4. bölüm · Zamanı Bekleyen Aşk
4- İstemeden Dokunmak
"O an fark ettim ki istemesem de kalbim onu seçiyordu.”
Nevra Yılmaz'ın Anlatımıyla;
Sabah alarmdan önce uyandım. O an uyanık mıydım yoksa yarı uykuda mı, emin değilim. Perdelerin arasından sızan ışık odama düşüyordu. Hava ne tamamen aydınlıktı ne de karanlık. Tam arada. Son zamanlarda her şey gibi.
Bir süre tavana baktım. Dün sınıfta olanlar zihnimde net bir görüntü değildi artık. Daha çok bir his olarak kalmıştı. Enver’in gülümsemesi… Üzerine düşündükçe büyüyen, düşünmemeye çalıştıkça geri gelen bir an.
Yataktan kalktım. Üzerime hırkamı aldım. Koridora çıktığımda mutfaktan gelen sesleri duydum. Annem uyanıktı. Çaydanlığın kapağı hafifçe tıkırdıyordu.
“Uyandın mı?” dedi beni görünce.
“Evet,” dedim. Sesim sabah kadar sakindi.
Masaya oturdum. Annem önüme bir dilim ekmek koydu, peynir kesti. Babam birazdan mutfağa girdi. Üzerinde her zamanki gri kazağı vardı. Elinde gazete.
“Bugün okul var mı?” diye sordu. Bu soru her sabah sorulurdu ama ben yine de gülümsedim.
“Var,” dedim. “Sunumlar bitti ama normal ders.”
Babam başını salladı.
“İyi. Çok da aksatma. Bu senelerin önemli.”
Bu sene hep önemliydi zaten. Üniversite, sınavlar, tercihler… Gelecek kelimesi sofrada görünmeyen ama hissedilen bir misafir gibiydi.
Annem çayı doldururken bana baktı.
“Keyfin yerinde mi?” dedi.
“Yerinde,” dedim. Bu cevabı o kadar çok vermiştim ki artık doğal geliyordu.
Babam gazeteyi indirdi. “Dersler nasıl gidiyor?” diye sordu.
“İyi,” dedim yine. “Yoğun sadece.”
Kimse daha fazlasını sormadı. Belki de sorulmasını istemiyordum. Evde her şey yerli yerindeydi. Sessiz, düzenli, güvenli. Benim içimdeki karmaşa bu masaya ait değildi.
Kahvaltıdan sonra odama döndüm. Çantam kapının arkasındaydı. Masama oturdum. Kitapları çıkardım. Matematik defterimi açtım. Sorular önümde duruyordu ama aklım onlarda değildi.
Kalemi elime aldım. İlk soruyu çözdüm. Sonra bir tane daha. Bir süre gerçekten derse odaklandım. Bu iyi hissettirdi. Sayılar, hisler gibi değildi. Nettiler. Doğru ya da yanlış vardı. Arası yoktu.
Ama sonra zihnim yine kaydı. Enver’in sesi geldi kulağıma.
“İyiydi.”
Kalemi bıraktım. Sandalyeme yaslandım. Bu kadar küçük bir şey neden bu kadar yer kaplıyordu? Kendime kızmak istedim ama yapamadım. İnsan, hissettiği şeyi seçemiyor.
Telefonum masanın kenarındaydı. Elime almadım. Gruba bakmadım. Mesaj var mı yok mu bilmek istemedim. O sabah, bilmemek daha güvenliydi.
Bir süre sonra annem kapıyı tıklattı.
“Çıkmadan önce montunu al,” dedi. “Hava serin.”
“Tamam,” dedim.
Aynaya baktım. Yüzüm her zamanki gibiydi. Dışarıdan bakan biri için sıradan bir lise sabahıydı bu. Ama ben, içimde bir şeylerin yer değiştirdiğini hissediyordum. Adını koyamadığım, acele etmeden büyüyen bir his.
Çantamı omzuma taktım. Evden çıkmadan önce durdum. Derin bir nefes aldım. Okul beni bekliyordu.
Enver de. Ve ben, o gün neyle karşılaşacağımı bilmeden, her zamanki gibi kapıyı kapattım.
Apartmandan çıktığımda hava beklediğimden daha serindi. Montumun yakasını biraz kaldırdım. Sokak henüz tam uyanmamıştı. Aynı bakkal, aynı durak, aynı yol. Her sabah geçtiğim yerlerdi ama o gün daha dikkatli bakıyordum sanki. Çünkü insanın içi doluyken, dışarıdaki her şey daha net görünüyordu.
Durağa vardığımda birkaç öğrenci vardı. Tanıdık yüzler ama kimseyle konuşmadım. Kulaklığımı taktım ama müzik açmadım. Sadece kalabalıktan kendimi ayırmak istedim.
Otobüs geldi. Cam kenarına oturdum. Camdan dışarı bakarken aklıma yine dün geldi. Sunum, sınıf, Enver’in gülümsemesi… Kendime kızdım. Bu kadar büyütmemeliyim, dedim. Bu sadece bir an.
Ama bazı anlar, insanın içinden geçip gidiyor, bazıları kalıyor. O gülümseme kalıcıydı.
Okulun önüne geldiğimde kalabalık artmıştı. Bahçede gruplar hâlinde öğrenciler vardı. Gülüşler, sesler, koşuşturmalar… Hepsi birbirine karışıyordu. Kapıdan içeri girerken kalbim gereksiz yere hızlandı.
Bugün onu görür müyüm? Bu soruyu sorduğumu fark edince rahatsız oldum. Ama geri alamadım.
Yelda’yı merdivenlerin orada gördüm. El salladı. Yanına gittim. “Sabah sabah düşüncelisin,” dedi. “Daha gün başlamadı.”
“Ben hep böyleyim,” dedim.
“Hayır,” dedi. “Bugün biraz daha fazla.”
Zil çaldı. Sınıfa çıktık. Yerlerimizi aldık. Defterler açıldı. Öğretmen içeri girdi. Ders başladı ama sınıfın dikkati dağınıktı. Herkes haftanın yorgunluğunu taşıyordu.
Bir süre sonra kapı açıldı. Bir öğrenci içeri girdi, geç kaldığını söyledi. Öğretmen başını kaldırdı, uyardı. Ben o an kapıya baktım. Alışkanlıkla.
Enver değildi. Ama bu refleks bile beni kendimle yüzleştirdi. Onu beklememeliydim. Beklemek, umut etmek demekti.
Ders boyunca birkaç kez arkamı dönmemek için kendimi tuttum. Yelda defterine bir şeyler karalıyor, arada bana bakıyordu. Gülümsedim. Her şey yolundaymış gibi. Ama değildi.
Çünkü insan bazen, hiçbir şey olmadan da huzursuz olabiliyor. Sanki bir şey olacakmış gibi. Ama ne olduğunu bilmiyor. Ve ben, o sabah sınıfta otururken, içimde büyüyen bu hissin sebebini henüz bilmiyordum.
Sadece şunu hissediyordum: Bir şey değişmek üzereydi.
Üçüncü dersin ortasıydı. Sınıf, o garip rehavet hâline girmişti. Kimse tam olarak dersi dinlemiyor ama kimse de tamamen kopmuyordu. Öğretmen tahtaya bir problem yazdı, arkasını döndü.
“Bunu kim çözmek ister?” dedi.
Başımı öne eğdim. Her zamanki refleksim. Görünmez olma isteği.
Ama öğretmen beni gördü.
“Nevra, sen gel,” dedi.
İçimde kısa bir panik yükseldi. Sandalyemi geri çektim. Ayağa kalktım. Tahtaya doğru yürürken sınıfın ortasından geçmem gerekiyordu. Normal bir yoldu. Defalarca yürümüştüm.
Ama o gün… Enver oradaydı. Sırasından biraz dışarı taşmıştı. Ayağının biri koridora uzanıyordu. Fark etmedim. Dikkatim tahtadaydı, problemdeydi, öğretmenin bakışındaydı.
Ayağım takıldı. Düşmedim ama dengemi kaybettim. O an her şey refleksle oldu. Dengeyi sağlamak için elim istemsizce uzandı. Ve Enver’in omzuna dokundum. Gerçekten dokundum.
Parmaklarım omzunun sertliğini hissetti. Kumaşın altındaki sıcaklığı. O kadar kısa bir andı ki ama vücudumun tamamı o temasa odaklandı. Kalbim bir an durdu sandım.
“Pardon,” dedim aceleyle.
Sesim düşündüğümden daha alçaktı. Enver bana döndü. Şaşkındı. Ama geri çekilmedi. Omzu hâlâ elimin altındaydı. Bir saniye. Belki iki.
“Bir şey olmadı,” dedi. Sesi… sakindi. Ama bu sakinlik, beni daha çok etkiledi.
Elimi çektim. Hızla. Sanki suçüstü yakalanmışım gibi. Yüzümün ısındığını hissettim. Tahtaya doğru yürüdüm ama adımlarım bana ait değildi artık.
Tahtaya vardığımda tebeşiri aldım. Problem önümdeydi ama gözlerim sayıları seçmekte zorlanıyordu. Arkadan öğretmenin sesi geldi.
“Devam et.”
Yazmaya başladım. Elim titremiyordu ama içim öyleydi. Az önce olan şey, zihnimde tekrar tekrar oynuyordu. Yanlışlıkla. Tamamen yanlışlıkla. Ama omzuna dokunduğum an, onun bana dönüp baktığı o saniye…
Enver yerinde kıpırdamadı. Bunu hissediyordum. Arkamdaydı. Ama bakıp bakmadığını bilmiyordum. Bilmek de istemedim. Problemi bitirdiğimde öğretmen başını salladı.
“Güzel,” dedi. “Yerine geçebilirsin.”
Arkamı döndüm. Enver’le göz göze gelmemek için yere baktım. Ama o bana bakıyordu. Eminim. Bakışını hissettim. Çok kısa sürdü. Ama yeterince uzundu.
Yerime oturduğumda Yelda bana doğru eğildi. Hiç konuşmadı. Sadece kaşlarını kaldırdı. Ben başımı çevirdim. Gülmedim. Gülümseyemedim.
Dersin geri kalanı, sanki arka planda aktı. Öğretmenin sesi vardı ama kelimeler bana ulaşmıyordu. Çünkü insan bazen, tamamen yanlışlıkla olan bir dokunuşun, bilerek sakladığı bütün duyguları ortaya çıkardığını fark ediyor.
Ve ben, o gün Enver’in omzuna sadece elimle dokunmamıştım. Farkında olmadan, kalbimi de bırakmıştım orada.
Ders bittiğinde zil çaldı ama ben yerimden hemen kalkamadım. Sanki az önce yaşanan şey, bedenimde ağırlık bırakmıştı. Çantamı toparlarken ellerimin hâlâ biraz sıcak olduğunu fark ettim. Saçma bir detaydı ama görmezden gelemedim.
Enver ayağa kalktı. Yanımdan geçerken yavaşladı. Bilerek mi, tesadüfen mi bilmiyorum. Ama o kısa mesafe, yeniden kalbimi sıkıştırmaya yetti.
“İyi misin?” dedi.
Durdu. Bu soru, bana sorulmuştu. İlk kez. Gerçekten bana.
Başımı kaldırdım. Ona baktım. Yüzünde merak vardı ama abartılı değildi. Sanki düşmemden endişelenmişti. Sadece bu kadar.
“İyiyim,” dedim. “Bir an dengemi kaybettim.”
Başını salladı. “Fark ettim,” dedi. “Olabilir.”
Başka bir şey söylemedi. Söylemesini de beklemedim. Ama bu iki cümle, haftalardır kurduğumuz sessizliğin içine bırakılmış küçük bir boşluk gibiydi.
Enver çıktı. Ardından bakmadım. Bakarsam, yine bir şey yükleyecektim o ana. Yelda koluma girdi.
“Kalbin durdu sandım,” dedi fısıltıyla.
“Ben de,” dedim. Bu kez dürüsttüm.
Koridorda yürürken etrafımdaki sesler daha uzaktan geliyordu. İnsanlar konuşuyor, gülüyor, birbirine bir şeyler anlatıyordu. Ben hepsinin arasından geçiyordum ama hiçbirine ait değildim.
Teneffüste kantine indik. Her zamanki masamıza oturduk. Çayı karıştırırken elim titremedi ama içim hâlâ karışıktı.
“Bilerek yapmadın,” dedi Yelda.
“Biliyorum,” dedim.
“Bilerek hissettin ama,” dedi. Cevap vermedim. Çünkü haklıydı.
Enver’in omzuna dokunduğum an, sadece dengemi değil, savunmamı da kaybetmiştim. Kendime kurduğum mesafeler, o bir saniyede anlamsızlaşmıştı.
Teneffüs bittiğinde sınıfa döndük. Enver yerindeydi. Bu kez ayağı koridorda değildi. Düzgünce sırasının altındaydı. Bu detayı fark etmem, beni kendimden utandırdı.
Ders boyunca arkamı dönmedim. Ama onun varlığını hissettim. Sanki aramızda görünmez bir bağ vardı. Dokunulmayan ama hissedilen.
Zil çaldığında herkes toparlandı. Enver yine ilk çıkanlardan biri oldu. Ama bu kez kapıdan çıkarken durdu. Sınıfa baktı. Gözleri bir an beni buldu.
Gülümsedi. Bu, sunumdaki gibi geniş bir gülümseme değildi. Daha küçük, daha sakin. Ama bana aitti. Bundan emindim. Sonra çıktı.
Ben yerimde kaldım. O an anladım ki bazı temaslar, bir şey başlatmak için yapılmıyor. Sadece, insanın artık eskisi gibi olamayacağını hatırlatıyor.
Ve ben, o gün okuldan çıkarken, Enver’in omzuna değil belki… ama hayatıma değdiğini çok net hissediyordum.
Son ders de bittiğinde sınıf yorgun bir sessizliğe büründü. Kimse konuşmak istemiyordu artık. Gün, olması gerektiği gibi ağır ağır kapanıyordu. Çantamı topladım, montumu aldım. Yelda’yla birlikte kapıya yöneldik.
Enver’i görmemek için özellikle etrafa bakmadım. Ama insan, bir şeyi görmemeye çalışırken daha çok fark ediyor. Koridorun ucundaydı. Arkadaşlarıyla yürüyordu ama onlardan bir adım gerideydi. Her zamanki gibi.
Merdivenlerden inerken Yelda konuşmadı. Ben de. Bazen sessizlik, konuşmaktan daha güvenli oluyor. Bahçeye çıktığımızda hava sabaha göre daha yumuşaktı. Gün batmaya yakındı.
“Bugün senin için çok şey oldu,” dedi Yelda sonunda.
“Olmadı,” dedim. “Olduysa bile… büyütmek istemiyorum.”
Yelda bana baktı. “Zaten en çok böyle başlıyor,” dedi.
Cevap vermedim.
Okulun kapısından çıktığımızda yollarımız ayrıldı. Eve doğru yürürken adımlarımı yavaşlattım. Gün boyunca biriken her şey, şimdi daha netti. Sınıf, bakışlar, yanlışlıkla olan temas, Enver’in sorduğu o soru… İyi misin?
Bu soru, beklemediğim bir yerden gelmişti. Ve ben o an, gerçekten iyi olmadığımı fark etmiştim.
Eve vardığımda ayakkabılarımı çıkardım. Annem salondaydı. Televizyon açıktı ama izlemiyordu. Beni görünce başını kaldırdı.
“Gün nasıl geçti?” dedi.
“Yoğundu,” dedim.
“Yorgun görünüyorsun.”
“Biraz,” dedim. Daha fazlasını anlatmadım. Anlatamazdım.
Odaya geçtim. Çantamı bıraktım. Pencerenin önüne oturdum. Gün ışığı tamamen çekilmek üzereydi. Gökyüzü griyle mavi arasında bir renge bürünmüştü. Tıpkı içim gibi.
Telefonuma baktım. Grup mesajı yoktu. Enver yazmamıştı. Buna sevinmedim. Üzülmedim de. Sadece… beklediğimi fark ettim.
O an şunu anladım: Ben artık sadece geçmişteki karşılıksız sevdayı taşımıyordum.
Yeni bir şey başlamıştı. Adı konmamış, yönü belli olmaya ama varlığı hissedilen bir şey. Ve bu, beni korkutuyordu. Çünkü insan, alıştığı acıyla yaşamayı öğrenebiliyor. Ama yeni bir ihtimal… İnsanı savunmasız bırakıyor.
O gece ışığı kapatmadan önce yatağımda bir süre daha oturdum. Enver’in omzuna dokunduğum an gözümün önüne geldi. Bilerek olmamıştı. Ama etkisi bilerek yapılmış gibiydi. Gözlerimi kapattım. Ve ilk kez, Belki kelimesini kendime fısıldadım.
