3. bölüm / 6
Adı Konulmamış YalanlarBölüm 2
Bölümler 6Şu an: Bölüm 2
- 1 Giriş298 kelime
- 2 Bölüm 11.900 kelime
- 3 Bölüm 24.444 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 Bölüm 33.579 kelime
- 5 Bölüm 42.549 kelime
- 6 Bölüm 54.526 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sabah uyandığımda, dün gece Emir'le yaptığımız konuşmayı hatırlamak istemiyordum.
Bunun için kendime bir neden bulmam gerekmiyordu. Zaten çoğu sabah, bir önceki gün yaşananları yeniden düşünmekten kaçınarak başlıyordum güne. Bazı konuşmaların üzerinden zaman geçince anlamını yitireceğine inanmak kolaydı. İnsan, aynı cümleleri tekrar tekrar düşünmekten yorulunca sonunda onları unutacağını sanıyordu.
Ben henüz o noktaya gelmemiştim.
Yatağımın karşısındaki uzun pencereden içeri giren ışık, perdelerin arasından süzülerek açık renkli ahşap zemine düşüyordu. Hava kapalıydı. Bahçedeki ağaçların dalları rüzgârla hafifçe sallanıyor, yaprakların gölgeleri pencerenin önündeki halının üzerinde hareket ediyordu.
Komodinin üzerindeki saate baktım.
Sekizi yirmi geçiyordu.
Telefonumu elime alıp bildirimleri kontrol ettim. Şirketimin e-posta kutusunda birkaç yeni mesaj, takvimimdeyse öğleden sonraya yerleştirilmiş bir toplantı vardı. Günümün geri kalanını planlamak üzere notlarımı açtığım sırada kapım çalındı.
— Aylin Hanım, müsait misiniz?
— Evet, buyurun.
Kapı aralandı. Evin çalışanlarından biri içeri girmeden önce başını uzattı.
— Kahvaltınız hazır. Bir de Beyefendi sizinle konuşmak istiyormuş.
Elimdeki telefonu indirdim.
— Emir mi?
Kadın hafifçe başını salladı.
— Evet, Aylin Hanım. Aşağıda sizi bekliyor.
Birkaç saniye ona baktım.
Emir'in beni beklemesi alışık olduğum bir durum değildi. Daha doğrusu, bir şey istemediği hâlde benimle konuşmak için beklemesi.
— Tamam. Birazdan geliyorum.
Kapı kapandıktan sonra yataktan kalktım. Dolabımı açtım, askıların arasından koyu yeşil bir gömlek ve siyah, yüksek belli bir pantolon seçtim. Gömleğin kumaşı inceydi; düğmelerini iliklerken bileklerimdeki kumaşın yumuşaklığını hissettim. Saçlarımı açık bırakıp küçük altın küpelerimi taktım.
Aynada son bir kez kendime baktım.
Sonra aşağı indim.
Emir yemek salonundaydı. Büyük pencerelerin önündeki masada oturuyordu. Beyaz gömleğinin kollarını bileklerine kadar indirmiş, önündeki kahve fincanının yanında duran telefona bakıyordu. Masada kahvaltılıklar, taze ekmek, küçük bir tabakta kesilmiş meyveler ve gümüş bir sürahide su vardı.
Beni görünce telefonunu bıraktı.
— Günaydın.
Karşısındaki sandalyeyi çektim.
— Günaydın.
Bir süre birbirimize baktık. Dün geceki konuşmadan sonra ikimizden birinin bir şey söylemesini bekliyordum. Emir'in yüzünde ise herhangi bir konuşmanın devamını getirmeye niyetli olduğuna dair bir işaret yoktu.
Sandalyeme oturdum.
— Benimle konuşmak istemişsin.
— Evet.
Kahvesinden bir yudum aldı.
— Bu akşam bir davet var. Birlikte katılacağız.
Elimi çay fincanına uzatırken durdum.
— Bu akşam mı?
— Evet.
— Ne daveti?
— Bir sanat galerisinin yeni koleksiyon tanıtımı. Ardından özel bir yemek verilecek.
Kaşlarımı kaldırdım.
— Ne zaman söylemeyi düşünüyordun?
Emir fincanını tabağına bıraktı.
— Şimdi söylüyorum.
— Bunu fark ettim. Ben de daha önce söylemeyi düşünüp düşünmediğini merak ediyorum.
Bakışları yüzümde gezindi. Cevap vermeden önce kısa bir süre bekledi.
— Dün akşam işlerim uzadı.
— Dün akşam birlikte yemek yedik.
— Evet.
— Hatta birkaç dakika boyunca konuşmayı bile başardık.
Ağzının kenarı belli belirsiz kıpırdadı.
— Bunun için kendimizi tebrik etmemiz gerektiğini bilmiyordum.
— Ben de bir sonraki konuşmamızın davet programıyla ilgili olacağını bilmiyordum.
Bu kez fincanına uzanmadı. Sırtını sandalyesine yasladı.
— Aylin, bu davete birlikte gitmemiz gerekiyor. Bazı insanlarla tanışmanı istiyorum.
— Bazı insanlar kim?
— İş ortaklarım. Galerinin sahibi. Birkaç koleksiyoncu.
— Bunların hepsiyle tanışmamı istiyorsan neden son dakikaya kadar bekledin?
— Son dakika değil. Davet bu akşam.
Ona baktım.
Emir'in en sinir bozucu özelliklerinden biri, söylediği şeylerin kendi içinde mantıklı olmasına rağmen sorunun özünü sürekli başka bir yere taşıyabilmesiydi. Bir şeyin teknik olarak doğru olması, onun doğru biçimde yapıldığı anlamına gelmiyordu.
— Ne giyeceğim, kiminle konuşacağım, nerede oturacağım… Bunların hiçbirini bilmiyorum. Üstelik bugün çalışmam gereken işler var.
— Programını değiştirmek zorunda değilsin. Hazırlanman için yeterince zaman var.
— Ne kadar düşüncelisin.
Bu kez gülümsedi. Fakat gülümsemesi gözlerine ulaşmadı.
— Bunu bir tartışmaya çevirmeyelim.
Çatalımı tabağımın kenarına bıraktım.
— Daha kahvaltımı bile bitirmedim. Biraz erken davranmıyor musun?
Emir başını hafifçe yana eğdi. Birkaç saniye boyunca yüzümü inceledi. Onun bakışlarının altında kendimi açıklamak zorunda hissediyordum; oysa bu hissin nereden geldiğini bilmiyordum.
Sonunda telefonunu cebine koydu.
— Saat yedide hazır ol. Şoför bizi götürecek.
Ayağa kalktı.
— Emir.
Kapıya doğru yürürken durdu. Başını çevirmeden cevap verdi.
— Efendim?
— Galerinin adı ne?
Bu kez bana döndü.
— Armand Gallery. Neden?
— Çünkü davetin bir sanat galerisiyle ilgili olduğunu söyledin. Ben de hangi galeri olduğunu bilmek istiyorum.
Bakışlarında kısa bir şaşkınlık belirdi. Ardından cebinden telefonunu çıkarıp ekrana baktı.
— Davetiyeyi sana gönderirim.
— Harika. Bir sonraki evlilik toplantımızda belki davetiyeyi birlikte de inceleyebiliriz.
— Aylin.
Adımı söylerken sesindeki uyarıyı fark ettim.
Ben de gülümsedim.
— Emir.
Birkaç saniye boyunca birbirimize baktık. Sonra o, söyleyecek başka bir şeyi yokmuş gibi arkasını döndü ve salondan çıktı.
Kapıdan uzaklaşan ayak seslerini dinledim.
Kahvaltımın geri kalanını sessizlik içinde bitirdim.
Saat on bire doğru şirketimin ofisine ulaştım.
İstanbul'un merkezindeki eski bir binanın üçüncü katında bulunan ofisim, dışarıdan bakıldığında olduğundan daha küçük görünürdü. Binanın cephesi açık renkli taşlarla kaplıydı; girişteki pirinç kapı kolu yıllar içinde koyulaşmış, merdivenlerin ortasına yerleştirilen koyu kırmızı halı basılan yerlerde incelmişti. Asansörün kapıları açıldığında beni karşılayan ilk şey, koridordaki eski ahşap kokusu ve açık ofisten gelen hafif kahve kokusuydu.
Ofisimde büyük pencereler, koyu ahşap bir çalışma masası ve duvar boyunca uzanan kitaplıklar vardı. Kitapların arasında sanat tarihi yayınları, müzayede katalogları ve yıllar içinde topladığım sergi kitapçıkları duruyordu. Pencerenin önündeki uzun yapraklı bitkinin toprağı kurumuştu. Çantamı sandalyeme bıraktıktan sonra mutfağa gidip bir bardak su aldım.
Telefonum masanın üzerinde titredi.
Emir'den bir mesaj gelmişti.
Armand Gallery, 19.30. Davetiye e-postanda.
Mesajın altında başka bir şey yoktu.
E-postayı açıp davetiyeyi inceledim. Galerinin yeni koleksiyonunun tanıtımı için düzenlenen özel bir davetti. Ardından Boğaz'a yakın bir otelde akşam yemeği verileceği yazıyordu. Davetli listesi paylaşılmamıştı ama galerinin internet sitesindeki açıklamadan, gecenin sanat dünyasından koleksiyoncuları, danışmanları ve iş insanlarını bir araya getireceğini anladım.
İsmimi davetli listesinde görmek şaşırtıcı değildi.
Emir'in beni neden yanında istediğini bilmiyordum.
Belki de evli insanların bazı davetlere birlikte katılması gerektiğini düşünüyordu. Belki birilerinin karşısına karısıyla çıkmak işine geliyordu. Belki de benim hakkımda bilmediğim bir hesabı vardı.
Telefonumu masaya bıraktım.
Bu ihtimallerin hiçbirini düşünmek istemiyordum.
Gün boyunca işlerime odaklanmaya çalıştım. Bir müşterinin koleksiyonundaki iki tablonun geçmişini karşılaştırdım, Londra'daki galeriden gelen soruları yanıtladım ve asistanımdan gelecek haftanın randevu listesini düzenlemesini istedim.
Öğleden sonra saat dörtte, bilgisayar ekranımdaki raporu kapatırken kapım çalındı.
— Girebilir miyim?
Başımı kaldırdım.
Kapıda Deniz vardı.
Onu yaklaşık üç yıldır tanıyordum. Londra'da katıldığım bir sergi açılışında tanışmıştık. O zamanlar sanat piyasası üzerine çalışan genç bir araştırmacıydı; şimdi İstanbul'da bir müzayede evinin koleksiyon danışmanlığı bölümünde görev yapıyordu. Uzun boylu, koyu saçlı ve konuşurken karşısındakini gerçekten dinliyormuş izlenimi veren biriydi. En azından benimle konuşurken öyleydi.
Elinde iki karton kahve bardağı vardı.
— Hâlâ kahve içiyor musun, yoksa Londra'dan döndüğünden beri tamamen çaya mı geçtin?
Gülümsedim.
— Kahve içiyorum. Ama bunu bana sormak yerine neden iki tane aldığını açıklayabilirsin.
— Birinin senin olacağını umdum. Diğerini de yanlışlıkla aldım.
— Ne kadar inandırıcı.
İçeri girip bardaklardan birini masama bıraktı.
— Yoğun görünüyorsun.
— Yoğun görünmeye çalışıyorum.
— İşe yarıyor mu?
— Henüz karar vermedim.
Deniz karşımdaki sandalyeye oturdu. Masamın üzerindeki kataloglardan birini eline aldı.
— Geçen hafta konuştuğumuz koleksiyonu inceleme fırsatın oldu mu?
— Oldu. İki eserle ilgili raporları hazırladım. Ama koleksiyonun tamamını değerlendirmek için biraz daha zamana ihtiyacım var.
— Tahmin etmiştim. Özellikle ikinci tabloyla ilgili ne düşündüğünü merak ediyorum.
Bilgisayarımı yeniden açıp dosyayı buldum.
— İmza ilk bakışta orijinal gibi duruyor ama alt katmandaki pigmentler konusunda emin değilim. Restorasyon kayıtlarını görmeden kesin bir şey söylemek istemiyorum.
Deniz sandalyesini masaya yaklaştırdı.
— Ben de aynı şeyi düşündüm. Geçen ay yapılan incelemenin sonuçlarını isteyeceğim.
Ekrandaki fotoğrafı büyüttüm.
— Şuraya bak. Verniğin altındaki renk geçişi diğer bölümlerle aynı değil.
Bir süre birlikte çalıştık. Deniz sorular soruyor, ben bulduğum ayrıntıları gösteriyordum. Konuştukça zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim.
— Londra'daki eski ekiple hâlâ görüşüyor musun? diye sordu.
— Bazılarıyla. Geçen ay birinden yeni bir proje teklifi aldım.
— Kabul edecek misin?
— Henüz bilmiyorum. İstanbul'da da yapmam gereken çok şey var.
Deniz kahvesinden bir yudum aldı.
— Sen her zaman birden fazla şeyi aynı anda yapmaya çalışıyorsun.
— Sen de her zaman bunu fark edip bana söylemeye çalışıyorsun.
— Birinin söylemesi gerekiyor.
Güldüm.
O sırada telefonumun ekranı aydınlandı. Emir'den yeni bir mesaj gelmişti.
Saat yedide hazır olmayı unutma.
Mesaja baktım, sonra telefonu ters çevirdim.
Deniz bunu fark etti.
— Her şey yolunda mı?
— Evet.
— Emin misin?
— Neden emin olmayayım?
Omuz silkti.
— Bilmiyorum. Bir anda yüzün değişti.
Bir an cevap vermedim.
— Bu akşam bir davete katılacağım.
— İş daveti mi?
— Sayılır. Kocamın iş çevresinden insanlar olacak.
Deniz'in yüzünde kısa bir şaşkınlık belirdi. Emir'le evli olduğumu biliyordu ama onunla ilgili pek fazla konuşmamıştık. Aslında hayatımın bu bölümünü başkalarına anlatmaya alışık değildim.
— Birlikte mi gideceksiniz?
— Öyle görünüyor.
— Eğlenecek misin bari?
Kahvemi elime aldım.
— Bir sanat galerisinin açılışı. En azından duvarlarda güzel şeyler olacak.
Deniz güldü.
— O zaman gecenin en azından bir kısmı kurtulmuş.
Telefonum yeniden titredi. Bu kez ekrana bakmadım.
Deniz ayağa kalktı, masasının üzerindeki kataloğu kapattı.
— Seni daha fazla oyalamayayım. Raporları gönderdiğinde haber ver.
— Veririm.
Kapıya yöneldi, sonra durup bana döndü.
— Bu arada, gelecek hafta yeni serginin ön gösterimi var. Senin de ilgini çekeceğini düşünüyorum. Gelmek ister misin?
— Tarihini gönder. Takvimime bakayım.
— Tamam. Görüşürüz, Aylin.
— Görüşürüz.
Kapı kapandıktan sonra bir süre masamda oturdum.
Deniz'le konuşurken kendimi açıklamak zorunda hissetmemiştim. Ne zaman çalışacağımı, neye ilgi duyduğumu, bir davete katılmak isteyip istemediğimi anlatmak kolaydı. Söylediklerimden başka bir anlam çıkarılmayacağını biliyordum.
Emir'le konuşurkense en basit cümleler bile bir pazarlığa dönüşebiliyordu.
Bilgisayarımı kapattım.
Akşam için hazırlanmam gerekiyordu.
Saat altıyı yirmi geçe eve döndüm.
Yatak odamın kapısını açtığımda, yatağın üzerine bırakılmış iki elbise gördüm. Biri siyah, sade kesimli bir elbiseydi. Diğeri koyu lacivert, belden oturan ve etekleri dizlerimin altına kadar uzanan bir modeldi.
Yanlarında küçük bir kutu ve not vardı.
Bu akşam için. İsterseniz kullanabilirsiniz.
Notun kimin tarafından bırakıldığını bilmiyordum. Kutuyu açtığımda ince, altın renkli bir bileklik gördüm.
Bir süre bilekliğe baktım.
Emir'in seçtiğini düşünmek istemedim. Muhtemelen birinin hazırladığı, önceden planlanmış bir ayrıntıydı. Yine de bunun neden odama bırakıldığını merak ettim.
Lacivert elbiseyi seçtim.
Kumaşı üzerime oturuyor ama hareket etmemi engellemiyordu. Omuzları açıkta bırakmayan, sade bir yakası vardı. Saçlarımı gevşek bir topuz yaptım; birkaç tutamı yüzümün iki yanında serbest bıraktım. Makyajımı hafif tuttum. Gözlerime ince bir çizgi çektim, dudaklarıma doğal bir renk sürdüm.
Bilekliği takmadım.
Onun yerine kendi ince altın küpelerimi ve yıllardır kullandığım saati taktım.
Saat yediye beş kala merdivenlerden indim.
Emir giriş holünde bekliyordu. Siyah takım elbisesinin ceketi omuzlarına kusursuz oturmuştu. Beyaz gömleğinin yakası açıktı; kravat takmamıştı. Bir eliyle telefonunu tutuyor, diğer eliyle ceketinin düğmesini kapatıyordu.
Beni gördüğünde hareketi durdu.
Bakışları yüzümden elbiseme, ardından yeniden yüzüme çıktı.
— Hazırsın.
— Görünüşe göre.
Bir şey söyleyecek gibi oldu. Sonra bakışları bileğime kaydı.
— Bilekliği beğenmedin mi?
Bir an duraksadım.
Demek onundu.
— Güzelmiş.
— Ama takmamışsın.
— Kendi takılarımı tercih ettim.
Başını hafifçe salladı.
— Elbette.
Bu kelimeyi söylerken sesinde hafif bir soğukluk vardı.
Çantamı aldım.
— Gidebilir miyiz?
Kapıya yöneldi.
— Gidebiliriz.
Armand Gallery, şehrin eski semtlerinden birinde, restore edilmiş tarihî bir binanın içinde bulunuyordu. Sokağın iki yanında sıralanan taş binaların cepheleri akşam ışıklarıyla aydınlanmıştı. Galerinin girişindeki uzun pencerelerden içeriye sıcak bir ışık yayılıyor, kapının önünde bekleyen görevliler gelen konukları karşılıyordu.
Arabadan indiğimizde hafif bir rüzgâr saçlarımı yüzüme savurdu. Elbisemin eteklerini düzelterek Emir'in yanına geldim.
Şoför kapıyı kapattı.
Emir kolunu uzattı.
Bir an koluna bakıp sonra yüzüne baktım.
— Ne oldu? diye sordu.
— Hiç.
Koluna girdim.
İçeriye birlikte girdik.
Galerinin yüksek tavanlı ana salonu, açık renk taş duvarları ve koyu ahşap zeminiyle eski bir yapının izlerini taşıyordu. Tavandan sarkan büyük avizeler mekânı sarı bir ışıkla aydınlatıyor, duvarlarda asılı tabloların önünde küçük gruplar hâlinde toplanmış insanlar konuşuyordu. Salonun ortasında ince ayaklı masalar, üzerlerinde beyaz çiçekler ve kadehler vardı.
Hafif bir piyano müziği duyuluyordu.
Kadınların çoğu uzun elbiseler giymişti. Erkekler koyu renk takımlarıyla salonun farklı köşelerinde toplanmış, alçak sesle konuşuyorlardı. Garsonlar ellerinde tepsilerle aralarından geçiyordu.
Emir'in koluna biraz daha sıkı tutundum.
— Burada tanıdığın biri var mı? diye sordum.
— Birkaç kişi.
— Bunu söylemene şaşırmadım.
Başını bana çevirdi.
— Sen de sanat dünyasından birçok kişiyi tanıyorsun.
— Evet. Ama senin davetin olduğu için buradayım. Kiminle tanışmam gerektiğini bilmek istiyorum.
— Önce galerinin sahibiyle tanışacağız. Sonra birkaç kişiyle konuşuruz.
— Peki.
Beni salonun diğer ucuna yönlendirdi.
Galerinin sahibi, ellili yaşlarında, gümüş saçlı bir adamdı. Üzerinde koyu renk bir takım elbise vardı. Bizi görünce yüzüne geniş bir gülümseme yerleşti.
— Emir Bey! Geldiğinize sevindim.
İkisi tokalaştı.
— Bizi davet ettiğiniz için teşekkürler, dedi Emir. Eşim Aylin.
Adam bana döndü.
— Sizinle tanıştığıma memnun oldum. Çalışmalarınızı duydum.
Elini sıktım.
— Ben de memnun oldum.
— Sanat danışmanlığı yaptığınızı biliyorum. Umarım bu akşam koleksiyondaki bazı eserleri inceleme fırsatınız olur.
— Bunun için sabırsızlanıyorum.
Birlikte galerinin ana salonunda ilerledik. Adam bize koleksiyonun oluşumundan, eserlerin bir kısmının Avrupa'daki özel koleksiyonlardan geldiğinden ve bazı tabloların yıllar sonra ilk kez sergilendiğinden söz etti.
Konuşma sırasında duvardaki büyük bir tablonun önünde durduk.
Tabloda, karanlık bir odanın ortasında oturan bir kadın vardı. Pencerenin dışındaki ışık yüzünün yalnızca bir bölümünü aydınlatıyordu. Renkler soluk, fırça darbeleri sertti. Kadının bakışları doğrudan izleyiciye yönelmemişti; sanki odanın dışında bir şeye dikkat kesilmişti.
Bir süre tabloyu inceledim.
— Bu eserin hikâyesi oldukça ilginç, dedi galeri sahibi. Ressamın son dönemine ait olduğu düşünülüyor.
— Öyle mi? diye sordum.
— Evet. Fakat kesin bir tarih belirlenebilmiş değil.
Tabloya biraz daha yaklaştım.
— Bence yalnızca tarihlendirme değil, eserin hangi dönemde tamamlandığı da tartışmaya açık. Yüzdeki katmanlarla arka plan arasında belirgin bir fark var. Ressamın önce figürü çalışıp daha sonra çevresini değiştirmiş olması mümkün.
Adam dikkatle baktı.
— Bu ayrıntıyı fark etmemiştim.
— Işık geçişi de bunu düşündürüyor. Pencerenin kenarındaki boya katmanı, figürün çevresindekilerden daha eski görünüyor.
Emir yanımda sessizce duruyordu.
Galeri sahibi birkaç soru daha sordu. Tablonun geçmişi üzerine konuşurken, uzun zamandır ilk kez kendimi bir ortamda tamamen rahat hissettiğimi fark ettim.
Burada ne söylemem gerektiğini biliyordum.
Bir esere baktığımda düşüncelerimi saklamak zorunda değildim.
Bir süre sonra galeri sahibi başka konuklarla ilgilenmek üzere yanımızdan ayrıldı. Emir elindeki kadehi bir garsona bıraktı.
— Bu konularda gerçekten iyisin, dedi.
Ona döndüm.
— Şaşırdın mı?
— Hayır.
— O hâlde neden şaşırmış gibi söyledin?
— Sadece iltifat ettim, Aylin.
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Emir'in ağzından çıkan bu kadar basit bir cümleye bile şüpheyle yaklaşmam beni rahatsız etti.
— Teşekkür ederim, dedim sonunda.
Tam o sırada arkamdan tanıdık bir ses duydum.
— Aylin?
Döndüm.
Deniz elinde bir kadehle birkaç adım ötede duruyordu. Siyah takım elbisesinin içine beyaz bir gömlek giymişti. Beni görünce yüzüne yayılan gülümseme, ofisteki rahat tavrıyla aynıydı.
— Burada olacağını bilmiyordum, dedi.
— Ben de seni beklemiyordum.
Yanıma geldi.
— Demek bu akşamki sürpriz sensin.
Güldüm.
— Galiba.
Bakışları Emir'e kaydı.
— Merhaba. Deniz.
Emir elini uzattı.
— Emir Karahan.
Tokalaştılar.
Deniz başını hafifçe eğdi.
— Aylin'le Londra'da tanışmıştık. O zamandan beri sanat piyasası üzerine birlikte çalıştığımız birkaç proje oldu.
— Öyle mi? dedi Emir.
Ses tonu sakindi. Yüzünde de belirgin bir değişiklik yoktu.
— Evet, dedim. Deniz geçen hafta yeni bir koleksiyon hakkında benimle konuşmuştu.
— Şu ikinci tabloyla ilgili olan mı? diye sordu Deniz.
— Evet. Restorasyon kayıtlarını bekliyoruz.
Deniz bana döndü.
— Sonuçları görmeden karar vermemek konusunda haklıydın. Bugün arşivden bazı belgeler buldum. İstersen yarın sana gönderebilirim.
— Harika olur.
— Bir ara kahve içip üzerinden geçeriz.
— Olur.
Konuşmamız son derece sıradandı.
Yine de Emir'in yanımda sessizleştiğini fark ettim.
Deniz başka bir konuya geçti. Londra'daki bir sergiden, ortak tanıdıklarımızdan ve gelecek hafta düzenlenecek ön gösterimden söz ettik. Bir ara birlikte çalıştığımız eski bir araştırmacının başına gelen komik bir olayı anlattı. Gülmemek için kendimi tutamadım.
— Bunu hâlâ hatırlıyor musun? diye sordum.
— Senin o gün üç saat boyunca aynı tabloya bakıp sonunda yanlış salonda olduğunu fark etmeni mi? Elbette hatırlıyorum.
— Yanlış salonda değildim. Tablonun yerini değiştirmişlerdi.
— Tabii. Kesinlikle senin hatan değildi.
— Değildi zaten.
İkimiz de güldük.
Deniz'in anlattığı hikâyeye odaklanmıştım. Bu yüzden Emir'in elini belime yerleştirdiğini ilk anda fark etmedim.
Sonra parmaklarının kumaşın üzerinden hafifçe bastırdığını hissettim.
Başımı ona çevirdim.
Emir, Deniz'e bakıyordu.
Yüzünde nazik bir gülümseme vardı ama elinin belimdeki duruşu alışık olduğumdan farklıydı. Normalde kalabalık ortamlarda bana dokunduğunda bu, başkalarının gözü önünde yerine getirilmesi gereken bir hareket gibi gelirdi.
Bu kez elini çekmesini bekledim.
Çekmedi.
Deniz konuşmasını bitirince bana döndü.
— Yarın sana belgeleri göndereceğim. Uygun olursan cuma günü de sergiye birlikte bakabiliriz.
— Takvimime bakıp haber veririm.
— Tamam. Seni görmek güzeldi.
— Seni de.
Deniz, Emir'e başıyla selam verip kalabalığa karıştı.
Emir elini belimden çekti.
Bir süre sessizce durduk.
— Eski bir arkadaşın, öyle mi? dedi sonunda.
Sesindeki değişikliği hemen fark ettim.
— Evet.
— Ne zamandır tanışıyorsunuz?
Ona döndüm.
— Bunun neden önemli olduğunu anlamadım.
— Merak ettim.
— Üç yıldır tanıyorum.
— Yakınsınız demek.
Kaşlarımı çattım.
— Emir, ne söylemeye çalışıyorsun?
Kadehinden bir yudum aldı. Bakışları salonun diğer ucuna kaydı.
— Hiçbir şey.
— İnsanlar genellikle bir şey söylemek istediklerinde böyle başlar.
— Her cümlenin altında başka bir anlam aramak zorunda değilsin.
İstemsizce güldüm.
— Bunu bana sen mi söylüyorsun?
Bu kez yüzünü tamamen bana çevirdi.
— Ne demek istiyorsun?
— Sabahki konuşmamızı hatırlıyor musun? Bana bu akşamki davetten son anda söz ettin. Buraya geldiğimizden beri kiminle konuşacağımı, nerede duracağımı sen belirliyorsun. Şimdi de bir arkadaşımla konuştuğum için sorgulanıyorum.
— Seni sorgulamıyorum.
— Öyleyse neden ne zamandır tanıştığımızı soruyorsun?
— Çünkü seni tanımıyorum, Aylin.
Cevabı beklemediğim için sustum.
Emir de sustu.
Aramızdaki gürültü bir anda uzaklaşmış gibi geldi. Çevremizdeki insanlar konuşmaya devam ediyordu; kadehler birbirine değiyor, garsonlar masaların arasında dolaşıyordu. Fakat ben yalnızca onun az önce söylediği cümleyi düşünüyordum.
Seni tanımıyorum.
Bunu biliyordum.
Yine de onun ağzından duymak farklıydı.
— Bu benim suçum mu? diye sordum.
Emir'in çenesi gerildi.
— Böyle bir şey söylemedim.
— Ama öyleymiş gibi davranıyorsun.
— Aylin, şu an burada tartışmak istemiyorum.
— Ben de istemiyorum. Ama senin ne düşündüğünü anlamaya çalışmaktan yoruldum.
Bir süre gözlerimin içine baktı.
Sonra elini uzattı.
— Biraz hava alalım.
Elini tutmadım.
— Ben hava almak istemiyorum.
— Peki. Burada kalalım.
Birkaç saniye sonra elini indirdi.
O an, aramızdaki anlaşmanın sınırlarını ilk kez bu kadar belirgin hissettim. İnsanların önünde birbirimize aitmişiz gibi davranabiliyorduk. Fakat yalnızca birimiz diğerine gerçekten dokunmaya çalıştığında, ikimiz de ne yapacağımızı bilmiyorduk.
Emir bakışlarını kaçırdı.
— Birazdan yemek için ayrılacağız, dedi. Hazır olduğunda haber ver.
Arkasını dönüp galerinin diğer tarafına yürüdü.
Ben olduğum yerde kaldım.
Duvardaki tabloya yeniden baktım. Kadının yüzüne düşen ışık, uzaktan bakıldığında neredeyse gerçekmiş gibi görünüyordu.
Bazen bir resimdeki ayrıntıları görmek için yaklaşmak gerekiyordu.
Bazen de yaklaştıkça gördüğünüz şeyin aslında ne kadar yabancı olduğunu anlıyordunuz.
Otelin yemek salonu, galeriden çok farklıydı.
Büyük pencerelerin ardında Boğaz'ın karanlık suları uzanıyordu. Kıyıdaki ışıklar suyun üzerinde kırılıyor, uzaktaki teknelerin küçük lambaları yavaşça hareket ediyordu. Salonun ortasında uzun masalar kurulmuştu. Beyaz örtülerin üzerinde ince kristal bardaklar, gümüş çatal bıçaklar ve küçük vazolarda beyaz çiçekler vardı.
Emir'in yanında yürürken, salona girdiğimiz andan itibaren insanların bize baktığını fark ettim.
Beni tanıyan birkaç kişi selam verdi. Emir'in iş çevresinden olanlar onunla tokalaşıyor, ardından bana dönüp gülümsüyordu.
Bir kadın yanıma yaklaştı. Kırklı yaşlarının sonlarında, kısa sarı saçlı ve koyu kırmızı bir elbise giymişti.
— Aylin Hanım, değil mi? Sizinle sonunda tanışabildim.
Elini sıktım.
— Memnun oldum.
— Eşinizden çok söz edildiğini duyuyorum. Sizi daha önce birkaç davette görmüş olabilirim ama tanışma fırsatımız olmamıştı.
Gülümsedim.
— Olabilir.
Kadın Emir'e döndü.
— Çok yakışıyorsunuz.
Emir'in eli sırtıma yerleşti.
— Teşekkür ederim, dedi.
Ben de gülümsedim.
Kadın uzaklaştığında elini sırtımdan çekti.
— Bu gece iyi gidiyor, dedi.
Ona baktım.
— Ne açıdan?
— Herkes memnun görünüyor.
— Herkesin memnun olması mı gerekiyor?
— Aylin, yalnızca bir davetteyiz.
— Biliyorum.
Başını hafifçe salladı.
— Bazen gerçekten ne düşündüğünü anlamakta zorlanıyorum.
Bu cümleyi duyduğumda gülümsemem yüzümde dondu.
— Belki de yeterince sormuyorsundur.
Cevap vermedi.
Masaya oturduk.
Yemek boyunca konuşmalar çoğunlukla iş üzerineydi. Emir'in karşısında oturan adam, yeni bir yatırım projesinden söz ediyor; yanındaki kadın, Avrupa'daki bir galerinin satış rakamlarını anlatıyordu. Arada bana da sorular soruluyordu. Şirketimden, Londra'daki eğitimimden ve sanat danışmanlığı piyasasından söz ettim.
Bu konuşmalar sırasında Emir'in beni dikkatle dinlediğini fark ettim.
Bazen bir ayrıntı hakkında soru soruyor, bazen anlattığım şeyin devamını bekliyordu. Onun benim işimle ilgili bu kadar dikkatli olması şaşırtıcıydı.
Yemeklerin ikinci tabağı geldiğinde karşımdaki adam bana döndü.
— Sizin gibi genç danışmanların İstanbul'da kalması önemli. Son yıllarda birçok kişi Londra'ya ya da başka Avrupa şehirlerine yöneliyor.
— İstanbul'da yapılacak çok iş var, dedim. Üstelik burada henüz yeterince değerlendirilmemiş koleksiyonlar ve eserler bulunuyor.
— Peki, hiç yurt dışına dönmeyi düşünmüyor musunuz?
— Düşünüyorum. Ama bunun için İstanbul'dan ayrılmam gerekmiyor.
Emir çatalını bıraktı.
— Aylin'in şirketi uluslararası projelerde de çalışıyor, dedi.
Bana baktı.
— Öyle değil mi?
— Evet, dedim. Zaten gelecek ay Londra'daki bir galeriyle görüşmem var.
— Ne kadar sürecek? diye sordu.
Sorusundaki sıradanlığın altında başka bir şey aramaya başladığımı fark ettim.
— Henüz belli değil. Birkaç gün olabilir.
Başını salladı.
— Anladım.
Konuşma başka bir konuya geçti.
Yemek bittiğinde salondan çıkmak için ayağa kalktık. Emir ceketiyle ilgilenirken yanımıza galerinin sahibi geldi. Bir süre daha sohbet ettik. Ardından dışarı çıktığımızda gece serinlemişti.
Arabaya kadar yürürken Emir tek kelime etmedi.
Ben de konuşmadım.
Kapıyı şoför açtı. Arabaya bindim. Emir birkaç saniye sonra yanıma oturdu ve kapıyı kapattı.
Araç hareket ettiğinde şehir ışıkları camın üzerinde akmaya başladı.
Bir süre yalnızca motorun sesi duyuldu.
Sonunda Emir konuştu.
— Deniz'le ne zamandır görüşüyorsun?
Başımı yavaşça ona çevirdim.
— Yine mi?
— Sana bir soru sordum.
— Ben de cevap veriyorum. Üç yıldır tanışıyoruz. Bugün ofisime geldi. Bir proje hakkında konuştuk. Sonra burada karşılaştık.
— Sık görüşüyor musunuz?
— Bazen.
— Ne sıklıkla?
Ona bakakaldım.
— Gerçekten bunu mu konuşacağız?
— Evet.
— Neden?
Emir çenesini sıktı.
— Çünkü seni tanımadığımı söyledim.
— Bu, hayatımdaki insanları sorgulama hakkını sana vermiyor.
— Sorgulamıyorum.
— O zaman bu soruların başka bir açıklaması olmalı.
Bir süre sustu.
Arabanın camından dışarı baktım. Yol kenarındaki ağaçlar ve ışıklar geriye doğru kayıyordu. Kaldırımlarda yürüyen insanlar, açık dükkânların önünde duran kalabalıklar ve kırmızı ışıkta bekleyen arabalar, bizim içindeki sessizliğin aksine hayatlarına devam ediyordu.
Emir sonunda konuştu.
— Onunla konuşurken rahattın.
Başımı çevirdim.
— Ne?
— Deniz'le. Onunla konuşurken rahattın. Gülüyordun.
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Sonra kısa bir kahkaha attım.
— Bu yüzden mi bütün gece surat astın?
— Surat asmıyordum.
— Peki. O zaman bütün gece yüzünü asmadığın için mi bana sorular soruyorsun?
Emir bana döndü.
— Her şeyi alaya almak zorunda mısın?
— Her şeyi anlamlandırmaya çalışmak zorunda da değilim. Ama sen bir şey söylemediğinde ne düşündüğünü nereden bilebilirim?
— Belki de tahmin etmeyi bırakmalısın.
— Belki de ne düşündüğünü söylemelisin.
Emir başını koltuğa yasladı. Gözlerini birkaç saniye kapattı.
— Seninle konuşmak neden bu kadar zor?
Bu kez cevap vermeden önce bekledim.
— Çünkü konuşmaya başladığımızda benden bir şey bekliyorsun ama ne olduğunu söylemiyorsun.
Gözlerini açtı.
— Senden hiçbir şey beklemiyorum.
— O hâlde sorun ne?
Bir süre bana baktı.
— Bilmiyorum.
Bu cevabı beklemiyordum.
Emir Karahan, ne istediğini bilmeyen biri gibi görünmüyordu. Hayatının her alanında kararlarını çoktan vermiş, hangi adımın ardından hangisinin geleceğini hesaplamış bir adam izlenimi uyandırıyordu. İşlerinde, insanlarla konuşurken, hatta evin içinde yürürken bile böyleydi.
İlk kez, bir sorunun cevabını gerçekten bilmediğini kabul ediyordu.
Sesimi biraz alçalttım.
— Emir, ben senin ne düşündüğünü tahmin ederek yaşamak istemiyorum.
Bakışlarını benden ayırmadı.
— Ben de senin hayatında nerede durduğumu bilmek istiyorum.
Söylediği cümle arabanın içinde asılı kaldı.
Bir an nefes almayı unuttuğumu hissettim.
— Ne demek bu?
Emir hemen cevap vermedi. Başını çevirip camdan dışarı baktı.
— Boş ver.
— Hayır. Bunu söyleyip sonra boş veremezsin.
— Aylin…
— Hayatında nerede durduğunu bilmek istediğin kişi ben miyim? Aynı evde yaşadığın, aynı soyadını taşıdığın, gerektiğinde davetlere birlikte gittiğin kadın? Yoksa başka bir şey mi söylemeye çalışıyorsun?
Çenesi gerildi.
— Sen de benim hayatımda nerede durduğumu bilmiyorsun.
— Çünkü bana söylemedin.
— Sen de sormadın.
Bu kez sustum.
Çünkü haklı olduğu bir nokta vardı.
Ben de ona hiçbir zaman ne hissettiğini sormamıştım. Belki cevabını duymaktan korktuğum için. Belki de cevabın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini düşündüğüm için.
Araba kırmızı ışıkta durdu.
Emir ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi.
— Deniz seni iyi tanıyor, dedi bir süre sonra.
— Evet. Üç yıldır tanışıyoruz.
— Bunu biliyorum.
— O zaman neden tekrar ediyorsun?
Başını bana çevirdi.
— Çünkü ben senin hakkında bilmediğim şeyleri başkalarından öğreniyorum.
Bu kez cevap veremedim.
Işık yeşile döndü. Araba yeniden hareket etti.
Emir devam etmedi.
Ben de etmedim.
Eve varana kadar konuşmadık.
Giriş kapısından içeri girdiğimizde saat gece yarısına yaklaşıyordu.
Evin geniş holünde yalnızca duvar lambaları yanıyordu. Mermer zeminin üzerinde ayakkabılarımızın sesleri yankılanıyordu. Merdivenlerin yanındaki büyük vazoda duran dallar, tavandan gelen ışığın altında duvara ince gölgeler düşürüyordu.
Emir ceketini çıkarıp görevliye verdi.
Ben çantamı konsolun üzerine bıraktım.
— İyi geceler, dedim.
Merdivenlere yöneldim.
— Aylin.
Durup arkamı döndüm.
Emir birkaç adım gerimde duruyordu. Kravat takmadığı için boynundaki gömlek yakası hafifçe açılmıştı. Yorgun görünüyordu ama yüzündeki ifade hâlâ ciddiydi.
— Bir şey soracağım.
Bekledim.
— Londra'ya gideceğin zaman bana haber verecek misin?
Kaşlarımı çattım.
— Elbette. Neden haber vermeyeyim?
— Bilmiyorum. Belki de bana söylemeden gidersin diye düşündüm.
— Neden böyle bir şey yapayım?
Cevap vermedi.
Ona birkaç saniye baktım. Sonra merdivenlerden bir basamak aşağı indim.
— Emir, benim işim var. Arkadaşlarım var. Kendi hayatım var. Senin de öyle. Bunların birbirinden bağımsız olması gerektiğini en başından beri konuşmadık mı?
— Konu bu değil.
— Peki, konu ne?
Dudaklarını birbirine bastırdı.
— Bilmiyorum, dedi yeniden.
Bu kez sesinde sabahki kadar kararlı bir ton yoktu.
Başımı hafifçe salladım.
— İyi geceler, Emir.
Arkamı döndüm.
— Aylin, bir dakika.
Yeniden ona baktım.
Bir süre sustu. Sanki söyleyeceği cümleyi seçmeye çalışıyordu.
Sonunda konuştu.
— Bu akşam seni orada gördüğümde… Seni daha önce hiç görmediğim bir hâlde gördüm.
Kalbim hızlandı ama yüzümde hiçbir şeyin değişmesine izin vermedim.
— Nasıl bir hâlde?
— Rahattın. Kendindin. Bir şey anlatırken kimsenin seni anlamasını beklemiyordun. Zaten anlaşılacağını biliyor gibiydin.
Birkaç saniye boyunca ona baktım.
— Çünkü orada ne yaptığımı biliyorum.
— Evet.
— Senin yanında da ne yaptığımı bilmek istiyorum.
Emir'in yüzündeki ifade değişti.
İlk kez, söylediklerimin ona gerçekten ulaştığını düşündüm.
— Belki de birbirimizi tanımaya başlamamız gerekiyordur, dedi.
Bu cümleyi o kadar beklemiyordum ki hemen cevap veremedim.
Birbirimizi tanımak.
Evliliğimiz boyunca hiç konuşmadığımız bir ihtimaldi bu. Sanki anlaşmamızın dışında kalan, ikimizin de dokunmaya cesaret edemediği bir alan vardı ve Emir ilk kez oraya adım atmayı teklif ediyordu.
Ama bir teklifin gerçekten ne anlama geldiğini anlamak için yalnızca sözler yeterli değildi.
— Belki, dedim.
Sonra merdivenlerden yukarı çıktım.
Odamın kapısına ulaştığımda arkamı dönmedim.
Kapıyı kapatıp sırtımı ahşap yüzeye yasladım. Bir süre öylece durdum. Gün boyunca yaşananları düşünmemeye çalıştım ama bu kez zihnimde yalnızca Deniz'le yaptığım konuşma ya da Emir'in arabadaki soruları yoktu.
Emir'in son cümlesi vardı.
Belki de birbirimizi tanımaya başlamamız gerekiyordur.
Bunu gerçekten isteyip istemediğini bilmiyordum.
Belki ertesi sabah her şey yine aynı olacaktı. Kahvaltı masasında karşılıklı oturacak, kısa cümleler kuracak ve kendi işlerimize dönecektik. Belki bu gece, bir anlık rahatsızlığın ardından söylenmiş birkaç cümleden ibaretti.
Yine de bir şey değişmişti.
İlk kez Emir, benim hayatımda başka insanların varlığından değil, kendi yokluğundan söz etmişti.
Ve ilk kez, aramızdaki mesafenin yalnızca benim tarafımdan hissedilmediğini düşünmüştüm.
Yatağa uzandım.
Tavana baktım.
Kendime, bunun hiçbir şey ifade etmek zorunda olmadığını söyledim.
Ama insan bazen bir şeyin hiçbir şey ifade etmediğine inanmak için, ona gereğinden fazla anlam yüklemek zorunda kalıyordu.
O gece uykuya dalmadan önce aklımdan geçen son düşünce şuydu:
Emir Karahan, beni tanımadığını söylüyordu.
Peki, beni tanımaya başladığında ne öğrenecekti?
Ve daha önemlisi…
Ben onun hakkında ne öğrenmekten korkuyordum?
Bölüm etkileşimi
