Bölüm 1

Vaveyla Yazarı: Asteria Eris

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Bölüm 1

Evliliğimizin en tuhaf yanı, birbirimize yabancı olmamız değildi.
Yabancılar en azından birbirlerini tanımak zorunda hissederdi.
Emir Karahan'la aynı evde yaşıyorduk. Aynı soyadını taşıyorduk. Aynı masada oturuyor, aynı kapıdan giriyor, aynı insanlara karı koca olduğumuzu söylüyorduk. Bazen fotoğraf çektirirken eli belime yerleşiyor, bazen kalabalık bir odada gözlerimiz birbirini bulduğunda yüzünde başkalarının fark edemeyeceği kadar küçük bir değişiklik meydana geliyordu.
Dışarıdan bakıldığında bunların hepsi evlilikti.
İçeriden bakıldığında ise yalnızca iyi prova edilmiş hareketlerdi.
Birbirimizin hayatına ait değildik. Yalnızca hayatlarımızın kesiştiği yerde, ikimizin de görmezden gelmekte ustalaştığı bir anlaşma duruyordu.
O sabah saat sekizi on iki geçiyordu.
Uyandığımda ilk fark ettiğim şey sessizlik oldu. Perdelerin arasından sızan solgun ışık, odamın duvarlarına belli belirsiz bir aydınlık bırakıyordu. Komodinin üzerinde, dün gece okumayı yarıda bıraktığım kitap duruyordu. Sayfaların arasına sıkıştırdığım kurumuş çiçek yaprağı, kitabın kenarından dışarı taşmıştı.
Yatağımda birkaç dakika daha kaldım.
Koridorun karşısındaki kapının kapalı olduğunu biliyordum. Emir'in odasının.
Bunu kontrol etmek için kalkmamıştım. Yine de gözlerimi açar açmaz aklıma gelen ilk şeylerden biri buydu.
İnsan, alışkanlıklarını bazen bir başkasının varlığına göre düzenlediğini fark etmiyordu.
Yataktan kalkıp üzerime koyu renkli bir hırka geçirdim. Saçlarımı parmaklarımla geriye doğru taradım. Aynanın karşısından geçerken duraksadım. Koyu kahverengi saçlarım omuzlarıma dökülüyordu. Yeşil gözlerimin altında uykusuzluktan kalan hafif gölgeler vardı.
Yüzüme biraz daha dikkatli baktım.
Sonra gözlerimi kaçırdım.
Aşağıdan porselenlerin birbirine çarpma sesi geliyordu. Ev çoktan uyanmıştı. Bu evde sabahlar hiçbir zaman gerçekten sessiz başlamazdı. Kahvaltı hazırlanır, perdeler açılır, çiçekler değiştirilir, günlük işler herkesin önceden bildiği bir sırayla yapılırdı.
Yalnızca benim ve Emir'in birbirimizle ne zaman konuşacağımız belli değildi.
Telefonumu elime aldığımda şirketimden gelen bir e-posta gördüm. Londra'daki bir galerinin özel koleksiyonuna ilişkin dosyalar güncellenmişti. İncelemem gereken eserlerin kondisyon raporları, sigorta belgeleri ve satış geçmişleri eklenmişti.
E-postayı açarken merdivenlere yöneldim.
Sanat tarihi eğitimimi The Courtauld Institute of Art'ta tamamlamıştım. Londra'da geçirdiğim yıllar boyunca bir esere bakmanın, onu gerçekten görmek anlamına gelmediğini öğrenmiştim. Bir tablonun değerini belirleyen yalnızca ressamı ya da yapıldığı dönem değildi. Bazen en küçük ayrıntı, bütün hikâyeyi değiştirebilirdi.
İstanbul'a döndükten sonra kendi sanat danışmanlığı şirketimi kurmuştum. Koleksiyon değerlendirmeleri yapıyor, galerilerle çalışıyor, özel koleksiyon sahiplerine danışmanlık veriyordum. Bir eserin geçmişini araştırmak, üzerindeki izleri anlamlandırmak ve başkalarının gözden kaçırdığı ayrıntıları bulmak işimin bir parçasıydı.
İnsanların milyonlarca değer biçtiği tabloları incelerken kendimi rahat hissediyordum.
Çünkü tabloların karşısında benden kim olduğumu açıklamamı isteyen kimse yoktu.
Kahvaltı salonuna girdiğimde masanın diğer ucundaki boş sandalye dikkatimi çekti.
Emir'in yeri.
Kahvesi hazırlanmış, yanına bir bardak su bırakılmıştı. Masanın kenarında birkaç dosya duruyordu. Telefonuysa ekranı aşağı bakacak şekilde yerleştirilmişti.
Sandalyeye baktım.
Sonra kendi yerime oturdum.
— Günaydın, Aylin Hanım.
Başımı kaldırdım. Kahvaltıyla ilgilenen görevli kadın masanın yanında duruyordu.
— Günaydın.
— Beyefendi erkenden çıktı. Öğle yemeğine de gelmeyecekmiş.
Başımı salladım.
— Teşekkür ederim.
Kadın uzaklaştı.
Beyefendi.
Emir'den söz edilirken kullanılan bu kelimeye hâlâ alışamamıştım. Aynı evde yaşadığım, aynı soyadını taşıdığım, evlilik cüzdanında kocam olarak yazan adamdan herkes bu kadar mesafeli bir ifadeyle söz ediyordu.
Belki de aramızdaki mesafeyi en iyi anlatan şey buydu.
Kahvemden bir yudum aldım. Soğumaya başlamıştı.
Masadaki yiyeceklerin çoğuna dokunmadım. Birkaç dakika boyunca önümdeki tabağa baktıktan sonra telefonumu çıkarıp e-postalarıma göz attım. Gün içinde tamamlamam gereken işler vardı. Bir rapor hazırlamalı, galeriden gelen soruları yanıtlamalı ve öğleden önce iki ayrı dosyayı incelemeliydim.
En azından bunların ne gerektirdiğini biliyordum.
Emir'le evliliğimizin benden ne gerektirdiğini bildiğimden emin değildim.
Aramızdaki anlaşmanın şartları açıktı.
Ayrı odalarımız olacaktı.
Birbirimizin özel hayatına müdahale etmeyecektik.
Gerektiğinde aynı masada oturacak, gerektiğinde aynı karede görünecek, gerektiğinde başkalarının önünde birbirimize aitmişiz gibi davranacaktık.
Kimseye açıklama borcumuz olmayacaktı.
Birbirimize bile.
Şimdiye kadar bu kuralların hiçbirini ihlal etmemiştik. Birbirimize gereksiz sorular sormamış, birbirimizin hayatına girmeye çalışmamıştık. İnsanların önünde bir çift gibi davranmamız gerektiğinde bunu yapmış, yalnız kaldığımızda kendi dünyalarımıza dönmüştük.
Bazen bunun başarılı bir evlilik anlaşması olup olmadığını düşünüyordum.
Sonra başarı kelimesinin burada ne anlama geldiğini sorguluyordum.
Kahvaltımı yarım bıraktım ve çalışma odama geçtim.
Öğleye kadar bilgisayarımın başından neredeyse hiç kalkmadım. Londra'daki galeriden gelen raporları inceledim, eserlerin geçmiş satışlarını karşılaştırdım ve birkaç not hazırladım. Bir tablonun yüzeyindeki küçük bir çatlağın daha önceki restorasyonla ilişkili olabileceğini fark ettim. Fotoğrafları büyütüp ayrıntıları yeniden kontrol ettim.
İşlerimi bitirdiğimde saat öğleden sonra üçe yaklaşıyordu.
Bilgisayarımı kapatmak üzereyken koridordan erkek sesleri geldi.
Emir eve dönmüştü.
Çalışma odasının kapısını açtım ama dışarı çıkmadım. Salondan gelen konuşmaları ayırt etmeye çalışmadan birkaç saniye bekledim.
— Akşamki toplantı için bütün dosyaları hazırlayın, dedi Emir.
Ardından başka bir adamın sesi duyuldu. Söylediklerini anlayamadım.
Kısa bir sessizlik oldu.
— Hayır. Bunu orada konuşmayacağız.
Sesindeki kararlılık, konuşmanın bittiğini anlamama yetmişti.
Kapıyı yeniden kapattım.
Kendi evimde, kocamın sesini duymamak için kapı kapatıyordum.
Bu düşünceyi zihnimden uzaklaştırıp masama döndüm. Önümde hâlâ tamamlamam gereken birkaç iş vardı. Bir süre daha çalıştım, ancak dikkatimi toplamakta zorlanıyordum.
Akşam yemeğini odama söylemeyi düşündüm.
Sonra bundan vazgeçtim.
Bütün gün odama kapanmıştım. En azından akşam, aynı evde yaşadığım adamla aynı masada oturabilirdim. Bunun neyi değiştireceğini bilmiyordum ama bazen insan bir şeyin değişmeyeceğini bilse bile denemekten vazgeçemiyordu.
Saat sekize doğru aşağı indiğimde Emir salondaydı.
Ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Önündeki sehpanın üzerinde birkaç dosya ve telefonu duruyordu. Yanındaki iki adam konuşuyordu. Beni gördüklerinde sesleri kesildi.
Emir başını kaldırdı.
Göz göze geldik.
— Aylin.
Adımı söylerken sesinde ne şaşkınlık ne de memnuniyetsizlik vardı.
— Emir.
Adamların yüzüne bakmadım. Emir'in yanından geçip yemek salonuna yöneldim.
Arkamdan konuşmaların yeniden başladığını duydum.
Bana ayrılmış bir yer vardı.
Her zaman olduğu gibi.
Masaya oturduğumda yemeğin henüz servis edilmediğini gördüm. Birkaç dakika sonra Emir de geldi. Telefonunu masanın üzerine bıraktı, sandalyesini çekti ve karşıma oturdu.
İlk kez o gün, gerçekten aynı masadaydık.
— Günün nasıl geçti? diye sordu.
Çatalımı elime aldım.
Bu soruyu beklemiyordum. Belki de beklememem gerektiği için şaşırmıştım.
— İyi geçti.
Başını hafifçe salladı.
— İşler?
— Yoğun.
— Güzel.
Konuşma orada bitti.
Yemeğimiz geldi. Bir süre yalnızca çatal bıçak sesleri duyuldu. Emir telefonuna bakmadı. Ben de onun yüzüne bakmamaya çalıştım.
Sonunda dayanamadım.
— Senin günün nasıl geçti?
Bakışlarını kaldırdı.
Soruyu gerçekten sormamı beklemiyor gibiydi.
— Yoğun.
İstemsizce gülümsedim.
— Güzel.
Bu kez onun ağzının kenarında da belli belirsiz bir hareket oldu. Gülümseme sayılmazdı. Daha çok, yaptığım şeyin farkına vardığını gösteren küçük bir işaretti.
Sonra ikimiz de önümüzdeki tabaklara döndük.
Birkaç saniyeliğine aramızdaki sessizlik eskisi kadar ağır gelmedi.
Belki evlilik, insanın düşündüğü kadar büyük şeylerden oluşmuyordu. Belki aynı masada oturmak, bir soruya cevap vermek, karşısındakinin söylediği bir kelimeyi ona geri vermek…
Belki de bütün bunlar yalnızca insanın kendisini kandırma biçimiydi.
Yemeğin ortasında Emir'in telefonu çaldı.
Ekrana baktı, ardından sandalyesini geriye itti.
— Kusura bakma, cevaplamam gerekiyor.
Başımı salladım.
— Tabii.
Telefonunu alarak ayağa kalktı. Bir an bana bakacak gibi oldu ama vazgeçti. Salona doğru yürürken telefonu kulağına götürmüştü bile.
Birkaç saniye sonra sesini duydum.
Konuşmanın içeriğini anlamıyordum. Zaten anlamak için çaba göstermedim.
Yemeğimin geri kalanını tek başıma bitirdim.
Masadan kalkarken Emir hâlâ salondaydı. Yanından geçerken başını kaldırdı.
— İyi geceler, Aylin.
— İyi geceler.
Merdivenleri çıktım.
Odamın kapısını kapattığımda, gün boyunca aramızda geçen konuşmaların tamamının birkaç dakikaya sığdığını fark ettim.
Birbirimize günümüzü sormuş, kısa cevaplar vermiş ve iyi geceler demiştik.
Bir evliliğin bundan ibaret olabileceğini hiç düşünmemiştim.
Gerçi evlenmeden önce de bir gün bunun nasıl bir şey olacağını kendime sormamıştım.
O gece yatmadan önce kitabımı yeniden açtım. Okuduğum sayfayı bulmak için birkaç yaprağı çevirdim. Bir cümlenin altını daha önce çizdiğimi fark ettim.
Kadın, birlikte yaşadığı adamın kendisini terk etmesinden korkmadığını söylüyordu.
Korktuğu şey, onunla aynı evde yaşamaya devam ederken çoktan terk edilmiş olabileceğini anlamaktı.
Cümleyi iki kez okudum.
Sonra kitabı dizlerimin üzerine bıraktım.
Bir süre öylece oturdum. Dışarıda rüzgâr esiyordu. Perdeler hafifçe kıpırdıyordu. Komodinin üzerindeki lambanın ışığı odanın yalnızca küçük bir bölümünü aydınlatıyordu.
Yataktan kalkıp çalışma masama yöneldim.
Masada duran eski, koyu kapaklı eskiz defterimi aldım.
Defteri uzun zamandır düzenli olarak kullanmıyordum. Yine de onu kaldırmamıştım. Sayfaları açtığımda karşıma birbirinden farklı çizimler çıktı. Bir el, yarım kalmış bir yüz, boş bir koridor, eski bir pencere…
Bazı çizimlerin üzerinden defalarca geçmiştim. Kalem izleri koyulaşmış, silgiyle aşındırdığım yerler incelmişti.
Sayfaları çevirmeye devam ettim.
Defterin sonlarına doğru aynı sahneyle karşılaştım.
Bir oda.
Tavandan sarkan bir ip.
İpin ucunda hareketsiz bir kadın.
Kadının başı yana eğilmişti. Uzun saçları yüzünün bir kısmını örtüyordu. Boynunun çevresindeki koyu çizgiler, kâğıda bastırılmış kalemin izleriyle belirginleşiyordu. Ayakları zemine değmiyordu. Bedeninin hareketsizliği, odanın etrafındaki boşlukla daha da ağırlaşıyordu.
Kapının eşiğinde küçük bir kız çocuğu duruyordu.
Yüzü görünmüyordu.
Yalnızca ince omuzları, iki yana düşmüş kolları ve kapının kenarına yakın duran küçük elleri çizilmişti. Kızın ayakları birbirine yakındı. Sanki bir adım atmakla geri çekilmek arasında kalmıştı.
Çizimin geri kalanından daha koyu olan tek yer kadının yüzüydü.
Daha doğrusu, yüzünün tamamlanmamış olduğu yer.
Sayfaya uzun süre baktım.
Bu çizimi kaç kez yaptığımı bilmiyordum. Aynı odayı, aynı ipi, aynı kadını ve kapının eşiğindeki küçük kızı defalarca çizmiştim. Her seferinde bir ayrıntıyı değiştirmiştim. Bazen kadının başının açısını, bazen saçlarının yüzüne düşüşünü, bazen de odanın ışığını.
Ama yüzü hiçbir zaman tamamlayamamıştım.
Kalemi elime aldım.
Kadının saçlarının arasından görünen yanağını yeniden çizdim. Çene çizgisini belirginleştirdim, gölgeleri düzelttim. Sonra kalemi kaldırıp yaptığım değişikliğe baktım.
Olmamıştı.
Her zamanki gibi.
Kalemin ucunu kâğıdın üzerinde gezdirdim ama yeni bir çizgi çekmedim. Kadının yüzünde tamamlanmayı bekleyen bir şey vardı. Bunu görebiliyordum. Yine de neyi eksik bıraktığımı anlayamıyordum.
Bir an, çizimin bana ait olmadığını düşündüm.
Sanki yıllar önce biri bu sahneyi çizmiş, ben de her defasında aynı sayfaya dönerek onun bıraktığı yeri tamamlamaya çalışmıştım.
Parmaklarımı kâğıdın kenarına yerleştirdim.
Kapının eşiğindeki küçük kıza baktım.
Onun yüzünü de hiçbir zaman çizmemiştim.
Küçük kızın sırtı bana dönüktü. Omuzları hafifçe yukarı kalkmıştı. Parmakları kapının kenarına yakın duruyordu. Bir yere bakıyordu ama nereye baktığını çizimde göstermek mümkün değildi.
Belki de göstermek istememiştim.
Defterin önceki sayfalarını yeniden çevirdim. Aynı sahnenin başka çizimleri vardı. Birinde oda daha karanlıktı. Bir diğerinde kadın tavana daha yakın görünüyordu. Başka bir çizimde küçük kız kapının eşiğinde değil, birkaç adım geride duruyordu.
Hepsinde yüz aynı yerde eksik kalmıştı.
Kalemi masaya bıraktım.
Çizimi tamamlamaya çalışmaktan vazgeçmek istemiyordum. Ama devam edersem ne olacağını da bilmiyordum.
Defteri kapattım.
Bir süre kapağının üzerinde duran elime baktım. Parmaklarımın arasında kurşun kalemin bıraktığı gri izler vardı. Başparmağımı işaret parmağıma sürttüm ama leke çıkmadı.
Defteri masanın kenarına bıraktım ve lambayı kapattım.
Odaya dönerken koridordan bir ses geldi.
Kapılardan birinin açıldığını duydum.
Ardından Emir'in sesi duyuldu.
— Uyudun mu?
Döndüm.
Koridorun diğer ucunda duruyordu. Üzerinde koyu renkli bir tişört vardı. Bir elini kapısının kenarına dayamıştı. Yüzünde gün boyunca gördüğüm ifadesizliğin daha yumuşak bir hâli vardı.
— Henüz değil, dedim.
Birkaç saniye boyunca konuşmadı.
Sonra bakışlarını benden kaçırdı.
— Bu akşam söylediklerin…
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.
— Ne olmuş?
— Bilmiyorum. Belki de bazen seni anlamaya çalışmadığımı düşünüyorsundur.
İstemeden güldüm. Kısa, neşesiz bir sesti.
— Bazen mi?
Emir'in yüzündeki ifade değişti.
— Her şeyi bir tartışmaya çevirmek zorunda mısın?
— Hayır. Ama her şeyi görmezden gelmek zorunda da değilim.
Cevap vermedi.
Bir süre birbirimize baktık. Aramızdaki koridor, o an olduğundan daha uzun görünüyordu.
Söylemek istediğim başka şeyler vardı. Ona neden her konuşmamızın bir yerde yarıda kaldığını, neden aynı evde yaşarken birbirimiz hakkında bu kadar az şey bildiğimizi sorabilirdim.
Ama sormadım.
Çünkü onun da bana sorabileceği şeyler vardı.
İkimiz de bunları biliyorduk.
— İyi geceler, Emir, dedim.
Başını hafifçe salladı.
— İyi geceler, Aylin.
Odamın kapısını kapattım.
Bir süre kapının önünde durdum. Sonra yatağıma gidip uzandım. Gözlerimi kapatmaya çalıştım ama aklım hâlâ koridordaydı.
Emir'in söyledikleri, çizim defterindeki yarım kalmış yüz ve gün boyunca birbirimize söylediğimiz birkaç kelime zihnimde birbirine karışıyordu.
Bir insanın hayatında neyin eksik olduğunu anlaması için bazen uzun bir yalnızlık gerekiyordu.
Bazen de eksikliğin tam ortasında yaşaması yetiyordu.
Ben hangisinin içinde olduğumu bilmiyordum.
Yalnızca aynı evde yaşadığım adamın kapısının birkaç metre ötede olduğunu, aramızda söylenmemiş cümlelerin biriktiğini ve sabah uyandığımızda her şeyin yine aynı olacağını biliyordum.
Ve bazen insanı en çok yoran şey, kötü bir şeyin yaşanması değil, hiçbir şeyin değişmemesiydi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

19okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.