaman ara vereceksin?”
“Sen bana bir gün sıkıcı bir cevap vermeyi bıraktığında.”
“Yani hiç.”
Cemre ona dil çıkardı.
Emir güldü.
Onu daha önce de gülümserken görmüştüm. Ama böyle değil.
Cemre’nin koluna hafifçe vurdu, onun anlattığı bir şeyi düzeltirken başını eğdi, sonra yanımıza gelen başka bir adama dönüp konuşmaya başladı. Aralarındaki rahatlık, uzun zamandır birbirlerinin hayatında olduklarını belli ediyordu.
İçimde, adını koymak istemediğim küçük bir şey kıpırdadı.
Kıskançlık değildi.
En azından kendime bunu söyleyebilirdim.
Belki yalnızca, Emir’in benden önce de bir hayatı olduğunu görmek tuhaf gelmişti. Üstelik bu hayatın içinde, onun hangi şakaya güleceğini, ne zaman susacağını, sinirlendiğinde kaşını nasıl kaldıracağını bilen insanlar vardı.
Ben bunların hiçbirini bilmiyordum.
Emir konuşmanın ortasında başını çevirdi.
Bakışlarımız karşılaştı.
Sanki bir şey anlamış gibi kaşlarını hafifçe kaldırdı.
Ben hemen Cemre’ye döndüm.
“Peki,” dedim. “Üniversitede nasıldı?”
Cemre’nin yüzü aydınlandı.
“Bunu gerçekten anlatmamı istiyor musun?”
Emir uzaktan, “Hayır,” dedi.
“Evet,” dedim aynı anda.
Cemre ellerini birbirine vurdu.
“Harika. Bunu kayda geçirelim. İlk kez aynı konuda anlaşamadılar.”
“Cemre.”
“Bir keresinde—”
“Cemre.”
“—bir hocaya, dersin içeriğinin kendi zamanını hak etmediğini söylemişti.”
Emir gözlerini kapattı.
“Ders gerçekten zamanımı hak etmiyordu.”
“Hocanın yüzünü görmeliydin,” dedi Cemre bana. “Bir insanın aynı anda hem haklı hem de son derece itici olabileceğini o gün öğrendim.”
“Buna inanırım,” dedim.
Emir yanıma geldi.
“Seninle özel olarak konuşmamız gerekiyor.”
Cemre kahkaha attı.
“Bak, işte bu! Beni böyle tehdit etme. Karın artık gerçek seni biliyor.”
Emir beni kalabalığın biraz daha sakin olduğu tarafa götürdü. Eli belimden ayrılırken parmakları bir anlığına koluma kaydı.
“Eğleniyor musun?” diye sordu.
“Oldukça.”
“Bunu beklemiyordum.”
“Arkadaşların ilginç insanlar.”
“Bu, onların lehine bir yorum sayılmaz.”
“Senin hakkında anlattıkları daha ilginç.”
“Cemre sana ne söyledi?”
“Bir şeyler sakladığını.”
Emir’in ifadesi değişmedi ama bakışları keskinleşti.
“Bunu zaten biliyorsun.”
“Üniversitedeki hocan hakkında daha fazlasını kastetmiştim.”
Gülümsedi.
“Bana karşı kullanabileceğin her bilgiyi topluyorsun demek.”
“Henüz karar vermedim.”
“Dikkatli ol. Benim de bazı sırlarım var.”
“Bunu tehdit olarak mı algılamalıyım?”
“Bir davette olduğumuzu düşünürsek, şimdilik flört olarak algılamanı öneririm.”
Söz ağzından çıkar çıkmaz ikimiz de sustuk.
Emir’in yüzündeki gülümseme yavaşça silinmedi; aksine, sanki söylediği şeyin sonuçlarını tartıyormuş gibi yerinde kaldı.
Benimse aklım tek bir kelimeye takılmıştı.
Flört.
“Peki,” dedim, sesimin fazla sakin çıkması için uğraşarak. “Bunun nasıl yapıldığını gösterecek misin?”
Emir bana bir adım yaklaştı.
“İstersen.”
“Şu an mı?”
“Şu an.”
Kalabalığın ortasında, yüzlerce insanın sesinin arasında, bana yalnızca ikimizin duyabileceği kadar alçak bir sesle konuşuyordu.
Bir an için ne söyleyeceğimi bilemedim.
Sonra Kerem uzaktan seslendi:
“Emir! Buraya gel, Baran seninle tartışmak istiyor!”
Emir gözlerini benden ayırmadan seslendi:
“Baran’ın hayatında tartışmadığı biri var mı?”
“Yok!”
“Öyleyse beklesin.”
Bana döndü.
“Bunu daha sonra konuşacağız.”
“Ne kadar kendinden eminsin.”
“Hayır,” dedi. “Sadece umuyorum.”
İlk kez, onun da bir şeyden emin olmadığını görmek içimde beklemediğim bir yumuşaklık yarattı.
Baran, Emir’in tam tersiydi.
Daha gürültülü, daha hareketli, bir odaya girdiğinde varlığını duyurmak için konuşmasına bile gerek kalmayan adamlardandı. Emir’in yanına gelir gelmez onu omzundan yakaladı.
“Sonunda karşımıza çıktın. Seni kayıp ilan edecektik.”
“Beni aramak için yeterince sebebin vardı.”
“Aradım. Telefonuma dönmedin.”
“İşle ilgiliydi.”
“Her şey senin için işle ilgili.”
Baran başını iki yana salladı, sonra bana döndü.
“Seninle tanışmak güzel, Aylin. Bu adamın evlendiğine hâlâ inanamıyorum.”
“Ben de bazen inanamıyorum,” dedim.
Baran kahkahayı bastı.
“Tamam. Seni sevdim.”
Emir’in koluna girdi.
“Gel. Kerem seni bekliyor. Ayrıca Selin de geldi.”
“Selin mi?”
“Evet. Sana söylemedi mi?”
Emir’in yüzündeki ifade, küçük ama belirgin bir değişiklik geçirdi.
“Ne zaman geldi?”
“Az önce. Annen de aramış seni. Telefonun sessizde galiba.”
Emir telefonunu cebinden çıkardı. Ekrana bakınca çenesini sıktı.
“Bir dakika.”
Bana döndü.
“Selin kız kardeşim. Seninle tanışmak isteyecektir.”
“Kız kardeşin olduğunu bilmiyordum.”
Bunu söylerken sesimdeki sitemi gizleyemedim.
Emir telefonunu cebine koydu.
“Biliyorum.”
“Bunu ne zaman söylemeyi düşünüyordun?”
“Bu akşam değil, belli ki.”
“Emir.”
“Bunu konuşacağız,” dedi, sesi yumuşak ama kesin. “Sana söylemem gereken şeyler var. Ama burada değil.”
Ona bakmaya devam ettim.
Bir kez daha aynı duvarın önünde durmuştum. Onun hayatına bir kapıdan giriyor, içeride bir başka kapının daha olduğunu öğreniyordum.
“Peki,” dedim.
Bunu kabul ettiğim anlamına gelmiyordu.
Yalnızca kavga etmek için doğru yerin burası olmadığını biliyordum.
Emir bunu anlamış olmalıydı. Elini uzatıp parmaklarımla parmaklarını buluşturdu.
“Bana kızdın.”
“Keskin zekân beni her gün şaşırtıyor.”
“Bana biraz zaman ver.”
“Senin zamanın hep var, Emir. Benimse neyi beklediğimi bile bilmiyorum.”
Yüzündeki gülümseme tamamen kayboldu.
Bir şey söyleyecek gibi oldu, sonra vazgeçti.
“Bunu hak ettim,” dedi.
Bu cevabı beklemiyordum.
Elimi bırakmadı.
“Selin’le tanışmanı istiyorum,” diye ekledi. “Sadece… onunla tanıştığında, benim hakkımda ne düşündüğünü değiştirebilecek şeyler duyabilirsin.”
“Bunu iyi bir şeymiş gibi söylemiyorsun.”
“Çünkü ne duyacağını bilmiyorum.”
“Peki, senin ne düşündüğünü biliyor muyum?”
Emir’in gözleri gözlerime sabitlendi.
“Hayır,” dedi. “Henüz bilmiyorsun.”
Sonra beni kardeşinin yanına götürdü.
Selin’i ilk gördüğümde Emir’in neden ondan bahsederken duraksadığını anlayamadım.
Emir’e benzemiyordu. En azından ilk bakışta.
Saçları omuzlarında bitiyordu, konuşurken ellerini kullanıyor, dinlediği insana bütün dikkatiyle dönüyordu. Üzerinde sade bir takım vardı; yüzünde ise Emir’in yüzünde görmeye alışık olduğum o kontrollü ifade yoktu.
Bizi görünce gülümsedi.
“Demek sonunda tanışıyoruz.”
Emir yanağından öptü.
“Selin.”
“Emir.”
Birbirlerine bakışlarında, yalnızca kardeşlerin anlayabileceği türden eski bir tartışmanın izleri vardı.
Selin sonra bana döndü.
“Aylin.”
Elimi tuttu. Sıkıca, sıcak bir şekilde.
“Merhaba.”
“Merhaba. Seninle tanışmayı ben de isterdim.”
“Bundan emin değilim,” dedi, gülümsemesini kaybetmeden. “Ağabeyimin hayatında ne kadar yerim olduğunu anlamak bazen zor oluyor. Seninki gibi bir durumda daha da zor olmalı.”
Emir derin bir nefes aldı.
“Selin.”
“Ne var? Kadına hoş geldin diyorum.”
“Senin hoş geldin deme biçiminin bir standardı yok.”
“Senin de insanlara bir şey anlatma standardın yok. Bak, ikimiz de kusurluyuz.”
İstemeden güldüm.
Selin bunu fark etti.
“İşte,” dedi. “En azından birimiz eğleniyor.”
Emir başını iki yana salladı ama yüzünde küçük bir gülümseme vardı.
Selin bana döndü.
“Buraya alışabildin mi?”
“Burası mı?”
“Bu ev. Bu insanlar. Emir’in dünyası.”
Soruyu beklemiyordum.
Cevabımı seçmek için bir an durdum.
“Sanırım henüz alışmaya çalışıyorum.”
Selin’in gözleri yüzümde gezindi.
“Anlıyorum.”
Sesinde öyle bir şey vardı ki, gerçekten anladığını düşündüm. Ne söylemek istediğini sormaya fırsat bulamadan Emir araya girdi.
“Annem yarın sizi öğle yemeğine çağırıyor.”
Selin ona döndü.
“Beni mi, Aylin’i mi?”
“İkinizi de.”
“Bunu annem mi söyledi, yoksa sen mi karar verdin?”
Emir cevap vermedi.
Selin bana baktı.
“Bak, ailemizde bir şeyleri öğrenmenin en kolay yolu doğrudan sormaktır. En zor yoluysa ağabeyimin kendiliğinden anlatmasını beklemektir.”
“Bunu aklımda tutacağım.”
“Harika. O zaman yarın görüşürüz.”
Selin uzaklaştığında Emir’in koluna hafifçe dokundum.
“Annenle de tanışacak mıyım?”
“İstersen.”
“Bunu bana bir iyilikmiş gibi sunma. Senin ailenle tanışmak istiyorum.”
Emir bana baktı.
“Gerçekten mi?”
“Evet. Sen benim ailemi tanımıyorsun, ben seninkini tanımıyorum. Böyle devam ederse birbirimize yabancı kalacağız.”
“Yabancı kalmak istemiyorum.”
Bunu o kadar sade söyledi ki, cevabını hemen veremedim.
Emir elini uzatıp parmaklarının ucuyla çenemin yanına düşen saç telini kulağımın arkasına aldı. Dokunuşu kısacıktı. Parmakları yanağıma değdiğinde başımı çevirmedim.
“Saçın yüzüne geliyor,” dedi.
“Fark ettim.”
“Yine de düzeltmedin.”
“Belki birinin düzeltmesini bekliyordum.”
Sözler ağzımdan düşünmeden çıkmıştı.
Emir’in bakışları değişti.
Bir an, ikimiz de söylediğim şeyi geri alamayacağımızı biliyorduk.
Sonra uzaktan bir ses yükseldi.
“Karahan! Burada gizlice evlilik mi yaşıyorsunuz?”
Emir gözlerini kapatıp başını geriye attı.
“Bu gece herkesin bir sorunu var.”
“Bence senin çok eğlenceli arkadaşların var.”
“Bunu söylemek için biraz erken.”
“Ben kararımı verdim.”
“Belli ki bu evde kararları çok çabuk veriyorsun.”
“Yalnızca bazı konularda.”
Gözleri dudaklarıma indi mi, yoksa ben mi öyle sandım, emin olamadım.
Ama Emir bir adım geri çekildiğinde içimde tuhaf bir hayal kırıklığı hissettim.
Henüz ne istediğimi bilmiyordum.
Yine de onun uzaklaşmasını istemiyordum.
Gecenin ilerleyen saatlerinde bahçeye çıktım.
İçerisi fazla sıcaktı. Konuşmalar, müzik, birbirine karışan kokular ve herkesin aynı anda bir şey anlatmaya çalışması başımı ağrıtmıştı. Bahçenin arka tarafında, ağaçların altındaki taş banklardan birine oturdum.
Birkaç dakika sonra yanımda bir kadın belirdi.
“Burada saklanıyorsun demek.”
Başımı kaldırdım.
Cemre elinde iki bardakla duruyordu.
“Ben saklanmıyorum.”
“Tabii. Ben de buraya yalnızca peyzajı incelemeye geldim.”
Yanıma oturup bardaklardan birini bana uzattı.
“Al. Alkolsüz. Seni neyin mutlu ettiğini henüz bilmiyorum.”
“Bunu öğrenmek için çok uğraşmana gerek yok.”
“Emir’in aksine mi?”
Bardağı elime aldım.
Cemre’nin gülümsemesi hafifledi.
“Yanlış anlama. Onu seviyorum. Ama Emir bir insanı hayatına almak konusunda dünyanın en zor insanı olabilir.”
“Benim için de kolay olmadı.”
“İkiniz de mi böyle düşünüyorsunuz?”
“Sanırım.”
Bir süre bahçeye baktık. Cam kapıların arkasında Emir’i görebiliyordum. Baran bir şey anlatıyor, Kerem gülmekten iki büklüm oluyor, Emir başını eğip bir şey söylüyordu.
Cemre de aynı yöne baktı.
“Onu uzun zamandır böyle görmemiştim.”
“Nasıl?”
“Dikkati dağılmış.”
Kaşlarımı çattım.
“Dikkati mi dağılmış?”
“Evet. Normalde bir odada ne olduğunu herkesten önce fark eder. Kimin geldiğini, kimin gittiğini, kimin ne söylediğini… Ama bu akşam sürekli seni arıyor.”
İçimde bir şey kıpırdadı.
“Abartıyorsun.”
“Belki.” Cemre omuz silkti. “Ama az önce Kerem ona bir şey anlatırken üç kez sana baktı. Dördüncüsünde Baran bunu yüzüne söyledi.”
Gülmemek için bardağı dudaklarıma götürdüm.
“Emir’in bunu fark ettiğini sanmıyorum.”
“Emir her şeyi fark eder. Yalnızca bazı şeyleri kabul etmekten hoşlanmaz.”
Bu cümle aklımda kaldı.
Cemre bana döndü.
“Peki, sen? Onu seviyor musun?”
Bardağı elimde tuttum.
“Bu soruyu bu kadar kolay sormanı kıskandım.”
“Cevabı vermek zorunda değilsin.”
“Biliyorum.”
“Yalnızca merak ettim. Çünkü Emir birine böyle baktığında…” Durdu, kelimelerini seçti. “Bunu görmezden gelmek zor oluyor.”
Başımı çevirdim.
“Nasıl bakıyor?”
Cemre gülümsedi.
“Bunu bana değil, ona sormalısın.”
Ayağa kalktı.
“Bu arada, yarın Selin’le görüşeceksin, değil mi?”
“Evet.”
“İyi. Selin bazen fazla dürüsttür ama kötü niyetli değildir. Annesi konusunda da… neyse.”
“Ne?”
Cemre bir an duraksadı.
“Bunu benim anlatmam doğru olmaz.”
Yüzüne baktım.
İlk kez, bu kalabalık çevredeki herkesin Emir hakkında bildiği bir şeyler olduğunu ve benim henüz hiçbirini bilmediğimi hissettim.
Cemre elini omzuma koydu.
“Bir tavsiye verebilir miyim?”
“Ver.”
“Emir’in sana söylemediği şeyleri fark ettiğinde hemen onun sana güvenmediğini düşünme. Bazen insanlar bir şeyi anlatamadıkları için saklarlar. Bu, sakladıkları şeyin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Ama seni önemsemedikleri anlamına da gelmez.”
“Peki, bunu ne zaman anlayacağım?”
Cemre’nin yüzünde hüzünlü bir gülümseme belirdi.
“İşte onu ben de bilmiyorum.”
Sonra içeri döndü.
Ben bahçede kaldım.
Bir süre sonra cam kapının arkasında Emir belirdi. Beni görünce durdu, ardından elindeki bardağı yakındaki bir masaya bırakıp dışarı çıktı.
“Buradasın.”
“Gördüğün gibi.”
“İyi misin?”
“Bunu kaç kişiye sorduğunu merak ediyorum.”
“Bu akşam mı?”
“Hayır, genel olarak.”
Emir yanıma geldi.
“Yalnızca sana.”
Cevabı, beklediğimden daha hızlı verdi.
Başımı kaldırdım. Bir süre birbirimize baktık. Sonra bankta yanımda kalan boşluğu işaret ettim.
“Oturmayacak mısın?”
Emir oturdu.
Aramızda birkaç santim vardı. Omuzlarımız neredeyse birbirine değiyordu.
“Cemre ne söyledi?” diye sordu.
“Senin hakkında.”
“Bunu tahmin etmiştim.”
“Üniversitede çok iticiymişsin.”
“Bunu kendisi de biliyor.”
“Bir de dikkatinin dağıldığını söyledi.”
Emir bana döndü.
“Öyle mi?”
“Evet.”
“Sen ne düşünüyorsun?”
Soruyu cevaplamadan önce onu inceledim. Bahçenin loş ışığında yüzü daha yumuşak görünüyordu. Gözlerinin kenarında, yalnızca gülümserken beliren ince çizgiler vardı.
“Bence herkes seni tanıdığını sanıyor,” dedim. “Ama kimse sana gerçekten ne olduğunu sormuyor.”
Emir’in yüzündeki ifade değişti.
“Sen soruyor musun?”
“Soruyorum.”
“Cevaplarımı beğenmiyorsun.”
“Çünkü cevap vermiyorsun.”
“Bazen cevap vermek için zamana ihtiyacım var.”
“Bazen de zaman kazanmak için cevap vermiyorsun.”
Bana baktı.
“Bunu nereden çıkardın?”
“Çünkü seni tanımaya çalışıyorum.”
Bu defa gülümseyen ben değildim.
Emir başını eğip ellerine baktı.
“Biliyorum.”
Bir süre sessiz kaldık. İçeriden yükselen kahkaha sesleri bahçeye ulaşıyor, rüzgâr ağaçların yapraklarını hafifçe hareket ettiriyordu.
“Bugün kız kardeşinden bahsetmedin,” dedim.
“Biliyorum.”
“Anneni de tanımıyorum.”
“Biliyorum, Aylin.”
“Beni bu kadar iyi tanıdığını iddia etmiyorum. Ama ben sana bir şey sorduğumda, sanki bir sınırı aşmışım gibi davranmandan yoruldum.”
Emir başını kaldırdı.
“Ben de senin bana hiçbir şey sormadan karar vermenden yoruldum.”
Sözleri beklenmedik bir sertlikle çıktı.
Kaşlarımı çattım.
“Ne kararı?”
“Beni tanımadan hakkımda verdiğin kararları.”
“Bana kendini tanıma fırsatı vermiyorsun!”
“Her fırsatı bir sorguya çeviriyorsun!”
Sesimiz yükselmişti.
İçerideki müzik bir anlığına kesilmiş gibi geldi. Oysa kesilmemişti; yalnızca birbirimizin sesini duymaktan başka hiçbir şeye dikkat etmiyorduk.
Ayağa kalktım.
“Biliyor musun, seninle konuşmak bazen duvara konuşmak gibi.”
Emir de ayağa kalktı.
“Çünkü beni dinlemek istemiyorsun.”
“Hayır. Çünkü sen yalnızca duymak istediğin şeyleri söylüyorsun.”
“Peki, sen ne duymak istiyorsun?”
“Gerçeği!”
Kelime ağzımdan çıktığında boğazımın acıdığını hissettim.
Emir’in yüzü sertleşti.
“Gerçek her zaman istediğin anda anlatılabilecek bir şey değildir.”
“Ne kadar kullanışlı bir cümle.”
“Beni köşeye sıkıştırarak hiçbir şeyi hızlandıramazsın.”
“Ben senden bir cevap istiyorum, Emir. Bir ipucu değil. Bir vaat değil. Beni susturmak için söylediğin, kulağa güzel gelen bir cümle değil.”
Emir bana yaklaştı.
“Peki, sen bana ne veriyorsun?”
Bir an durdum.
“Ne?”
“Benden her şeyi istiyorsun. Düşüncelerimi, geçmişimi, ailemi, sırlarımı… Peki, sen bana ne veriyorsun, Aylin?”
“Ben mi?”
“Evet, sen!”
Sesini yükselttiğinde irkildim. O da bunu fark etti. Çenesi gerildi ama geri adım atmadı.
“Sen de bir duvarın arkasında yaşıyorsun,” dedi. “Bana yaklaşmamı istiyorsun, ama her yaklaştığımda elimi itiyorsun. Beni tanımadığını söylüyorsun. Peki, sen kendini bana ne kadar tanıttın?”
“Ben senden bir şey saklamıyorum.”
“Emin misin?”
Kalbim göğsüme sertçe vurdu.
Bir anlığına karanlık kaplı eskiz defterimi düşündüm. Çocukluğumdan beri çizdiğim o odayı. Yüzünü tamamlayamadığım kadını. Kapıdaki küçük kızı.
Sonra Emir’in telefon konuşmasını hatırladım.
Bu konuyu Aylin’in önünde bir daha açmayacaksın.
İkimiz de bir şeyleri saklıyorduk.
Ama onun bunu yüzüme söylemesi canımı yakmıştı.
“Bana kendin hakkında hiçbir şey anlatmıyorsun,” dedim. “Sonra da beni suçluyorsun.”
“Çünkü sana yaklaşmaya çalışıyorum!”
“Bunun nasıl bir şey olduğunu biliyor musun? Her gün biraz daha yaklaşmana izin vermek, sonra bir şey sorduğumda yeniden dışarıda bırakılmak?”
Emir’in bakışları yüzümde gezindi.
“Bana hiç güvenmeyecek misin?”
“Güvenmek için bir sebep vermen gerekiyor.”
“Ben sana kaç kez—”
“Beni sevdiğini mi söyleyeceksin?”
Sözlerim aramızda asılı kaldı.
Emir sustu.
Ben de.
Çünkü soruyu ona yöneltirken, aslında kendi içimde aylardır, belki de yıllardır kaçtığım bir soruyu ortaya atmıştım.
Emir bir adım daha yaklaştı.
“Bunu duymak mı istiyorsun?”
Sesindeki öfke azalmıştı. Yerini daha tehlikeli bir şeye bırakmıştı; bastırılmış, dikkatle tutulmuş bir duyguya.
“Bilmiyorum,” dedim.
“Bilmiyorsun.”
“Hayır.”
“Peki, ben söylersem ne yapacaksın?”
Nefesim boğazımda takıldı.
“Emir…”
“Beni yine kendinden uzaklaştıracak mısın?”
Cevap veremedim.
Çünkü onu uzaklaştırmak istemiyordum.
Ama yakınlaştırmanın ne anlama geldiğini de bilmiyordum.
Emir’in eli havada kaldı. Yüzüme dokunacakmış gibi parmaklarını kaldırdı, sonra durdu.
“Bana bak,” dedi.
Zaten ona bakıyordum.
“Benden korkuyor musun?”
“Hayır.”
“Öyleyse neden her yaklaştığımda kaçmak istiyorsun?”
“Çünkü…” Yutkundum. “Çünkü senin yanında ne hissettiğimi bilmiyorum.”
Emir’in bakışları bir anlığına yumuşadı.
“Ben de bilmiyorum.”
Bunu söylemesini beklemiyordum.
“Sen mi?”
“Evet, ben.” Acı bir gülümseme geçti yüzünden. “Sana ne söylemem gerektiğini, ne zaman yaklaşmam gerektiğini, ne zaman durmam gerektiğini bilmiyorum. Sana dokunmak istiyorum ama bundan hoşlanıp hoşlanmayacağını bilmiyorum. Seninle konuşmak istiyorum ama her konuşmamızın sonunda seni biraz daha uzaklaştırdığımdan korkuyorum.”
Kalbim hızlandı.
“Bunları neden daha önce söylemedin?”
“Çünkü sen de söylemedin.”
Aramızdaki sessizlik bu kez öfkeden değil, başka bir şeyden doğmuştu.
Emir’in eli yavaşça elime indi. Parmaklarımı tuttu.
“Şimdi bana bir şey söyle,” dedi. “Benden gerçekten uzaklaşmak mı istiyorsun?”
Ona baktım.
Yüzü yakındı. Gözlerinin içindeki karanlıkta kendimi görebiliyordum. Parmakları elimi kavrarken başparmağı avucumun üzerinde belli belirsiz hareket ediyordu.
“Hayır,” dedim.
Sesim neredeyse duyulmayacak kadar alçaktı.
Emir’in nefesi değişti.
“Peki.”
“Peki mi?”
“Evet.” Biraz daha yaklaştı. “O zaman bu gece kaçma.”
Bana doğru eğildi.
İçgüdüsel olarak başımı kaldırdım.
Aramızdaki mesafe azaldı. Dudaklarını görebilecek kadar yakındım; yüzündeki en küçük değişikliği bile fark edebiliyordum. Elini belime koyduğunda bedenim istemsizce ona döndü.
Bir an için, bütün gece boyunca aramızda biriken her şeyin tek bir hareketle sona erebileceğini düşündüm.
Sonra onun durduğunu fark ettim.
Dudakları dudaklarıma değmemişti.
Bana bakıyordu.
“İstemiyorsan söyle,” dedi.
Sesindeki sakinlik, kalbimin daha da hızlanmasına neden oldu.
“İstemiyorum demedim.”
Emir’in gözleri dudaklarıma indi.
“Biliyorum.”
“Öyleyse neden durdun?”
Bir an gülümsedi. Ama bu, insanları güldürmek için kullandığı gülümsemelerden değildi.
“Çünkü bu kez senin de bana yaklaşmanı istiyorum.”
Sözleri içimde bir yere dokundu.
Elimi göğsüne koydum. Parmaklarım gömleğinin kumaşını hissetti. Kalbinin ne kadar hızlı attığını anlayabilmek için elim orada bir an fazla kaldı.
Sonra biraz yükselip yüzümü ona yaklaştırdım.
Emir’in gözleri kapandı.
Dudaklarımızın arasında yalnızca birkaç santim vardı.
Tam o anda içeriden Kerem’in sesi geldi.
“Emir! Annen telefonda! Acil olduğunu söylüyor!”
İkimiz de donduk.
Emir gözlerini açtı.
Yüzünde öyle bir ifade vardı ki, gülmemek için kendimi zor tuttum. Hayal kırıklığı, şaşkınlık ve öfke birbirine karışmıştı.
“Bu adamı bir gün öldüreceğim,” diye mırıldandı.
İstemeden güldüm.
Emir bana baktı.
“Gülme.”
“Özür dilerim.”
“Hiç de özür dilemiyorsun.”
“Hayır, dilemiyorum.”
Elini belimden çekmedi.
Birkaç saniye daha öyle kaldık. Sonra Emir başını eğdi, alnını alnıma yasladı.
Gözlerimi kapattım.
Dudaklarımız hâlâ birbirine değmemişti.
Ama bu kez aramızdaki mesafe bir tesadüf değildi.
Emir’in nefesi yüzümde dolaştı. Burnu yanağıma, sonra çenemin kenarına hafifçe değdi. Başını boynuma doğru eğdiğinde bedenim gerildi.
Dudakları tenime değmedi.
Yalnızca bir an durdu.
Sonra boynumun kıvrımına doğru başını eğip kısa, belli belirsiz bir nefes aldı. Sanki üzerimdeki kokuyu hatırlamak ister gibi.
Bunu yaptığını fark ettiğim anda kalbim öyle hızlı attı ki, onun da duymuş olabileceğini düşündüm.
Emir başını kaldırmadı.
“Ne yapıyorsun?” diye fısıldadım.
Sesi boynumun hemen yanından geldi.
“Hiç.”
“Emir.”
“Güzel kokuyorsun.”
Söylediği şey o kadar basitti ki, cevap veremedim.
Başını kaldırdığında yüzünde hafif bir gülümseme vardı.
“Bunu söylememem mi gerekiyordu?”
“Bilmiyorum.”
“Bu akşam çok fazla şeyi bilmiyorsun.”
“Sen de çok fazla şey yapıyorsun.”
“Rahatsız oldun mu?”
Gözlerine baktım.
“Hayır.”
Bu kez gülümsemesi daha belirgindi.
“Güzel.”
İçeriden Kerem bir kez daha bağırdı.
“EMİR!”
Emir başını geriye attı.
“Geliyorum!”
Sonra yeniden bana döndü. Elini belimden çekmeden önce parmakları kolumda kısa bir an durdu.
“Bu konuşma bitmedi.”
“Biliyorum.”
“Ve ben hâlâ seni öpmek istiyorum.”
Nefesim kesildi.
Emir, yüzümdeki ifadeyi gördüğünde hafifçe gülümsedi.
“İyi geceler demek için biraz erken, biliyorum,” dedi. “Ama bunu bilmeni istedim.”
Ardından benden uzaklaştı.
Ben olduğum yerde kaldım.
Dudaklarım hâlâ onun dudaklarına değmemişti.
Ama boynumda bıraktığı o kısa, sıcak nefesi unutamıyordum.
İçeri döndüğümüzde Emir’in yüzü değişmişti.
Az önce bahçede bana bakan adam gitmiş, yerine herkesin tanıdığı o kontrollü, mesafeli adam gelmişti. Telefonunu eline almış, Kerem’in uzattığı cihazı alırken teşekkür bile etmemişti.
“Anne?”
Bir süre dinledi.
“İyiyim. Buradayım.”
Yeniden sustu.
Yüzündeki ifade sertleşti.
“Hayır. Yarın geleceğiz.”
Bir şey daha dinledi.
“Anne, bunu telefonda konuşmayacağız.”
Sesindeki ton öyle kesindi ki yakındaki iki kişi konuşmayı bıraktı.
Emir bunu fark etti. Başını hafifçe çevirdi, sonra telefonu kulağından uzaklaştırdı.
“Yarın görüşürüz,” dedi ve aramayı sonlandırdı.
Bana döndüğünde gözlerimiz karşılaştı.
“Her şey yolunda mı?” diye sordum.
Bir an cevap vermedi.
“Yarın öğle yemeğinde öğreneceksin.”
“Bunu söyleyiş biçimin, yolunda olmayan bir şey olduğunu düşündürüyor.”
“Her ailede sorunlar olur.”
“Senin ailende sorunlar olduğunda herkesin sesi böyle mi değişiyor?”
Emir’in yüzünde kısa bir şaşkınlık belirdi. Ardından başını iki yana salladı.
“Seninle tartışmamak için gerçekten çaba göstermem gerekiyor.”
“Benimle tartışmamak için gerçeği söylemeyi deneyebilirsin.”
“Bunu hak ettim,” dedi.
Bu kez sesinde yorgunluk vardı.
Elimi uzatıp koluna dokundum.
“Emir.”
Bana baktı.
“Yarın geleceğim,” dedim. “Annenle tanışacağım. Selin’le de daha uzun konuşacağım. Ama benden bir şey sakladığını öğrenirsem, bunu görmezden gelmeyeceğim.”
“Bunu istemem.”
“Ne?”
“Görmezden gelmeni.”
Cevabını beklemediğim için yüzüne baktım.
Emir elimi tuttu.
“Yalnızca bir şeyi bilmeni istiyorum,” dedi. “Sana söylemediğim her şey, senden saklamak istediğim şeyler değil.”
“Aradaki farkı nasıl anlayacağım?”
“Bana zaman vererek.”
Bir süre elimi tuttu.
Sonra parmaklarımı dudaklarına götürüp öptü.
Hareketi o kadar beklenmedikti ki nefesim kesildi. Elimi bırakırken gözlerini benden ayırmadı.
“Eve gidelim mi?” diye sordu.
Başımı salladım.
Bu kez arabaya kadar yürürken elimi tuttu.
Ve ben, onun elini bırakmadım.
Eve döndüğümüzde saat gece yarısını geçmişti.
Arabadan inerken ikimiz de yorgunduk ama ikimiz de hemen içeri girmek istemiyor gibiydik. Emir kapıyı açtıktan sonra bir süre girişte durdu. Ben ayakkabılarımı çıkarırken o ceketini askıya astı.
“Bu gece için teşekkür ederim,” dedim.
Bana döndü.
“Ben teşekkür ederim.”
“Neden?”
“Geldiğin için.”
“Arkadaşlarınla tanışmak istiyordum.”
“Biliyorum.”
Bir an durdu.
“Yine de geldiğin için teşekkür ederim.”
Bu kez ne söyleyeceğimi bulamadım.
Emir merdivenlere yöneldi. Ben arkasından yürürken ikinci basamakta durdu.
“Aylin?”
“Efendim?”
Bana döndü.
“Az önce bahçede söylediklerim için…”
Bekledim.
“Beni öpmek istediğimi söylememden pişman değilim,” dedi. “Ama seni baskı altında hissettirdiysem özür dilerim.”
Başımı iki yana salladım.
“Beni baskı altında hissettirmedin.”
“Emin misin?”
“Eminim.”
Bir süre yüzüme baktı.
“Peki.”
Yine o kelime.
Bu kez gülümsedim.
“Başka bir şey söylemeyi hiç düşünmüyor musun?”
“Ne söylememi istiyorsun?”
“Bilmiyorum. Mesela iyi geceler.”
Emir’in yüzünde yavaşça bir gülümseme belirdi.
“İyi geceler, Aylin.”
“İyi geceler, Emir.”
Birbirimize baktık.
Sonra o, aramızdaki merdiven boşluğunu kapatıp bana yaklaştı. Elini yanağıma koydu. Başparmağı elmacık kemiğimin üzerinden geçti.
Bu kez beni öpmek için eğilmedi.
Yalnızca alnıma kısa bir öpücük bıraktı.
Gözlerimi kapattım.
Dudakları çekildiğinde bir an daha yakınında kaldım. Başımı kaldırdığımda yüzünde sakin bir ifade vardı ama gözleri beni ele veriyordu; ikimiz de az önce yaşananların hiçbirimiz için önemsiz olmadığını biliyorduk.
“Yarın görüşürüz,” dedi.
“Yarın görüşürüz.”
Odasına doğru yürüdü.
Ben kendi kapımın önünde durup arkasından baktım.
Bu evde yıllardır aynı merdivenleri çıkmış, aynı koridorlardan geçmiş, birbirimizin odalarının kapılarının önünden defalarca yürümüştük.
Ama o gece ilk kez, kapılarımızın ardında bekleyen hayatların birbirine gerçekten dokunabileceğini düşündüm.
Ertesi sabah, telefonumun ekranında Selin’in adını gördüm.
Numaramı ne zaman aldığını bilmiyordum.
Mesajı açtım.
Selin: Günaydın, Aylin. Umarım ağabeyim dün gece seni çok sıkmamıştır.
Ardından ikinci bir mesaj geldi.
Selin: Annem öğle yemeği konusunda biraz heyecanlı. Çok soru sorarsa kişisel algılama. Seni merak ediyor.
Gülümsedim.
Ben: Günaydın. Umarım soruların hepsini cevaplayabilecek kadar hazırlıklıyımdır.
Cevabı hemen geldi.
Selin: Sana küçük bir tavsiye: Annemin sorularından korkma. Asıl dikkat etmen gereken, Emir’in cevap vermediği sorular.
Gülümsemem yavaşça kayboldu.
Ekrana bir süre baktım.
Sonra bir mesaj daha belirdi.
Selin: Bu arada, dün gece seni onunla gördüğüme sevindim. Uzun zamandır ilk kez birinin yanında kendisi gibi görünüyordu.
Telefonu elimde tuttum.
İçimde dün geceden kalan sıcaklık hâlâ duruyordu. Emir’in elimi tutuşunu, bahçede bana bakışını, boynuma eğildiği o kısa anı düşündüm.
Sonra Selin’in mesajına yeniden baktım.
Emir’in cevap vermediği sorular.
Belki de en tehlikelisi buydu.
Çünkü ben artık yalnızca onun geçmişini merak etmiyordum.
Ona yaklaşmak istiyordum.
Ve bir insanı tanımak istediğinde, bazen öğrendiğin şeylerin seni ondan uzaklaştırabileceğini bilsen bile sorularını sormaktan vazgeçemiyordun.
Telefonumu masaya bıraktım.
Öğle yemeğine gidecektim.
Emir’in ailesiyle tanışacaktım.
Ve ilk kez, onun hayatına ait bir kapının önünde beklemek yerine, içeri girmeye karar vermiştim.
Kapının ardında ne olduğunu bilmiyordum.
Ama bu kez, kapıyı kendim açacaktım.
Bölüm etkileşimi
