Bölüm 4

Vaveyla Yazarı: Asteria Eris

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Bölüm 4

Deniz’in sesi hâlâ kulağımdaydı.
Karahan.
Telefonu kapattıktan sonra birkaç dakika boyunca yatağımın kenarında oturdum. Pencerenin ardından bahçeye bakıyor, zihnimde birbirine ait olmaması gereken parçaları bir araya getirmeye çalışıyordum.
Bir tablo.
Eski bir koleksiyon.
Kayıp belgeler.
Ve yıllardır kimseye göstermediğim çizimle aynı sahneyi taşıyan bir resim.
Bütün bunların yalnızca tesadüf olduğunu düşünmek istiyordum. Aynı soyadını taşıyan insanların, aynı dönemde yaşamış olmalarının ötesinde hiçbir bağlantısı olmayabilirdi. Bir sanat eserinin geçmişi eksik belgelerle dolu olabilirdi. Birbirine benzeyen iki çizim, mutlaka aynı olayın izlerini taşımak zorunda değildi.
Kendime bunları söylemek kolaydı.
İnanmaksa başka bir meseleydi.
Telefonumu yeniden elime aldım.
“Deniz, çizimin fotoğrafını bana gönder.”
“Zaten göndereceğim,” dedi. “Ama önce bir şey söylemem gerekiyor.”
“Dinliyorum.”
“Bu dosyanın tamamını görmedim. O yüzden sana anlatacaklarımın kesin olmadığını bilmeni istiyorum. Birbirine benzeyen birkaç kayıt buldum ama aralarındaki bağlantıyı henüz kuramadım.”
“Karahan soyadı dışında ne var?”
“Bir tarih. Bir de koleksiyonun devredildiğini gösteren eski bir belge. Bazı kısımlar okunmuyor. İsimlerin olduğu bölüm de zarar görmüş.”
“Tablonun önceki sahibi?”
“Henüz belli değil.”
Gözlerimi kapattım.
“Deniz, bana o çizimi tarif et.”
Bir an sustu.
“Bir oda var. Kapının eşiğinde küçük bir kız duruyor. Yüzü görünmüyor. Arka tarafta bir kadın figürü var ama çizim çok silik. Ayrıntıları seçmek zor.”
“Kadının yüzü?”
“Tamamlanmamış gibi.”
Parmaklarımı birbirine kenetledim.
Bunu biliyordum.
Çünkü benim çizimlerimde de kadının yüzü hiçbir zaman tamamlanmıyordu.
Bazen gözlerini çizmeye çalışıyordum. Bazen burnunun çizgisini, dudaklarının şeklini hatırlamaya uğraşıyordum. Fakat her seferinde elim duruyordu. Sanki yüzünü tamamladığım anda, yıllardır kapalı tuttuğum bir kapıyı kendi ellerimle açacakmışım gibi.
“Bana fotoğrafı gönder,” dedim. “Lütfen.”
“Göndereceğim. Ama Aylin, bir şey daha var.”
“Ne?”
“Çizim, tablonun arkasındaki eski kayıtlarla birlikte saklanmış. Yani rastgele birinin dosyaya koyduğu bağımsız bir resim olmayabilir.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Bilmiyorum. Belki tabloyu yapan kişiyle, koleksiyonun sahibiyle ya da eserin el değiştirmesiyle ilgili bir nottur. Şimdilik yalnızca tahmin yürütebilirim.”
Pencereye döndüm.
“Bu konuyu kimseye anlatma.”
“Tamam.”
“Özellikle Emir’e.”
Bu kez sessiz kalan Deniz oldu.
“Emir’e mi?”
“Evet.”
“Neden?”
Cevap vermeden önce düşündüm. Ona Emir'in gece çalışma odasında yaptığı telefon konuşmasını anlatabilirdim. Belgelerden söz ettiğini, benim adımın geçtiğini ve birilerinden bu konuyu benim yanımda açmamalarını istediğini söyleyebilirdim.
Fakat bunları anlatmak, henüz kanıtlayamadığım bir bağlantıyı gerçekmiş gibi kabul etmek olurdu.
“Çünkü henüz ne olduğunu bilmiyoruz,” dedim. “Önce öğrenelim.”
Deniz içini çekti.
“Peki. Ama sen de bana söz ver. Ne bulursak birlikte değerlendireceğiz. Kendi kendine karar verip hiçbir şey söylemeden ortadan kaybolmak yok.”
İstemeden gülümsedim.
“Bunu neden yapayım?”
“Çünkü seni tanıyorum.”
Bu cümle, içimde beklemediğim bir yere dokundu.
Deniz beni gerçekten tanıyordu. En azından kendisine gösterdiğim tarafımı. Bir şeyi merak ettiğimde peşini bırakmadığımı, korktuğumda daha da inatçı olduğumu, canım yandığında bunu belli etmemek için sesimi sertleştirdiğimi biliyordu.
Emir ise benim kahvemi nasıl içtiğimi yeni öğrenmişti.
Ve nedense, bu sabah bütün bunları düşünmek beni daha da huzursuz ediyordu.
“Tamam,” dedim. “Söz veriyorum.”
Telefon kapandıktan sonra yataktan kalktım.
Hazırlanmam gerekiyordu.
Günün geri kalanını korkularımın içinde geçirirsem hiçbir şey öğrenemeyecektim. Bilgisayarımda bekleyen işler, yanıtlamam gereken e-postalar ve incelemem gereken belgeler vardı. En azından bunları yapabilirdim.
Kendimi buna inandırarak giyindim ve aşağı indim.
Emir kahvaltı masasındaydı.
Önündeki gazeteyi kenara bırakmış, telefonundan bir şey okuyordu. Beni görünce başını kaldırdı.
“Günaydın.”
“Günaydın.”
Sandalyeme oturdum.
Masada her zamanki kahvaltılıklar vardı. Peynir, zeytin, ekmek, bal. Kahvemi önümde görünce fincana uzandım. Bir yudum aldım ve istemsizce duraksadım.
Emir bunu fark etti.
“Bir sorun mu var?”
“Hayır.”
“Kahven soğumuş mu?”
“Hayır, Emir. Kahve gayet iyi.”
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Güzel. En azından bu konuda başarılıyım.”
İstemeden gülümsedim.
Sonra yüzündeki ifadeyi dikkatle inceledim. Bana bakarken gözlerinde dün akşamdan kalan o temkinli yumuşaklık vardı. Sanki bir şey söylemek istiyor ama doğru kelimeleri bulamıyordu.
“Bugün ne yapacaksın?” diye sordu.
“Ofise gideceğim.”
“Yoğun musun?”
“Her zamanki kadar.”
Başını salladı. Ardından bir süre sustu.
Normalde bu sessizlik beni rahatlatırdı. Şimdi ise zihnimdeki soruların her biri, aramızdaki boşlukta daha yüksek sesle yankılanıyordu.
“Emir?”
Bakışlarını kaldırdı.
“Efendim?”
“Sana bir şey sorabilir miyim?”
“Tabii.”
Soruyu doğrudan sormak istedim.
Ailene ait eski sanat koleksiyonları var mıydı?
Yıllar önce bir kadının ve küçük bir kızın çizildiği bir belge gördün mü?
Benden sakladığın belgeler bunlarla mı ilgili?
Fakat bunların hiçbirini soramadım.
Henüz elimde yalnızca bir fotoğraf bile yoktu. Deniz'in anlattıklarının ötesinde bir şey bilmiyordum.
“Dün gece çalışma odanda geç saatlere kadar mı kaldın?” diye sordum.
Emir'in yüzünde küçük bir değişiklik oldu.
“Bir süre.”
“İşlerin mi vardı?”
“Evet.”
“Zor bir konu mu?”
Bu kez telefonunu masaya bıraktı.
“Aylin, bir şey mi oldu?”
Sorunun kendisi değil, sesindeki dikkat beni hazırlıksız yakaladı. Sanki benim sormadığım soruyu anlamıştı.
“Hayır. Yalnızca merak ettim.”
Bir süre bana baktı.
“İşle ilgili bazı meseleler var.”
“Anladım.”
“Bunları sana anlatmamı mı istiyorsun?”
Bu soruya hemen cevap veremedim.
İstiyor muydum?
Evet. Çünkü benimle ilgili bir şeyin saklandığından şüpheleniyordum.
Hayır. Çünkü gerçeği öğrenmekten korkuyordum.
“Şimdilik hayır,” dedim.
Emir başını hafifçe eğdi.
“Peki.”
Bu kadar kolay kabul etmesi, beklediğimden daha fazla huzursuz etti beni.
Kahvaltımı bitirip ayağa kalktım. Çantamı almak için girişe yönelirken arkamdan seslendi.
“Aylin.”
Döndüm.
“Akşam eve geldiğinde benimle konuşur musun?”
“Ne hakkında?”
“Bilmiyorum. Senin istediğin herhangi bir şey hakkında.”
Bana baktı.
“Son zamanlarda konuşmaya başladık. Bunun yalnızca birkaç güne ait bir şey olmasını istemiyorum.”
Bir an için cevap veremedim.
Bana yaklaşmak istediğini açıkça söylüyordu. Üstelik bunu bir talimat gibi değil, bir dilek gibi ifade ediyordu.
“Konuşuruz,” dedim.
Emir'in yüzündeki gerginlik biraz azaldı.
“Tamam.”
Evden çıktığımda, onunla konuşmaya söz vermiş olmamın beni neden bu kadar korkuttuğunu düşünüyordum.
Çünkü birine yaklaşmak, yalnızca onun seni tanımasına izin vermek değildi.
Bazen onun sana ne yapabileceğini öğrenme riskini de kabul etmekti.
Ofise vardığımda ilk işim bilgisayarımı açmak oldu.
E-postalarımı kontrol ettim, Londra'daki galeriyle yazışmalarımı yanıtladım ve bir koleksiyon için hazırladığım rapor üzerinde çalışmaya başladım. Bir süre sonra kendimi işime kaptırmayı başardım.
Bir tablonun geçmişi, bana her zaman insanlardan daha anlaşılır gelmişti.
Bir boya katmanının altında başka bir katman bulunabilirdi. Bir yüzün üzeri sonradan boyanmış olabilirdi. Restorasyon sırasında bir ayrıntı değiştirilmiş, bir imza gizlenmiş, bir figür kompozisyondan çıkarılmış olabilirdi.
Bütün bunların izleri vardı.
İnsanlar da geçmişlerini değiştiriyordu belki ama her zaman geride bir iz bırakıyorlardı.
Saat on bire yaklaşırken Deniz'den mesaj geldi.
Fotoğrafı gönderdim. Şimdi bakabilirsin.
Mesajın altında bir görsel vardı.
Önce birkaç saniye ekrana bakmakla yetindim. Sonra fotoğrafı açtım.
Eski bir kâğıt parçasıydı. Kenarları sararmış, bazı bölümleri yıpranmıştı. Üst kısmında el yazısıyla tutulmuş birkaç kayıt, alt kısmında ise bir çizim bulunuyordu.
Odayı ilk gördüğümde nefesim kesildi.
Kapının eşiğindeki kızın yüzü görünmüyordu.
Kadının yüzü de tamamlanmamıştı.
Çizim benimkinden farklıydı. Kullanılan kalem, çizgilerin sertliği, odanın içindeki nesneler… Hiçbiri benim defterimdeki resimle birebir aynı değildi.
Ama sahnenin kendisi, yıllardır zihnimde taşıdığım görüntüye fazlasıyla benziyordu.
Fotoğrafı büyüttüm.
Küçük kızın ayaklarının dibinde ince bir gölge vardı. Kapının kenarı, resmin diğer bölümlerinden daha koyu çizilmişti. Kadının bulunduğu yerdeyse kâğıt yıpranmıştı; sanki o alan uzun süre nemin etkisinde kalmıştı.
Resmin üstündeki yazılara geçtim.
Bazı kelimeler okunabiliyordu. Bazılarıysa birbirine karışmıştı. Tarihin tamamı seçilmiyordu.
Fakat en altta bir isim vardı.
KARAHAN.
Sandalyemde geriye yaslandım.
Bir süre boyunca yalnızca ekrana baktım.
Sonra Deniz'i aradım.
“Bu belgeyi nereden bulmuşlar?”
“Arşivdeki eski koleksiyon dosyasından. Tabloya ait kayıtların arasında saklanmış.”
“Çizimin tarihi belli mi?”
“Kesin değil. Kâğıdın ve yazının dönemini araştırmaları gerekiyor. Ama dosyanın diğer belgeleriyle aynı döneme ait olabileceğini düşünüyorlar.”
“Peki, Karahan neyi ifade ediyor? Koleksiyonun sahibi mi, tabloyu devreden kişi mi?”
“Bilmiyoruz. İsimden önceki bölüm silinmiş. Soyadının yanında başka bir not da var ama henüz çözemedim.”
“Fotoğrafın daha yüksek çözünürlüklü hâlini alabilir misin?”
“İsteyeceğim.”
Bir an durdum.
“Deniz, sana bir şey söylemem gerekiyor.”
“Dinliyorum.”
“Dün gece Emir'in bir telefon konuşmasını duydum.”
Deniz'in sesi değişti.
“Ne konuşuyordu?”
“Belgelerden söz ediyordu. Birine, benim yanımda belirli bir konuyu açmamasını söyledi.”
“Tam olarak ne dedi?”
“‘Bu konuyu Aylin'in önünde bir daha açmayacaksın.’”
Deniz birkaç saniye sessiz kaldı.
“Bunun bu dosyayla ilgili olduğundan emin misin?”
“Hayır.”
“Peki, Emir'in bu çizimi gördüğünü biliyor musun?”
“Hayır.”
“Öyleyse henüz bir bağlantı kuramayız.”
“Biliyorum.”
Bunu söylemek canımı sıkmıştı. Çünkü Deniz haklıydı. Elimdeki bilgiler, şüphelenmek için yeterliydi ama bir sonuca varmak için değildi.
“Bir şey daha,” dedim. “Çizim bana tanıdık geliyor.”
“Nasıl yani?”
“Ben de aynı sahneyi çiziyorum.”
Telefonun diğer ucunda uzun bir sessizlik oldu.
“Ne zamandır?”
“Çocukluğumdan beri.”
Deniz hemen cevap vermedi.
“Bunu daha önce hiç anlatmamıştın.”
“Anlatmadım.”
“Çizimlerini görebilir miyim?”
Bir an tereddüt ettim.
“Evet. Ama önce bu dosyada ne olduğunu öğrenelim.”
“Tamam.”
Telefonu kapatmadan önce Deniz bir kez daha konuştu.
“Aylin, ben sana inanıyorum. Ama benzerliklerin ne anlama geldiğini bilmiyoruz. Kendini bir sonuca inandırıp diğer ihtimalleri gözden kaçırma.”
“Bunu yapmayacağım.”
Telefon kapandıktan sonra fotoğrafı yeniden açtım.
Bu kez çizimin kendisine değil, çevresindeki belgelere baktım. Belki de cevabı resimde aramak yanlıştı. Belki resmin neden o dosyada bulunduğunu, kimin tarafından saklandığını ve hangi olayla birlikte kaydedildiğini anlamam gerekiyordu.
İşime dönmeye çalıştım.
Başaramadım.
Öğleden sonra birkaç kez aynı belgeyi açtım. Her seferinde başka bir ayrıntıya takıldım. Bir çizgi, bir kelime, kâğıdın kenarındaki koyu leke…
Sonunda bilgisayarımı kapatıp ayağa kalktım.
Biraz yürümeye ihtiyacım vardı.
Ofisin penceresinden sokağa baktım. İnsanlar günlük hayatlarına devam ediyordu. Bir kadın elindeki kahveyi içiyor, kaldırımda iki kişi konuşuyor, karşı binanın girişinde bir kurye telefonuna bakıyordu.
Dışarıdaki dünya, benim geçmişimle ilgili bir şey öğrenmiş olmamla değişmemişti.
Ama ben değişmiştim.
Çünkü ilk kez, yıllardır kendime ait sandığım bir görüntünün başka birinin hikâyesinde de yer aldığını görmüştüm.
Ve o hikâyenin sonunda Emir'in soyadı duruyordu.
Akşam eve döndüğümde girişteki ışıklar yanıyordu.
Çantamı bıraktım, ayakkabılarımı çıkardım ve salona yöneldim. Emir pencerelerin önünde duruyordu. Ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını kıvırmıştı. Elinde bir bardak su vardı.
Beni görünce döndü.
“Hoş geldin.”
“Hoş buldum.”
“Yemek hazırlatıyorum. Aç mısın?”
“Biraz.”
Başını salladı.
“Güzel. Bugün pek bir şey yemediğini tahmin etmiştim.”
Ona baktım.
“Bunu nereden çıkardın?”
“Öğle yemeğiyle ilgili mesajıma cevap verdikten sonra bir daha yazmadın.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
“Bütün gün mesaj atıp atmadığımı mı kontrol ettin?”
“Hayır.”
Ardından hafifçe gülümsedi.
“Ama cevap vermediğini fark ettim.”
Bu, aramızdaki eski konuşmalardan biri değildi. Emir normalde böyle şeyleri söylemezdi. Söylese bile önemini belli etmezdi.
“İşlerim vardı,” dedim.
“Biliyorum.”
“Öyleyse?”
“Öyleyse akşam seninle konuşmak istiyorum.”
Dün gece bana söylediği şeyi hatırladım.
Bir şey olduğunda bana söyleyebilirsin.
Ona gerçekten bir şey anlatabilir miydim?
Henüz bilmiyordum.
“Ben de seninle konuşmak istiyorum,” dedim.
Emir'in yüzündeki ifade ciddileşti.
“Yemekten sonra çalışma odama gelir misin?”
Bu soru, içimdeki bütün huzursuzluğu yeniden uyandırdı.
Çalışma odası.
Belgeler.
Gece yarısı yaptığı telefon konuşması.
“Olur,” dedim.
Yemek boyunca gündelik şeylerden konuştuk. İşimden, Emir'in gününden, evde yapılması gereken birkaç küçük işten… Konuşmalarımız kusursuz değildi. Bazen sessizlik uzuyor, bazen birimiz söyleyeceği şeyi değiştiriyordu.
Ama artık o sessizliklerin içinde yalnızca mesafe yoktu.
Birbirimizi anlamaya çalışan iki insanın tereddüdü de vardı.
Yemekten sonra Emir çalışma odasına geçti. Ben de odama çıkıp çantamı bıraktım. Telefonumu elime aldım ve Deniz'in mesajını kontrol ettim.
Yeni bir şey yoktu.
Ekranı kapattım.
Sonra birkaç dakika boyunca kapımın önünde durdum. Aşağı inmek, onunla konuşmak, belki de sorularımı doğrudan sormak istiyordum.
Ama neyi soracaktım?
Benden sakladığın şey nedir?
Ailenin eski koleksiyonlarında benim çizdiğim sahnenin benzeri neden bulunuyor?
Benim geçmişimle senin geçmişin arasında ne var?
Bu soruların cevaplarını duymaya hazır olup olmadığımı bilmiyordum.
Yine de aşağı indim.
Çalışma odasının kapısı aralıktı. İçeride masa lambası yanıyordu. Emir masanın arkasında değil, pencerenin önündeki koltukta oturuyordu. Elinde bir kitap vardı ama sayfayı çevirmiyordu.
Beni görünce kitabı kapattı.
“Geldin.”
“Geleceğimi söylemiştim.”
“Biliyorum.”
Karşısındaki koltuğu işaret etti.
“Oturur musun?”
Oturduğumda bir süre birbirimize baktık.
Sonunda Emir konuştu.
“Son birkaç gündür aramızda bir şeylerin değiştiğini hissediyorum.”
“Ben de.”
“Bunun devam etmesini istiyorum.”
Bunu söylerken gözlerini kaçırmadı.
“Bana karşı açık olmanı istiyorum. Her şeyi anlatmak zorunda değilsin. Ama benden uzaklaşmaya başladığında nedenini bilmek isterim.”
Parmaklarımı dizlerimin üzerinde birleştirdim.
“Ya uzaklaşmamın sebebi senin bana anlatmadığın bir şeyse?”
Emir'in yüzü ciddileşti.
“Böyle bir şeyden mi şüpheleniyorsun?”
Bir an sustum.
“Henüz bilmiyorum.”
“Bir şey mi duydun?”
Soruyu öyle dikkatli sordu ki, artık şüphelerimin yalnızca bana ait olmadığını hissettim.
“Duyduğum bazı şeyler var,” dedim. “Ama ne anlama geldiklerini bilmiyorum.”
Emir başını hafifçe eğdi.
“Bana sorabilirsin.”
“Cevap verecek misin?”
Bu kez hemen konuşmadı.
Sonra, “Bildiğim kadarıyla,” dedi.
Cevabı içime sinmedi.
“Bu çok güven verici.”
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı ama gülümsemesi kısa sürdü.
“Aylin, sana yalan söylemek istemiyorum.”
“Bu, her şeyi anlatacağın anlamına gelmiyor.”
“Hayır.”
Birbirimize baktık.
“Bazı konuları açıklamak için doğru zamana ihtiyacım var,” diye devam etti. “Bunun sana haksızlık gibi geldiğini biliyorum. Ama henüz anlatamayacağım şeyler var.”
“Benimle ilgili mi?”
Emir'in parmakları kitabın kapağında durdu.
“Bunu neden soruyorsun?”
“Çünkü bazen bir şey sakladığını hissediyorum.”
“Ben de bazen senin bir şey sakladığını hissediyorum.”
İçimden acı bir gülümseme geçti.
“Belki de ikimiz de haklıyızdır.”
Emir bu kez gülümsemedi.
“Belki.”
Bir süre sessiz kaldık.
Sonra bana doğru hafifçe eğildi.
“Senden tek bir şey isteyeceğim.”
“Nedir?”
“Benden şüpheleniyorsan, bunu bana söyle. Kendi kendine karar verip beni hayatının dışına çıkarma.”
Sözleri beni hazırlıksız yakaladı.
Çünkü bunu daha önce yapmıştım. Birinin beni incitebileceğini düşündüğümde, daha ne olduğunu anlamadan araya mesafe koymuştum. İnsanların bana yaklaşmasını engellemek, onların beni terk etmesinden daha kolay gelmişti.
Emir'in bunu fark etmesi beni rahatsız etti.
“Beni hayatının dışında tuttuğunun farkında mısın?” diye sordum.
Gözlerini benden ayırmadı.
“Evet.”
“Yıllardır.”
“Evet.”
“Ve şimdi bunu değiştirmek istiyorsun.”
“Evet.”
Üç kısa cevap.
Hiçbiri kendini savunmaya çalışmıyordu.
Emir bir süre sustuktan sonra devam etti.
“Bunu geçmişte yapmadığım için pişmanım.”
Göğsümde bir şey sıkıştı.
Ondan böyle bir cümle duymayı beklemiyordum. Özür dilemesini bile beklemiyordum. Emir, geçmişte olanları çoğunlukla olmuş bitmiş şeyler olarak görürdü. Yanlış kararları düzeltir, sorunları çözer, önüne bakardı.
Ama şimdi geçmişteki bir eksikliğini kabul ediyordu.
“Bilmiyorum, Emir,” dedim. “Sana nasıl yaklaşacağımı bilmiyorum.”
“Ben de bilmiyorum.”
İlk kez bu kadar dürüst görünüyordu.
“Belki de ikimiz de öğrenebiliriz.”
Ona baktım.
“Ya öğrenirken birbirimizi incitirsek?”
Emir'in yüzü yumuşadı.
“Bunu engellemenin garantisi yok.”
Sonra bir an durdu.
“Ama seni incitmek istemiyorum.”
Odanın sessizliği ağırlaştı.
Bu cümleye inanmak istiyordum.
Sorun da buydu.
Ona inanmak istemem, doğru söylediği anlamına gelmiyordu. Fakat yalan söylediğinden şüphelenmem de gerçeği değiştirmiyordu.
Ayağa kalktım.
“Biraz zamana ihtiyacım var.”
Emir de ayağa kalktı ama yanıma gelmedi.
“Tamam.”
Kapıya yöneldim.
“Aylin?”
Döndüm.
“Yarın birlikte kahvaltı edelim mi?”
Sorunun sadeliği yüzümde küçük bir gülümseme oluşturdu.
“Zaten aynı evde yaşıyoruz.”
“Bunun farkındayım.”
“Birlikte kahvaltı etmek için ayrıca davet mi gerekiyor?”
“Görünüşe göre gerekiyormuş.”
İstemeden güldüm.
Emir de gülümsedi.
“Yarın sabah,” dedi.
“Yarın sabah.”
Odadan çıktığımda, bir süre önce taşıdığım gerginliğin azaldığını hissettim.
Fakat tamamen kaybolmamıştı.
Çünkü Emir'e yaklaşmakla ondan şüphelenmek, artık birbirinden ayrı iki şey değildi.
Gece yarısına doğru telefonum titredi.
Deniz'den yeni bir mesaj gelmişti.
Arşivdeki görevliyle tekrar konuştum. Dosyanın tamamını görmem mümkün olmadı ama çizimin bulunduğu sayfanın daha net bir görüntüsünü yarın almaya çalışacağım.
Ardından ikinci bir mesaj geldi.
Bir de çizimin arkasındaki kayıtla ilgili bir şey öğrendim. Dosyada yalnızca sanat eserine ait bilgiler yok. Eski bir aile evrakının arasına yerleştirilmiş olabilir.
Mesajı okurken yatağımda doğruldum.
Hangi aile?
Cevap hemen gelmedi.
Telefonu elimde beklettim. Birkaç dakika sonra Deniz yazdı.
Bilmiyorum. Ama Karahan soyadının geçtiği diğer kayıtların da incelenmesi gerekiyor.
Telefonu komodinin üzerine bıraktım.
Yarın.
Bir şeyleri öğrenmek için yalnızca yarını beklemem gerekiyordu.
Kendime bunu söyledim.
Sonra ışığı kapattım.
Fakat karanlıkta gözlerimi kapattığım anda, o çizim yeniden zihnimde belirdi.
Kapının eşiğindeki küçük kız.
Yüzü görünmeyen kadın.
Ve odanın köşesinde, ne olduğunu bir türlü hatırlayamadığım gölge.
Yatağımda doğruldum. Bir süre nefesimi düzenlemeye çalıştım. Eskiz defterimi çıkarmak istemiyordum. O sahneyi yeniden çizmek, zihnimdeki görüntüyü daha da belirginleştirmek istemiyordum.
Bunun yerine komodinin üzerindeki lambayı yaktım ve kitabımı açtım.
Birkaç sayfa okudum.
Sonra kitabı kapattım.
Çünkü aklımda artık yalnızca geçmişim yoktu.
Emir'in bana bakışı, sorularıma verdiği cevaplar, bana yaklaşmak isterken kendini durdurması da zihnimdeydi.
Bütün bunların ortasında kendime bir soru sordum.
Eğer bir gün Emir'in ailesinin benim geçmişimle gerçekten bağlantılı olduğunu öğrenirsem ne yapacaktım?
Ona güvenmeye devam edebilecek miydim?
Yoksa henüz yeni açmaya başladığım kapıyı kendi ellerimle kapatacak mıydım?
Cevabı bilmiyordum.
Ama o gece ilk kez, geçmişimle ilgili gerçeği öğrenmekten korktuğum kadar, o gerçeğin Emir'i benden uzaklaştırmasından da korktuğumu fark ettim.
Ve bu, bütün sorularımdan daha tehlikeliydi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.