29. bölüm · Zamanı Bekleyen Aşk

29- Bağırarak Sevmenin Gecesi

sudenur kayhan

“Gece sessizdi ama bazı sözler yankı yapacak kadar yüksekti.”

Nevra Yılmaz'ın Anlatımıyla;

Cuma sabahına uyandığımda, ilk kez bir okul günü olmadığı hâlde içimde garip bir disiplin vardı. Alarmı erkenden kapattım; çünkü bugün devamsızlık yazılmayacak nadir günlerden biriydi. Kamp kadrosunda olduğumuz için okula gitmeyecektik ve bu, kulağa küçük bir detay gibi gelse de bana büyük bir özgürlük hissi veriyordu.

Perdeyi araladım, gökyüzü sakindi. Bolu’nun hava durumunu tekrar kontrol ettim; serin ama yağışsız görünüyordu. İnce bir kazak, rahat yürüyüş ayakkabıları, birkaç günlük eşya… Küçük valizim yatağın kenarında yavaş yavaş dolmaya başladı.

Valizi hazırlarken telefonum elimden düşmedi. Enver’le aramızda sessiz ama derin bir mesajlaşma dönüyordu. Ne aceleci ne de gereksiz kelimeler vardı. “Üşürsen montumu alırım,” demişti. Ben de “O zaman fazla eşya almıyorum,” diye cevaplamıştım. Basit cümlelerdi ama satır aralarında bir sahiplenme, bir dikkat vardı. Arada attığı kısa mesajlar, kalbimde tuhaf bir sakinlik yaratıyordu. Sanki yola çıkmadan önce bile yanımdaydı.

Hazırlıklarım neredeyse bitmişti ki Yelda aradı. Sesi her zamanki gibi enerjikti. “Ben hazırım,” dedi, “sende miyiz?” Hiç düşünmeden “Gel,” dedim. Birlikte hazırlanmak, birlikte beklemek istiyordum. Yelda geldiğinde ev bir anda canlandı. Valizimin fermuarını kapatırken eksik var mı diye tekrar kontrol ettik sonra mutfağa geçip birer çay aldık. Konu dönüp dolaşıp kampa geldi; yol, odalar, birlikte geçireceğimiz saatler… Ama arada Enver’in adı geçtiğinde, cümlelerim istemsizce yumuşuyordu.

Akşama doğru annemle babam işten döndüler. Evin havası değişti. Annem beni süzerken yüzümdeki ifadeyi fark etmişti; babam ise her zamanki gibi kısa ama net cümlelerle nasihat vermeye başladı. “Birbirinize dikkat edin,” dedi. Annem daha uzun konuştu; hava durumundan, yorgun düşmememizden, geç saatlerde dikkatli olmamızdan bahsetti. Yelda’ya da dönüp “Sana emanet,” dedi. O an, bu yolculuğun gerçekten başladığını hissettim.

Otobüse bineceğimiz yere birlikte gittik. Annemle babam bizi bırakırken içimde hafif bir sızı ama daha çok heyecan vardı. Onlar uzaklaşınca Yelda ile birbirimize baktık. Tam o sırada, otobüsün hemen yanındaki bankta Tuna, Enver ve Mert’i gördük. Üçü de rahat ama bekleyiş içindeydi. Yanlarına yürüdüğümüzde sohbet çoktan başlamıştı bile. Sanki günlerdir birlikteymişiz gibi doğal bir akış vardı aramızda.

Otobüse bindiğimizde yerler belliydi. Tuna ile Mert yan yana oturdu. Yelda tek koltuğa geçti. Enver’le ben yan yana oturduk. Otobüs hareket ettiğinde camdan dışarı baktım; şehir yavaş yavaş geride kalıyordu. Bir süre sonra müzik açıldı. Önce herkes kendi telefonundan bir şeyler dinledi, sonra ortak şarkılar seçildi. Bazılarına hep birlikte eşlik ettik, bazılarını sadece dinledik. Arada Yelda’nın yanına geçip sohbet ettim, sonra tekrar yerime döndüm. Enver’le omuzlarımız bazen birbirine değiyordu; hiçbirimiz bunu düzeltme gereği duymuyorduk.

Yol uzadıkça hayaller de sıra dışı hâle geldi. Kamp ateşi başında konuşacaklarımız, yürüyüşlerde kaybolur gibi olmamız, sabah sisinde içilecek kahveler… Kimse “abartıyorsun” demedi. Çünkü herkes aynı duygudaydı. Yolculuk geceye sarktı, konuşmalar azaldı. Otobüsün hafif sallantısı ve camdan görünen karanlık, beni yarı uykulu bir hâle soktu.

Sabaha karşı vardığımızda hava serindi. Bolu’nun o temiz, keskin havası yüzüme çarptı. Ayarladığımız pansiyona geçtik. Herkes biraz yorgun ama tuhaf bir şekilde enerjikti. Oda dağılımları belliydi: Tuna, Mert ve Enver birlikte kalacaktı. Yelda ile ben aynı odaya geçtik. Valizleri bırakırken kısa ama memnun bir sessizlik vardı. Üzerimizi değiştirdik, yüzümüzü yıkadık ve aşağı kahvaltıya indik.

Masaya oturduğumuzda gün gerçekten başlamış gibiydi. Çay buharı, kahvaltı tabakları, uykulu ama mutlu yüzler… İçimden, “İşte şimdi kamp günü başladı,” diye geçirdim. Ve bu sadece bir gezi değil, birlikte biriktireceğimiz anların ilk sabahıydı.

Kahvaltıdan sonra pansiyonun kapısından dışarı çıktığımızda Bolu, sabahın en sakin hâlini sunuyordu. Hava serindi ama insanın içini üşüten bir soğuk değildi; aksine, derin bir nefes aldığında göğsünü açan türdendi. Etrafı saran çam ağaçları, gece boyunca yağan çiğin etkisiyle daha koyu görünüyordu. Toprak hafif nemliydi, yürürken ayaklarımızın altında yumuşak bir ses bırakıyordu. Şehirden uzakta olmanın verdiği o tanıdık sessizlik vardı; ne korna sesi ne aceleci adımlar… Sadece rüzgâr ve kuş sesleri.

Tuna önden yürüyordu, yolu bildiğini iddia ederek. Mert arada durup etrafa bakıyor, “Buralarda kaybolsan bile güzel kaybolursun,” diyordu. Yelda fotoğraf çekmek için sık sık duruyor, “Işık çok iyi,” diyerek bizi bekletiyordu. Enver’le ben yan yana yürüyorduk. Konuşmadan da anlaşabildiğimiz o hâl vardı üzerimizde. Arada bana dönüp ağaçları, patikayı ya da uzakta görünen sisli tepeleri gösteriyordu. Onun bu detaycılığı, bulunduğumuz yeri daha da anlamlı kılıyordu.

Bir süre yürüdükten sonra küçük bir açıklığa çıktık. Ağaçların arasından süzülen ışık, yeri altın rengine boyuyordu. Oturmak için uygun bir alan bulduk. Çantalar yere bırakıldı, montlar çıkarıldı. Kimse yüksek sesle konuşmuyordu; sanki Bolu’nun bu dinginliği, bizi de yavaşlatmıştı. Yelda yanımda oturup “İyi ki gelmişiz,” dedi. Haklıydı. Burası sadece bir kamp alanı değil, zihnimizi de toparlayan bir yerdi.

Enver, çevreye kısa kısa bakıp not alıyormuş gibi etrafı süzdü. Sonra bana dönüp, “İnsanın kafası burada kendiliğinden susuyor,” dedi. Bu cümle, hissettiklerimi birebir anlatıyordu. Okul, sınavlar, yaşanan kaoslar… Hepsi sanki başka bir zamana ait gibiydi. Burada her şey daha sade, daha netti.
Bir süre sonra kamp programını konuşmaya başladık. Kim, hangi yürüyüşe katılacak; öğleden sonra ne yapılacak; akşam ateşi nereye kurulacak…

Ama konuşmalar bile aceleci değildi. Bolu’nun doğası, bize kendi temposunu dayatıyordu. Enver’le göz göze geldiğimde, yüzünde rahat bir gülümseme vardı. O an düşündüm: Bu şehir, onun sakinliğiyle ne kadar da örtüşüyordu.
Güneş biraz daha yükselirken hava ısındı. Montlar tamamen çıkarıldı, kahkahalar yavaş yavaş çoğaldı. Tuna, “Daha ilk sabah, ama sanki üç gündür buradayız,” dedi. Kimse itiraz etmedi. Çünkü gerçekten de zaman burada farklı akıyordu.

Ve içimde net bir his vardı: Bolu, sadece bir durak olmayacaktı. Bu kamp, bizim için hem dinlenme hem de birbirimizi daha iyi anlama zamanıydı. Daha günün başındaydık ama buradan güzel anılarla döneceğimizi şimdiden biliyordum.

Havanın bu kadar berrak ve canlı olduğu bir günde kapalı kalmak kimsenin içinden gelmiyordu. Çantalarımızı hafiflettik, su mataralarını doldurduk ve Bolu’yu gerçekten görmeye başlamak için yola çıktık. İlk durağımız, etrafı sık çam ağaçlarıyla çevrili, yürüyüş yolları belirgin ama hâlâ doğallığını koruyan bir alandı. Yol boyunca rehber tabelalar olsa da çoğu zaman tabelalara bakmadan yürüdük; çünkü her adımda görülecek yeni bir detay vardı.

Ağaçların arasından ilerlerken yerde yer yer kalmış ufak kar parçaları dikkatimizi çekti. Güneş çıkmıştı ama bazı gölgeli alanlarda kar hâlâ erimemişti. Mert eğilip avucuna bir parça aldı, “Bolu farkı,” diyerek gülümsedi. Ardından hiç beklemeden Tuna’ya doğru attı. Kar, Tuna’nın montuna çarpıp dağıldı. Bir anlık sessizlik oldu, sonra kahkahalar patladı. Bu sessizlik, sanki bilerek verilmişti; çünkü hemen ardından Yelda da yerden aldığı küçük bir kar parçasını bana doğru fırlattı.

O an herkes çocuklaşmıştı. Kimse plan yapmıyor, kimse düşünmüyordu. Yerde bulduğumuz küçücük kar parçaları bile bizi oyuna sürüklemeye yetmişti. Enver başta sadece izliyordu; yüzünde tanıdık o sakin tebessüm vardı. Ama ben eğilip kar alıp ona doğru attığımda, şaşırdı. Kar omzuna denk geldi. Bana baktı, kaşlarını hafifçe kaldırdı ve “Tamam,” dedi. O tek kelimeyle eğilip yerden kar aldı ve bana doğru attı. İsabet ettiremedi ama o anki gülüşü, atıştan çok daha etkiliydi.

Bir süre sonra herkes birbirini kovalamaya başladı. Karlar küçük olduğu için kimse ıslanmadı ama hepimizin yüzü kızarmıştı. Soğuktan değil, gülmekten. Yelda bir ağacın arkasına saklanıp ani atışlar yapıyor, Mert sürekli “Durun, montum yeni!” diye bağırıyordu. Tuna ise bilerek açık alanda durup hedef oluyordu. Enver ile ben bir ara kenarda durup onları izledik. Nefes nefese kalmıştık ama ikimiz de çok rahattık.

Yürüyüşe devam ettiğimizde yol bizi küçük bir seyir noktasına çıkardı. Aşağıda Bolu’nun yeşil ve beyazın iç içe geçtiği manzarası uzanıyordu. Uzakta göllerin bulunduğu alanlar, daha yukarılarda sisle kaplı tepeler görünüyordu. Orada durup bir süre sessizce manzarayı izledik. Kimse fotoğraf çekmek için acele etmedi. Sanki önce gözlerimizle doymak istedik.

Sonra sırayla gezilecek diğer yerlere geçtik. Göl kenarında yürüdük, tahta iskelelerde durduk. Yelda yine fotoğraf çekti, bu sefer bizi tek tek. Enver, gölün yüzeyindeki yansımayı uzun uzun izledi. “Su bile burada daha sakin,” dediğinde, bunun sadece suyla ilgili olmadığını anladım.

Günün ilerleyen saatlerinde tekrar yürüyüş yoluna çıktık. Arada yine yerde kalan küçük kar parçalarıyla şakalaşmalar devam etti ama bu sefer daha sakindi. Kimse kimseyi kovalamıyordu; daha çok gülerek, birbirine küçük hatıralar bırakır gibiydik.

Bolu’yu gezerken fark ettim ki burası sadece gezilecek bir şehir değil. İnsanları yavaşlatan, düşüncelerini sadeleştiren bir yerdi. Ve biz, bu doğanın içinde sadece arkadaş değil; aynı anıların parçası hâline geliyorduk. Akşam yavaş yavaş çökerken Bolu’nun havası da sertleşmeye başladı. Gündüzdeki o canlılık yerini keskin ama temiz bir soğuğa bırakmıştı.

Pansiyonun yakınındaki küçük büfenin önünde durduğumuzda hepimizin aklında aynı şey vardı. Uzun yürüyüşten sonra kimse süslü bir şey istemiyordu. Sucuk ekmek fikri ortaya atıldığı an, itiraz eden olmadı. Sıcak ekmeğin arasına giren sucukların kokusu havaya yayılırken, soğuğu bile unuttuk. Ayakta, yan yana dizilip yedik. Ekmekler biraz dağınıktı, ketçap ellerimize bulaştı ama kimse umursamadı. O an her şey olması gerektiği gibiydi.

Yemekten sonra pansiyona doğru yürürken Tuna etrafı incelerken bir noktada durdu. Biraz ileride, taşlarla çevrilmiş küçük bir alan vardı. “Burada ateş yakılıyor galiba,” dedi. Hepimiz aynı anda oraya baktık. Gerçekten de daha önce yakılmış ateşin izleri belliydi. Soğuk iyice kendini hissettirmeye başlamıştı. Tuna hiç beklemeden montunun cebinden çakmağını çıkardı, etraftan kuru dallar toplandı. Kısa sürede küçük ama güçlü bir ateş yandı.

Ateşin başına yarım daire şeklinde oturduk. İlk beş dakika neredeyse hiç konuşmadık. Ellerimizi ateşe doğru uzatıp ısınmaya çalıştık. Alevlerin sesi, çıtırtılar ve arada yükselen kıvılcımlar ortamı sakinleştiriyordu. Yüzlerimiz ateşin ışığında daha sıcak görünüyordu. Yelda dizlerini karnına çekmişti, Mert ateşe fazla yaklaşınca Tuna kolundan çekip geri aldı. Gülüştük ama sonra yine sessizlik oldu.

Tam o anda Enver’in eli benim elime doğru geldi. Önce hafifçe dokundu, sonra parmaklarımı tuttu. Beklemiyordum. Başımı ona çevirdiğimde ateşin ışığı yüzüne vuruyordu. Sesi alçaktı ama netti. “Böyle anlarda insan konuşmak istemiyor ama içinden geçenleri de saklayamıyor,” dedi. “Burada, bu soğukta bile, yanımda olduğun için içim garip bir şekilde sıcak.” Cümleleri süslü değildi ama tam yerindeydi. Elimi biraz daha sıkı tuttu.

O an sessiz kalabilirdik ama olmadı. Yelda “Aaa!” diye abartılı bir ses çıkardı. Tuna ellerini başının üzerine koyup “Şahit miyiz?” dedi. Mert alkışladı, “Bu kamp romantikleşiyor,” diye bağırdı. Hepimiz güldük. Ben utanmıştım ama elimi çekmedim. Enver de gülüyordu, ama elimi bırakmadı.

Bu anın ardından Mert’in aklına oyun fikri geldi. “Madem böyle,” dedi, “doğruluk mu cesaretlilik mi oynayalım.” Tuna hemen destekledi. Yelda zaten hazırdı. Ateşin başında, gece karanlığında bu oyunun iyi gideceği belliydi. Ortaya küçük bir taş koyduk, sırayla çevirecektik.

İlk taş Yelda’ya geldi. Mert sordu: “Doğruluk mu, cesaret mi?” Yelda hiç düşünmeden “Doğruluk,” dedi. Soru netti: “Bu kampta en çok kiminle aynı odada kalmak istemezdin?” Yelda gözlerini kısıp kısa bir duraksamadan sonra “Mert,” dedi. “Çünkü horluyorsun.” Hepimiz güldük, Mert itiraz etmeye çalıştı ama sesi kahkahaların içinde kayboldu.

Sıra Tuna’ya geldi. “Cesaret,” dedi. Görev basitti ama eğlenceliydi: Ateşten biraz uzaklaşıp karanlığa doğru yüksek sesle “Bu kamp efsane!” diye bağıracaktı. Yaptı. Ses ormanda yankılandı. Kendi sesi bile onu güldürdü. Taş bana geldiğinde kalbim hızlandı. “Doğruluk,” dedim. Soru Enver’den geldi. Gözlerimin içine bakarak sordu: “Burada olmak mı, yoksa bu insanlarla olmak mı seni daha mutlu ediyor?” Bir an düşündüm. Sonra net bir cevap verdim: “Bu insanlarla.”

Enver başını hafifçe eğdi, elimi hâlâ tutuyordu. Enver’e geldiğinde Mert fırsatı kaçırmadı. “Doğruluk mu, cesaret mi?” Enver kısa bir gülümsemeyle “Doğruluk,” dedi. Soru biraz sessizliği zorladı: “Bu kampta en çok kiminle yan yana olmak sana iyi geliyor?”

Enver hiç düşünmeden cevap verdi. Adımı söylemedi ama elimi kaldırıp parmaklarımızı gösterdi. Bu da yetti. Yelda yine abartılı bir şekilde “Of ya,” diye sızlandı.

Ateş biraz daha küçülmüş, alevler daha sakin yanmaya başlamıştı ama oyunun enerjisi tam tersine yükseliyordu. Bu sefer herkesin gözü taşın kime geleceğindeydi. Mert taşı çevirdiğinde yönü hiç şaşmadan Enver’i gösterdi. Tuna hemen öne eğildi, yüzünde o bilindik muzip ifade vardı.

“Bu sefer doğruluk falan yok,” dedi. “Cesaret.”

Enver kaşlarını hafifçe kaldırdı ama geri adım atmadı. “Tamam,” dedi sakin ama temkinli bir sesle.

Tuna bir an düşündü, sonra sanki aklına müthiş bir fikir gelmiş gibi gülümsedi. “Nevra’yı sırtına alacaksın,” dedi net bir şekilde, “ve burada, herkesin duyacağı şekilde onu çok sevdiğini haykıracaksın.”

Bir saniyelik bir sessizlik oldu. Sonra Yelda çığlık attı. “Çok iyi!” Mert kahkahaya boğuldu. “Kaçış yok Enver,” dedi.

Benim kalbim hızlandı. Enver bana baktı. Gözlerinde şaşkınlık yoktu, daha çok kısa bir tereddüt ve ardından gelen kararlılık vardı. Ayağa kalktı, montunu düzeltti ve bana doğru eğildi. “Hazır mısın?” diye sordu, sesi alçaktı ama gülüyordu.

Başımı salladım. Bir an sonra kendimi sırtında buldum. Soğuk havaya rağmen sırtı sıcaktı, dengeli duruyordu. Birkaç adım attı, sonra durdu. Göğsünü doldurur gibi derin bir nefes aldı.

“Nevra’yı çok seviyorum!” diye bağırdı.

Ses, gecenin sessizliğinde yankılandı. Ağaçların arasından geri döndü sanki. Yelda elleriyle ağzını kapatmıştı, Tuna alkışlıyordu, Mert ıslık çalıyordu. Ben ise gülmekle utanmak arasında kalmıştım. Enver beni dikkatlice yere indirdi. Göz göze geldiğimizde ikimiz de hâlâ gülüyorduk.

Taş tekrar döndü. Bu sefer durduğu yer beni gösteriyordu. “Şimdi sıra sende,” dedi Tuna, hiç acımadan. “Cesaret.”

“Kesin bana da bir şey yapacaksınız,” dedim ama sesimde itirazdan çok teslimiyet vardı.

Tuna düşünüyormuş gibi yaptı ama belli ki çoktan kararını vermişti. “Enver’i göstereceksin,” dedi, “ve yüksek sesle, hiç kaçamak yapmadan, onu sevdiğini bağırarak söyleyeceksin.”

Bir an boğazım düğümlendi. Ateşin çıtırtısı, arkadaşlarımın bakışları, Enver’in bana bakan sakin ama meraklı hali… Ayağa kalktım. Ellerim soğuktan mı heyecandan mı bilmiyorum, biraz titriyordu. Enver’e döndüm. O da ayağa kalkmıştı ama bir adım geri duruyordu, bana alan bırakıyordu. Göğsümden gelen sesi bastıramadım. “Enver’i kelimelerle anlatamayacağım kadar çok seviyorum!” diye bağırdım.

Sesim beklediğimden daha güçlü çıktı. Söylediğim an içimdeki ağırlık dağıldı. Yelda zıpladı, Mert “Bu kamp tarih yazıyor,” diye bağırdı. Tuna başını iki yana sallayıp gülüyordu. Enver ise bir an hiçbir şey demedi. Sonra yanıma gelip, kimsenin duyamayacağı bir sesle “Bunu duymak kolay değilmiş,” dedi. Ama yüzündeki ifade her şeyi anlatıyordu.

Oyun burada bitmedi. Mert hemen yeni bir cesaret ekledi. “İkiniz,” dedi, “ateşin etrafında bir tur atacaksınız, el ele ama konuşmak yasak.”
Elimi uzattım. Enver hiç tereddüt etmeden tuttu. Ateşin etrafında yürürken herkes bizi izliyordu. Kimse bir şey söylemedi ama bakışlar yeterince gürültülüydü. Tur bittiğinde yerimize oturduk.

Bu sefer ellerimizi bırakmadık.

Ateş iyice sönmeye yüz tutarken oyun da yavaşladı. Kahkahalar azaldı, sohbetler daha sakinleşti. Ama o cesaretlerin bıraktığı etki hâlâ oradaydı. O gece, ateşin başında sadece eğlenmemiştik. Birbirimize karşı söylemeye cesaret edemediğimiz şeyleri, herkesin önünde, gülerek ama gerçek bir şekilde söylemiştik. Ve bu, kampın en soğuk gecesini bile içimizde sıcak bırakmıştı.