16. bölüm · Zamanı Bekleyen Aşk

16- Bir Cümlenin Cesareti

sudenur kayhan

“Anlamasını istemedim ama anlaması gerekti.”

Nevra Yılmaz'ın Anlatımıyla;

Yelda’yla mutfaktan kalkıp odama geçtik. Kapıyı kapattığım an sanki başka bir dünyaya girmiş gibi olduk. Masamın üzeri zaten yarı hazırdı; defterler, renkli kalemler, post-it’ler… Yelda sandalyeye oturur oturmaz etrafına baktı. “Burası tam bilgi yarışması karargâhı,” dedi. “Birazdan daha da karışacak,” diye karşılık verdim.

Telefonumdan müdürün gönderdiği konu başlıklarını açtım. Tarih, coğrafya, edebiyat, güncel bilgiler… Liste uzadıkça Yelda’nın gözleri büyüdü. “Tamam,” dedi ciddiyetle. “Panik yok. Bölüşüyoruz.”

“Ciddi misin?” dedim. “Hayır,” dedi hemen. “Ama ciddiymiş gibi yapalım.”

Defterin ortasına kocaman “BİLGİ YARIŞMASI” yazdık. Altını çizdik, yıldız koyduk. Yelda tarih kısmını sahiplenirken, ben edebiyatı aldım. Coğrafyada anlaşamayınca ortayı ikiye böldük ama bu uzun sürmedi. Yelda, bir başkenti yanlış söyleyince kendini savunmaya çalıştı. “Bak,” dedi, “mantıken orası daha yakışıyor.”

“Mantıkla başkent mi seçiyoruz?” dedim. Bir an durdu, sonra ikimiz de kahkahaya boğulduk.

Çalışma ilerledikçe iş tamamen kontrolden çıktı. Soruları cevaplamaktan çok birbirimize takılıyorduk. Yelda bir şiirin şairini yanlış söyleyince dramatik bir ses tonuyla masaya kapandı. “Ben bittim,” dedi. “Edebiyat beni terk etti.”

“Elinden geleni yaptın,” dedim ciddi ciddi. “Ama kader.”

Bir ara kalemim yere düştü. Eğilip alırken Yelda’nın bana bakıp not aldığını gördüm. “Ne yapıyorsun?” dedim. “Rakibimi izliyorum,” dedi. “Zayıf anlarını.”

Gülmekten gözlerimiz doldu. O kadar çok ses çıkardık ki farkında olmadan kapının önünde birilerinin durduğunu hiç hissetmedik. Annemle babam sessizce bizi izliyormuş; ikimizin de defterlere eğilmiş hâlini, arada başımızı kaldırıp kahkaha atmamızı, Yelda’nın kollarını açarak bir şeyleri dramatize edişini…

Biz ise tamamen kendi dünyamızdaydık. Ta ki annemin sesi gelene kadar.

“Çocuklar?”

İkimiz birden irkildik. Aynı anda başımızı kaldırdık. Kapının önünde annemle babam duruyordu. İkisi de gülümsüyordu. Öyle sessiz, öyle sıcak bir gülümseme ki bir an utanır gibi oldum.

“Şey…” dedim hemen. Yelda da toparlandı. “Merhaba,” dedi fazlasıyla resmi bir sesle. Annem içeri doğru bir adım attı. “Rahatsız etmek istemedik,” dedi. “Ama sizi izlerken dayanamadık.”

Babam başını salladı. “Çok güzel çalışıyorsunuz,” dedi. “Belli ki eğleniyorsunuz.” Yelda bana baktı, sonra onlara döndü. “Eğlenmeden çalışamıyoruz,” dedi. “Bu bizim yöntemimiz.”

Annem güldü. “Belli oluyor,” dedi. “Bir ara mola verirsiniz.”

“Tamam,” dedik ikimiz birden.

Onlar odadan çıkarken Yelda bana döndü. “Bak,” dedi fısıldayarak. “Resmen seyirci kitlesi topladık.”

Gülümsedim. O an fark ettim ki; bu sadece bir bilgi yarışması hazırlığı değildi. Bu, kahkahalarla dolu bir anıydı. Ve ben, o anın tam ortasında olmaktan gerçekten mutluydum.

Kapı kapandıktan sonra odada kısa bir sessizlik oldu. Yelda bana baktı, ben ona baktım. Sonra aynı anda gülmeye başladık. Az önce yakalanmış olmanın verdiği utanç, kahkahanın içine karışıp dağıldı.

“Ciddi ciddi bizi izliyorlarmış,” dedi Yelda. “Ben hâlâ utanıyorum,” dedim ama gülüyordum. “Utanma,” dedi. “Eğlenen öğrenciler görmek anne-baba gururudur.”

Tekrar masaya döndük ama bu sefer biraz daha sakindik. En azından iki dakika kadar. Yelda kalemi eline alıp konu listesine baktı. “Tamam,” dedi. “Şimdi gerçekten çalışıyoruz. En az on dakika.”

“On dakika mı?” dedim. “Rekor denemesi,” dedi ciddi bir ifadeyle.

Tarih kısmına geçtik. Yelda bir soruyu okudu, ben cevapladım. Sonra ben bir edebiyat sorusu sordum, o yanıtladı. Bir süre gerçekten odaklandık. Ama her doğru cevaptan sonra birbirimize bakıp sessizce gülüyorduk. Yanlışlarda ise dramatik tepkiler kaçınılmazdı.

Bir ara Yelda kalemi bıraktı, bana döndü.

“Bu ekip fena değil,” dedi.

“Hangisi?”

“Biz, Tuna, Mert… ve Enver.”

Adını söylediğinde içimde hafif bir dalgalanma oldu. Belli etmemeye çalıştım. “Evet,” dedim. “Dengeli.”

“Enver bayağı iyi,” dedi Yelda. “Ama senin yanında daha iyi.” Kaşlarımı kaldırdım. “Ne demek bu?”

“Şu demek,” dedi. “Sen varken daha dikkatli. Daha… orada.”

Bir şey söylemedim. Defterime baktım. Ama kalemim bir an durdu. Yelda fark etti, gülümsedi ama konuyu uzatmadı. Bunu yapmayı biliyordu.

Bir süre sonra annem tekrar seslendi. Bu sefer daha uzaktan. “Çay ister misiniz?”

“İsteriiiz,” diye bağırdı Yelda benden önce.

Birazdan çaylar geldi. Masanın kenarına koydu annem. “Ara verin,” dedi. “Çok çalıştınız.” Kapı yine kapandı. Yelda çayı eline aldı. “Bak,” dedi, “yarışmayı kazanır mıyız bilmiyorum ama bu hafta sonu kesin kazanmışız.”

“Ne kazandık?” diye sordum.

“Güzel an,” dedi. “Ve biraz cesaret.”

Pencereye doğru baktım. Dışarıda hava yavaş yavaş değişiyordu. İçimde de bir şeyler değişiyordu sanki. Bilgi yarışması, dersler, kahkahalar… Hepsi bir yana; ben kendimi ilk kez bu kadar dolu hissediyordum.

Defterimi kapattım. “Devam edelim mi?” dedim. Yelda gülümsedi. “Devam,” dedi. “Ama yine eğlenerek.” Ve biz, yine gülerek çalışmaya devam ettik.

Yelda akşam yemeğine kalmayı kabul edince günün temposu bambaşka bir hâl aldı. Annem mutfakta telaşsız ama keyifli bir hazırlığa girişti, babam sofrayı kurmaya yardım etti. Biz de Yelda’yla arada mutfağa girip çıkıp küçük yardımlar yaptık; daha çok konuşarak, gülerek, birbirimize takılarak.

Yemek boyunca sohbet hiç kesilmedi. Okuldan, yarışmadan, öğretmenlerden derken konu bir ara tamamen alakasız yerlere gitti. Yelda bir noktada kahkahadan nefessiz kalınca babam başını iki yana sallayıp, “Bu enerjiyle kesin kazanırsınız,” dedi. O an içimden bir sıcaklık geçti.

Saat ilerledikçe Yelda saate baktı. “Ben kalkayım artık,” dedi. “Yoksa annem beni aramaya çıkar.”
İstemeden de olsa ayağa kalktık. Kapıda vedalaşırken sarıldık. “Bugün çok iyi geldi,” dedi bana. “Bana da,” dedim.

Birlikte durağa kadar yürümeyi teklif ettim. Hava serinlemişti ama rahatsız edici değildi. Yol boyunca günün küçük detaylarını konuştuk. Yelda, yarışma günü için planlar yaptı; kim hangi alanda daha çok konuşur, kim heyecanlanır, kim susar… Otobüs durağına vardığımızda araç neredeyse hemen geldi. Yelda binmeden önce dönüp bana baktı. “Bu arada,” dedi, “kalbini fazla sıkma. Güzel gidiyor.” Gülümsedim. O binerken el salladım. Otobüs uzaklaştığında bir süre yerimde kaldım.

Eve dönmek için yürümeye başladım. Parkın yanından geçerken gözüm istemsizce banklara takıldı. Loş ışıkların altında biri oturuyordu. İlk anda tam seçemedim ama içimde ani bir kıpırtı oldu. Kalbim hızlandı. Mantığım “saçmalama” dese de ayaklarım yavaşladı. Sonra… masanın üzerinde dağılmış kalemleri, not kâğıtlarını, açık bir defteri gördüm. Kitapların köşeleri rüzgârla hafifçe kıpırdıyordu.

Bir adım daha attım. Sonra bir adım daha. Ceketi gördüm.

O ceketi tanıyordum.

Kalbim neredeyse boğazıma geldi. Bu gerçekten… oydu. Birkaç metre ötede durup izledim. Masaya eğilmişti, not alıyor, sonra durup düşünüyordu. O kadar tanıdık bir hâldi ki; sessiz, derli toplu, kendi dünyasında. Nefesimi tuttum. Beni fark etmemişti. Birkaç dakika öylece kaldım. Hem yaklaşmak istiyor hem de o anı bozmaktan korkuyordum.

Derken başını kaldırdı.

Bakışları etrafı taradı ve durdu. Göz göze geldik. Bir saniye geçti, belki iki. Sonra yüzünde o küçük, sakin tebessüm belirdi. “Nevra?” diye seslendi.

Adımı duymak, bütün tereddüdümü sildi. İstemeden gülümsedim ve birkaç adım attım. Parkın içindeki sessizlik, o an bana hiç yabancı gelmedi. Sanki günün bütün yolları, fark etmeden beni buraya getirmişti.

Sesimi toparlamaya çalışarak yanına doğru yürüdüm. “Enver,” dedim, sanki onu burada görmek dünyanın en normal şeyiymiş gibi. Ama kalbim öyle atmıyordu.

Masadan kalkmadı, sadece sandalyeyi biraz geri çekti. Elindeki kalemi defterin arasına koydu.
“Buradan geçerken seni gördüm,” dedi. “Yoksa gerçekten ben mi benzettim diye düşünüyordum.”

“Ben de,” dedim gülerek. “Benzetiyorum sandım. Sonra… kalemler, defterler.” Masaya baktım. “Bu görüntü çok sana benziyordu.”

Hafifçe güldü. O gülüş sessizdi ama içtendi. “Evim kalabalık,” dedi. “Bazen çalışmak için buraya geliyorum. Park sessiz oluyor.”

Başımı salladım. “Gerçekten sessiz,” dedim. “İyi bir yer seçmişsin.”

Bir an durduk. İkimiz de ne diyeceğimizi düşünür gibiydik. Akşam serinliği üstümüze çökmüştü ama rahatsız etmiyordu. Enver ceketini sandalyenin arkasına bıraktı. “Oturmak ister misin?” diye sordu. “Olur,” dedim hemen, düşünmeden.

Masaya oturdum. Defterine gözüm ilişti ama bakmamaya çalıştım. O ise rahat görünüyordu. “Bilgi yarışması için mi çalışıyorsun?” diye sordum. “Evet,” dedi. “Biraz. Tek başıma daha iyi odaklanıyorum.”

“Yelda’yla çalışıyorduk,” dedim. “Epey gürültülüydü.”

“Gürültülü ama verimli,” dedi. “Tahmin ediyorum.” Gülümsedim. Bir an gözlerimiz buluştu. Bakışı her zamanki gibi sakindi ama dikkatliydi. “Bugün iyi görünüyor musun?” diye sordu birden.

“Sanırım,” dedim. “Neden?”

“Daha… uyanık,” dedi. “Dün biraz yorgundun.” Bu kadar küçük bir detayın hatırlanması içimi ısıttı. “Evet,” dedim.

“Bugün daha iyiyim.”

Bir süre parkın sessizliğini dinledik. Uzakta bir araba geçti, yapraklar hafifçe hışırdadı. Enver defterini kapattı. “İyi ki gelmişsin,” dedi beklenmedik bir şekilde. “Ara vermem gerekiyordu zaten.”

Bunu duyunca içimde bir şey yumuşadı. “Ben de iyi ki seni benzetmemişim,” dedim.

Güldü. Bu sefer biraz daha belirgindi. “Bazen ben de kendimi benzetiyorum,” dedi şakayla karışık.

Birlikte ayağa kalktık. Saatin geç olduğunu fark ettim. “Ben eve geçeyim,” dedim. “Ben de,” dedi. “Zaten toparlıyordum.”

Masadaki defterleri çantasına yerleştirirken fark ettim: Aynı yöne doğru yürüyorduk. Ama bunu dile getirmedik. Parktan çıkarken yan yana yürüdük, aramızda rahat bir sessizlik vardı. O sessizlik, hiç yalnız hissettirmiyordu.

O an anladım ki bazı karşılaşmalar plansız olur ama tam olması gerektiği anda olur. Ve bu akşam, öyle bir akşamdı.

Parktan çıkıp kaldırıma adım attığımızda yan yana yürümeye başladık. Adımlarımızın sesi birbirine karışıyordu; ne hızlandık ne de yavaşladık. Sokak lambaları sarı bir ışıkla yolu aydınlatıyor, akşam serinliği konuşmadan da anlaşılabilen bir huzur bırakıyordu aramızda. Enver çantasını omzunda taşıyor, ben ellerimi montumun ceplerine sokmuştum. Suskunluk ağır değildi; aksine yerli yerindeydi.

Bir süre sonra içimde bir cümle dolanmaya başladı. Söylemezsem kalacak, söylersem dağılacak gibiydi. Nedenini bilmiyorum; belki parkta onu öylece çalışırken izlemek, belki de günün sonunda bu karşılaşmanın bende bıraktığı sakinlik. Nefesimi toparladım.

“Enver,” dedim aniden.

Başını hafifçe çevirdi. “Hm?”

Sözlerim dudaklarımdan dökülürken, anlamasını istemediğim bir hızdaydı sanki. “Bazı insanlar vardır,” dedim, “yanındayken ortamı değiştirmez ama insanın içini düzenler. Sen öylesin.”

Söylediğim an, bunu fazla buldum. Fazla net, fazla açık. Hemen ardından pişmanlık geldi. Bakışımı kaçırdım, cümleyi şakayla örtmeye çalışır gibi omuz silktim. “Yani… şey gibi,” dedim, “sessiz bir müzik gibi.”

Anlamayacağını düşündüm. Hatta umdum. Çünkü bu, açıklanırsa utanacağım türden bir iltifattı.

“Anladım,” dedi sadece.

Ses tonu değişmemişti. Ne durdu ne hızlandı. Yüzünde küçük bir tebessüm vardı ama bunu karanlıkta zor seçiyordum. Anladığını fark ettim; kelimelerin arkasını, niyetini. Ama belli etmedi. O an, anlamasının yükünü bana bırakmadı.

Kalbim hızlandı. Sanki söylediğim şey bir anda bana geri dönmüş gibiydi. Sokak başına gelmiştik. Evim görünüyordu. Bir anda acelem varmış gibi hissettim.

“Ben… gideyim,” dedim. “İyi geceler.”

Cevabını beklemeden gülümsedim. Adımlarımı hızlandırdım. Koşar adımlarla apartmana girdim, kapıyı arkamdan sessizce kapattım. Merdivenleri çıkarken nefesim düzensizdi; hem koştuğumdan hem de kalbimden.

Odamın kapısını kapattığımda durdum. Az önce söylediğim cümle kulaklarımda yankılandı. Anlamadığını sandığım ama anladığını bildiğim o an… Gülümsedim. Çünkü bazı iltifatlar, anlaşılmak için değil; doğru kişiye ulaşmak içindir.