15. bölüm · Zamanı Bekleyen Aşk

15- Bana Benzeyen Yanım

sudenur kayhan

“Yanımda olduğu sürece yalnız değildim.”

Nevra Yılmaz'ın Anlatımıyla;

Cuma günü okuldan çıkarken Yelda’yla sözleşmiştik. Hafta sonunu birlikte geçirecek, biraz ders çalışacak, biraz da haftanın yükünü atlayacaktık. Bu düşünceyle cumartesi sabahı normalden erken uyandım. Ev sessizdi. Perdeleri araladığımda içeri giren ışık, nedense içimi de aydınlattı. Mutfağa geçip kendime sade ama özenli bir kahvaltı hazırladım. Çayımı demledim, tostumu yaptım. Masada tek başıma otururken bile acele etmedim; sanki günün hakkını vermek ister gibi her şeyi yavaş yaptım.

Kahvaltıdan sonra evi toparladım. Salondaki dergileri düzenledim, mutfağı topladım, odamda yatağımı düzelttim. Sonra masama oturup yarım kalan testlerimi çıkardım. Matematik sorularının başında durdukça aklım bir ara dalıp gitti ama kendimi toparladım. Yelda gelmeden önce soruları bitirmek istiyordum. Arada saate baktım; her bakışımda kalbim nedense biraz daha hızlandı. Sanki sadece Yelda’yı değil, güzel bir günü bekliyordum.

Kapı zili çaldığında tam bir testi bitirmiştim. Kapıya koşup açtım. Yelda kapıda, yüzünde o tanıdık enerjik gülümsemesiyle duruyordu. Elinde küçük bir poşet vardı. “Boş gelmedim,” dedi daha içeri girmeden. “Zaten öyle bir ihtimal yoktu,” dedim gülerek.

Ayakkabılarını çıkarıp içeri girdi. Poşeti salladı. Çilekli ve kakaolu küçük kurabiyelerle birkaç tane ekler almış. “Bunlar ders motivasyonu,” dedi ciddi bir sesle. “Benim motivasyonum sensin zaten,” dedim. “Ama bunu da kabul ederim.”

Mutfağa geçtik. Masaya oturduk. Kahve yapmayı teklif ettim, itiraz etmedi. Kahveler pişerken mutfak, sohbetimizle doldu. Okuldan konuştuk, sınıftaki saçma anlardan, öğretmenlerin mimiklerinden, Mert’in yerinde duramayan hâllerinden bahsettik. Yelda bir ara ciddileşip, “Bu hafta seni biraz daha farklı gördüm,” dedi. Ben kaşlarımı kaldırınca hemen ekledi: “Korkma, iyi anlamda.”

Kahveleri fincanlara doldurup masaya koydum. Kurabiyeleri tabaklara yerleştirdik. Yelda ilk ısırığı aldıktan sonra gözlerini kapattı. “Tam sınav sonrası mutluluğu,” dedi.

“Henüz sınav yok,” dedim.

“Olsun, ruhen hazırız.”

Günün değerlendirmesini yaptık. Ben bazı anlarda fazla düşündüğümü itiraf ettim. Yelda, mantıklı cümleler kurdu ama araya mutlaka bir şaka sıkıştırdı. “Bak,” dedi, “fazla düşünmek serbest ama kendini üzmek yasak.”

“Bunu bir yere yazmam lazım,” dedim. “Yaz ama altına benim adımı ekle.”

Yelda bir süre sessiz kaldı. Kahvesinden küçük bir yudum aldı, fincanı masaya bıraktı. Bakışı hafifçe değişmişti; şakacı hâlinin altından o ciddi tarafı çıkmıştı. Dirseklerini masaya yasladı, bana doğru eğildi.

“Bir şey soracağım,” dedi. “Ve bu sefer dalga geçmeyeceğim.”

Gülümsedim. “Korkutucu bir giriş oldu ama sor.”

“Enver’i,” dedi net bir şekilde, “nasıl bu kadar sevdin Nevra? Yani… ne ara bağlandın bu kadar?”

Elimdeki fincanı bıraktım. Bir an cevap vermedim. Çünkü bu, hızlıca geçiştirilecek bir soru değildi. İçimde bir yerde uzun süredir duran bir şeyi çekip çıkarmam gerekiyordu. Nerden başladığımı ben bile bilmiyordum.

“Bilmiyorum,” dedim önce. “Gerçekten bilmiyorum. Tek bir an yok.”

Yelda başını salladı. “Zaten öyle olur,” dedi. “Devam et.”

Derin bir nefes aldım. Gözüm mutfak masasının üzerinde gezindi. Sonra ona baktım. “İlk başta… sessizliğiydi galiba,” dedim. “Herkes konuşurken onun susması. Ama o suskunluğun boş olmaması. Bazen bakışlarından, herkesten daha çok şey fark ettiğini hissediyordum.”

Yelda kaşlarını kaldırdı. “Hmm. Gizli gözlemci tipi.”

“Evet,” dedim. “Ama rahatsız edici değil. Daha çok… güvenli.” Biraz duraksadım. “Sonra küçük şeyler oldu. Kimsenin fark etmediği anlar. Ben yorulmuşken bunu fark etmesi. Konuşmadığım hâlimi bile ciddiye alması.”

“İltifat meselesi,” dedi Yelda, hafif bir tebessümle.

Başımı salladım. “Evet ama iltifat gibi de değildi. Sanki beni süsleyerek değil, olduğum hâlimle görüyordu.”

Yelda kolunu masaya vurdu. “Bak işte,” dedi. “Bağlanma sebebi bu. İnsan görülünce kopamıyor.”

Gülümsedim ama gözlerim dolduğunu hissettim. “Ben de anlamıyorum Yelda,” dedim. “Bazen sınıfta otururken, hiçbir şey yapmıyorken bile… varlığı yetiyor. Yanımda oturması, kalemini tutuşu, dinlerken hafifçe eğilmesi… Bunları fark ettiğim için kendime kızıyorum ama duramıyorum.”

Yelda bana bakıp hafifçe güldü. “Aşık olmuşsun,” dedi. “Deme öyle,” dedim hemen.

“Neden?”

“Çünkü çok büyük geliyor.”

“Büyük şeyler zaten yavaş başlar,” dedi bu sefer ciddi bir sesle. “Ve seninki bayağı yavaş ilerliyor Nevra.”

Bir an sessiz kaldık. Sonra ben ekledim: “En çok da şu kısmı korkutuyor beni. O benden hiçbir şey istemedi. Hiç zorlamadı. Hiç ‘şöyle ol’ demedi. Ve ben kendiliğimden değişmeye başladım.”

Yelda başını eğdi. “Bu kötü değil.”

“Biliyorum,” dedim. “Ama bağlanmak böyle oluyor galiba. İnsan kendini fark etmeden birinin yanına ait hissediyor.”

Yelda sandalyesini çekip yanıma yaklaştı. Omzuma hafifçe yaslandı. “Bak,” dedi, “ben mantık insanıyım. Bunu biliyorsun. Ama senin anlattığın şey mantığın da kabul ettiği bir şey. Enver sana iyi geliyor.”

Gözlerimi kapattım. “Evet,” dedim fısıltıyla. “En çok da bu korkutuyor.” Yelda bir kahkaha attı. “Korksun,” dedi. “Ama güzel korksun.”

Bir süre sessiz kaldık. Yelda kurabiyesinin son parçasını aldı, elini peçeteye sildi. Yüzündeki ifade bu kez ne şakaydı ne de dalgın. Daha çok tartıyordu. Ben bunu fark edince içimde bir merak kıpırdadı.

“Yelda,” dedim, “bir şey soracağım.”

Başını kaldırdı. “Sor.”

“Dışarıdan… biz nasıl görünüyoruz?” Sesim beklediğimden daha alçak çıktı. Sanki cevabı duymak istiyordum ama aynı anda da çekiniyordum.

Yelda hiç acele etmedi. Bir an düşündü. Gözlerini masadan bana çevirdi. “Gerçekten mi istiyorsun?” diye sordu. Başımı salladım. “Evet. Filtrelemeden.”

Derin bir nefes aldı. “Tamam,” dedi. “O zaman ciddi konuşacağım.”

Sandalyeye yaslandı. “Dışarıdan bakınca,” diye başladı, “siz çok sessiz ama çok net görünüyorsunuz. Hani bazı insanlar vardır, yan yana geldiklerinde ortamı bağırmadan doldururlar ya… siz öylesiniz.”

Kalbim hızlandı ama sustum.

“Sen,” dedi bana bakarak, “Enver’in etrafında daha yumuşaksın. Daha dikkatli. Ama bu çekingenlik gibi değil. Bilinçli bir hâl. O da senin yanındayken… daha fark edilir oluyor.”

“Nasıl yani?” dedim.

“Bak,” dedi, “Enver zaten ciddi biri. Sessizliği var, mesafesi var. Ama sen yanındayken o mesafe biraz… yön değiştiriyor. Kapanmıyor ama sana dönüyor.”

Yutkundum. Yelda devam etti: “Bir de fark ettiğim bir şey var. Kıskançlık değil ama…” Bir an durdu. “Fark ediliş diyelim.”

Kaşlarımı çattım. “Ne fark edilişi?”

“Mesela,” dedi, “Tuna ve Mert’le samimisin ya. Gülüyorsun, şakalaşıyorsun. Onlarla yakınlığın çok doğal. Ama Enver o anlarda daha sessizleşiyor. Yüzü değişmiyor ama bakışı değişiyor.”

“Ne gibi?”

“Daha dikkatli,” dedi net bir şekilde. “Sanki ortamı değil de seni izliyor. Kiminle nasıl güldüğünü, neye tepki verdiğini.”

Bir an nefesim kesildi. “Ama bu kıskançlık mı?”

“Hayır,” dedi hemen. “Kıskançlık daha tepkilidir. Bu daha… farkında olma hâli. Sanki seni çözmeye çalışıyor.”

Sonra hafifçe gülümsedi. “Ve şunu da söyleyeyim: Tuna ve Mert’le olan rahatlığın, Enver’i biraz daha ciddi gösteriyor. Çünkü o seninle aynı hızda şakalaşmıyor. Ama bu kötü değil.”

“Değil mi?” dedim hemen.

“Hayır,” dedi kararlı bir sesle. “Aksine. O denge. Sen onun yanında biraz sakinleşiyorsun, o senin yanında biraz açılıyor. Dışarıdan çok net.”

Bir süre hiçbir şey söylemedim. İçimde tarif edemediğim bir his vardı. Yelda haklıydı; Enver’in sessizliği, bir ilgisizlik değilmiş. Daha çok dikkatmiş. Yelda kolunu masaya koydu, bana eğildi. “Bak Nevra,” dedi, “eğer biri seni kıskanmadan fark ediyorsa… bu, senden kaçmadığını gösterir.”

Gözlerimi kaçırdım. “Bunu duymaya hazır mıydım bilmiyorum.” Yelda gülümsedi.

“Hazır olmasan da gerçek değişmiyor.”

Telefonum masanın üzerinde titreştiğinde Yelda konuşmanın ortasında durmuştu. İkimiz de aynı anda ekranlara baktık. Aynı anda WhatsApp bildirimini gördük. Okul grubuydu.

Yelda gözlerini kocaman açtı. “Bak bak bak,” dedi heyecanla. “Kesin bilgi yarışması.”

Mesajı açtım. Ekrandaki yazılar bir anda olduğundan daha önemli göründü gözüme.

Okul Duyurusu: Bilgi Yarışması çarşamba günü, saat 14.00’te okul konferans salonunda yapılacaktır.
Yarışmaya katılacak öğrenciler: Enver Demir, Nevra Yılmaz, Yelda Aksoy, Tuna Kaya ve Mert Aydın.
Tüm katılımcıların belirtilen saatte salonda hazır bulunması gerekmektedir.

Bir an konuşamadım. İsimler yan yana duruyordu. Özellikle biri. Yelda çığlık atmamak için kendini zor tuttu. “Nevra,” dedi fısıltıyla ama sesi mutfağı doldurdu. “Gerçek mi bu”

“Galiba… evet,” dedim. Kalbim hızlanmıştı. Mesajı bir daha okudum sanki değişecekmiş gibi. Değişmedi. Yelda ayağa fırladı. “Biz gerçekten yarışmaya giriyoruz. Ve ekipteyiz. Ve—” Durdu, bana baktı. “Ve Enver de var.”

Gülmemek için dudaklarımı ısırdım. “Biliyorum,” dedim. “Adını gördüm.”

“Gördüm değil,” dedi Yelda. “Ezberledin.”

Telefonu masaya bıraktım ama içimdeki hareketlilik durmadı. “Çarşamba,” dedim. “Saat iki. Çok yakın.”

Yelda tekrar oturdu ama yerinde duramıyordu. “Bak bu ciddi bir şey,” dedi. “Ama aynı zamanda çok güzel bir şey. Hem ekip işi, hem rekabet, hem…” Kaşlarını oynattı. “Birlikte stres.”

“Beni asıl heyecanlandıran bu,” dedim. “Birlikte olmamız.”

Yelda başını salladı. “Enver’le aynı ekipte olmak seni hem uçurur hem kilitler,” dedi. “Ama ikisini de başaracak gibisin.”

Telefonum bir kez daha titreşti. Bu sefer grupta ufak tepkiler başlamıştı. Mert’ten bir “hazırım” mesajı, Tuna’dan esprili bir sticker gelmişti. Enver’den ise hiçbir şey yoktu. Ama garip bir şekilde bu beni rahatsız etmedi.

“Kesin not alıyordur,” dedi Yelda. “Sessiz hazırlık modunda.”

Gülümsedim. “Evet,” dedim. “Ona çok benziyor.”

Yelda bana baktı, yüzünde o tanıdık karışım vardı: hem ciddi hem eğlenceli. “Heyecanlandın mı?” diye sordu.

Bir an durup dürüstçe düşündüm. “Evet,” dedim. “Hem yarışma için… hem de onunla aynı sahnede olacağım için.” Yelda kolumu tuttu. “İşte bu,” dedi. “Hafta sonu planı belli. Çalışma var. Ama arada kalp çarpıntısı serbest.”

Güldük. sohbet ısındı. Mutfakta zaman nasıl geçti anlamadım. O an, hayat çok sade ama çok yerindeydi. Ne geçmişin yükü vardı ne de geleceğin telaşı. Sadece kahve kokusu, kurabiye tadı ve iyi bir arkadaşın varlığı.

O sabah anladım ki bazı hafta sonları planlı olmasa da iyidir. Yelda’nın gelişiyle ev daha sıcak, ben daha rahattım. Ve ilk kez uzun zamandır, bir günün başını bu kadar huzurlu hissetmiştim.