11. bölüm · Zamanı Bekleyen Aşk

11- Tabuu Masası

sudenur kayhan

“Oyun sadece eğlence değil; arkadaşlarla paylaşılan anların en güzel hali.”

Nevra Yılmaz'ın Anlatımıyla;

Sabah alarmım beklenmedik bir hızla çaldığında, gözlerimi açar açmaz içimde bir heyecan dalgası hissettim. Sanki her şey mükemmel bir günün habercisiydi. Hemen yataktan kalktım, odamdaki güneş ışığı saçlarımı aydınlatıyor, kalbim hafif hızlı atıyordu. Enerjim öylesine yüksekti ki sanki okula gitmek için sabırsızlanıyordum.

Saçımı hızlıca taradım, giyinecek kıyafetlerimi seçtim ve makyaj masamın başına geçip yalnızca malzemelerimi düzenledim; hafif bir gülümseme dudaklarımda belirdi. Kendim de fark ettim ki, bu sabah bir farklılık vardı. Hazır hissediyordum.

Mutfakta annem ve babamla karşılaştım. Kahvaltı masasına oturduğumda, heyecanımı saklayamayıp yüksek sesle söyledim: “Anne, baba, sözlülerde ve matematik etüdündeki testte en yüksek notu ben ve Enver aldık!”

Annem gözlerini kocaman açtı, babam da hafifçe gülümsedi. “Ne harika, canım kızım!” dedi annem, gözleri parlıyordu. Masamızda birlikte kahvaltı ettik, sohbet ettik ve kahvaltıdan sonra hep birlikte etrafı toparladık. Tabakları mutfağa götürdük, masayı sildik ve evi toparladık; o sırada kalbim hâlâ o günün heyecanıyla atıyordu.

Annem ve babam işlerine gitmeden önce beni okula bırakmak istediler. Arabaya bindik, yol boyunca okulda neler olacağını hayal ettim. Okulun bahçesine vardığımda, kalabalığı görünce hemen gözlerimle Yelda’yı aradım ama onu bir türlü bulamadım. Telefonumu çıkardım ve aradım. “Yolda, birazdan geliyorum,” dedi Yelda.

Bankın üzerinde oturup beklemeye başladım, ayaklarımı hafifçe sallıyor, sabırsızlıkla etrafa bakınıyordum. Beş dakika kadar sonra Yelda geldi. Gülümseyerek yanıma oturdu ve birlikte sıraya geçtik.

Okul müdürü sahneye çıktı ve sessizliği sağladı. Sınıfta herkes duraksadı, herkesin merak dolu bakışları onun üzerinde toplandı.

“Arkadaşlar, bilgi yarışmamız sadece kendi okulumuzla sınırlı olmayacak. İl genelindeki liselerden öğrenciler de katılacak. Tarih, edebiyat, fen, matematik ve genel kültür sorularının olacağı bu yarışmada, ekipler hem hızlı hem de doğru düşünme becerilerini göstermek zorunda olacaklar.”

Sözleri dinledikçe kalbim heyecanla çarpmaya başladı. İl genelindeki okullar… demek ki rakiplerimiz sadece sınıf arkadaşlarımız değil, çok daha geniş bir ortam olacak. Hemen yanımda Yelda’nın da gözleri parlıyordu; onun da heyecanını hissedebiliyordum.

Müdür devam etti: “Her okul kendi öğrencilerinden oluşturduğu üç kişilik gruplarla katılacak. Bizim okulumuzdan seçilecek gruplar, hem sınıf bazında hem de okul bazında mücadele edecekler. Sorular her turda giderek zorlaşacak ve kazanan grup, hem maddi ödül hem de bir haftalık dilediğiniz şehirde kamp hakkı kazanacak.”

Bir an için gözlerimi kapattım; hayal ettim. Kamp… hem arkadaşlarla hem de belki… Enver ile birlikte olmak… Kalbim istemsizce hızlı attı. Yelda ise yanımda, farkında olmadan hafifçe gülümsüyordu. Aramızdaki heyecan, sessiz ama yoğun bir bağ gibi hissettirdi.

Müdür soruları daha detaylandırdı: “Tarih bölümünde, önemli olaylar, ünlü kişiler ve kronolojiyi doğru sıralamak sorulacak. Edebiyat bölümünde, hem klasik hem modern eserlerden sorular gelecek. Fen bölümünde deney ve gözlem temelli sorular olacak, matematikte ise problem çözme ve mantık soruları yer alacak. Son olarak genel kültür kısmında güncel bilgiler, coğrafya ve temel dünya bilgileri değerlendirilecek.”

Sınıfta birkaç kişi birbirine bakıp fısıldadı, bazıları not aldı, bazıları ise sessizce heyecanlandı. Ben ise kalbimin içinde bir karışım hissettim: merak, heyecan biraz da korku. Ama en çok, bu yarışmanın bana ve grubuma ne kadar büyük bir fırsat sunduğunu düşündüm.

Müdür son olarak ekledi: “Ödüller büyük ama önemli olan ekip çalışması ve strateji. Kazananlar sadece ödül almayacak; aynı zamanda şehrimizin ve okulunuzun gururu olacak. Hazır olun, yarışma tarihini önümüzdeki hafta duyuracağız.”

Ben Yelda’ya baktım, gözlerimiz kısa bir an için buluştu. “Hazırız,” dedim sessizce, ama içim kelimelerle patlamaya hazırdı. Yelda başını hafifçe salladı, “Biz birlikteyiz, harika olur,” der gibiydi.

Dersin geri kalanında, müdürün sözleri kafamda yankılanmaya devam etti. Yarışmanın zorluğunu, rakiplerin seviyesini, soruların çeşitliliğini düşündüm. Ama aynı zamanda Enver’in yanımda olacağını, Yelda’nın desteğini… ve birlikte plan yapabileceğimizi düşündüm. İçimde hem bir motivasyon hem de küçük bir heyecan dalgası yükseldi; çünkü bu yarışma, sadece bilgimizi değil, arkadaşlık bağlarımızı ve belki de kalbimizin küçük sürprizlerini ortaya çıkaracak gibiydi.

Sınıfa girdiğimde, herkes bir anda sessizleşti ama bir yandan da hafif bir uğultu vardı; duyurulan bilgi yarışması herkesin aklında dönüyordu. Arkadaşlarımı sıralarında görüp yerime oturdum, gözlerim Enver’i aradı ve bulduğumda hafifçe gülümsedi. Yan yana oturmak hâlâ küçük ama tatlı bir heyecan veriyordu.

Bir süre sonra sınıf öğretmenimiz kapıdan içeri girdi. Herkes hemen sessizleşti ama öğretmenimiz gülümseyerek sınıfı selamladı: "Günaydın arkadaşlar! Bugün dersimize başlamadan önce yoklamayı alacağım. Hepiniz hazır mısınız?”

Yoklamayı alırken, öğretmenin sesindeki o sıcak ton sınıfın havasını yumuşattı. Herkes sırayla cevap verirken, ben ve Yelda küçük bir bakış alışverişi yaptık; içimizdeki heyecanı bastırmaya çalışıyorduk ama gülümsememizi saklayamadık.

Yoklamanın ardından öğretmen, sınıfı sessizce gözlemleyerek konuşmaya devam etti: “Arkadaşlar, önceki dersimizde bilgi yarışmasıyla ilgili önemli bilgiler verdik. Katılmayı düşünenler, ikinci dersin sonunda isimlerini bana bildirsinler. Hepinizin bu yarışmada başarılı olmasını dilerim. Bilgiyi, stratejiyi ve ekip çalışmasını göstereceğiniz bir fırsat olacak.”

Ben, Yelda’ya baktım; gözleri parlıyordu ve hafifçe başını salladı. “Hazırız,” dedi sessizce. İçimde heyecan dalgası yükseldi. Yarışma artık sadece bir haber değil, sınıfta herkesin merakla konuştuğu, planlar yaptığı bir gerçek hâline gelmişti.

Öğretmen derse başladı ve konuya giriş yaptı, ama aklım hâlâ yarışmada olacaktık, sorular, rakipler, ödüller… Hepsi kafamda dönüyordu. Sınıf arkadaşlarım da dikkatle derse katılıyor, ara sıra birbirine bakışlar ve fısıltılar gidiyordu; ama ben Enver’e odaklandım, onun da sessizce defterine çalıştığını ve ara ara bana baktığını fark ettim.

İkinci dersin sonunda öğretmen, bilgi yarışmasına katılmak isteyenleri not aldı. Yanımda Yelda, Enver ve birkaç arkadaşımız sırayla isimlerini söyledi. O an sınıfta hem bir hareketlilik hem de sessiz bir heyecan vardı; herkes küçük bir umut ve merakla bekliyordu. Ben ve Yelda birbirimize baktık, hafifçe gülümsedik ve Enver de sessizce bize bakarken kaşlarını hafif kaldırdı, sanki “İyi bir ekip olacağız,” der gibiydi.

O an fark ettim ki yarışma sadece bilgiyle değil, aynı zamanda arkadaşlık, strateji ve biraz da kalp atışlarıyla ilgili olacaktı. İçimde hem motivasyon hem de tatlı bir heyecan vardı; çünkü yarışmanın başlamasıyla birlikte sınıf, arkadaşlar ve Enver ile aramızdaki küçük bağ daha da anlam kazanacaktı.

Son dersin zili çaldığında, sınıfta küçük bir hareketlilik başladı. Sıralardan kalktık, çantalarımızı toparladık ve Tuna, Mert, Yelda, Enver ve ben birlikte sınıfı terk ettik. Tuna’nın yüzünde o her zaman ki rahat ve biraz da gizemli gülümseme vardı. “Hepinizi babamın işlettiği sessiz ve sakin kafeye davet ediyorum,” dedi. Hepimiz hafifçe şaşırdık, ama önerisi o kadar doğal ve davetkar görünüyordu ki, hemen kabul ettik.

Okuldan çıkar çıkmaz yol boyunca birbirimizle sohbet etmeye başladık. Hava hafif serindi, ama güneş arada bir yüzünü gösteriyordu; sohbetimiz, sınıfta kaldığımız ciddi havadan tamamen farklı, samimi ve neşeliydi. Mert, yolda takıldığımız küçük taşlar üzerine şaka yaptı, Yelda ise kahkahalarla ona eşlik etti. Enver ise sessiz ama dikkatli bakışlarla bizi izliyor, ara sıra hafifçe gülümsüyordu; göz göze geldiğimde içimde küçük bir heyecan dalgası hissettim.

Kafeye vardığımızda Tuna, babasına arkadaşlarını tanıttı. Babası sakin, kibar ve sıcakkanlıydı; bizleri içtenlikle karşıladı. İçerisi gerçekten de adının hakkını veriyordu: sessiz, sıcak ve rahatlatıcı bir atmosfer vardı. Pencere kenarındaki büyük kare masaya geçtik ve oturur oturmaz sohbetimiz doğal bir akışla yarışma ve okul meselelerinden, sonra da tamamen eğlenceli konulara kaydı.

“Bilgi yarışması hakkında biraz konuşalım,” dedi Tuna. Hepimiz fikir alışverişinde bulunduk, stratejilerimizi paylaştık, hangi konulara çalışacağımızı planladık. Enver’in sessizliği bile güven veriyordu; ara sıra hafif baş sallamalarıyla onay veriyordu. Yelda ise sürekli gülümseyip fikirlerimizi destekliyordu, ben de içten içe heyecanla dinliyordum.

Ardından Tuna, birden “Haydi Tabuu oynayalım!” dedi ve herkes heyecanla kabul etti. Masayı ikiye böldük: Nevra ve Yelda bir takım, Tuna ve Mert diğer takım ve Enver de anlatıcı olarak aramızda yerini aldı. İlk kelime olarak “Çiçek – Papatya” seçildi.

Enver, şaşırtıcı bir şekilde duraksadı ve ardından gülümseyerek sordu: “Nevra’nın en sevdiği çiçek ne?”

Yelda, aniden şok oldu; gözleri büyüdü ve “Ne?! Bunu bilmiyorum!” diye fısıldadı. Tuna ve Mert de şaşkınlıkla birbirine baktılar, böylece kendi puanlarını kaybettiler. Masada kahkahalar yükseldi. Ben de gülerek Yelda’ya baktım ve hafifçe fısıldadım: “Söyle bakalım, Yelda!”

Yelda hafif utanarak ama hızlıca kelimeyi söyledi ve takımımız puanı aldı. Enver’in gözlerindeki hafif tebessüm, hem şaşkın hem de keyifli bir şekilde bana yöneldi; o an, onun yanında olmanın verdiği rahatlık ve küçük heyecan bir aradaydı.

Oyun devam ederken Tuna’nın babası bize özel ikramlar getirdi: taze kurabiyeler, sıcak çikolatalar ve hafif bir limonata. Masada hepimizin yüzü güldü, sohbetimiz ve oyunla birlikte ortam daha da samimi bir hâl aldı. Ardından oyun tekrar başladı, herkes kelimeleri tahmin etmeye çalıştı, gülüşmelerimiz ve hafif rekabetimiz devam etti.

O an fark ettim ki sadece oyun değil, arkadaşlarla paylaşılan bu anlar da çok değerliydi. Enver’in sakin ama dikkatli tavrı, Yelda’nın enerjisi, Tuna ve Mert’in şakacı ruhu… hepsi birleşince masamız adeta küçük bir dünyaya dönüşmüştü. Pencere kenarından dışarı baktığımda hafif güneş, kahkahalarımızın ritmine eşlik ediyordu; kendimi hem mutlu hem de hafif heyecanlı hissettim, günün en güzel anlarından biri olduğuna içtenlikle karar verdim.