25. bölüm · Zamanı Bekleyen Aşk
25- Kalbin Yeri
“Her kalbin bir yeri vardır; önemli olan kime ait olduğu.”
Nevra Yılmaz'ın Anlatımıyla;
Yarışma bittiğinde konferans salonunun içindeki gerginlik yavaş yavaş dağıldı. Alkışlar, tebrikler, öğretmenlerin gururla sırtımıza dokunuşları… Hepsi üst üste biniyordu ama ben sanki birkaç adım geriden izliyordum olan biteni. Enver’in yüzündeki sakin tebessümü, Yelda’nın gözlerindeki parıltıyı, Tuna’nın omuzları dik yürüyüşünü ve Mert’in her zamanki gibi işi şakaya vuran hâlini tek tek fark ettim.
Herkes tebrikleri kabul ederken, haftasonu için konuşulan kamp konusu da araya serpişti. Tuna, babasının işlettiği yerde buluşabileceğimizi söylediğinde kimse itiraz etmedi; zaten artık orası bizim için sadece bir kafe değil, ortak anıların mekânıydı.
Salon yavaş yavaş boşalırken eşyalarımızı toparladık. Çantama not kâğıtlarını, post-itleri ve kalemlerimi koyarken içimde tuhaf bir hafiflik vardı. Yarışma bitmişti ama sanki asıl konuşulacaklar şimdi başlıyordu. Okuldan çıkarken Yelda ile yan yana yürüdük. Hava, cuma günlerinin o kendine has ferahlığını taşıyordu; tatilin eşiğinde olmanın verdiği rahatlık vardı.
Arkamızdan Tuna ve Mert’in sesleri geldi. Kafeye uğrayacaklarını, akşam saatlerine kadar yardım edeceklerini söylediler. Enver ise babasının iş yerine geçeceğini, orada biraz vakit geçirmesi gerektiğini dile getirdi. Hepimiz bunu doğal karşıladık; kısa vedalar, küçük el sallamalar… Herkes kendi yönüne dağılırken içimde hafif bir eksiklik hissettim.
Yelda ile okul kapısından çıktığımızda bir süre sessiz yürüdük. Normalde suskunluğu ilk bozan o olurdu ama bu kez adımlarını yavaşlatıp bana baktı. Yüzündeki ifade her zamanki neşeli hâlinden farklıydı; daha ciddi, daha toparlanmıştı. Tam “Bir şey mi oldu?” diye soracaktım ki durdu. Derin bir nefes aldıktan sonra, sanki kelimeleri tartıyormuş gibi konuştu.
Enver’in ona bazı şeyler anlattığını, artık bunu daha fazla içinde tutamayacağını söyledi. Ses tonu aceleci değildi ama kararlıydı. Ardından bana dönüp, bugün müsait olup olmadığımı sordu. “Evinize gelebilir miyim? Gerçekten önemli konular var,” dedi.
O an içimde beliren his, merakla karışık bir heyecandı. Kalbim hızlandı ama yüzüme yansıtmamaya çalıştım. Cuma günüydü, evde kimseyi bekleyen bir planım yoktu. Yelda’ya bakıp hiç düşünmeden kabul ettim. “Tabii ki, gel,” dedim. Sözlerimle birlikte içimde, yaklaşan bir konuşmanın ağırlığını da kabul etmiş oldum. Yelda hafifçe gülümsedi ama gözlerindeki ciddiyet kaybolmadı. Yürümeye devam ederken, bu akşamın sıradan bir arkadaş buluşması olmayacağını ikimiz de biliyorduk.
Yolda yürürken Yelda’nın adımlarının benimkine göre biraz yavaşladığını fark ettim. Normalde koluma girer, bir şeyler anlatmaya başlar, lafı uzatırdı; bu kez sessizdi. Bu sessizlik beni gereksiz yere germiyordu ama içimde bir düğüm oluşmasına da engel olmuyordu. Eve yaklaştıkça, söyleyeceklerinin ağırlığını daha çok hissettim. Kapının önüne geldiğimizde anahtarı çıkarırken elim titredi; bunu fark etmemeye çalıştım.
Eve girer girmez ayakkabılarımızı çıkardık. Annem mutfaktaydı, salondan gelen televizyon sesiyle birlikte bizi fark etti. Yelda’yı görünce şaşırmadı, sadece gülümsedi. “Hoş geldin,” dedi. Yelda da her zamanki nezaketiyle selam verdi. Ben hızlıca “Biraz odama geçeceğiz,” dedim. Annem bakışlarıyla beni süzdü; bir şeyler olduğunu anlamıştı ama üstüme gelmedi. Sadece “Kapı açık olsun,” demekle yetindi.
Odaya geçtiğimizde Yelda yatağımın kenarına oturdu, ben de çalışma sandalyeme. Birkaç saniye boyunca sadece birbirimize baktık. Bu bakışma, uzun uzun konuşmadan önceki son durak gibiydi. Yelda sonunda derin bir nefes aldı.
“Bak Nevra,” dedi, bu kez o ciddi ama tanıdık tonuylaydı. “Bunu sana söylemem gerekiyor çünkü susarsam kendime kızarım.”
Kalbim hızlandı ama başımı sallayıp konuşmasını bekledim.
“Enver… bana bazı şeyler anlattı. Aslında sana anlatmak istediğini ama zamanı gelince söyleyeceğini düşündüğünü.” Kısa bir duraklama verdi. “Ama ben arada kalmış gibi hissettim. Sanki senin bilmen gereken bir şeyi saklıyormuşum gibi.”
O an boğazım kurudu. Yelda devam etti.
“Enver, sana karşı hislerinin net olduğunu söyledi. Karışık değil, geçici hiç değil. Sadece yaşananlardan sonra doğru zamanı beklemek istemiş. Yaren meselesinden sonra özellikle… seni daha fazla üzmemek için.”
Sözleri odanın içinde yankılandı. Bir an için hiçbir şey söyleyemedim. Ne şaşırmıştım ne de rahatlamıştım; daha çok, içimde uzun süredir bildiğim bir gerçeğin sesli söylenmiş hâlini dinliyordum.
“Bunu sana söylemem gerekiyordu,” dedi Yelda. “Çünkü sen bazen her şeyi içine atıyorsun. Güçlü duruyorsun ama yalnız kalıyorsun.”
Gözlerim doldu ama ağlamadım. Sandalyede biraz öne eğildim, ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirdim.
“Teşekkür ederim,” dedim sonunda. “Gerçekten.”
Yelda’nın yüzü yumuşadı. Ciddiyetini korusa da o tanıdık, eğlenceli hâli geri geldi. “Bak,” dedi, hafifçe kaşlarını kaldırarak, “ben ciddi konuşurum ama dramayı sevmem. O yüzden şunu da ekleyeyim: Enver seni seviyor, sen de onu. Bu iş matematik gibi. Karmaşık görünüyor ama sonucu net.”
İstemeden güldüm. Bu gülüşle birlikte üzerimdeki ağırlık biraz hafifledi. Bir süre daha konuştuk. Yaren’i, sınıftaki havayı, yarışmayı… Her şey bir şekilde yerli yerine oturuyordu. Akşam yemeğine yakın Yelda’nın annesi aradı, eve dönmesi gerektiğini söyledi. Birlikte kapıya çıktık. Ayakkabılarını giyerken bana sarıldı.
“Her şey yoluna girecek,” dedi. “Bu kez gerçekten.”
Onu uğurladıktan sonra odama döndüm. Yatağın kenarına oturup bir süre tavana baktım. Enver’in sessizliği, bakışları, söyleyip söyleyemedikleri… Hepsi zihnimde yavaşça anlam kazandı. Bu kez acele etmeye gerek yoktu. Bildiğim tek şey vardı: Artık yalnız olmadığımı hissediyordum.
Akşam yemeğinden sonra odamda volta atmaya başladım. Bir ileri, bir geri. Telefon elimdeydi ama ekran kararmıştı. Enver’i aramak… Basit bir eylem gibi duruyordu ama içimde büyüyen anlamı yüzünden parmaklarım tuşlara gitmiyordu. Yelda’nın söyledikleri kulaklarımda dönüp duruyordu; netlik, zaman, incitmemek… Hepsi doğruydu ama bir noktadan sonra beklemek de insanı yoran bir şeye dönüşüyordu. Ben artık yorulduğumu fark etmiştim.
Pencereye yaklaşıp dışarı baktım. Akşam serinliği camdan içeri sızıyordu. Parkın olduğu yöne doğru baktığımda kalbim daha hızlı attı. Her zamanki park. Bizim suskunluklarımızın, bakışlarımızın, yarım kalmış cümlelerimizin mekânı. Telefonu yeniden elime aldım. Bu kez ekranı açtım, ismini bulmam uzun sürmedi.
Arama tuşuna bastığım an geri çekilmek istedim ama çok geçti. “Merhaba,” dedi Enver. Sesi her zamanki gibi sakindi ama bu kez hafif bir şaşkınlık vardı içinde.
“Merhaba,” dedim. Sesimin titrememesine şaşırdım. “Müsait misin?” Kısa bir duraksama oldu. “Evet. Bir şey mi oldu?”
“Nefes almam gerekiyor,” dedim dürüstçe. “Parkta… hani her zamanki yerde. Gelir misin?”
Bu kez duraksaması biraz daha uzundu ama ardından gelen cevap netti.
“Gelirim.”
Telefonu kapattığımda kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Aynaya baktım; yüzüm kızarmıştı ama gözlerimde uzun zamandır olmayan bir kararlılık vardı. Hızla üzerime ince bir hırka aldım. Salona geçtiğimde annem koltukta oturuyordu. Bana baktı, yüzümden bir şeyler okudu ama sormadı.
“Parkta biraz yürüyeceğim,” dedim. “Geç kalmam.”
Başını salladı. “Hava serin, üşütme.”
Bu kadar. Ne sorgu ne imâ. Kapıyı kapattığımda içimde tuhaf bir hafiflik vardı. Sanki uzun zamandır taşıdığım bir yükü birazdan yere bırakacaktım. Adımlarımı hızlandırdım. Parkın ışıkları uzaktan görünmeye başladığında nefesim daha da sıklaştı. Banklara yaklaştığımda onu gördüm. Enver… Oturduğu yerden kalkmamıştı. Dirseklerini dizlerine dayamış, ellerini birleştirmişti. Beni fark ettiğinde başını kaldırdı. O an göz göze geldik ve dünya biraz yavaşladı.
Ayağa kalktı ama bana doğru gelmedi. Beni bekledi. Bu detay bile her şeyi anlatıyordu. Yanına vardığımda bir an ne söyleyeceğimi bilemedim. Bankın kenarına oturdum, o da tekrar yerine geçti. Aramızda çok küçük bir mesafe vardı ama o mesafe, söyleyeceklerimle kapanacaktı.
“Beni çağırmana şaşırdım,” dedi sonunda, sesi yumuşaktı.
“Ben de kendime şaşırıyorum,” dedim. Gülümsedim ama gözlerim ciddiydi. “Ama artık susmak istemiyorum.”
Başını hafifçe bana çevirdi. Konuşmadı. Dinledi.
Derin bir nefes aldım. “Ben… bir süredir kendimi hep frenliyorum. Kırılmamak için, kırmamak için. Ama bazı şeyler içte kalınca daha çok acıtıyor.” Ellerime baktım sonra tekrar ona. “Sana karşı hissettiklerimi saklamaya çalışmak beni yordu.” Enver’in yüzü değişmedi ama bakışları daha da dikkat kesildi.
“Yanında olduğumda,” diye devam ettim, “dünya daha sakin oluyor. Bunu inkâr edemem. Ve bugün, artık hazır olduğumu fark ettim. Ne olursa olsun, dürüst olmaya.”
Sözlerim bittiğinde park sessizdi. Enver bir süre konuşmadı. Sonra çok yavaş bir hareketle bana döndü. Gözlerinde şaşkınlık yoktu; daha çok beklenmiş bir anın ciddiyeti vardı.
O an anladım. Ne cevap verirse versin, doğru yerdeydim. Ve ilk kez, korkmadan durabiliyordum.
Kalbim göğsümde öyle hızlı atıyordu ki Enver’in duyduğunu sandım. Parkın loş ışıkları altında yüzü bana dönüktü; sessiz, acele etmeyen o hâliyle beni bekliyordu. Daha fazla dolanmaya, kelimeleri süslemeye gücüm kalmamıştı. Başımı hafifçe kaldırıp gözlerinin içine baktım.
“Ben seni seviyorum, Enver,” dedim. Sesim kısık ama nettı. “Bu, heves değil. Alışkanlık hiç değil. Seni düşündüğümde kendimi güvende hissediyorum ve bu his benden kolay kolay gitmiyor.”
Söyledikten sonra nefesimi tuttum. Sanki cümle havada asılı kaldı. Enver’in yüzünde önce çok küçük bir şaşkınlık geçti, ardından o tanıdık sakinlik yerini daha derin bir ifadeye bıraktı. Gözlerini kaçırmadı.
“Biliyor musun,” dedi yavaşça, “ben uzun zamandır kalbimde bir boşluk var sanıyordum. Meğer boş değilmiş. Sadece doğru yere denk gelmeyi bekliyormuş.”
Bir an durdu, kelimelerini seçer gibi. “Seninle konuştuğumda, sustuğumda, yan yana oturduğumuzda… her şey yerli yerine oturuyor. Kalbimdeki yer, ilk defa doğru kişiyle eşleşmiş gibi.”
Sözleri içimde bir yere dokundu. Gözlerim doldu ama bu kez mutluluktandı. Ne söyleyeceğimi bilemedim; dudaklarım titredi. Enver bunu fark etmiş olmalı ki çok yavaş bir hareketle bana doğru bir adım attı. Tereddüt ettiğini hissettim ama vazgeçmedi.
“Eğer istersen,” dedi alçak bir sesle, “ben… hep yanında olurum.”
Cevap vermedim. Gerek de yoktu. Bir adım ben attım, bir adım o. Mesafe kendiliğinden kapandı. İlk kez, düşünmeden, korkmadan… sarıldık. Enver’in kolları önce temkinliydi sonra biraz daha sıkılaştı. Başımı omzuna yasladım. O an park, sesler, ışıklar… hepsi silikleşti. Sadece kalbimin sakinleştiğini hissettim. Ve ilk kez, sevmenin bu kadar sessiz ve doğru olabileceğini anladım.
