Bölüm 3

Vaveyla Yazarı: Asteria Eris

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Bölüm 3

Ertesi sabah, Emir Karahan'ın kahvemi nasıl içtiğimi bilmediğini fark ettim.
Aslında bu yeni bir bilgi değildi. Yıllardır aynı evde yaşıyorduk ve birbirimiz hakkında bilmediğimiz şeyler, bildiklerimizden çok daha fazlaydı. En sevdiğim kitabı, uykum kaçtığında ne yaptığımı, kötü bir günün ardından yalnız kalmak mı yoksa biriyle konuşmak mı istediğimi bilmiyordu. Hangi tablonun karşısında dakikalarca durabileceğimi, hangi şarkıyı duyduğumda çocukluğuma döndüğümü, bir insanın sesindeki en ufak değişikliği neden hemen fark ettiğimi de bilmiyordu.
Ama kahvemi nasıl içtiğimi bilmiyor oluşu, nedense, diğerlerinden daha çok gözüme battı.
Saat sekizi on geçiyordu. Mutfağın yüksek pencerelerinden süzülen sabah ışığı mermer tezgâhın üzerine düşüyor, bahçedeki ağaçların gölgeleri camda hafifçe kıpırdıyordu. Üzerimde ince, koyu gri bir kazak ve siyah kumaş pantolon vardı. Saçlarımı aceleyle toplamış, yüzüme yalnızca nemlendirici sürmüştüm.
Masada iki kişilik kahvaltı hazırlanmıştı. Peynirler, zeytinler, kızarmış ekmek, küçük bir kâsede bal ve benim için kesilmiş bir armut.
Emir masanın diğer ucunda oturuyordu. Beyaz gömleğinin kollarını bileklerine kadar iliklemişti. Önündeki gazeteyi okumuyor, telefonundaki bir mesaja cevap yazıyordu.
Sandalyemi çekerken başını kaldırdı.
“Günaydın.”
“Günaydın.”
Telefonunu masaya bıraktı.
“Dün gece iyi uyudun mu?”
Elimdeki peçeteyi açarken ona baktım.
“Bu, kahvaltı sırasında birbirimize sorduğumuz yeni bir soru mu?”
Kaşlarından biri hafifçe kalktı.
“Bir daha sormayayım mı?”
“Hayır. Sorabilirsin.”
“Güzel.”
“Yalnızca şaşırdım.”
“Bunu anladım.”
Aramızda kısa bir sessizlik oldu.
Emir kahvesinden bir yudum aldı. Ben de önümdeki fincana baktım. Sade kahve. Her zamanki gibi.
Dün akşam, eve döndüğümüzde bana Londra'ya gideceğim zaman haber verip vermeyeceğimi sormuştu. Sonra beni galeride görmenin nasıl bir şey olduğundan bahsetmiş, onun yanında kendim gibi olmadığımı söylemişti.
Bunların hepsi, Emir'den beklemediğim cümlelerdi.
Fakat insanın bir gecede değiştiğine inanacak kadar saf değildim.
“Bugün programın nasıl?” diye sordu.
Başımı kaldırdım.
“Çalışacağım.”
“Bunu tahmin etmiştim.”
“Öyleyse neden sordun?”
“Bir şey öğrenmeye çalışıyorum, Aylin.”
Çatalımı tabağın kenarına bıraktım.
“Beni mi?”
“Evet.”
Bunu o kadar doğal söylemişti ki bir an cevap veremedim.
Emir de sustu. Sanki söylediği şeyin üzerimde nasıl bir etki yaratacağını kendisi de hesaplamamıştı.
Sonunda gülümsedim. Neşeli bir gülümseme değildi bu.
“İlginç bir zamanlama.”
“Neden?”
“Kaç yıldır aynı evde yaşıyoruz?”
“Biliyorum kaç yıldır evli olduğumuzu.”
“Ben de biliyorum. Yalnızca merak ettim, şimdi mi aklına geldi?”
Yüzündeki ifade değişti. Çenesindeki kas hafifçe gerildi.
“Dün gece söyledim. Birbirimizi tanımaya başlamamız gerektiğini düşünüyorum.”
“Hatırlıyorum.”
“Öyleyse?”
“Öyleyse ne?”
“Aylin.”
İşte yine o ses tonu.
İnsanların yanında nazik, sakin ve ölçülü konuşan Emir Karahan'ın, yalnızca ikimiz kaldığımızda ortaya çıkan sabırsız tarafı.
Fincanımı tabağına bıraktım.
“Beni tanımak istiyorsan, benimle konuşabilirsin. Ama bir sabah uyanıp hayatımın kapısını çaldığında hemen içeri alınacağını düşünme.”
Gözlerini benden ayırmadı.
“Kapıyı açman için ne yapmam gerekiyor?”
Bu kez gerçekten hazırlıksız yakalanmıştım.
Bir cevap aradım. Akıllıca, mesafeli, beni koruyacak bir cevap.
Bulamadım.
“Önce neden kapının dışında kaldığını anlaman gerekiyor.”
Sandalyemi geriye itip ayağa kalktım.
“İşe geç kalacağım.”
Emir de kalkacakmış gibi hareket etti ama sonra vazgeçti.
“Aylin.”
Döndüm.
“Efendim?”
“Akşam birlikte yemek yiyelim mi?”
Ona birkaç saniye baktım.
“Evde mi?”
“İstersen dışarıda.”
“Bunu bir davet olarak mı anlamalıyım, yoksa evlilik anlaşmamıza eklenen yeni bir madde olarak mı?”
Ağzının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
“Bir davet.”
“Düşüneyim.”
“Bu bir evet değil.”
“Çok iyi gözlem yapıyorsun.”
Bu kez gerçekten gülümsedi.
Ve ben, bundan hoşlanmamam gerektiğini düşünerek mutfaktan çıktım.
Çünkü Emir'in gülümsemesi, yıllardır görmediğim bir şey değildi.
Yalnızca ilk defa, benim yüzümden ortaya çıkmış olabileceğini düşünüyordum.
Ofise vardığımda saat dokuzu yirmi geçiyordu.
Eski binanın ağır ahşap kapısını iterek içeri girdim. Merdiven boşluğunda kahve ve cilalanmış ahşap kokusu vardı. Pencerelerden birine vuran güneş, koyu kırmızı merdiven halısının üzerinde uzun bir ışık şeridi bırakmıştı.
Üçüncü kata çıktım, çantamı masama bıraktım ve bilgisayarımı açtım.
Ofisimdeki en sevdiğim şey sessizlikti. Sokaktan gelen sesler yüksek pencerelerin ardında yumuşuyor, kitaplığın üzerindeki sanat tarihi kitapları ve açık artırma katalogları odaya tanıdık bir ağırlık veriyordu. Masamın üzerinde dün incelediğim tablonun fotoğrafları, birkaç kondisyon raporu ve Londra'daki bir galeriyle yazışmalarım duruyordu.
Burada ne yaptığımı biliyordum.
Bir tablonun hangi döneme ait olduğunu, hangi boya katmanının diğerinden önce sürüldüğünü, restorasyon sırasında nelerin değiştirilmiş olabileceğini anlayabiliyordum. İnsanların görüp geçtiği ayrıntıları fark etmek için yıllarca eğitim almıştım.
Ne yazık ki aynı yeteneği kendi evliliğime uyguladığımda sonuç alamıyordum.
Bilgisayarımın ekranında yeni bir e-posta belirdi.
Gönderen: Deniz
Konu: Gelecek haftaki sergi
Aylin,
Dün akşam seni görmek güzeldi. Sana bahsettiğim koleksiyonun belgelerini ekledim. Müsait olduğunda göz atarsan sevinirim.
Bir de gelecek haftaki sergi için sözünü unutmadım. Perşembe akşamı seni kaçırmaya niyetliyim. Takviminde yer aç.
Deniz
Mesajı okurken istemsizce gülümsedim.
Deniz'in en sevdiğim özelliklerinden biri buydu. Bir şey istediğinde, bunu istemek için kendine uzun ve gereksiz gerekçeler üretmezdi. Benimle görüşmek istiyorsa söylerdi. Bir tabloyu tartışmak istiyorsa arar, bir fikrime katılmıyorsa itiraz ederdi.
İnsan onun yanında cümlelerinin arkasına saklanmak zorunda kalmazdı.
E-postaya cevap yazmak için klavyeye uzandığım sırada telefonum çaldı.
Deniz arıyordu.
“E-postayı gönderdikten sonra beklemeye dayanamadın mı?” diye açtım.
“Günaydın sana da.”
“Günaydın.”
“Dün akşam bir sorun mu vardı?”
Kaşlarımı çattım.
“Ne gibi bir sorun?”
“Beni gördüğünde yüzün değişti. Sonra Karahan'ın yanında bir süre konuşamadın.”
“Emir'in yanında konuşamamak gibi bir problemim yok.”
“Bunu söylemedim.”
“Öyle söyledin.”
Deniz güldü.
“Bak, daha sabahın dokuzunda kavga etmeye başladık.”
“Sen aradın.”
“Bunu bir daha yüzüme vurursan aramayı keserim.”
“Harika. Böylece ikimiz de zaman kazanırız.”
“Beni özlediğini söylemek bu kadar zor olmamalı.”
Gözlerimi devirdim ama gülümsedim.
“Deniz.”
“Tamam, tamam. Ciddiyim. Dün akşam seni gördüğüme sevindim. Uzun zamandır doğru düzgün konuşamadık.”
“Biliyorum. Ben de sevindim.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“İyi misin peki?” diye sordu bu kez.
Sorunun tonundaki değişikliği fark ettim. Şakası bitmişti.
“İyiyim.”
“Aylin.”
Adımı söylerken sesini alçaltmıştı.
“Bana gerçekten iyi olup olmadığını sorduğumda otomatik olarak cevap verme.”
Pencereye döndüm. Karşı binanın cephesinde güneş parlıyor, kaldırımdan geçen insanların gölgeleri birbirine karışıyordu.
“Biraz yorgunum,” dedim sonunda.
“İşten mi?”
“Her şeyden biraz.”
“Anladım.”
Hayır, anlamamıştı. Ama anlamadığını kabul etmekten korkmadığı için onu seviyordum.
“Perşembe günü geleceğim,” dedim. “Sergiye.”
“Güzel. Sonra yemek yeriz.”
“Bunu da bir davet olarak mı anlamalıyım?”
“Hayır. Bunu tehdit olarak anlamalısın. Gelmezsen kapına dayanırım.”
“Beni korkutmaya çalışma.”
“İşe yarıyor mu?”
“Hayır.”
“Peki. Görüşürüz, Aylin.”
Telefon kapandığında bir süre ekrana baktım.
Ardından mesajlarımı açtım.
Emir'den yeni bir mesaj vardı.
Bu akşam saat sekizde. Senin seçtiğin bir yer olsun.
Mesajın altında başka hiçbir şey yazmıyordu.
Ne bir açıklama ne de alışık olduğum kısa, kesin talimatlardan biri.
Yalnızca bana bırakılmış bir seçim.
Cevap yazmadan önce mesajı iki kez okudum.
Sonra klavyeye dokundum.
Tamam.
Gönder tuşuna bastım ve telefonu masaya bıraktım.
Bir insanın hayatına girmek için kapıyı çalması gerektiğini söylemiştim.
Emir kapıyı çalmıştı.
Beni asıl endişelendiren, kapıyı açmayı düşünüyor olmamdı.
Akşamüstü eve döndüğümde yatak odamın kapısının önünde küçük bir kutu duruyordu.
Kutunun üzerinde adım yazılıydı.
İçinden koyu yeşil, ince dokulu bir şal çıktı. Kumaşın kenarlarında zar zor fark edilen küçük işlemeler vardı. Ne fazla gösterişliydi ne de sıradan. Tam da kış aylarında sevdiğim türden bir parçaydı.
Kutunun içinde bir not vardı.
Bu akşam için. Hava serin olacak.
İmza yoktu.
Gerek de yoktu.
Şalı yatağın üzerine bıraktım. Birkaç saniye ona baktıktan sonra gardırobumu açtım. Siyah elbiselerimin arasından koyu yeşil şalla uyumlu, sade kesimli bir elbise çıkardım. Dizlerimin biraz altında bitiyordu; belimi belli ediyor ama vücuduma yapışmıyordu. Küçük altın küpelerimi taktım, saçlarımı açık bıraktım ve dudaklarıma hafifçe renk veren bir balm sürdüm.
Şalı da yanıma aldım.
Aynada kendime son kez baktığımda, yıllardır yaptığım gibi yüzümde kusur aramadım. Yalnızca hazır olup olmadığımı kontrol ettim.
Saat yedi ellide aşağı indim.
Emir salonun penceresinin yanında duruyordu. Siyah pantolonunun üzerine koyu füme bir ceket giymişti. Beyaz gömleğinin yakası açıktı; kravat takmamıştı. Bir elinde telefonunu tutuyor, diğer eliyle kol saatini düzeltiyordu.
Ayak seslerimi duyunca döndü.
Bakışları önce yüzümde, sonra elbisemde durdu. Yeşil şalı fark ettiğinde ifadesinde küçük bir değişiklik oldu.
“Güzel olmuş.”
Şala mı, elbiseye mi, yoksa ikisine birden mi söylediğini sormadım.
“Teşekkür ederim.”
Kapıya yöneldi. Ben de peşinden yürüdüm.
Arabaya bindiğimizde şoför arka kapıyı kapattı. Şehir akşam trafiğinin içinde ağır ağır ilerlerken Emir telefonunu cebine koydu.
“Bir yer seçmişsin,” dedi.
“Evet.”
“Neresi?”
“Boğaz'ın kenarında küçük bir restoran. Daha önce gitmiştim.”
“İyi midir?”
“Yemekleri güzel. Gürültülü değil. İnsanlar birbirleriyle konuşabiliyor.”
Bana baktı.
“Bu son kısmı özellikle mi söyledin?”
“Hayır. Ama üzerine alınmak istersen engel olamam.”
Gözlerini yola çevirdi.
“Seninle yemek yemek için başka bir yerde olmamız gerekmiyor, Aylin.”
“Biliyorum.”
“Bundan emin değilim.”
Cevap vermedim.
Çünkü haklı olabilirdi.
Restoran, sahile bakan dar bir sokağın sonundaydı. İçeri girdiğimizde sıcak hava ve tereyağında pişen otların kokusu yüzümüze çarptı. Pencerelerin önünde birkaç küçük masa, duvarlarda eski İstanbul fotoğrafları vardı. Loş aydınlatma ahşap masaların üzerine yumuşak gölgeler düşürüyor, dışarıdaki teknelerin ışıkları camlarda titriyordu.
Bizi pencere kenarındaki masaya yönlendirdiler.
Masaya vardığımızda Emir, sandalyemi benim için geriye çekti. Hareketi o kadar doğal yaptı ki bir an duraksadım. Ardından oturdum.
“Bunu yapabildiğini bilmiyordum,” dedim.
Karşıma otururken yüzüme baktı.
“Neyi?”
“Sandalyemi çekmeyi.”
“Bundan sonra her gün yeni bir şey öğrenebilirsin.”
“Bu kadar iddialı olma.”
Menüyü açtı.
“Ne yemek istersin?”
“Balık olabilir.”
“Başka?”
“Salata.”
Garsona siparişimizi verdikten sonra masanın üzerinde kısa bir sessizlik oluştu.
Emir çevresine bakındı. Burası onun alışık olduğu restoranlardan farklıydı. Özel davetlerin, kristal kadehlerin ve insanın adını söylemeden önce kartvizitine bakan garsonların olmadığı bir yerdi.
“Buraya sık gelir misin?” diye sordu.
“Eskiden daha sık gelirdim.”
“Kimlerle?”
Başımı kaldırdım.
“Bu soru da tanıma sürecinin bir parçası mı?”
Dudaklarını birbirine bastırdı.
“Evet.”
“Arkadaşlarımla.”
“Deniz de geliyor mu?”
İşte.
Sorunun sonunda saklanan şey nihayet ortaya çıkmıştı.
Peçetemi dizlerimin üzerine yerleştirdim.
“Bazen.”
“Anladım.”
“Gerçekten mi?”
“Ne demek istiyorsun?”
“Deniz'in adını anarken sesin değişiyor.”
Yüzü sertleşti.
“Sesim değişmiyor.”
“Peki.”
“Aylin, her söylediğimi bir tartışmaya çevirmek zorunda mısın?”
“Hayır. Ama senin her sorunun arkasında başka bir soru varsa hangisine cevap vermemi istediğini bilmek istiyorum.”
Garson suyumuzu getirdi. Emir konuşmayı kesti, garsonun uzaklaşmasını bekledi.
Sonra masanın üzerindeki bardağı çevirdi.
“Onunla yakınsınız.”
“Evet.”
“Ne zamandır?”
“Yaklaşık üç yıldır tanışıyoruz.”
“Üç yıl.”
“Matematikte iyi olduğunu biliyordum.”
Bana baktı. Bu kez gülümsemedi.
“Benimle dalga geçme.”
“Sen de beni sorgulama.”
Bir süre birbirimize baktık.
Sonra Emir arkasına yaslandı ve derin bir nefes aldı.
“Tamam. Baştan başlayalım.”
Bu kez sesinde öfke yoktu. Yalnızca ne yapacağını bilemeyen birinin huzursuzluğu vardı.
“Deniz senin için kim?”
Soru basitti.
Cevabı da öyle olmalıydı.
“Arkadaşım. İşimi bilen, güvendiğim ve yanında kendim gibi davranabildiğim biri.”
Emir'in parmakları su bardağının çevresinde durdu.
“Benim yanımda kendin gibi davranamıyor musun?”
Ona baktım.
Bu soruya hemen cevap vermek istemedim. Çünkü ilk aklıma gelen cevap, ikimizin de duymak istemeyeceği kadar dürüsttü.
“Senin yanında nasıl davranmam gerektiğini düşünmek zorunda kalıyorum,” dedim sonunda.
“Benden korkuyor musun?”
“Hayır.”
“Öyleyse neden?”
“Çünkü ne düşündüğünü bilmiyorum. Ne hissettiğini bilmiyorum. Bir şey söylediğimde bunu nasıl yorumlayacağını bilmiyorum. Seninle konuşurken bazen doğru kelimeyi seçmek, gerçekten ne söylemek istediğimden daha önemli hâle geliyor.”
Emir başını hafifçe eğdi.
“Ben de senin ne düşündüğünü bilmiyorum.”
“Bunun sebebi, sormamış olman olabilir mi?”
“Olabilir.”
Cevabının bu kadar kolay gelmesini beklemiyordum.
Garson yemeklerimizi getirdiğinde konuşmaya ara verdik. Bir süre tabaklarımızla ilgilendik. Dışarıda bir teknenin ışıkları suyun üzerinde uzuyor, pencereye vuran hafif rüzgâr sesi içerideki müziğe karışıyordu.
Emir balığından küçük bir parça aldıktan sonra konuştu.
“Dün gece Deniz'le güldüğünü gördüm.”
Çatalımı bıraktım.
“Evet.”
“Bunu neden yapamıyoruz?”
Soru, masanın üzerine bırakılmış bir şey gibi aramızda kaldı.
“Birlikte gülmek mi?”
“Birlikte herhangi bir şey yapmak.”
Ona baktım.
Emir Karahan, iş görüşmelerinde insanları birkaç cümleyle ikna edebilen, bir toplantı odasına girdiğinde herkesin dikkatini üzerine toplayan bir adamdı. İnsanların ne istediğini anlamakta ve onlara istediklerini vermenin doğru zamanını hesaplamakta iyiydi.
Ama şimdi, karşısında oturan karısına neden onunla konuşamadığını soruyordu.
Ve ne söyleyeceğini bilmiyordu.
“Bilmiyorum,” dedim.
“Bu cevap hoşuma gitmedi.”
“Her zaman hoşuna giden cevapları veremem.”
“Fark ettim.”
İstemeden gülümsedim.
O da gördü.
“İşte,” dedi.
“Ne?”
“Bunu.”
“Gülümsememi mi?”
“Evet.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Emir, bir gülümseme için bu kadar heyecanlanman beni endişelendiriyor.”
Bu kez güldü. Gerçekten güldü.
Kısa, alçak bir kahkahaydı ama yüzünü değiştirmeye yetti. Gözlerinin çevresindeki çizgiler belirginleşti; normalde sert duran ifadesi yumuşadı.
Onu böyle görmeye alışık değildim.
Daha doğrusu, bir zamanlar alışık olup olmadığımı bile hatırlamıyordum.
“Demek hâlâ şaka yapabiliyorsun,” dedi.
“Yalnızca doğru ortamda.”
“Peki. Bu ortamı not alıyorum.”
“Lütfen yazılı rapor hazırlama.”
Gülümsemesi kaybolmadı.
Yemeğin geri kalanı beklediğimden daha kolay geçti. Bana şirketimden, Londra'daki projelerimden, önümüzdeki ay yapacağım görüşmeden bahsetmemi istedi. İlk kez bir toplantıda başkalarına anlatacağım şekilde değil, gerçekten konuşmak istediğim gibi anlattım.
Bir tablonun geçmişini araştırırken nasıl zamanın farkına varmadığımı, bazı koleksiyonların arkasındaki aile hikâyelerinin eserlerin kendisinden daha ilginç olabildiğini, kendi şirketimi kurduğum ilk yılın ne kadar zor geçtiğini söyledim.
Emir dikkatle dinledi.
Arada soru sordu. Bazı şeyleri tekrar açıklamamı istedi. Bir keresinde yanlış anladığı bir ayrıntı yüzünden güldüm; o da benimle birlikte güldü.
Yemek bittiğinde kendimi tuhaf bir şekilde hafiflemiş hissediyordum.
Sanki yıllardır kapalı tuttuğum bir odanın penceresini aralamıştım.
Fakat pencereden içeri giren havanın, odadaki her şeyi değiştirebileceğini de biliyordum.
Arabaya bindiğimizde saat onu biraz geçiyordu.
Şoför motoru çalıştırdı. Emir, restoranın önünden uzaklaşırken bir süre sessiz kaldı. Sonra ceketinin iç cebinden telefonunu çıkardı.
Ekrana baktı.
Bir mesaj gelmişti.
Telefonunu tekrar cebine koyduğunda yüzündeki ifade değişmişti.
“Bir sorun mu var?” diye sordum.
“Hayır.”
Bu kez ben ona baktım.
“Bunu söylemeden önce en azından biraz düşünseydin.”
Başını çevirdi.
“İşle ilgili.”
“Peki.”
“Her şeyi anlatmak zorunda değilim.”
“Zaten anlatmanı istemedim.”
Sözlerim onu durdurdu. Birkaç saniye yüzüme baktı, ardından gözlerini önüne çevirdi.
“Özür dilerim.”
Bu, gecenin ikinci beklenmedik cümlesiydi.
“Ne için?”
“Az önceki cevabım için.”
Camın dışındaki ışıklara döndüm.
“Önemli değil.”
“Benim için önemli.”
Bunu söylerken sesi sakindi. Beni ikna etmeye çalışmıyordu. Sadece ne düşündüğünü söylüyordu.
Bir süre sonra bana döndü.
“Yarın akşam da birlikte yemek yiyebilir miyiz?”
Bu kez gülmedim.
“Her akşam mı?”
“Hayır.”
“Haftada birkaç kez?”
“Bunu bir programa mı dönüştürüyorsun?”
“Sen başlattın.”
Başımı iki yana salladım.
“Bilmiyorum, Emir.”
“Düşün.”
“Düşüneceğim.”
Başını salladı.
Sonra, sanki aklına yeni gelmiş gibi ekledi:
“Perşembe akşamı ne yapıyorsun?”
Deniz'in sergisini hatırladım.
“Bir sergiye gideceğim.”
“Deniz'le mi?”
“Evet.”
Emir'in çenesi hafifçe gerildi. Fakat bu kez hemen başka bir soru sormadı.
“Anladım,” dedi.
“Bir şey söylemeyecek misin?”
“Ne söylememi istiyorsun?”
“Bilmiyorum. Belki yine kaçta döneceğimi sorarsın.”
Gözlerini bana çevirdi.
“Kaçta döneceksin?”
İstemeden güldüm.
“Seninle uğraşmak gerçekten yorucu.”
“Bunu daha önce de söyledin.”
“Çünkü değişen bir şey yok.”
“Var.”
Sesindeki ciddiyet yüzünden gülümsemem yavaşça kayboldu.
“Neymiş?”
“Artık ne düşündüğümü soruyorsun.”
Cevap vermedim.
Çünkü haklıydı.
Arabamız evin önünde durduğunda şoför kapımı açtı. Emir de indi ve benimle birlikte girişe yürüdü.
Koridorun mermer zemini duvar lambalarının altında parlıyordu. Salondan gelen ışık kapının aralığından sızıyor, merdivenlerin başındaki büyük vazoda duran dalların gölgeleri duvara düşüyordu.
Ayakkabılarımı çıkarırken Emir ceketini gevşetti.
“Bu akşam için teşekkür ederim,” dedi.
Ona döndüm.
“Ben teşekkür ederim.”
Bir an durdu.
“Yarın görüşürüz, Aylin.”
“Yarın görüşürüz.”
Merdivenlere yöneldim. İlk basamağa ayağımı koyduğumda arkamdan seslendi.
“Bir şey daha.”
Döndüm.
Emir birkaç adım uzakta duruyordu. Yüzünde, bütün akşam boyunca görmediğim bir tereddüt vardı.
“Deniz'le mutlu görünüyordun.”
Ne söyleyeceğimi bilemedim.
“Evet,” dedim. “Mutluydum.”
Bakışlarını benden ayırmadı.
“Benimle de mutlu olabilir misin?”
Soru o kadar sessiz sorulmuştu ki, bir an yanlış duyduğumu sandım.
Emir Karahan benden onunla mutlu olup olamayacağımı soruyordu.
Ne bir emir vardı sesinde ne de alıştığım o kendinden emin ifade.
Yalnızca cevabımı bekliyordu.
Merdivenin başında durdum. Elimi korkuluğa yerleştirdim.
“Bilmiyorum,” dedim.
Gözleri bir anlığına kapandı. Sonra başını salladı.
“Tamam.”
“Emir…”
Bana baktı.
“Bunu sana zarar vermek için söylemedim.”
“Biliyorum.”
“Gerçekten bilmiyorum.”
“Anladım, Aylin.”
Bu kez sesinde kırgınlık vardı. Çok az, ama vardı.
Bana iyi geceler dileyip çalışma odasına yöneldi.
Ben ise merdivenin başında kaldım.
O gece ilk kez, Emir'in ne hissettiğini anlamaya çalışırken kendimi onun yerine koydum.
Bir insanın yıllardır aynı evde yaşadığı kadının yanında yabancı hissetmesi nasıl bir şeydi?
Birlikte kahvaltı ettiği, aynı arabaya bindiği, aynı soyadını taşıdığı kadının hayatında nerede durduğunu bilmemek?
Belki de Emir, benim hayatımda Deniz'in bir yeri olduğunu görmekten çok, kendisinin hiçbir yeri olmadığını fark etmekten korkuyordu.
Bu düşünceyi zihnimden uzaklaştırıp odama çıktım.
Kapıyı kapattım, elbisemi değiştirdim ve saçlarımı çözdüm. Sonra komodinin üzerindeki kitabı alıp yatağa oturdum.
Okumaya çalıştım.
Aynı paragrafı üç kez okuduktan sonra kitabı kapattım.
Çünkü aklımda başka bir şey vardı.
Emir'in sorusu.
Benimle de mutlu olabilir misin?
Cevabını bilmiyordum.
Ama yıllardır ilk kez, bunu öğrenmek istediğimi fark ettim.
Saat gece yarısını biraz geçmişti.
Su içmek için odadan çıktığımda koridorda ışık yanıyordu. Emir'in çalışma odasının kapısı aralıktı. İçeriden telefonla konuştuğunu duydum.
Normalde durmadan yürürdüm.
Bu kez durdum.
“Hayır,” diyordu Emir. “Bunu böyle bırakmayacağız.”
Karşı tarafın ne söylediğini duyamadım.
Emir pencerenin önünde duruyordu. Ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Bir elini cebine sokmuş, diğerinde telefonunu tutuyordu.
“Benim ne düşündüğüm önemli değil. Belgeleri yarın sabah masamda istiyorum.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra sesi daha da alçaldı.
“Bu konuyu Aylin'in önünde bir daha açmayacaksın.”
Olduğum yerde kaldım.
Aylin'in önünde.
Hangi konu?
Emir birkaç saniye dinledi.
“Beni duydun.”
Telefonu kapattı.
Kapının aralığından geri çekilmek üzereydim ki başını çevirdi.
Gözlerimiz buluştu.
Beni gördüğünde yüzündeki ifade bir anda değişmedi. Fakat telefonunu elinde biraz daha sıkı tuttuğunu fark ettim.
“Aylin.”
“Su almaya gidiyordum.”
Başını salladı.
“Bir şey mi duydun?”
Bu soru, cevabımı beklerken yüzünde beliren dikkat yüzünden daha da tuhaflaştı.
“Yalnızca adımı duydum.”
Bir an sessizlik oldu.
“İşle ilgili bir konu,” dedi.
“Bana açıklama yapmak zorunda değilsin.”
“Biliyorum.”
“Öyleyse neden açıklıyorsun?”
Cevap vermedi.
Bir adım attım. Kapının önündeki ışık yüzüne vuruyordu. Yorgun görünüyordu; gözlerinin altında ince gölgeler vardı.
“Emir, benimle ilgili bir sorun mu var?”
“Hayır.”
Bu kez cevabı çok hızlı gelmişti.
Gözlerini yüzümde gezdirdi.
“En azından senin düşündüğün gibi değil.”
“Ben ne düşündüğümü söylemedim.”
“Biliyorum.”
Aramızda bir sessizlik oluştu.
Sonra çalışma odasının kapısını biraz daha açtı.
“İçeri gelmek ister misin?”
Daha önce bana hiç böyle bir teklif yapmamıştı.
Bu oda, onun evdeki özel alanıydı. Masasının üzerindeki belgeler, kitaplıklar, kapalı çekmeceler ve geceleri yanan tek masa lambası… Buraya girmem gerektiğinde bile kapıyı çalardım.
“Emin misin?” diye sordum.
“Evet.”
İçeri girdim.
Masa lambasının ışığı koyu ahşap yüzeyin üzerinde küçük bir alanı aydınlatıyordu. Masanın üzerinde birkaç dosya, bir kalem ve yarısı içilmiş kahve vardı. Kitaplığın önündeki koltuğun üzerinde ceketini bırakmıştı. Pencerenin dışında bahçe karanlıktı.
Emir kapıyı kapatmadı.
Bunu fark ettim.
Belki benim fark etmemi istediği için.
“Bu akşam sana bir şey sormak istedim,” dedi.
“Bana çok şey sordun.”
“Başka bir şey.”
Bekledim.
Emir masanın kenarına yaslandı. Bir süre parmaklarını birbirine kenetledi, sonra bıraktı.
“Bazen geceleri uyumadığını fark ediyorum.”
İçimde bir şey gerildi.
“Beni mi izliyorsun?”
“Hayır. Koridorda karşılaşıyoruz. Bazen odanın ışığı açık oluyor.”
“Bu bir sorun mu?”
“Hayır.”
“Öyleyse?”
Yüzüme baktı.
“İyi olup olmadığını merak ediyorum.”
Odanın sessizliği ağırlaştı.
Bu kez verecek hazır bir cevabım yoktu. Çünkü Emir'in bilmesini istemediğim şeyler vardı. Yalnızca kendime sakladığım küçük alışkanlıklar değil, yıllardır bir türlü anlamlandıramadığım karanlık bir geçmiş de.
“İyiyim,” dedim.
Emir başını hafifçe eğdi.
“Bunu söylediğinde sana inanmak istiyorum.”
Kalbimin bir kez, sertçe attığını hissettim.
“Emir…”
“Cevap vermek zorunda değilsin.”
Bu cümle beni daha çok sarstı.
Çünkü yıllardır ondan duyduğum şeylerin çoğu bir beklenti, bir talep veya tamamlanması gereken bir işti. İlk kez bir sorunun cevabını istemediğini söylüyordu.
“Bazen uyuyamıyorum,” dedim.
“Biliyorum.”
“Hayır, bilmiyorsun.”
Sözlerim ağzımdan beklediğimden daha sert çıktı.
Emir sessizce bekledi.
“Bazen nedenini bile bilmiyorum,” diye devam ettim. “Yalnızca gözlerimi kapatmak istemiyorum. Sabah olduğunda her şeyin yine aynı olacağını biliyorum. Ama gece boyunca düşünmek, hiçbir şey yapmadan düşünmek… Bazen daha kolay geliyor.”
Emir'in yüzünde bir değişiklik oldu. Ne olduğunu tam olarak anlayamadım.
“Bana daha önce neden söylemedin?”
Acı bir gülümseme yüzüme yerleşti.
“Çünkü sormadın.”
Emir gözlerini kaçırdı.
Bu kez itiraz etmedi.
Bir süre sonra doğruldu ve masanın üzerindeki dosyaları kenara çekti.
“İstersen oturabilirsin.”
Koltuğa oturdum. O da masanın karşısındaki sandalyeye geçti. Aramızda birkaç metre vardı ama bu mesafe, yıllardır aramızda duran görünmez mesafeden daha kolay aşılabilir geliyordu.
“Bana bir şey anlatmak ister misin?” diye sordu.
Başımı kaldırdım.
“Ne hakkında?”
“Bilmiyorum. Seni ne rahatsız ediyorsa.”
Bir an için karanlık bir oda gördüm.
Tavandan sarkan bir ip.
Yüzünü seçemediğim bir kadın.
Kapının eşiğinde duran küçük bir kız.
Gözlerimi kırpıştırdım.
Görüntü kayboldu ama bıraktığı his gitmedi.
“Şimdi değil,” dedim.
Emir başını salladı.
“Peki.”
Bana nedenini sormadı.
Ne olduğunu öğrenmek için üstelemedi.
Yalnızca oturduğu yerde kaldı.
Ve ben, ilk kez, sessizliğin içinde tek başıma olmadığımı hissettim.
Bu duyguya güvenmek istemedim.
Henüz değil.
Ayağa kalktım.
“İyi geceler, Emir.”
O da ayağa kalktı.
“İyi geceler, Aylin.”
Kapıya yöneldim. Elim kapı koluna uzandığında arkamdan seslendi.
“Aylin?”
Döndüm.
“Yarın sabah kahveni nasıl içtiğini soracağım.”
Bir an yüzüne baktım.
Sonra istemeden güldüm.
“Geç kaldın. Yıllardır sade içiyorum.”
“Biliyorum.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Az önce bilmiyordun.”
“Artık biliyorum.”
Başımı iki yana sallayıp odadan çıktım.
Kapıyı arkamdan kapatırken gülümsemem hâlâ yüzümdeydi.
Fakat odama döndüğümde aklım yine o telefon konuşmasına takıldı.
Bu konuyu Aylin'in önünde bir daha açmayacaksın.
Emir'in benden sakladığı ne vardı?
Ve daha önemlisi, neden benim öğrenmemi istemiyordu?
Yatağa uzandım. Komodinin üzerindeki lambayı kapatmadan önce karanlık eskiz defterimin durduğu çekmeceye baktım.
Defteri çıkarmadım.
O gece çizimi görmek istemiyordum.
Çünkü ilk defa, geçmişimdeki karanlığın dışında da korktuğum bir şey vardı.
Emir Karahan'ın bana yaklaşması.
Ve benim, bütün savunmalarıma rağmen, ondan uzaklaşmak istememem.
Ertesi sabah saat yedide telefonum çaldı.
Arayan Deniz'di.
Normalde bu saatte aramazdı.
Yatağımda doğruldum ve telefonu kulağıma götürdüm.
“Deniz?”
“Uyandırdım mı?”
“Hayır. Ne oldu?”
Bir an sessiz kaldı.
Ardından sesi ciddileşti.
“Aylin, sana bir şey soracağım. Ama önce sakin olmanı istiyorum.”
Yatağın kenarına oturdum.
“Ne oldu?”
“Geçen akşam Armand Gallery'de gördüğümüz tabloyu hatırlıyor musun?”
“Kadın portresi mi?”
“Evet. Senin boya katmanlarıyla ilgili bir şey fark ettiğin tablo.”
“Hatırlıyorum. Ne olmuş?”
Deniz derin bir nefes aldı.
“Bu sabah açık artırma evindeki bir arkadaşım beni aradı. Tabloyla ilgili eski bir dosya bulmuşlar. Önceki sahibinin kayıtları da varmış.”
“Bu normal değil mi?”
“Normal. Ama dosyada bir isim geçiyor.”
Parmaklarım telefonun kenarına sıkıca kapandı.
“Hangi isim?”
Deniz cevap vermeden önce kısa bir sessizlik oldu.
“Karahan.”
Yataktan kalktım.
“Emir mi?”
“Bilmiyorum. Dosyada yalnızca soyadı var. Ama Aylin, daha tuhaf bir şey var.”
“Ne?”
“Tablo, yıllar önce özel bir koleksiyondan çıkarılmış. Koleksiyonun sahibi hakkında kayıtlar eksik. Satış tarihi var, ama eserin kimden alındığına dair belge yok.”
Pencereye yürüdüm. Bahçenin üzerindeki sabah sisi yavaş yavaş dağılıyordu.
“Bunun benimle ne ilgisi var, Deniz?”
“Henüz bilmiyorum.”
“Öyleyse neden beni aradın?”
“Çünkü dosyada başka bir şey daha gördüm.”
“Ne?”
“Bir çizim.”
Nefesim boğazımda düğümlendi.
“Nasıl bir çizim?”
“Bir odanın çizimi. Kapının eşiğinde küçük bir kız var. Yüzü görünmüyor.”
Odanın içindeki bütün sesler kesilmiş gibiydi.
Deniz konuşmaya devam etti ama söylediklerinin geri kalanını duyamadım.
Çünkü yıllardır karanlık eskiz defterime çizdiğim o sahne, bir başkasının elinde de vardı.
Ve o sahnenin yanında yazan isim…
Benim soyadımla aynıydı.
Karahan.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.